Ас-Саади · Тафсир · на турецком
المؤمنون
Аль-Муминун
Верующие · Мекканская · 118 аятов
23:1–11Страница 342
قَدۡ أَفۡلَحَ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ ١
Воистину, преуспели верующие,
ٱلَّذِينَ هُمۡ فِي صَلَاتِهِمۡ خَٰشِعُونَ ٢
которые смиренны во время своих намазов,
وَٱلَّذِينَ هُمۡ عَنِ ٱللَّغۡوِ مُعۡرِضُونَ ٣
которые отворачиваются от всего праздного,
وَٱلَّذِينَ هُمۡ لِلزَّكَوٰةِ فَٰعِلُونَ ٤
которые выплачивают закят,
وَٱلَّذِينَ هُمۡ لِفُرُوجِهِمۡ حَٰفِظُونَ ٥
которые оберегают свои половые органы от всех,
إِلَّا عَلَىٰٓ أَزۡوَٰجِهِمۡ أَوۡ مَا مَلَكَتۡ أَيۡمَٰنُهُمۡ فَإِنَّهُمۡ غَيۡرُ مَلُومِينَ ٦
кроме своих жен или невольниц, которыми овладели их десницы, за что они не заслуживают порицания,
فَمَنِ ٱبۡتَغَىٰ وَرَآءَ ذَٰلِكَ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡعَادُونَ ٧
тогда как желающие сверх этого являются преступниками;
وَٱلَّذِينَ هُمۡ لِأَمَٰنَٰتِهِمۡ وَعَهۡدِهِمۡ رَٰعُونَ ٨
которые оберегают вверенное им на хранение и соблюдают договоры,
وَٱلَّذِينَ هُمۡ عَلَىٰ صَلَوَٰتِهِمۡ يُحَافِظُونَ ٩
которые регулярно совершают намаз.
أُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡوَٰرِثُونَ ١٠
Именно они являются наследниками,
ٱلَّذِينَ يَرِثُونَ ٱلۡفِرۡدَوۡسَ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ١١
которые унаследуют Фирдаус, в котором они пребудут вечно.
1- Müminler gerçekten felâha ermiştir. 2- Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler. 3- Onlar, boş (iş ve) sözlerden yüz çevirirler. 4- Onlar (mallarının da nefislerinin de) zekâtını verirler. 5- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 6- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 7- Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 8- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 9- Onlar, namazlarını muhafaza ederler. 10,11- İşte Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.
(Mekke’de inmiştir. 118 âyettir)
Bu buyruklarda Yüce Allah, mü’min kullarını söz konusu etmekte, felah ve saadetlerini dile getirmekte ve hangi vesilelerle bu noktaya geldiklerini belirtmektedir. Bu da zımnen onların sahip oldukları vasıflara yönelik bir teşvik ve özendirmedir. Ta ki kul, kendisini de başkasını da bu âyetlere göre tartsın, bu yolla hem kendisinin hem de başkasının sahip olduğu imanı, fazlalık ve eksiklik, çokluk ve azlık bakımından tespit edebilsin.
1. “Müminler gerçekten felâha ermiştir” Yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik eden müminler, bütün arzuladıkları şeyleri elde etmişler, mutluluğa ve başarıya ermişlerdir. Onların birtakım kamil sıfatları vardır ki bunlar şöyledir:
2. “Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler.” Namazda huşû’; Yüce Allah’ın huzurunda kalbin şuurlu ve uyanık olması, O’na yakınlığın zihinde canlı tutulmasıdır. Böylelikle huşulu kulun kalbi sükûn bulur, nefsi huzura erer, gereksiz hareketleri son bulur, sağa sola bakmaz, Rabbinin huzurunda gereken edebi takınır. Namazında başından sonuna kadar söylediği ve yaptığı her şeyin farkında ve şuurunda olur. Bu yolla vesveseler ve kötü düşünceler ortadan kalkar. İşte namazın ruhu budur, namazdan maksat da budur. Kulun lehine namazından yazılan da bu kadarıdır. Huşûsu olmayan, kalbî şuuru bulunmayan bir namaz her ne kadar geçerli ve sevaplı olsa da, hiç şüphesiz gerçek sevap, kişinin namazından kalbiyle anladığı miktar kadardır.
