Al-A'raf 7:113
The Heights · Juz 9 · Page 164
وَجَآءَ ٱلسَّحَرَةُ فِرۡعَوۡنَ قَالُوٓاْ إِنَّ لَنَا لَأَجۡرًا إِن كُنَّا نَحۡنُ ٱلۡغَٰلِبِينَ ١١٣
And the magicians came to Pharaoh. They said, "Indeed for us is a reward if we are the predominant."
Tafsir · in Turkish
As-Sa'di
Medium · Clear and to the point: what to take from each passage.
Change
Commentary on 7:103–171
103- Sonra onların ardından Musa’yı mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Onlarsa bu mucizelere karşı zalimlik ettiler. Fesatçıların sonu nice oldu bir bak! 104- Mûsâ dedi ki:“Ey Firavun, ben şüphesiz ki âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” 105- “Allah hakkında haktan başkasını söylememem üzerime bir borçtur. Gerçekten size Rabbinizden apaçık bir delil ile geldim. Artık İsrailoğullarını benimle beraber gönder.” 106- Dedi ki:“Eğer bir mucize getirdiysen ve de doğru söyleyenlerden isen haydi onu göster!” 107- Bunun üzerine Musa asasını attı da o, birden apaçık bir yılan oluverdi. 108- Elini çıkardı, bir de ne görsünler! O, bakanların önünde bembeyaz parlıyordu. 109- Firavun’un kavminden ileri gelenler:“Gerçekten de bu, gâyet bilgin bir sihirbazdır” dediler. 110- “Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.”(Firavun:)“O halde ne buyurursunuz?” 111- Dediler ki:“Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder de; 112- “Sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” 113- Sihirbazlar Firavun’a gelip dediler ki:“Eğer galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfaat var, değil mi?” 114- O da:“Evet, hem siz elbette çok yakınlarımdan da olacaksınız” dedi. 115- “Ey Mûsâ, sen mi ilk atacaksın, yoksa ilk atan biz mi olalım?” dediler. 116- “(Önce) siz atın” dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler, onlara korku saldılar ve böylece büyük bir sihir ortaya koydular. 117- Biz de Mûsâ’ya:“Asanı at!” diye vahyettik. Bir de ne görsünler, onların uydurup düzdüklerini bir bir yakalayıp yutuyor! 118- Böylece hak ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları şeyler de boşa gitti. 119- Oracıkta yenildiler ve küçük düştüler. 120- Sihirbazlar da secdeye kapandılar. 121- Dediler ki: “Âlemlerin Rabbine iman ettik.” 122- “Mûsâ ve Harun’un Rabbine.” 123- Firavun:“Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz? Bu, şüphe yok ki ahalisini oradan çıkarmanız için şehirde kurduğunuz (gizli) bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz” dedi. 124- “Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Sonra da hepinizi birden asacağım.” 125- Dediler ki:“Biz elbette Rabbimize döneceğiz.” 126- “Sen bizden sırf Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara iman ettik diye intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve canımızı müslüman olarak al!” 127- Firavun’un kavminden ileri gelenler şöyle dedi:“Mûsâ ve kavmini yeryüzünde fesat çıkarsınlar ve Musa da hem seni hem de ilahlarını terk etsin diye mi (serbest) bırakacaksın?” O da: “Oğullarını öldüreceğiz ve kadınlarını diri bırakacağız. Şüphesiz biz onların üzerinde ezici bir güce sahibiz” dedi. 128- Mûsâ kavmine:“Allah’tan yardım dileyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Orayı kullarından dilediğine miras kılar. Güzel akıbet takvâ sahiplerinindir” dedi. 129- Dediler ki:“Sen bize gelmeden önce de eziyet görüyorduk sen bize geldikten sonra da…” Dedi ki: “Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak eder ve sizi yeryüzünde halifeler kılar da sizin nasıl amel edeceğinize bakar.” 130- Andolsun ki biz Firavun hanedanını belki düşünüp öğüt alırlar diye kuraklık ve ürün kıtlığı ile cezalandırdık. 