Al-QasasJuz 20 · Page 395

Al-Qasas 28:78

The Stories · Juz 20 · Page 395

قَالَ إِنَّمَآ أُوتِيتُهُۥ عَلَىٰ عِلۡمٍ عِندِيٓۚ أَوَلَمۡ يَعۡلَمۡ أَنَّ ٱللَّهَ قَدۡ أَهۡلَكَ مِن قَبۡلِهِۦ مِنَ ٱلۡقُرُونِ مَنۡ هُوَ أَشَدُّ مِنۡهُ قُوَّةٗ وَأَكۡثَرُ جَمۡعٗاۚ وَلَا يُسۡـَٔلُ عَن ذُنُوبِهِمُ ٱلۡمُجۡرِمُونَ ٧٨

He said, "I was only given it because of knowledge I have." Did he not know that Allāh had destroyed before him of generations those who were greater than him in power and greater in accumulation [of wealth]? But the criminals, about their sins, will not be asked.1

1 translator’s note
  1. There will be no need to enumerate their sins separately, as their quantity is obvious and more than sufficient to warrant punishment in Hell. ↩

Tafsir · in Turkish

As-Sa'di

Medium · Clear and to the point: what to take from each passage.

Whole surah

Change

Commentary on 28:76–82

76- Kârûn, Mûsâ’nın kavminden idi, fakat onlara karşı azgınlık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi. Bir keresinde kavmi ona şöyle demişti:“Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” 77- “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et; dünyadan da nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de (başkalarına) ihsan et! Yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” 78. Dedi ki:“Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir? Suçlulara günahları sorulmaz. 79- Derken Karun, tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki:“Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” 80- Kendilerine ilim verilenler ise şöyle dediler:“Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın mükafatı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” 81- Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı. 82- Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler de şöyle demeye başladılar:“Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır, (bunu nasıl unuttuk)! Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi. Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!”

76. Yüce Allah, Kârûn’un durumunu, neler yaptığını, ona neler yapıldığını, kendisine nasıl öğüt ve nasihat verildiğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kârûn, Mûsâ’nın kavminden” yani çağdaşlarına üstün kılınmış, Yüce Allah’ın kendilerine pek çok lütuf ihsan etmiş olduğu, bu bakımdan istikamet üzere olmaları gereken İsrailoğullarından “idi.” Ama Kârûn denilen bu şahıs, kavminin izlediği yoldan saparak “onlara karşı azgınlık etti.” Kendisine verilen ve onu taşkınlığa iten pek çok mallar sebebi ile azdı. “Biz ona öyle hazineler” o kadar çok mal “vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi.” Âyet-i kerimede (“topluluk” diye meal verilen) “العصبة”; dokuz, on ya da yedi kişi vb. sayıdaki şahıslar hakkında kullanılır. Yani onun hazinelerinin anahtarları dahi güçlü bir topluluğun taşıyamayacağı kadar ağırdı. Anahtarları böyle iken ya hazinelerin kendisi ne kadardır?! “Bir keresinde kavmi ona” öğüt vermek ve azgınlık etmekten sakındırmak maksadı ile “şöyle demişti: Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” Yani sen, şu çok miktardaki dünyalık dolayısı ile şımarıp övünme! Bu dünyalık seni âhiretinden oyalayarak alıkoymasın. Şüphesiz Allah, dünya sevgisine yönelmiş ve dünyalık ile şımaran kimseleri sevmez.

77. “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et!” Yani sen başkalarının sahip olmadığı mallar dolayısı ile âhiret yurdunu kazanma imkânına sahipsin. Bu sahip olduğun servetle Allah’ın nezdindeki mükâfatları ara. Tasaddukta bulun. Sadece arzuladığın şeyleri elde etmekle, lezzet verici şeyleri ele geçirmekle yetinme. “Dünyadan da nasibini unutma.” Yani biz, sana malının tümünü sadaka vererek beş parasız kal demiyoruz. Aksine âhiretin için infak et, ama dünyadan da dinine dokunmayacak, âhiretine zarar vermeyecek şekilde faydalan. u mallarla “Allah sana ihsan ettiği gibi sen de” Allah’ın kullarına “ihsan et!” Büyüklük taslayarak, Allah’a isyanı gerektiren işler yaparak ve nimetlere dalıp o nimetleri ihsan edeni unutarak “yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” Bilakis bundan dolayı onları en ağır bir şekilde cezalandırır.

