An-NisaJuz 5 · Page 96

An-Nisa 4:106

The Women · Juz 5 · Page 96

وَٱسۡتَغۡفِرِ ٱللَّهَۖ إِنَّ ٱللَّهَ كَانَ غَفُورٗا رَّحِيمٗا ١٠٦

And seek forgiveness of Allāh. Indeed, Allāh is ever Forgiving and Merciful.

Tafsir · in Turkish

As-Sa'di

Medium · Clear and to the point: what to take from each passage.

Whole surah

Change

Commentary on 4:105–113

105- Muhakkak Biz sana Kitabı Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma. 106- Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 107- Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez. 108- İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar O’nun razı olmayacağı sözlerle geceleyin planlar kurarken O onlarla beraberdir. Allah yaptıklarını kuşatandır. 109- Hadi, şimdi siz bu dünya hayatında onları savundunuz diyelim, peki ya Kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak? Yahut onlara kim vekil olacak? 110- Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse Allah’ı Ğafûr ve Rahîm bulur. 111- Kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah Alîmdir, Hakîmdir. 112- Kim bir hata ya da günah kazanır sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. 113- Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmaya niyetlenmişlerdi. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiçbir zarar da veremezler. Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür.

105. Yüce Allah, kulu ve Rasûlüne Kitabı hak ile indirdiğini haber vermektedir. Yani bu Kitabı ona indirirken şeytanlar tarafından ona batıl herhangi bir şey iliştirilmesine karşı korunmuş olarak indirilmiştir. Bu Kitap hak ile inmiştir, muhtevası da haktır. Haberleri doğrudur, emir ve yasakları adaletin ta kendisidir:“Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir.”(el-En’am, 6/115) Yüce Allah Kitabı Kerîm’ini Rasûlüne insanlar arasında onunla hükmetsin diye indirdiğini de haber vermektedir. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın, onlar da iyice düşünsünler diye sana da bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik.”(en-Nahl, 16/44) Buradaki âyet-i kerimenin anlaşmazlık ve uyuşmazlık hususlarında insanlar arasında hüküm verme hakkında, diğerinin (Nahl suresindeki ayetin) de usûlü ve fürûu ile dinin tamamının açıklanması hakkında olabileceği gibi her iki âyet-i kerimenin aynı anlamda olma ihtimali de vardır. Bu durumda bu âyet-i kerimede insanlar arasında hüküm vermek, hem birbirlerinin canlarına, namuslarına, mallarına vb. haklarına dair aralarında hükmetmeyi, hem de itikadi konularda ve diğer ahkam ile ilgili meselelerde hüküm vermeyi kapsar. Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyruğu, kendi arzuna göre hükmetmen için değil, aksine Allah’ın sana öğrettiği ve bildirdiği şekilde hükmetmen için, demektir. Bu da Yüce Allah’ın:“O, kendi hevâsından bir şey söylemez, o bildirilen bir vahiyden başkası değildir”(en-Necm, 53/3-4) buyruğuna benzemektedir. Bu buyruk, Peygamberin Yüce Allah’tan alıp tebliğ ettiği bütün ahkâm ve diğer hususlarda ismet sıfatına sahip olduğunun, ayrıca hüküm vermek için ilim ve adaletinin şart kılındığının delilidir. Bu da Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyurup: “Uygun gördüğün şekilde” diye buyurmamasından ve insanlar arasında hüküm vermeyi Kitabı bilme şartına bağlamasından anlaşılmaktadır Şanı Yüce Allah insanlar arasında adaleti ve dengeyi ihtiva edecek şekilde hüküm vermeyi emretmekle birlikte adaletin zıddı olan haksızlık ve zulmü de yasaklayarak: “Hainlerin savunucusu olma” buyurmaktadır. Yani sen, hak olmayan bir şeyi iddia etmek yahut da üzerindeki bir hakkı inkâr etmek sureti ile hainlik ettiğini bildiğin -ki ister bunu bilerek, ister zanna dayalı yapsın fark etmez- bir kimse adına mücadele verme, onu savunmaya kalkışma. Bu buyruk, batıl bir konuda davacı olmanın, dine dayalı anlaşmazlık konularında ve dünyevi haklarda haksız olan kimseye vekalet etmenin (onu savunmanın) haram kılındığına delildir. Ayrıca ayetin mefhumu haksız olduğu bilinmeyen kimse lehine vekâleten davacı olmanın caiz olduğunu göstermektedir.