3. “Onlar boş (iş ve)” hayrı, faydası olmayan “sözlerden yüz çevirirler.” Yani kendi kendilerini uzak tutar, bunları kendilerine yakıştırmazlar. “Boş (iş ve) sözlerle karşılaştıklarında onurlu bir şekilde geçer giderler.”(el-Furkan, 25/72) Boş sözlerden yüz çevirdikleri için haram şeylerden yüz çevirmeleri öncelikle söz konusudur. Kul, diline sahip olup onu hayrın dışında kullanmazsa, bütün işlerinin dizginlerini elinde tutmuş olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Muaz b. Cebel’e birtakım tavsiyelerde bulunduğunda şunları da söylemiştir:“Şimdi sana bütün bunların esasını bildireyim mi?” Ben: “Evet, ey Allah’ın Rasûlü” deyince dilini tutarak şöyle dedi: “Bunu tut, aleyhine çalışmasına engel ol.” O halde mü’minlerin övülmeye değer niteliklerinden biri, dillerini boş sözlerden ve haramlardan alıkoymalarıdır.
4. “Onlar (nefislerinin de mallarının da) zekâtını verirler.” Çeşitli türden mallarının zekâtını eksiksiz öderler. Nefislerini de kötü huylardan temizler, arındırırlar. Nefsin zekatı/arınması için terk edilmesi ve uzak durulması gereken şeylerden uzaklaşırlar. Namazda huşû’ sahibi olmak suretiyle yaratıcılarına güzelce ibadet ettikleri gibi zekâtı edâ etmek sureti ile de yaratılmışlara iyilikte bulunurlar.
5-6. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden)” zinadan “korurlar.” Harama bakmak, dokunmak ve buna benzer zinaya davet eden şeylerden uzak kalmak da mahrem yerlerini korumanın tamamlayıcı unsurlarındandır. İşte müminler, mahrem yerlerini herkese karşı haramdan korurlar “Ancak eşleri yahut sahip oldukları” cariyeler “hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı” onlara yaklaşmaktan ötürü “kınanmazlar.” Zira Yüce Allah eşleri ve cariyeleri onlara helâl kılmıştır.
7. “Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa” eş ve cariyeden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları aşarak harama giren, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösterenlerdir. Bu âyet-i kerimenin genel ifadesi, mut’a nikâhının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikâhı ile nikâhlanan kadın, ne eş olarak kalması maksadı ile nikâhlanılan gerçek bir zevcedir ne de bir cariyedir. Aynı şekilde bu ayet, üç talak ile boşanmış kadının kocasına helâl olması maksadı ile yapılan anlaşmalı nikâhların da (hulle nikâhı) haram olduğunu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın “sahip oldukları” buyruğu, cariyenin helâl olabilmesi için bütünü ile kişinin mülkiyetinde olmasının şart olduğuna delildir. Eğer o cariyenin sadece bir kısmı kendisinin mülkiyeti ise ona helâl olmaz. Çünkü o cariye, onun sahip olduklarından sayılmaz. Aksine o, hem kendisinin hem başkasının mülkiyeti altındadır. Hür bir kadın ile iki kocanın ortaklaşa evlenmeleri caiz olmadığı gibi sahip olunan bir cariyeden istifade etmekte de birden fazla kişinin ortaklığı caiz değildir.
8. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Gereğini yerine getirir ve onları korurlar. Emanetlerin gerektirdiği sorumlulukları ifaya özel dikkat gösterirler. Bu, hem Yüce Allah’ın hakkı olan hem de kulların hakkı olan bütün emanetler hakkında umumidir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onu yüklenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler. Ama insan onu yüklendi.”(el-Ahzab, 33/72) Yüce Allah’ın kullarına farz kıldığı bütün yükümlülükler, kulun nezdinde bir emanettir ve kul, bunların gereklerini tam anlamıyla yerine getirip onları muhafaza etmekle yükümlüdür. Bunun kapsamına insanlara ait emanetler de girmektedir. Emanet olarak bırakılan mallar, sırlar vb. şeyler böyledir. Kulun her iki emre de riâyet edip her iki tür emaneti koruması gerekir. Bu, onun görevidir:“Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi... emreder.”(en-Nisâ, 4/58) Ahit de böyledir, hem insanların kendi aralarındaki ahitleri hem de Allah’a verdikleri ahdi kapsar. Kul, yaptığı akitler ve üzerine aldığı mükellefiyetlere gereği gibi riâyet etmekle ve eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür. Bunda kusurlu davranmak ve onları ihmal etmek haramdır.
9. “Onlar namazlarını muhafaza ederler.” Yani vakitlerinde, sınırlarına riâyet ederek, şart ve rükünlerini yerine getirerek namazlarını devamlı kılarlar. Allah, onları namazlarında huşû içinde olmakla övdükten sonra şimdi de namazlarını gereğince muhafaza etmekle övmektedir. Çükü bu iki hususu gereğince yerine getirmedikçe iş tamam olmaz. Huşû bulunmaksızın namaza devam eden yahut da namazı gereği gibi korumaksızın huşûlu olmaya çalışan bir kimse (emrolunduğu hususlardan yalnızca birisini yerine getirdiğinden dolayı) yerilir ve yaptığı iş eksik kalır.
10-11. “İşte” bu niteliklere sahip olanlar “Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır.” Firdevs cennetin en yükseği, ortası ve en iyi yeridir. Zira bu kimseler de hayırlı vasıfların en yükseğine, zirvesindekilere sahip olmuş, bunlarla bezenmişlerdir. Yahut da buradaki Firdevs’ten maksat, cennetin tümüdür. Böylelikle herkesin kendi durumuna uygun mertebesi vardır ve derecelerine göre cennete girecek bütün mü’minler bunun kapsamındadır. “ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan ayrılıp başka yere gitmezler. Zaten kendileri de ayrılmak istemezler. Çünkü orası -ne herhangi bir keder ne de hevesi kursakta bırakan bir şey olmaksızın- bütün nimetlerin en mükemmelini, en üstünü ve en eksiksiz olanını içerir.
Yüce Allah, bundan sonraki âyet-i kerimelerde insanoğlunun geçtiği çeşitli aşamaları, yaratılışının başlangıcından vardığı son merhaleye kadar söz konusu etmektedir.
23:12–16Страница 342
وَلَقَدۡ خَلَقۡنَا ٱلۡإِنسَٰنَ مِن سُلَٰلَةٖ مِّن طِينٖ ١٢
Воистину, Мы сотворили человека из эссенции глины.
ثُمَّ جَعَلۡنَٰهُ نُطۡفَةٗ فِي قَرَارٖ مَّكِينٖ ١٣
Потом Мы поместили его каплей в надежном месте.
ثُمَّ خَلَقۡنَا ٱلنُّطۡفَةَ عَلَقَةٗ فَخَلَقۡنَا ٱلۡعَلَقَةَ مُضۡغَةٗ فَخَلَقۡنَا ٱلۡمُضۡغَةَ عِظَٰمٗا فَكَسَوۡنَا ٱلۡعِظَٰمَ لَحۡمٗا ثُمَّ أَنشَأۡنَٰهُ خَلۡقًا ءَاخَرَۚ فَتَبَارَكَ ٱللَّهُ أَحۡسَنُ ٱلۡخَٰلِقِينَ ١٤
Потом Мы создали из капли сгусток крови, потом создали из сгустка крови разжеванный кусочек, потом создали из этого кусочка кости, и потом облекли кости мясом. Потом Мы вырастили его в другом творении. Благословен же Аллах, Наилучший из творцов!
ثُمَّ إِنَّكُم بَعۡدَ ذَٰلِكَ لَمَيِّتُونَ ١٥
После этого вы непременно умрете.
ثُمَّ إِنَّكُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ تُبۡعَثُونَ ١٦
А потом, в День воскресения, вы непременно будете воскрешены.