78. Kârûn, onların öğütlerini reddederek ve Rabbinin nimetini de inkâr ederek “dedi ki: Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” Yani ben, bu malları kendim çalışarak kazandım. Kazanma yollarını bilerek ve bu konudaki becerim ile bunları elde ettim. Yahut Allah benim halimi ve benim buna layık olduğumu bildiği için bunları vermiştir. Allah’ın bana verdiği şeylere dair siz ne diye bana öğüt veriyorsunuz ki? Yüce Allah da verdiği dünyalığın, verilen kimsenin halinin iyiliğine delil teşkil etmeyeceğini belirterek şöyle buyurmaktadır:“O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir?” Kendisi gibileri de ondan daha büyükleri de -helâk edilmelerini gerektirecek işleri yaptıkları zaman- helâk etmek bizm sünnetimiz/kanunumuz olduğuna göre onu helâk etmemize engel nedir? “Suçlulara günahları sorulmaz.” Aksine Yüce Allah, onları bildiği hallerine uygun olarak cezalandırır ve azaba uğratır. Kendileri her ne kadar kendilerinin iyi kimseler olduklarını ileri sürseler, kurtulacaklarına dair şahitlik etseler dahi bu sözleri makbul değildir. Onların bu sözleri hiçbir şekilde onlara gelecek azabı geri çevirmez. Çünkü onların günahları gizli saklı değildir. Bu günahlarını inkâr etmelerinin bir manası da yoktur.

79. Kârûn, inat ve azgınlığını sürdürmeye devam etti. Kavminin nasihatini kabul etmeyerek şımarıklığını sürdürdü. Kendi kendisini beğenmeye devam etti ve kendisine verilen mallara aldandı. “Derken” bir gün “tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı.” Yani dünya hallerinden en üstün görüldüğü bir halde çıktı. Onun pek çok malı vardı. O bakımdan mümkün olan en ileri derecede hazırlandı ve süslendi. nun gibi bir kimsenin süslenişi de normalde hayret verici olur. Zira o, dünyanın her türlü süsünü, allısını pullusunu, övünülecek her bir şeyini ihtiva edecek şekilde süslenir. öyle bir halde süslendiğinde de gözler ona dikildi. Onun kılık kıyafeti, kalpleri dondurdu, zinetleri ruhları cezbetti. Onun bu halini görenler de iki kısma ayrıldı. Her bir kısım da gayret ve arzusu doğrultusunda sözler söyledi:“Dünya hayatını isteyenler” yani iradeleri dünyaya bağlanıp nihai hedefleri orası olan ve onun dışında bir şey istemeyenler “dediler ki: Keşke Kârûn’a verilenlerin” dünyalıkların, malların ve servetlerin “bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” vet, durum onların arzuladıkları noktada bitse idi, dünyanın ötesinde âhiret yurdu da olmamış olsaydı, gerçekten onun büyük bir nasip sahibi olduğu şeklindeki sözleri doğru olurdu. Çünkü ona verilen dünyalık, dünya nimetleri ile nimetlenmenin en ileri derecesi idi. Bu yolla o, bütün isteklerini elde edebiliyordu. O bakımdan bu büyük nasip, onların hedeflerine göre büyük idi. ihai hedefi bu olan, bütün istekleri bundan ibaret olan kimse, elbetteki düşük bir şey talep ediyor ve en basit maksada yöneliyor demektir. O nedenle böyle bir kimsenin üstün maksatlara ve oldukça değerli hedeflere doğru yükselmesi, asgari derecede bile söz konusu olmaz.

