Ash-Shu'ara 26:186
The Poets · Juz 19 · Page 375
وَمَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرٞ مِّثۡلُنَا وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ ٱلۡكَٰذِبِينَ ١٨٦
You are but a man like ourselves, and indeed, we think you are among the liars.
Tafsir · in Turkish
As-Sa'di
Medium · Clear and to the point: what to take from each passage.
Change
Commentary on 26:176–191
176- Ashab-ı Eyke de peygamberleri yalanladılar. 177- Hani Şuayb onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 178- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 179- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 180- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatım ancak âlemlerin Rabbine aittir.” 181- “Ölçüyü tam tutun ve (insanları aldatıp) zarara sokanlardan olmayın.” 182- “Dosdoğru teraziyle tartın.” 183- “İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” 184- “Sizi ve önceki nesilleri yaratandan korkun.” 185- Dediler ki:“Sen ancak aşırı derecede büyülenmiş birisin.” 186- “Sen ancak bizim gibi bir insansın. Şüphesiz biz senin yalancılardan olduğunu düşünüyoruz.” 187- “Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi üzerimize gökten parçalar indir.” 188- Dedi ki:“Rabbim sizin yaptıklarınızı çok iyi bilir.” 189- Onu yalanladılar. Bunun üzerine gölge gününün azabı onları (ansızın) yakaladı. Gerçekten o, büyük bir günün azabı idi. 190- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 191- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.
176. Ashab-ı Eyke; ağaçları birbirine sarmaş dolaş olmuş bahçelerin sahipleri demektir. Bunlar, Medyenlilerdir. Onlar diğer peygamberlerin de getirdiklerini getiren peygamberleri Şuayb’i yalanlamışlardı. 177-180. “Hani Şuayb onlara şöyle demişti:” Yüce Allah’tan “korkup sakınmaz?” da Allah’ı gazaplandıran şeyler olan küfür ve masiyetleri terk etmez misiniz? “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Bunun sonucu olarak da “Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”
181-183. Şuayb’ın kavmi şirk koşmakla birlikte ölçü ve tartılarda da eksiklik yaparlardı. O nedenle onlara şunları da söyledi:“Ölçüyü tam tutun” ölçtüğünüzde eksik ölçmeyin. İnsanların mallarını eksilten, ölçü ve tartıları eksik yapmak sûretiyle çalan böylelikle de “(insanları aldatıp) zarara sokanlardan olmayın. Dosdoğru” yani haksızlığa sapmayan, adaletle tartan “terazi ile tartın. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” 184. “Sizi ve önceki nesileri yaratandan korkun.” Tek başına ve herhangi bir kimsenin ortaklığı olmaksızın sizi ve sizden öncekileri yoktan var eden yalnızca O olduğu için, siz de yalnızca O’na ibadet edin, O’nu tevhid edin. O, sizi var ettiği ve bunca nimetleri size ulaştırdığı için O’na şükrederek karşılık verin.
185. Ancak onlar, onu yalanlayarak ve söylediklerini reddederek “dediler ki: Sen ancak aşırı derecede büyülenmiş birisin.” O nedenle de saçma sapan konuşuyor ve söylediğinden hiçbir şekilde sorumlu tutulmayan büyülenmiş birisinin sözleri gibi sözler söylüyorsun. 186. “Sen ancak bizim gibi bir insansın.” Senin bize bizden ayrıcalıklı olmanı gerektirecek bir üstünlüğün yoktur ki bizi kendine uymaya davet edesin? Bu, peygamberlere karşı çıkmış olan öncekilerin ve sonrakilerin sözlerini andırmaktadır. Onlar, bu tür sözleri tekrarlayıp durdular. Küfür üzerine ittifak ettikleri ve kalpleri de benzeştiği için sözbirliği halinde aynı şeyleri peygamberlerine karşı söyleyip durdular. “Peygamberleri de onlara şöyle demişti: Biz sizin gibi bir insanız; ancak Allah kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur.”