106. “Allah’tan” eğer senden bunu gerektiren bir şey sadır olursa “mağfiret dile, şüphesiz Allah Ğafûrdur” yani kendisinden mağfiret dileyip tevbe ederek kendisine yönelen kimsenin günahlarını bağışlayandır. “Rahimdir.” Bundan sonra da mükâfat kazanıp, cezadan uzaklaşmasını sağlayacak salih amel işleme başarısını ihsan edendir.

107. “Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma” kendi nefislerinin aleyhine suç işleyen, zulmeden ve günaha sapanları savunma. Bu buyruk, günah işleyip de had ya da tazir gibi bir cezaya çarptırılan kimseleri savunmayı yasaklama anlamı içermektedir. Böyle bir kimsenin yaptığı hainliğin, yani işlediği suç, zulüm ve günahın ortadan kaldırılmaya çalışılması yahut da bu suç ve uygulanması gereken şer’î cezanın önlenmesi için savunmaya girişilmez. “Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez.” Yani hainliği ve günahları çok olan kimseleri sevmez. Sevgi söz konusu olmadığı takdirde onun zıddı söz konusu olur ki o da nefrettir. Bu buyruk, adeta az önceki yasağın bir gerekçesi gibidir. Daha sonra Yüce Allah bu gibi hainlerin şöyle olduğunu zikretmektedir:

108. “İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar, O’nun razı olmayacağı sözleri geceleyin konuşup düzenledikleri zaman O onlarla beraberdir.” Böyle davranmak imanın zayıflığından, yakinin eksikliğinden kaynaklanır. Bu gibi kimselerin insanlardan korkmaları, Allah korkusundan daha büyüktür. O bakımdan bunlar, helâl ve haram yollarla insanlar arasında rezil olmamanın çaresini bütün çabalarını ortaya koyarak arayıp bulmaya çalışırlar. Bununla beraber onlar büyük günahlar ile Allah’a karşı adeta savaşa girişmişler ve O’nun kendilerini görmesine, onlardan haberdar olmasına aldırış etmemektedirler. Hâlbuki bütün hallerinde, özellikle de O’nun razı olmadığı sözleri geceleyin aralarında gizlice söz konusu etmelerinde O, ilmi ile onlarla birliktedir. Suç işleyeni temize çıkarmak ve suçsuzun suç işlediğini ileri sürmek, bu konuda geceleyin kurdukları plan gereğince de uygulama yapsın diye Allah Rasûlünün yanına gitmek gibi hallerinde de O onlarla birliktedir. Onlar bu davranışları ile aynı anda birçok suçu bir arada işlemektedirler. Yerin ve göklerin Rabbi, onların gizlediklerine ve kalplerine muttali olan Allah’ın gözetimi altında olduklarını, hiç göz önünde bulundurmazlar. Bundan dolayı Yüce Allah bunları şu buyruğu ile tehdit etmektedir:“Allah yaptıklarını kuşatandır.” İlmi ile onların her şeylerini kuşatmıştır. Bununla birlikte onları cezalandırmakta acele etmeyerek onlara mühlet vermiştir. Tevbe etmelerini istemiştir. Büyük bir cezayı gerektiren günahları üzerinde ısrar etmekten onları sakındırmıştır.