131- Onlara bir iyilik geldiğinde:“Bu zaten bizim hakkımız” dediler. Eğer başlarına bir fenalık gelirse bunu Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğu olarak kabul ederlerdi. İyi bilin ki onların bu uğursuzluğu, ancak Allah katındandır, fakat onların çoğu bilmezler. 132- Dediler ki:“Bizi kendisiyle büyülemek için her ne mucize getirirsen getir, sana iman edecek değiliz.” 133- Biz de ayrı ayrı mucizeler olmak üzere başlarına tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gönderdik. Fakat yine büyüklük tasladılar. Zaten onlar günahkâr bir toplum idiler. 134- Üzerlerine azap çökünce:“Ey Mûsâ! Sende olan ahdi hürmetine bizim için Rabbine dua et. Şâyet bu azabı bizden kaldırırsan andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz” dediler. 135- Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden azabı kaldırınca bir de bakmışsın ki sözlerini bozmuşlar bile... 136- Bunun üzerine Biz de âyetlerimizi yalanlamaları ve onları umursamamaları yüzünden kendilerinden intikam aldık ve onları denizde boğduk. 137- Zayıf bırakılmış kavmi de bereketli kıldığımız yerin doğularına da batılarına da mirasçı kıldık. Böylece Rabbinin İsrailoğullarına olan o pek güzel vaadi, sabretmelerinden dolayı tam manasıyla yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta ve yükseltmekte olduklarını ise darmadağın ettik. 138- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Derken kendilerine ait birtakım putlara tapan bir topluluğa rastgeldiler. “Ey Mûsâ, nasıl onların ilahları varsa sen de bize öyle bir ilah yap!” dediler. O da:“Siz gerçekten cahillik eden bir topluluksunuz” dedi. 139- “Şüphesiz ki onların içinde bulundukları (din), yok olmaya mahkumdur ve yapmakta oldukları da batıldır.” 140- Dedi ki:“Hem O, sizi alemlere üstün kılmışken ben size ilah olarak Allah’tan başkasını mı arayayım?!” 141- Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor; oğullarınızı katlediyor ve kadınlarınızı diri bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir nimet/imtihan bulunuyor. 142- Mûsâ ile otuz gece üzerinde sözleştik ve buna ayrıca on gece daha ekledik. Böylelikle Rabbinin tayin buyurduğu vakit kırk geceye tamamlandı. Mûsâ kardeşi Harun’a:“Kavmim içinde benim yerime geç, ıslah yolunu tut ve fesatçıların yoluna uyma!” dedi. 143- Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi onunla konuşunca dedi ki:“Rabbim, bana kendini göster de sana bakayım.” Buyurdu ki: “Sen Beni göremezsin, fakat şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin.” Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca dedi ki:“Seni tenzih ederim, sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim.” 144- Buyurdu ki:“Ey Mûsâ! Ben seni gönderdiğim vahiylerle ve konuşmamla seçip insanlara üstün kıldım. Şimdi sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!” 145- Musa için Levhalarda her şeye dair bir öğüt ve her şeyin açıklamasını yazdık. “Haydi bunları kuvvetle tut. Kavmine de emret, onların en güzel olanını alsınlar! Yakında size fasıkların yurdunu göstereceğim!”(dedik.) 146- Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri âyetlerimden yüz çevirteceğim. Onlar, bütün âyetleri görseler bile yine de onlara iman etmezler. Hidâyet yolunu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlığın yolunu görseler hemen onu yol edinirler. Bu, âyetlerimizi yalanlamalarından ve onları umursamamalarından dolayıdır. 147- Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa gitmiştir. Onlar yaptıklarından başkası ile mi cezalandırılacaklardı?! 148- Mûsâ’nın kavmi, onun ardından zinet eşyalarından böğüren bir buzağı heykelini (ilah) edindi. Onun kendileri ile konuşamadığını ve onlara bir yol da gösteremediğini görmediler mi? (Buna rağmen) onu (ilah) edindiler ve zalimlerden oldular. 