Al-HashrJuz 28 · Page 546

Al-Hashr 59:9

The Exile · Juz 28 · Page 546

وَٱلَّذِينَ تَبَوَّءُو ٱلدَّارَ وَٱلۡإِيمَٰنَ مِن قَبۡلِهِمۡ يُحِبُّونَ مَنۡ هَاجَرَ إِلَيۡهِمۡ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمۡ حَاجَةٗ مِّمَّآ أُوتُواْ وَيُؤۡثِرُونَ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمۡ وَلَوۡ كَانَ بِهِمۡ خَصَاصَةٞۚ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفۡسِهِۦ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُفۡلِحُونَ ٩

And [also for] those who were settled in the Home [i.e.,al-Madīnah] and [adopted] the faith before them.1 They love those who emigrated to them and find not any want in their breasts of what they [i.e., the emigrants] were given but give [them] preference over themselves, even though they are in privation. And whoever is protected from the stinginess of his soul - it is those who will be the successful.

1 translator’s note
  1. Before the settlement of the emigrants (Muhājireen) among the Anṣār, for whom a share is delegated as well. ↩

Tafsir · in Turkish

As-Sa'di

Medium · Clear and to the point: what to take from each passage.

Whole surah

Change

Commentary on 59:1–17

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. (Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı). O halde ibret alın, ey basiret sahipleri! 3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir. 6- Allah’ın onlar(ın malların)dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir. 7- Allah’ın (savaşsız fethedilen) ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (ve yosulların istifade edemediği bir servet) olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır. 8- (O fey), yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (özü sözü) doğru olanların ta kendileridir. 9- Onlar(ın hicretinden) önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 10- Onlardan sonra gelenler derler ki:“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.” 11- Gördün mü o münafıklık edenleri(n yaptığını)? Onlar, Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 12- Eğer onlar (yurtlarından) çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır. 14- Onlar sizinle toplu olarak (yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 15- (Bu yahudilerin durumu) kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için (ahirette) can yakıcı bir azap vardır. 16- (O münafıkların durumu da) şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana:“Kâfir ol” der. O kâfir olunca da: “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. 17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur.

(Medine’de inmiştir. 24 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için (aralarındaki antlaşma gereği) kendisine yardımcı olmalarını istedi. Onlar: Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi. Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?” Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b. Cahhâş: Ben yaparım, dedi. Sellam b. Mişkem de onlara: Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti. Ashabı da arkasından ona yetişerek: Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.” Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl da onlara şu haberi gönderdi:“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.” Başkanları Huyey b. Ahtab, münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”, diye haber gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı. Bunun üzerine ona: Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu. Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey (savaşsız ganimet) olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir.

1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur. Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz.

2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti. Âyet-i kerime (ilk sürgün ifadesi) onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü. Ey müslümanlar! “Siz onların” yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından “çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.” Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.” Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar. Bu ummadıkları husus, şöylece ifade edilmektedir:“Ve kalplerine korku saldı.” Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı).” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler. "O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş “sahipleri!” Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir. Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir.

3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını, Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah onların hakkında” kendilerine isabet eden “sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.” Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu. Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur. Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır.

4. “Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.” Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. “Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır.”

5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da “hep Allah’ın izni” ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir. Bu da “Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.” Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar. (Âyet-i kerimede geçen “hurma ağacı” anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir. İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Continue in the whole surah's tafsir

Saheeh International · As-Sa'di · Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api · Quran Foundation

Page 546

Al-HashrJuz 28 · Page 546

59:4

ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمۡ شَآقُّواْ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥۖ وَمَن يُشَآقِّ ٱللَّهَ فَإِنَّ ٱللَّهَ شَدِيدُ ٱلۡعِقَابِ ٤

That is because they opposed Allāh and His Messenger. And whoever opposes Allāh - then indeed, Allāh is severe in penalty.

59:5

مَا قَطَعۡتُم مِّن لِّينَةٍ أَوۡ تَرَكۡتُمُوهَا قَآئِمَةً عَلَىٰٓ أُصُولِهَا فَبِإِذۡنِ ٱللَّهِ وَلِيُخۡزِيَ ٱلۡفَٰسِقِينَ ٥

Whatever you have cut down of [their] palm trees or left standing on their trunks - it was by permission of Allāh and so He would disgrace the defiantly disobedient.

