Taha 20:14
Ta-Ha · Juz 16 · Page 313
إِنَّنِيٓ أَنَا ٱللَّهُ لَآ إِلَٰهَ إِلَّآ أَنَا۠ فَٱعۡبُدۡنِي وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ لِذِكۡرِيٓ ١٤
Indeed, I am Allāh. There is no deity except Me, so worship Me and establish prayer for My remembrance.
Tafsir · in Turkish
As-Sa'di
Medium · Clear and to the point: what to take from each passage.
Change
Commentary on 20:9–15
9- Mûsâ’nın haberi sana geldi mi? 10- Hani o, bir ateş görmüştü de ailesine şöyle demişti:“Siz (burada) durun. Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de) belki size ondan bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek birini bulurum.” 11- Ateşin yanına vardığında (Allah tarafından): “Ey Mûsâ!” diye nida edildi. 12- “Gerçekten ben, senin Rabbinim! Hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” 13- “Ben seni (peygamber olarak) seçtim. O halde sana vahyolunanı dinle!” 14- “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” 15- “Kıyamet, muhakkak gelecektir. Her nefis çalışmasının karşılığını görsün diye onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.”
9. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e takriri bir soru ile ve bu kıssayı ta’zim ve şanını yüceltme anlamında “Mûsâ’nın” mutluluğunun başlangıcı ve nübüvvetinin başı ile ilgili durumuna dair “haberi sana geldi mi?” buyurmaktadır. 10. Mûsâ, uzaktan bir ateş görmüştü. O sırada da yolunu kaybetmiş ve soğuktan etkilenmişti. Yanında bu yolculuğunda kendisiyle ısınabileceği bir şeyi de yoktu. “Ailesine: “Siz durun! Benim gözüme” Tûr’un sağ tarafında “bir ateş ilişti. Belki size ondan” kendisi ile ısınacağınız “bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek” bana yolu tarif edecek “birini bulurum.” Mûsâ’nın aradığı hem maddi aydınlık ve hem de maddi hidâyet/yol bulma idi. Orada ise manevi nur olan, ruhları ve kalpleri aydınlatan vahyin nurunu ve gerçek hidâyet olan nimetler yurdu cennetlere ulaştıran ve dosdoğru yolu gösteren hidâyeti buldu. Böylelikle hesaba katmadığı ve hatırından geçirmediği bir şey elde etmiş oldu.
11. Uzaktan gördüğü “o ateşin yanına vardığında” bu gerçekte bir nur idi ki o, hem yakıcı bir ateş, hem de aydınlatıcı idi. Buna da Peygamber’in şu buyruğu delildir:“O’nun hicabı nurdur -veya nâr/ateştir-. Eğer bu hicabı açacak olursa yüzünün parıltıları, gözünün ulaştığı her şeyi (görmediği hiçbir varlık olmadığından bütün varlıkları) yakardı.” Mûsâ, o ateşin yanına ulaşınca oradan kendisine nidâ olundu. Yani şu buyrukta belirtildiği gibi Yüce Allah, ona seslendi:“Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık.”(Meryem, 19/52)
12. “Gerçekten ben senin Rabbinim, hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” O’na Rabbi olduğunu haber verdi ve münacat için gereken şekilde hazırlanarak buna önem vermesini, o nedenle de papuçlarını çıkartmasını emretti. Çünkü O, gerçekten mukaddes, tertemiz ve ta’zimi hak eden bir vadide idi. Eğer bu vadinin sadece Allah’ın Kelîmi Mûsâ’ya seslenmesi için seçtiği yer olmasının dışında bir kutsallığı olmasaydı bu, bile tek başına yeterdi. Müfessirlerin pek çoğu şöyle demişlerdir:“Yüce Allah’ın ona papuçlarını çıkartmasını emretmesinin sebebi, bunların eşek derisinden yapılmış olmalarıydı.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