149- (Buzağıya taptıklarına) pişman olup sapmış olduklarını görünce: “Andolsun eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa şüphesiz hüsrana uğrayanlardan oluruz” dediler. 150- Mûsâ, kavmine öfkeli ve kederli bir halde dönünce dedi ki:“Siz benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrinin çabucak gelmesini mi istediniz?!” Levhaları attı ve kardeşinin başından tutup onu kendine doğru çekmeye başladı. O da dedi ki:“Ey anamın oğlu! Bu kavim, beni hor gördüler ve neredeyse beni öldüreceklerdi. Artık sen de düşmanları bana güldürme ve beni o zalim kavimle bir tutma.” 151- Dedi ki:“Rabbim, beni de kardeşimi de bağışla ve bizi rahmetine al. Sen, merhamet edenlerin en merhametli olanısın.” 152- Şüphesiz buzağıyı (ilah) edinenlere Rab’lerinden bir gazap ve dünya hayatında da bir zillet erişecektir. Biz iftira edenleri işte böyle cezalandırırız. 153- Kötülükler işleyip de onların ardından tevbe ve iman edenlere gelince Rabbin, bu (tevbenin) ardından elbette ki Ğafurdur, Rahimdir. 154- Mûsâ’nın öfkesi dinince Levhaları aldı. Onlarda yazılı olanlarda yalnızca Rablerinden korkanlar için bir hidâyet ve rahmet vardı. 155- Mûsâ tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş sarsıntı tutunca dedi ki:“Rabbim, eğer dileseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizdeki birtakım kıt akıllıların işledikleri yüzünden bizi de mi helak edeceksin? Zaten o (düştükleri fitne de) ancak senin bir imtihanındır ki Sen onunla dilediğini saptırır, dilediğini de hidâyete erdirirsin. Sen bizim Mevlamızsın, o halde bizi bağışla ve bize merhamet buyur. Sen bağışlayanların en hayırlısısın. 156- “Bize hem bu dünyada hem de âhirette iyilik yaz. Biz sana döndük!” Allah buyurdu ki: “Ben kimi dilersem onu azabıma uğratırım, rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Ben, onu sakınanlara, zekâtı verenlere bir de âyetlerimize iman edenlere yazacağım.” 157- “Onlar ki yanlarında bulunan Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları, ümmi peygamber olan o Rasûle tabi olurlar. O, onlara iyiliği emreder, onları kötülüklerden alıkoyar, onlara temiz ve hoş şeyleri helâl, pis ve murdar şeyleri de haram kılar, üzerlerindeki ağır yükü ve zincirleri indirir. Ona iman edenler, onu destekleyip yüceltenler, ona yardım edenler ve onun beraberinde indirilen nura tâbi olanlar, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” 158- De ki:“Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin olan, kendisinden başka hiçbir (hak) ilah bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah’ın sizin hepinize gönderdiği peygamberiyim. O halde hem Allah’a hem de O’na ve O’nun sözlerine iman eden ve ümmi bir peygamber olan Rasûlü’ne iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” 159- Mûsâ’nın kavminden de hakka yönlendiren ve o hak gereğince adaletle hükmeden bir topluluk vardır. 160- Biz onları (Yakub’un) oğulları (sayısınca) on iki kabileye ayırdık. Kavmi ondan su istediği zaman Mûsâ’ya:“Asanla taşa vur” diye vahyettik de ondan on iki pınar fışkırdı. Her bir insan topluluğu kendi su alacakları yeri bilmekteydi. Onları üzerlerinden bulutla gölgelendirdik. Onlara menn ve selvâ indirdik. “Size verdiğimiz temiz ve hoş rızıktan yiyin”(dedik). Onlar bize zulmetmediler, fakat kendi kendilerine zulmediyorlardı. 161- Bir zaman onlara şöyle denmişti:“Şu şehire yerleşin, orada dilediğiniz yerden yiyin, ‘Hıtta!’ deyin ve kapısından da secde ederek girin ki günahlarınızı bağışlayalım. Biz ihsan sahiplerine daha da artıracağız.” 