109. Yani hadi bu dünya hayatında onlar adına mücadele verdiğinizi, onları savunduğunuzu kabul edelim ve sizin bu savunmanız sonucunda onların çekindikleri utancı ve rezil rüsvay olmayı insanlar nezdinde kısmen de olsa önlediniz diyelim. Peki, bunun onlara faydası ne olacak? Kıyamet gününde onlara karşı delilin ortaya konulacağı, dillerinin, ellerinin, ayaklarının dile gelip yaptıklarını söyleyerek tanıklık edeceği Kıyamet gününde Allah’a karşı onları kim savunacak? “O günde Allah onlara hak ettikleri cezalarını bütünü ile verecektir ve Allah’ın apaçık hakkın ta kendisi olduğunu da bileceklerdir”(en-Nur, 24/25) Peki gizliyi, ondan daha da gizli olanı bilene, inkârı mümkün olmayacak şekilde onlara karşı şahitleri getirip dikecek olana karşı onları kim savunacaktır? Bu âyet-i kerimede Allah’ın emirlerini terk etmeye yahut yasaklarını işlemeye götüren dünya menfaatleri ile âhirette elden kaçırılacak olan mükâfat yahut orada gerçekleşecek olan cezalar arasında bir karşılaştırma yapmak gerektiğine dikkat çekilmektedir. O bakımdan nefsi kendisine Allah’ın emrini terk etmesini emreden kişi nefsine şöyle demelidir: Ey nefis! Diyelim ki sen tembellik ve ihmalkârlık sonucu onun emrini terk ettin. Peki, bundan sağlayacağın fayda nedir? Ahiret mükâfatı ve ecrinden neler kaybettiğini biliyor musun? Bu terk dolayısı ile nasıl bir bedbahtlık, mahrumiyet, ziyan ve zarar ile karşı karşıya kalacağının farkında mısın? Aynı şekilde kişinin nefsi, canının arzuladığı haram isteklerini gerçekleştirmeye davet edecek olursa ona şöyle demelidir: Diyelim ki arzuladığını yaptın. Bunun lezzeti geçip gidecektir, son bulacaktır. Arkasından ise gamlar, kederler ve pişmanlıklar ardı arkasına gelecek, mükâfatı kaybetmiş olacak ve cezayı hak edeceksin ki o cezanın az bir bölümünü bile düşünmek, aklı başında olan kimseyi bu gibi isteklerinin arkasından gitmekten alıkoymaya yeter. Bu, kulun düşünmesi neticesinde sağlayacağı en büyük faydalardan biridir. Öz akıl, bunun böyle olmadığını iddia edenlerin aksine, gerçek akıl budur. Çünkü bunun aksini iddia eden kimse cahilliği ve zulmü dolayısı ile dünyevi lezzeti ve mevcut rahatı -doğuracağı sonuç ne olursa olsun- tercih etmeye kalkışır. Allah’tan yardım dileriz. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

110. Yani kim masiyet işlemek cesaretini gösterip günaha sapacak olursa sonra da Allah’tan -günahını ikrar etmek, bundan pişmanlık duymak, onu terk etmek ve bir daha o günaha dönmemeye karar vermek sureti ile- tam bir mağfiret dileğinde bulunacak olursa, işte vaadinden caymayan Yüce Allah, bunu yapan bir kimseye, mağfiretini ve rahmetini vaad etmektedir. Allah böyle birisinin işlediği günahını mağfiret eder ve bu günahın sebep olduğu eksiklik ve kusurunu izale eder, ona daha önce işlemiş olduğu salih amellerini tekrar iade ederek, ömrünün geri kalan bölümlerinde tevfikini ihsan eder. Bu günahını ilâhi tevfike engel kılmaz. Çünkü o günahı bağışlamıştır. Onu bağışladı mı da o günahın sebep olacağı hususları da bağışlamış olur. Şu bilinmelidir ki mutlak olarak “kötülük” işlemekten söz edilmesi halinde bu, küçüğü ile büyüğü ile bütün günahları kapsar. Kötülüğe “kötülük/السوء” adının verilmesi, ona verilecek ceza sebebi ile sahibinin üzülecek ve ondan hoşlanmayacak olmasından, bir de onun bizatihi iyi ve güzel olmayışından, kötü oluşundan dolayıdır. Aynı şekilde “nefse zulmetmek” de mutlak olarak zikredilecek olursa nefse hem şirk ile zulmetmeyi hem de bundan daha aşağıda olan diğer günahları kapsar. Ancak bunlardan birinin diğeri ile birlikte kullanılması halinde bunların her birisi kendine uygun şekilde açıklanıp tefsir edilir. Buna göre burada “kötülük” işlemek, insanların hoşuna gitmeyen zulüm ile tefsir edilir ki bu da onlara canlarında, mallarında, ırz, namus ve haysiyetlerinde zulmetmek demektir. “Nefse zulmetmek” ise kişinin kendisi ile Allah arasındaki zulüm ve masiyetlerle kendisine haksızlık etmesi şeklinde tefsir edilir. Nefse zulmetmenin “zulüm” diye adlandırılmasının sebebi ise nefsin, kulun onun üzerinde dilediği şekilde tasarrufta bulunacağı bir mülkü olmadığından dolayıdır. Aksine nefis, Yüce Allah’ın mülküdür. Allah, o nefsi kuluna emanet vermiştir ve ona nefsini -ilim ve amel ile- sırat-ı müstakime bağlı olmaya mecbur etmek sureti ile doğru yolda tutmasını emretmiştir. Bu nedenle o, nefsine emrolunduğu şeyleri öğretmeye çalışmalı ve gereken şekilde amel etmesini sağlamalıdır. Bunun dışındaki bir yola girmesi ise kişinin, nefsine zulüm ve hainlik etmesidir. Nefsini adaletin zıddı olan haksızlık ve zulüm yolunda yürütmesidir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