(İbrahim, 14/11)“Şüphesiz biz senin yalancılardan olduğunu düşünüyoruz.” Bu, onların gösterdikleri bir küstahlık ve yalan bir sözdür, bir iftiradır. Onlar, içten içe bunun aksine inanırlardı. Çünkü hiç şüphesiz o, Allah’ın peygamberlerinden bir peygamberdi ki bir peygamber kavminin karşısına çıkıp onları davet eder, onlarla tartışır ve onlar da ona karşı mücadele ederse mutlaka Yüce Allah, onun vasıtası ile birtakım mucizeler gösterir ki kavmi bu mucizeler sayesinde doğru söylediğine ve gerçekten güvenilir olduğuna inanmak zorunda kalırlar. Bu durum, özellikle peygamberler hatibi diye anılan Şuayb aleyhisselam için böyledir. Ona bu ünvanın veriliş sebebiyse kavmine karşı güzel cevaplar vermesi ve onlarla en güzel yolla tartışması idi. Kavmi gerçekten söylediğine ve getirdiklerinin doğru olduğuna inanmışlardı. Fakat onların, onun yalancı olduğunu sandıklarını bildirmeleri, kendilerinin bir yalanı idi. 187. “Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi üzerimize gökten” bizi toptan imha etmek üzere azap ihtiva eden “parçalar indir.” Onların bu sözleri küfürde benzerlerinin söyledikleri şu sözleri andırmaktadır: “Hani bir zaman: Ey Allah! Eğer bu kendi katından hakkın kendisi ise durma bizim üzerimize gökten taş yağdır yahut bize can yakıcı bir azap gönder, demişlerdi.”(el-Enfal, 8/32) Yahut da onun kavmi, bu sözleriyle tamamıyla yerine getirilmesi gerekmeyen türden ve kendi teklifleri olan birtakım mucizeler istemişlerdi.
188. Şuayb aleyhisselam:“Rabbim sizin yaptıklarınızı çok iyi bilir, dedi.” Yani azabın indirilmesini, istediğiniz mucizelerin gösterilmesini en iyi bilen O’dur. Bunları getiren, bunları size gösterecek olan ben değilim. Bana düşen, sadece size tebliğ ve nasihat etmek, samimi olarak sizin iyiliğinizi istemektir. Ben de bunu yapmış bulunuyorum. Mucizeleri gösterecek olan, sizin amellerinizi, hallerinizi bilen ve bunlara karşılık sizi hesaba çekecek ve amellerin karşılığını verecek olan Rabbimdir.
189. “Onu yalanladılar.” Yani onu yalanlamak ve onun getirdiklerini inkâr edip kâfir olmak, onların huyu haline gelmişti. Öyle ki mucizelerin onlara hiçbir faydası olmuyordu. Onların tepelerine azabın indirilmesinden başka hiçbir çare kalmamıştı. “Bunun üzerine gölge gününün azabı onları (ansızın) yakaladı.” Bir bulut onları gölgelendirdi. Bu gölgeden hoşlanarak, onun aslında normal bir gölge olmayan gölgesinin altına toplandılar. Bunun üzerine o buluttan çıkan azap onları yakıverdi. Böylelikle o gölgenin altında cansız kalıverdiler. Yurtlarından ayrıldılar da bedbahtlık ve azap yurduna konuk oldular. “Gerçekten o, büyük bir günün azabı idi.” Bir daha dünyaya geri dönüp de yeniden amel etme imkânı bulamadılar. Azap bir an dahi üzerlerinden hafifletilmeyeceği gibi onlara süre de verilmeyecektir. 190. “Şüphesiz bunda” Şuayb’ın ve onun davetinin doğruluğuna, kavminin de kendisine karşı çıkışının batıl olduğuna açık delil teşkil eden “bir ibret vardır.” Bunca âyet ve mucizeleri görmelerine rağmen insanların “çoğu iman etmezler.” Çünkü onlar, akıllarını kullanmayan kimselerdir. Hayırlı kimselerde değildir:“Sen ne kadar arzu etsen de insanların çoğu iman etmezler.”(Yusuf, 12/103) 191. “Şüphe yok ki Rabbin” kudreti ile herhangi bir kimsenin kendisine zarar vermesi imkânsız olan ve bütün yaratıkları hükmü altında bulunduran “Azizdir.” Rahmet onun sabit sıfatı olan “Rahimdir.” Bu varlık âlemini var ettiğinden sonsuza dek, dünya ve âhiretteki bütün hayırlar onun bu rahmetinin tecellilerindendir. Peygamberlerini yalanlayan düşmanlarını helâk etmesi, O’nun izzettinin bir tecellesi olduğu gibi; gerçek dostlarını ve onlarla birlikte iman edenleri kurtarması da O’nun rahmetinin tecellilerinden birisidir.