13. “Ben seni (peygamber olarak) seçtim.” İnsanlar arasından seni beğenip seçtim. Bu, Allah’ın ona ihsan etmiş olduğu en büyük nimet ve lütuftur ki bu nimetin gereği gibi şükürle karşılanması gerekir. Bundan dolayı Allah, şöyle buyurmaktadır:“O halde sana vahyolunanı dinle!” Sana bildireceğim vahiyleri dikkatle dinle! Çünkü bu vahiylerim buna layıktır. Zira vahiy, dinin esası, başlangıcı ve İslâm davetinin direğidir. Daha sonra Yüce Allah ona neleri vahyettiğini şöyle beyan etmektedir:
14. “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur.” Yani ulûhiyete müstehak ve onunla muttasıf olan Allah, Ben’im. Çünkü O, isimleri ve sıfatlarıyla kâmil, fiillerinde tek, eşi ve ortağı bulunmayan, dengi ve adaşı olmayandır. “O halde” ibadetin bütün çeşitleriyle, zahiriyle, batıniyle, usulüyle, fürûuyla “bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” Yüce Allah, ibadet buyruğunun kapsamına dahil olmasına rağmen namazı özellikle söz konusu etmektedir. Bunun sebebi, namazın fazileti ve şerefidir. O hem kalbin, hem dilin, hem de diğer azaların ibadetini bir arada içermektedir. “Beni anmak için” buyruğundaki “için” anlamına gelen “lâm” harfi ta’lil/sebep/gerekçe içindir. Yani namazı beni anmak maksadıyla kıl, demektir. Çünkü Yüce Allah’ı anmak, maksatların en üstünüdür. Bu, kalbin kulluğudur ve bununla kalp mutluluğa kavuşur. Allah’ı zikretmeden duran âtıl bir kalp, her türlü hayırdan uzaktır ve alabildiğine harap olmuştur. Onun için Yüce Allah, kullarına çeşitli ibadetleri teşri buyurmuştur ki bütün bunlardan gerçekleştirilmek istenen maksat yüce zâtının zikredilmesidir. Bunlar arasında namazın özel bir yeri vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikretmek, elbette bu daha büyüktür.”(el-Ankebut, 29/45) Yani namazın içinde bulunan Allah’ı zikir, onun kötülüklerden ve münkerden alıkoyma özelliğinden daha büyüktür. İşte buna ulûhiyet ve ibadet tevhidi adı verilir. Ulûhiyet Yüce Allah’ın vasfı, ubûdiyet ise kulun vasfıdır.
15. “Kıyamet muhakkak gelecektir.” Yani gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. “onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.” Bazı kıraatlerde olduğu gibi bu, “kendi nefsimde bile gizli tutarım” anlamındadır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:“Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın nezdindedir.”(el-A’raf, 7/187); “Şüphesiz kıyametin bilgisi Allah nezdindedir.”(Lokman, 31/34) Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgiyi Yüce Allah, bütün yaratılmışlardan saklı tutmuştur. Onu ne mukarreb bir melek, ne de gönderilmiş bir nebi bilir. Kıyametin kopmasındaki hikmet ise “her nefis” hayır ve şer türünden “çalıştığının karşılığını” görmesidir. Kıyamet, amellerin karşılıklarının görüleceği yurda açılan kapıdır:“Kötülük edenleri yaptıklarına karşılık cezalandırması, güzel amelde bulunanları da en güzeli ile mükâfatlandırması içindir.”(en-Necm, 53/31)
Page 313
20:13
وَأَنَا ٱخۡتَرۡتُكَ فَٱسۡتَمِعۡ لِمَا يُوحَىٰٓ ١٣
And I have chosen you, so listen to what is revealed [to you].
20:14
إِنَّنِيٓ أَنَا ٱللَّهُ لَآ إِلَٰهَ إِلَّآ أَنَا۠ فَٱعۡبُدۡنِي وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ لِذِكۡرِيٓ ١٤
Indeed, I am Allāh. There is no deity except Me, so worship Me and establish prayer for My remembrance.
20:15
إِنَّ ٱلسَّاعَةَ ءَاتِيَةٌ أَكَادُ أُخۡفِيهَا لِتُجۡزَىٰ كُلُّ نَفۡسِۭ بِمَا تَسۡعَىٰ ١٥
Indeed, the Hour is coming - I almost conceal it1 - so that every soul may be recompensed according to that for which it strives.