80. Bu gruba karşılık “kendilerine ilim verilenler ise” yani varlığın hakikatini bilenler, diğerleri dünyanın dış görünüşüne bakarken kendileri iç yüzüne bakanlar, kendi hallerinden yakınan ve bundan dolayı Kârûn’un halinin bir benzerinin kendilerinin olmasını temenni eden kimselerin söyledikleri sözleri reddederek ve bundan dolayı da hallerine acıyarak “dediler ki: Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için” şu sizin temenni edip arzuladığınız şeylere oranla “Allah’ın” dünyada O’na ibadetin lezzeti, O’nu sevmek, O’na yönelmek, O’nun gösterdiği hedeflere koşmak gibi dünyevi, ahirette de içinde canların çektiği, gözlerin zevk aldığı her şey bulunan cennetteki uhrevi “mükafatı”, sizin bu temenni ettiğiniz ve arzuladığınız şeylerden “daha hayırlıdır.” İşte işin gerçeği budur. ncak bu gerçeği bilen herkes bu gerçeğe yönelmez. Böyle bir şeye kavuşma muvaffakiyetini elde edenlerin kim olduğuna gelince “ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” Kendilerini Allah’a itaate adayan, masiyetlerinden uzak duran, acı ve ızdırap verici takdirlere karşı sabreden, dünyanın çekiciliklerine ve arzularına karşı direnerek dünyanın kendilerini Rablerine yönelmekten alıkoyamadığı, kendileri ile yaratılış maksatları arasına engel olarak giremediği kimseler bu noktaya ulaşabilirler. İşte böyleleri, Allah’ın vereceği mükâfatları dünyanın fani mükâfatlarına tercih ederler.

81. Kârûn’un azgınlık ve şımarması en ileri derecesine ulaşınca, onun nezdinde dünya bütün süsü ile arzulanan bir şey haline gelip de dünyayı beğenmesi en ileri noktaya ulaştığında azap, ansızın onu yakalayıverdi. “Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik.” Çünkü ceza, amelin türündendir. O, Allah’ın kullarına karşı kendisini üstün ve yüce görünce Allah da onu aşağıların aşağısına indirdi. Hem kendisini hem de kendisi ile böbürlendiği köşkünü, eşyasını ve diğer tüm mallarını da beraber… “O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı.” Herhangi bir topluluk, hizmetçi ya da askerlerin ona yardımı olmadı. “kendi kendisini de kurtaramadı.” Yani kendisine azap geldiğinde ne kendi kendisine yardım edebildi, ne de başkasının yardımını alabildi.

82. “Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler” dünya hayatını isteyerek: “Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa” diyen o kimseler, üzülerek, ibret alarak ve kendilerine de azap gelir korkusu ile “demeye başladılar: “Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır.” O halde biz şunu öğrendik: O’nun Kârûn’a geniş rızık vermiş olması, Kârûn’un hayırlı bir kimse olduğunu göstermez. Biz, “Gerçekten de o (dünyadan yana) çok nasipli!” sözümüzde yanılmışız. “Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı” ve söylediğimiz sözlerden ötürü bizi cezalandırmamam lütuf ve ihsanı olmasaydı “elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi.” öylece Kârûn’un helâk edilmesi kendisi için bir ceza, başkaları için bir ibret ve öğüt olmuştu. Öyle ki onun yerinde olmayı temenni ederek ona gıpta edenler dahi pişman olmuşlar ve önceki kanaatlerini değiştirmişlerdir. “Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!” Ne dünyada ne de âhirette...