Page 375
26:184
وَٱتَّقُواْ ٱلَّذِي خَلَقَكُمۡ وَٱلۡجِبِلَّةَ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٨٤
And fear He who created you and the former creation."1
1 translator’s note
- i.e., previous generations. ↩
26:185
قَالُوٓاْ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلۡمُسَحَّرِينَ ١٨٥
They said, "You are only of those affected by magic.
26:186
وَمَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرٞ مِّثۡلُنَا وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ ٱلۡكَٰذِبِينَ ١٨٦
You are but a man like ourselves, and indeed, we think you are among the liars.
26:187
فَأَسۡقِطۡ عَلَيۡنَا كِسَفٗا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ١٨٧
So cause to fall upon us fragments of the sky, if you should be of the truthful."
26:188
قَالَ رَبِّيٓ أَعۡلَمُ بِمَا تَعۡمَلُونَ ١٨٨
He said, "My Lord is most knowing of what you do."
26:189
فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمۡ عَذَابُ يَوۡمِ ٱلظُّلَّةِۚ إِنَّهُۥ كَانَ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمٍ ١٨٩
And they denied him, so the punishment of the day of the black cloud seized them. Indeed, it was the punishment of a terrible day.
26:190
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ١٩٠
Indeed in that is a sign, but most of them were not to be believers.
26:191
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ١٩١
And indeed, your Lord - He is the Exalted in Might, the Merciful.
26:192
وَإِنَّهُۥ لَتَنزِيلُ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٩٢
And indeed, it [i.e., the Qur’ān] is the revelation of the Lord of the worlds.
26:193
نَزَلَ بِهِ ٱلرُّوحُ ٱلۡأَمِينُ ١٩٣
The Trustworthy Spirit [i.e., Gabriel] has brought it down
26:194
عَلَىٰ قَلۡبِكَ لِتَكُونَ مِنَ ٱلۡمُنذِرِينَ ١٩٤
Upon your heart, [O Muḥammad] - that you may be of the warners
26:195
بِلِسَانٍ عَرَبِيّٖ مُّبِينٖ ١٩٥
In a clear Arabic language.
26:196
وَإِنَّهُۥ لَفِي زُبُرِ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٩٦
And indeed, it is [mentioned] in the scriptures of former peoples.
26:197
أَوَلَمۡ يَكُن لَّهُمۡ ءَايَةً أَن يَعۡلَمَهُۥ عُلَمَٰٓؤُاْ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ١٩٧
And has it not been a sign to them that it is recognized by the scholars of the Children of Israel?
26:198
وَلَوۡ نَزَّلۡنَٰهُ عَلَىٰ بَعۡضِ ٱلۡأَعۡجَمِينَ ١٩٨
And even if We had revealed it to one among the foreigners1
1 translator’s note
- i.e., the non-Arabs or those who are not fluent in the Arabic language. ↩
26:199
فَقَرَأَهُۥ عَلَيۡهِم مَّا كَانُواْ بِهِۦ مُؤۡمِنِينَ ١٩٩
And he had recited it to them [perfectly],1 they would [still] not have been believers in it.
1 translator’s note
- As a miracle from Allāh. ↩
26:200
كَذَٰلِكَ سَلَكۡنَٰهُ فِي قُلُوبِ ٱلۡمُجۡرِمِينَ ٢٠٠
Thus have We inserted it [i.e., disbelief] into the hearts of the criminals.
26:201
لَا يُؤۡمِنُونَ بِهِۦ حَتَّىٰ يَرَوُاْ ٱلۡعَذَابَ ٱلۡأَلِيمَ ٢٠١
They will not believe in it until they see the painful punishment.
26:202
فَيَأۡتِيَهُم بَغۡتَةٗ وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ ٢٠٢
And it will come to them suddenly while they perceive [it] not.
26:203
فَيَقُولُواْ هَلۡ نَحۡنُ مُنظَرُونَ ٢٠٣
And they will say, "May we be reprieved?"
26:204
أَفَبِعَذَابِنَا يَسۡتَعۡجِلُونَ ٢٠٤
So for Our punishment are they impatient?
26:205
أَفَرَءَيۡتَ إِن مَّتَّعۡنَٰهُمۡ سِنِينَ ٢٠٥
Then have you considered if We gave them enjoyment for years
26:206
ثُمَّ جَآءَهُم مَّا كَانُواْ يُوعَدُونَ ٢٠٦
And then there came to them that which they were promised?