1 translator’s note
- Meaning that Allāh (subḥānahu wa taʿālā) keeps knowledge of the Hour hidden from everyone except Himself. ↩
20:16
فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنۡهَا مَن لَّا يُؤۡمِنُ بِهَا وَٱتَّبَعَ هَوَىٰهُ فَتَرۡدَىٰ ١٦
So do not let one avert you from it1 who does not believe in it and follows his desire, for you [then] would perish.
1 translator’s note
- From preparation for the Hour or for the Hereafter. ↩
20:17
وَمَا تِلۡكَ بِيَمِينِكَ يَٰمُوسَىٰ ١٧
And what is that in your right hand, O Moses?"
20:18
قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّؤُاْ عَلَيۡهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَىٰ غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَـَٔارِبُ أُخۡرَىٰ ١٨
He said, "It is my staff; I lean upon it, and I bring down leaves for my sheep and I have therein other uses."
20:19
قَالَ أَلۡقِهَا يَٰمُوسَىٰ ١٩
[Allāh] said, "Throw it down, O Moses."
20:20
فَأَلۡقَىٰهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٞ تَسۡعَىٰ ٢٠
So he threw it down, and thereupon it was a snake, moving swiftly.
20:21
قَالَ خُذۡهَا وَلَا تَخَفۡۖ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا ٱلۡأُولَىٰ ٢١
[Allāh] said, "Seize it and fear not; We will return it to its former condition.
20:22
وَٱضۡمُمۡ يَدَكَ إِلَىٰ جَنَاحِكَ تَخۡرُجۡ بَيۡضَآءَ مِنۡ غَيۡرِ سُوٓءٍ ءَايَةً أُخۡرَىٰ ٢٢
And draw in your hand to your side; it will come out white without disease - another sign,
20:23
لِنُرِيَكَ مِنۡ ءَايَٰتِنَا ٱلۡكُبۡرَى ٢٣
That We may show you [some] of Our greater signs.
20:24
ٱذۡهَبۡ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ إِنَّهُۥ طَغَىٰ ٢٤
Go to Pharaoh. Indeed, he has transgressed [i.e., tyrannized]."
20:25
قَالَ رَبِّ ٱشۡرَحۡ لِي صَدۡرِي ٢٥
[Moses] said, "My Lord, expand [i.e., relax] for me my breast [with assurance]
20:26
وَيَسِّرۡ لِيٓ أَمۡرِي ٢٦
And ease for me my task
20:27
وَٱحۡلُلۡ عُقۡدَةٗ مِّن لِّسَانِي ٢٧
And untie the knot from my tongue
20:28
يَفۡقَهُواْ قَوۡلِي ٢٨
That they may understand my speech.
20:29
وَٱجۡعَل لِّي وَزِيرٗا مِّنۡ أَهۡلِي ٢٩
And appoint for me a minister [i.e., assistant] from my family -
20:30
هَٰرُونَ أَخِي ٣٠
Aaron, my brother.
20:31
ٱشۡدُدۡ بِهِۦٓ أَزۡرِي ٣١
Increase through him my strength
20:32
وَأَشۡرِكۡهُ فِيٓ أَمۡرِي ٣٢
And let him share my task
20:33
كَيۡ نُسَبِّحَكَ كَثِيرٗا ٣٣
That we may exalt You much
20:34
وَنَذۡكُرَكَ كَثِيرًا ٣٤
And remember You much.
20:35
إِنَّكَ كُنتَ بِنَا بَصِيرٗا ٣٥
Indeed, You are of us ever Seeing."
20:36
قَالَ قَدۡ أُوتِيتَ سُؤۡلَكَ يَٰمُوسَىٰ ٣٦
[Allāh] said, "You have been granted your request, O Moses.
20:37
وَلَقَدۡ مَنَنَّا عَلَيۡكَ مَرَّةً أُخۡرَىٰٓ ٣٧
And We had already conferred favor upon you another time,