Saheeh International · As-Sa'di · Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api · Quran Foundation

Page 395

Al-QasasJuz 20 · Page 395

28:78

قَالَ إِنَّمَآ أُوتِيتُهُۥ عَلَىٰ عِلۡمٍ عِندِيٓۚ أَوَلَمۡ يَعۡلَمۡ أَنَّ ٱللَّهَ قَدۡ أَهۡلَكَ مِن قَبۡلِهِۦ مِنَ ٱلۡقُرُونِ مَنۡ هُوَ أَشَدُّ مِنۡهُ قُوَّةٗ وَأَكۡثَرُ جَمۡعٗاۚ وَلَا يُسۡـَٔلُ عَن ذُنُوبِهِمُ ٱلۡمُجۡرِمُونَ ٧٨

He said, "I was only given it because of knowledge I have." Did he not know that Allāh had destroyed before him of generations those who were greater than him in power and greater in accumulation [of wealth]? But the criminals, about their sins, will not be asked.1

1 translator’s note
  1. There will be no need to enumerate their sins separately, as their quantity is obvious and more than sufficient to warrant punishment in Hell. ↩

28:79

فَخَرَجَ عَلَىٰ قَوۡمِهِۦ فِي زِينَتِهِۦۖ قَالَ ٱلَّذِينَ يُرِيدُونَ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا يَٰلَيۡتَ لَنَا مِثۡلَ مَآ أُوتِيَ قَٰرُونُ إِنَّهُۥ لَذُو حَظٍّ عَظِيمٖ ٧٩

So he came out before his people in his adornment. Those who desired the worldly life said, "Oh, would that we had like what was given to Qārūn. Indeed, he is one of great fortune."

28:80

وَقَالَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡعِلۡمَ وَيۡلَكُمۡ ثَوَابُ ٱللَّهِ خَيۡرٞ لِّمَنۡ ءَامَنَ وَعَمِلَ صَٰلِحٗاۚ وَلَا يُلَقَّىٰهَآ إِلَّا ٱلصَّٰبِرُونَ ٨٠

But those who had been given knowledge said, "Woe to you! The reward of Allāh is better for he who believes and does righteousness. And none are granted it except the patient."

28:81

فَخَسَفۡنَا بِهِۦ وَبِدَارِهِ ٱلۡأَرۡضَ فَمَا كَانَ لَهُۥ مِن فِئَةٖ يَنصُرُونَهُۥ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَمَا كَانَ مِنَ ٱلۡمُنتَصِرِينَ ٨١

And We caused the earth to swallow him and his home. And there was for him no company to aid him other than Allāh, nor was he of those who [could] defend themselves.

28:82

وَأَصۡبَحَ ٱلَّذِينَ تَمَنَّوۡاْ مَكَانَهُۥ بِٱلۡأَمۡسِ يَقُولُونَ وَيۡكَأَنَّ ٱللَّهَ يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦ وَيَقۡدِرُۖ لَوۡلَآ أَن مَّنَّ ٱللَّهُ عَلَيۡنَا لَخَسَفَ بِنَاۖ وَيۡكَأَنَّهُۥ لَا يُفۡلِحُ ٱلۡكَٰفِرُونَ ٨٢

And those who had wished for his position the previous day began to say, "Oh, how Allāh extends provision to whom He wills of His servants and restricts it! If not that Allāh had conferred favor on us, He would have caused it to swallow us. Oh, how the disbelievers do not succeed!"

28:83

تِلۡكَ ٱلدَّارُ ٱلۡأٓخِرَةُ نَجۡعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوّٗا فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَا فَسَادٗاۚ وَٱلۡعَٰقِبَةُ لِلۡمُتَّقِينَ ٨٣

That home of the Hereafter We assign to those who do not desire exaltedness upon the earth or corruption. And the [best] outcome is for the righteous.

28:84

مَن جَآءَ بِٱلۡحَسَنَةِ فَلَهُۥ خَيۡرٞ مِّنۡهَاۖ وَمَن جَآءَ بِٱلسَّيِّئَةِ فَلَا يُجۡزَى ٱلَّذِينَ عَمِلُواْ ٱلسَّيِّـَٔاتِ إِلَّا مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ٨٤

Whoever comes [on the Day of Judgement] with a good deed will have better than it; and whoever comes with an evil deed - then those who did evil deeds will not be recompensed except [as much as] what they used to do.

As-Sa'diTafsir · 28:78

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
View

Читать на русском