162- Fakat içlerinden o zulmedenler kendilerine söyleneni başka bir sözle değiştirdiler. Biz de zulümlerinden dolayı üzerlerine gökten bir azap indirdik. 163- Onlara deniz kıyısındaki o kasabanın durumunu sor! Hani onlar Cumartesi gününde haddi aşıyorlardı. Zira tatil yaptıkları (Cumartesi) günlerinde balıkları akın akın onlara geliyor, tatil yapmadıkları (diğer) günlerde ise gelmiyordu. İşte biz itaatten çıktıklarından dolayı kendilerini böylece imtihan ediyorduk. 164- Hani içlerinden bir topluluk:“Allah’ın kendilerini helak edeceği veya onlara çetin bir azapla azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz ki?” demişti. Onlar da:“Rabbinize karşı bir mazeret olsun ve belki onlar da sakınırlar diye” demişlerdi. 165- Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca Biz, kötülükten alıkoyanları kurtardık ve zulmedenleri de itaatten çıktıklarından dolayı şiddetli bir azapla yakaladık. 166- Böylece onlar kibirlenip kendilerine yasak kılınanları yapmakta ısrar edince onlara:“Aşağılık maymunlar olun!” dedik. 167- O vakit Rabbin, Kıyamet gününe kadar kendilerine kesinlikle en kötü azabı tattıracak kimseleri onların üzerine göndereceğini bildirdi. Şüphe yok ki Rabbin cezayı çabucak verendir ve şüphesiz O, Ğafurdur, Rahimdir. 168- Onları topluluklar halinde yeryüzünde dağıttık. Onların içinde salihler olduğu gibi bundan aşağıda olanlar da vardır. Belki dönerler diye de onları hem iyiliklerle hem de kötülüklerle imtihan ettik. 169- Onların ardından kötü bir nesil gelip Kitab’a mirasçı oldu. Onlar, bu değersiz (dünyanın) malını (helal haram demeden) alıyorlar ve: “Biz (nasılsa) bağışlanırız” diyorlardı. (Bu haldeyken) onlara benzeri bir mal gelse onu da alıyorlardı. Allah’a karşı haktan başkasını söylemeyecekerine dair o Kitabın teminatı onlardan alınmamış mıydı? Üstelik onda olanları da okumuşlardı! Halbuki ahiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz? 170- Kitab’a sımsıkı sarılanlar ve namazı dosdoğru kılanlar var ya, şüphesiz biz ıslah edenlerin mükâfatını zayi etmeyiz. 171- Hani Biz dağı üstlerine bir gölgelik gibi kaldırmıştık da başlarına düşecek sanmışlardı. “Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve onda olanı düşünün ki sakınasınız”(demiştik).
103. Yani biz o peygamberlerden sonra o büyük önder, o şerefli peygamber Mûsâ Kelîmullahı oldukça azgın ve zorba bir kavim olan Firavun kavmi ile onların soyluları ve ileri gelenlerine gönderdik. Yüce Allah onlara benzeri görülmedik türden büyük mucizeler gösterdi. “Onlarsa bu mucizelere karşı zalimlik ettiler.” Çünkü bu mucizelerin gereği olan Mûsâ’ya itaatten kaçındılar. Bu itaatten kaçınanlar ise zalimdir. İşte onlar, itaat edecek yerde bu mucizelere karşı büyüklük tasladılar. “Fesatçıların sonu nice oldu bir bak!” Allah’ın onları nasıl helak ettiğine, laneti ve yerilmeyi dünyada da kıyamet gününde de peşlerine nasıl taktığına bir bak! Onlara verilen bu şeyler ne kötüdür! Yüce Allah bu buyruğunda öz ve topluca ifade ettiği hususları şu buyrukları ile etraflıca açıklamaktadır:
104. Mûsâ Firavun’a gelip onu imana davet ederek “Dedi ki: Ey Firavun, şüphesiz ki ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” Yani ben yüce biri tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Beni gönderen, âlemlerin Rabbidir. O’nun rubûbiyeti ulvi alemi de süfli alemi de kuşatmıştır. O, bütün mahlukatını çeşitli ilâhî tedbirler ile gözetip kollar. Onları başıboş bırakmaması da O’nun rububiyetinin bir gereğidir. Bu yüzden onlara peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıp korkutucular olmak üzere gönderir. Hiç kimse O’na karşı cüretkârlık edip de peygamber olarak gönderilmediği halde peygamber olduğunu iddia edemez.