111. “Kim bir günah kazanırsa bunu ancak kendi aleyhine kazanmış olur.” Bu buyruk, küçük ya da büyük günaha sokan her hususu kapsar. Bir günah kazanan kişinin günahının dünyevi ve uhrevi cezası kendi aleyhinedir. Onu aşarak başkasına ulaşmaz. Nitekim Yüce Allah:“Günahkâr hiçbir nefis başkasının günahını yüklenmez”(el-En’am, 6/164) diye buyurmaktadır. Ancak günahlar açıkça işlenir de bunlara karşı gereken tepki gösterilmeyecek olursa bunların cezası genelleşir ve günahı başkalarını da kuşatır. Bu da bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği hükmün dışında değildir, zira farz olan şekliyle günaha tepki göstermeyi terk eden bir kimse de günah işlemiş olur. Bu ayette Yüce Allah’ın adalet ve hikmeti açıkça ortaya konmaktadır. Zira O, kimseyi başkasının günahı ile cezalandırmaz. Hiçbir kimseyi günahının gerektirdiği cezadan fazlası ile de cezalandırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Allah Alîmdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Yani kamil ilim yalnız O’nundur, eksiksiz hikmet de O’nundur. İlim ve hikmetinin bir gereği olarak O günahı da bilir, günahın kim tarafından işlendiğini de bilir, onu işlemeye iten sebebi de bilir, o günahı işlemenin gerektirdiği cezayı da bilir, günahkârın durumunu da bilir. Şayet o, bu günahı kötülüğü emreden nefsinin baskısı altında işlemiş ve çoğu zamanlarda Rabbine yönelen bir kimse ise o, Allah’tan mağfiret dileyecek olursa Allah onu tevbeye muvaffak kılar. Şâyet Rabbinin kendisini gözetmekte olduğunu bilip bunu hafife alarak ve O’nun vereceği cezayı küçümseyerek haramları işleme cüretini göstermiş ise o, mağfirete nail olmaktan da tevbe için tevfike mazhar olmaktan da uzaktır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

112. “Kim bir hata” büyük bir günah “ya da” bundan daha aşağı olan küçük bir “günah kazanır sonra da onu” bizatihi günahkâr olsa bile o günahı işlememiş olan “bir suçsuzun üstüne atarsa” bu günahı işledi diye onu itham ederse “muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” Yani böyle bir kimse suçsuza iftira etmiş ve açıkça günah olan bir vebali yüklenmiş olur. Bu buyruk, böyle bir davranışın büyük ve kişiyi helâk edici günahlardan olduğunun delilidir. Çünkü böyle bir davranış birden çok kötülüğü bir arada işlemek demektir: Büyük ve küçük günahı kazanmak, sonra bunu işlememiş kimseye “işledi” diye iftirada bulunmak, arkasından kendisini temize çıkarıp suçsuzu itham etmek sureti ile oldukça ağır ve çirkin yalanlar söylemek. Ayrıca bunun sonucunda söz konusu olacak dünyevi ceza asıl uygulanması gereken kimseye uygulanmayıp bunu hak etmemiş kimseye uygulanacak, daha sonra buna bağlı olarak insanlar da suçsuz hakkında ileri geri konuşacaklar... ve buna benzer daha pek çok kötülük söz konusu olur ki Yüce Allah’tan bu gibi fesatlardan ve her türlü kötülükten esenlik dileriz. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlünü saptırmak isteyen kimselere karşı onu koruması ve muhafaza etmesi lütfunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Continue in the whole surah's tafsir

Saheeh International · As-Sa'di · Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api · Quran Foundation

Page 96

An-NisaJuz 5 · Page 96

4:106

وَٱسۡتَغۡفِرِ ٱللَّهَۖ إِنَّ ٱللَّهَ كَانَ غَفُورٗا رَّحِيمٗا ١٠٦

And seek forgiveness of Allāh. Indeed, Allāh is ever Forgiving and Merciful.