59:6

وَمَآ أَفَآءَ ٱللَّهُ عَلَىٰ رَسُولِهِۦ مِنۡهُمۡ فَمَآ أَوۡجَفۡتُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ خَيۡلٖ وَلَا رِكَابٖ وَلَٰكِنَّ ٱللَّهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُۥ عَلَىٰ مَن يَشَآءُۚ وَٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٖ قَدِيرٞ ٦

And what Allāh restored [of property] to His Messenger from them - you did not spur for it [in an expedition] any horses or camels,1 but Allāh gives His messengers power over whom He wills, and Allāh is over all things competent.

1 translator’s note
  1. Meaning that they went through no hardship (i.e., war) to obtain it. ↩

59:7

مَّآ أَفَآءَ ٱللَّهُ عَلَىٰ رَسُولِهِۦ مِنۡ أَهۡلِ ٱلۡقُرَىٰ فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي ٱلۡقُرۡبَىٰ وَٱلۡيَتَٰمَىٰ وَٱلۡمَسَٰكِينِ وَٱبۡنِ ٱلسَّبِيلِ كَيۡ لَا يَكُونَ دُولَةَۢ بَيۡنَ ٱلۡأَغۡنِيَآءِ مِنكُمۡۚ وَمَآ ءَاتَىٰكُمُ ٱلرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَىٰكُمۡ عَنۡهُ فَٱنتَهُواْۚ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَۖ إِنَّ ٱللَّهَ شَدِيدُ ٱلۡعِقَابِ ٧

And what Allāh restored to His Messenger from the people of the towns - it is for Allāh and for the Messenger and for [his] near relatives1 and orphans and the needy and the [stranded] traveler2 - so that it will not be a perpetual distribution among the rich from among you. And whatever the Messenger has given you - take; and what he has forbidden you - refrain from. And fear Allāh; indeed, Allāh is severe in penalty.

2 translator’s notes
  1. Those of Banū Hāshim and Banū Muṭṭalib, whom he (ﷺ) had prohibited from accepting zakāh.

    [1655] This ruling concerning properties abandoned by an enemy without a war effort differs from that in Sūrah al-Anfāl, verse 41, which refers to spoils of war in which four fifths is distributed among those who fought in Allāh's cause.

    ↩
  2. ↩

59:8

لِلۡفُقَرَآءِ ٱلۡمُهَٰجِرِينَ ٱلَّذِينَ أُخۡرِجُواْ مِن دِيَٰرِهِمۡ وَأَمۡوَٰلِهِمۡ يَبۡتَغُونَ فَضۡلٗا مِّنَ ٱللَّهِ وَرِضۡوَٰنٗا وَيَنصُرُونَ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥٓۚ أُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلصَّٰدِقُونَ ٨

For the poor emigrants who were expelled from their homes and their properties, seeking bounty from Allāh and [His] approval and supporting [the cause of] Allāh and His Messenger, [there is also a share]. Those are the truthful.

59:9

وَٱلَّذِينَ تَبَوَّءُو ٱلدَّارَ وَٱلۡإِيمَٰنَ مِن قَبۡلِهِمۡ يُحِبُّونَ مَنۡ هَاجَرَ إِلَيۡهِمۡ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمۡ حَاجَةٗ مِّمَّآ أُوتُواْ وَيُؤۡثِرُونَ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمۡ وَلَوۡ كَانَ بِهِمۡ خَصَاصَةٞۚ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفۡسِهِۦ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُفۡلِحُونَ ٩

And [also for] those who were settled in the Home [i.e.,al-Madīnah] and [adopted] the faith before them.1 They love those who emigrated to them and find not any want in their breasts of what they [i.e., the emigrants] were given but give [them] preference over themselves, even though they are in privation. And whoever is protected from the stinginess of his soul - it is those who will be the successful.

1 translator’s note
  1. Before the settlement of the emigrants (Muhājireen) among the Anṣār, for whom a share is delegated as well. ↩
As-Sa'diTafsir · 59:9

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
View

Читать на русском