Page 164
7:105
حَقِيقٌ عَلَىٰٓ أَن لَّآ أَقُولَ عَلَى ٱللَّهِ إِلَّا ٱلۡحَقَّۚ قَدۡ جِئۡتُكُم بِبَيِّنَةٖ مِّن رَّبِّكُمۡ فَأَرۡسِلۡ مَعِيَ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ١٠٥
[Who is] obligated not to say about Allāh except the truth. I have come to you with clear evidence from your Lord, so send with me the Children of Israel."1
1 translator’s note
- i.e., free them from oppression and allow them to emigrate. ↩
7:106
قَالَ إِن كُنتَ جِئۡتَ بِـَٔايَةٖ فَأۡتِ بِهَآ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ١٠٦
[Pharaoh] said, "If you have come with a sign, then bring it forth, if you should be of the truthful."
7:107
فَأَلۡقَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعۡبَانٞ مُّبِينٞ ١٠٧
So he [i.e., Moses] threw his staff, and suddenly it was a serpent, manifest.1
1 translator’s note
- i.e., genuine and not imagined, as a miracle from Allāh. ↩
7:108
وَنَزَعَ يَدَهُۥ فَإِذَا هِيَ بَيۡضَآءُ لِلنَّٰظِرِينَ ١٠٨
And he drew out his hand; thereupon it was white [with radiance] for the observers.
7:109
قَالَ ٱلۡمَلَأُ مِن قَوۡمِ فِرۡعَوۡنَ إِنَّ هَٰذَا لَسَٰحِرٌ عَلِيمٞ ١٠٩
Said the eminent among the people of Pharaoh, "Indeed, this is a learned magician
7:110
يُرِيدُ أَن يُخۡرِجَكُم مِّنۡ أَرۡضِكُمۡۖ فَمَاذَا تَأۡمُرُونَ ١١٠
Who wants to expel you from your land [through magic], so what do you instruct?"
7:111
قَالُوٓاْ أَرۡجِهۡ وَأَخَاهُ وَأَرۡسِلۡ فِي ٱلۡمَدَآئِنِ حَٰشِرِينَ ١١١
They said,1 "Postpone [the matter of] him and his brother and send among the cities gatherers
1 translator’s note
- After mutual consultation and agreement. ↩
7:112
يَأۡتُوكَ بِكُلِّ سَٰحِرٍ عَلِيمٖ ١١٢
Who will bring you every learned magician."
7:113
وَجَآءَ ٱلسَّحَرَةُ فِرۡعَوۡنَ قَالُوٓاْ إِنَّ لَنَا لَأَجۡرًا إِن كُنَّا نَحۡنُ ٱلۡغَٰلِبِينَ ١١٣
And the magicians came to Pharaoh. They said, "Indeed for us is a reward if we are the predominant."
7:114
قَالَ نَعَمۡ وَإِنَّكُمۡ لَمِنَ ٱلۡمُقَرَّبِينَ ١١٤
He said, "Yes, and, [moreover], you will be among those made near [to me]."
7:115
قَالُواْ يَٰمُوسَىٰٓ إِمَّآ أَن تُلۡقِيَ وَإِمَّآ أَن نَّكُونَ نَحۡنُ ٱلۡمُلۡقِينَ ١١٥
They said, "O Moses, either you throw [your staff], or we will be the ones to throw [first]."
7:116
قَالَ أَلۡقُواْۖ فَلَمَّآ أَلۡقَوۡاْ سَحَرُوٓاْ أَعۡيُنَ ٱلنَّاسِ وَٱسۡتَرۡهَبُوهُمۡ وَجَآءُو بِسِحۡرٍ عَظِيمٖ ١١٦
He said, "Throw," and when they threw, they bewitched the eyes of the people and struck terror into them, and they presented a great [feat of] magic.1
1 translator’s note
- Their staffs and ropes appeared as writhing snakes. ↩
7:117
۞ وَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنۡ أَلۡقِ عَصَاكَۖ فَإِذَا هِيَ تَلۡقَفُ مَا يَأۡفِكُونَ ١١٧
And We inspired to Moses, "Throw your staff," and at once it devoured what they were falsifying.
7:118
فَوَقَعَ ٱلۡحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ١١٨
So the truth was established, and abolished was what they were doing.
7:119
فَغُلِبُواْ هُنَالِكَ وَٱنقَلَبُواْ صَٰغِرِينَ ١١٩
And they [i.e., Pharaoh and his people] were overcome right there and became debased.
7:120
وَأُلۡقِيَ ٱلسَّحَرَةُ سَٰجِدِينَ ١٢٠
And the magicians fell down in prostration [to Allāh].