4:107

وَلَا تُجَٰدِلۡ عَنِ ٱلَّذِينَ يَخۡتَانُونَ أَنفُسَهُمۡۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يُحِبُّ مَن كَانَ خَوَّانًا أَثِيمٗا ١٠٧

And do not argue on behalf of those who deceive themselves. Indeed, Allāh loves not one who is a habitually sinful deceiver.

4:108

يَسۡتَخۡفُونَ مِنَ ٱلنَّاسِ وَلَا يَسۡتَخۡفُونَ مِنَ ٱللَّهِ وَهُوَ مَعَهُمۡ إِذۡ يُبَيِّتُونَ مَا لَا يَرۡضَىٰ مِنَ ٱلۡقَوۡلِۚ وَكَانَ ٱللَّهُ بِمَا يَعۡمَلُونَ مُحِيطًا ١٠٨

They conceal [their evil intentions and deeds] from the people, but they cannot conceal [them] from Allāh, and He is with them [in His knowledge] when they spend the night in such as He does not accept of speech. And ever is Allāh, of what they do, encompassing.

4:109

هَٰٓأَنتُمۡ هَٰٓؤُلَآءِ جَٰدَلۡتُمۡ عَنۡهُمۡ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا فَمَن يُجَٰدِلُ ٱللَّهَ عَنۡهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ أَم مَّن يَكُونُ عَلَيۡهِمۡ وَكِيلٗا ١٠٩

Here you are - those who argue on their behalf in [this] worldly life - but who will argue with Allāh for them on the Day of Resurrection, or who will [then] be their representative?

4:110

وَمَن يَعۡمَلۡ سُوٓءًا أَوۡ يَظۡلِمۡ نَفۡسَهُۥ ثُمَّ يَسۡتَغۡفِرِ ٱللَّهَ يَجِدِ ٱللَّهَ غَفُورٗا رَّحِيمٗا ١١٠

And whoever does a wrong or wrongs himself but then seeks forgiveness of Allāh will find Allāh Forgiving and Merciful.

4:111

وَمَن يَكۡسِبۡ إِثۡمٗا فَإِنَّمَا يَكۡسِبُهُۥ عَلَىٰ نَفۡسِهِۦۚ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمٗا ١١١

And whoever earns [i.e., commits] a sin only earns it against himself. And Allāh is ever Knowing and Wise.

4:112

وَمَن يَكۡسِبۡ خَطِيٓـَٔةً أَوۡ إِثۡمٗا ثُمَّ يَرۡمِ بِهِۦ بَرِيٓـٔٗا فَقَدِ ٱحۡتَمَلَ بُهۡتَٰنٗا وَإِثۡمٗا مُّبِينٗا ١١٢

But whoever earns an offense or a sin and then blames it on an innocent [person] has taken upon himself a slander and manifest sin.

4:113

وَلَوۡلَا فَضۡلُ ٱللَّهِ عَلَيۡكَ وَرَحۡمَتُهُۥ لَهَمَّت طَّآئِفَةٞ مِّنۡهُمۡ أَن يُضِلُّوكَ وَمَا يُضِلُّونَ إِلَّآ أَنفُسَهُمۡۖ وَمَا يَضُرُّونَكَ مِن شَيۡءٖۚ وَأَنزَلَ ٱللَّهُ عَلَيۡكَ ٱلۡكِتَٰبَ وَٱلۡحِكۡمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمۡ تَكُن تَعۡلَمُۚ وَكَانَ فَضۡلُ ٱللَّهِ عَلَيۡكَ عَظِيمٗا ١١٣

And if it was not for the favor of Allāh upon you, [O Muḥammad], and His mercy, a group of them would have determined to mislead you. But they do not mislead except themselves, and they will not harm you at all. And Allāh has revealed to you the Book and wisdom and has taught you that which you did not know. And ever has the favor of Allāh upon you been great.

As-Sa'diTafsir · 4:106

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
View

Читать на русском