12- Andolsun ki biz insanı, süzülmüş bir çamurdan yarattık. 13- Sonra onu, sağlam bir yere (rahme) yerleşmiş bir nutfe yaptık. 14- Sonra o nutfeyi alaka yaptık. Sonra o alakayı bir çiğnem et ve o bir çiğnem eti de kemik yaptık. Derken o kemiğe et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir varlığa dönüştürdük. En güzel yaratıcı olan Allah’ın şanı ne yücedir! 15- Sonra bunun ardından siz, şüphesiz öleceksiniz. 16- Sonra da kıyamet günü elbette diriltileceksiniz.
12. Önce insan türünün ilk atası Âdem aleyhisselam’ın yaratılışının başlangıcını şöylece dile getirmektedir:“Süzülmüş bir çamurdan yarattık.” Bu çamur, bütün yeryüzünden alınıp süzülmüş bir çamurdur. Bu yüzden onun evlatları da yeryüzü toprağındaki nitelikleri taşımaktadır. Kimisi iyi, kimisi kötü, kimisi de bu ikisi arasındadır. Kimisi yumuşak, kimisi sert ve kaba tabiatlıdır. Kimisi de bu ikisi arasında bir huya sahiptir.
13. “Sonra onu” tür olarak Âdemoğullarını bozulmaya, rüzgara vb. dış etkenlere karşı korunmuş “sağlam bir yere” yani rahme “yerleşmiş” bel ile göğüs kemiği arasından çıkan sudan oluşmuş bir “nutfe yaptık.”
14. “Sonra” daha önce rahimde yerleşmiş bulunan “o nutfeyi” üzerinden kırk gün geçtikten sonra “alaka” kırmızı bir kan “yaptık. Sonra” yani bir kırk gün daha geçtikten sonra “o alakayı bir çiğnem et” yani küçüklüğü dolayısı ile ancak ağızda çiğnenecek kadar olan bir et parçası “ve o” yumuşak olan “bir çiğnem eti” sert ve sağlam “kemik yaptık.” Bu kemikler de bedenin bunlara ihtiyacına göre etin arasında yer alır. “Kemiğe de et giydirdik.” Yani kemikleri eti tutan direk durumunda kıldığımız gibi, eti de kemiklere giydirilen bir elbise gibi yaptık. Bu da üçüncü kırk günlük süre içerisinde olur. “Sonra onu bambaşka bir varlığa dönüştürdük.” Ona ruh üflendikten sonra artık cansız bir varlık olmaktan çıkıp canlı bir varlığa dönüşür. “En güzel yaratıcı olan Allah’ın!” Ki O, “yarattığı her bir şeyi güzel yapmıştır. İnsanı da yaratmaya bir çamurdan başladı. Sonra O, onun soyunu hakir bir sudan (meniden) meydana gelen bir süzme (nutfe)den var etti. Sonra O, ona şekil verip tamamlamış ve ruhundan üfürmüştür. Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”(es-Secde, 32/7-9)“şanı ne yücedir!” Ne kadar şanlı, ne büyüktür, O’nun hayırları, bereketleri ne kadar da çoktur! Allah’ın bütün yarattıkları güzeldir. İnsan ise O’nun yarattıklarının en güzelidir. Hatta kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en güzeli odur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz insanı gerçekten en güzel suret ve biçimde yarattık.”(et-Tin, 95/4) İşte bundan dolayı onun özellikleri de bütün mahlukatın en üstün ve en mükemmel özellikleridir.
15. “Sonra bunun” yani bu yaratılıştan ve ruhun üfürülmesinden “ardından siz şüphesiz” geçeceğiniz aşamalardan ve intikal edeceğiniz devrelerden birisi olan ölümü tadıp “öleceksiniz.”
16. “Sonra da kıyamet günü elbette diriltileceksiniz.” İyisi ile kötüsü ile amellerinizin karşılığını göreceksiniz. Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? O, (rahme) dökülen meniden bir damla değil miydi? Sonra bir yapışkan bir kan pıhtısı (alaka) olmuş, sonra (Allah onu) yaratmış ve şekil verip düzenlemiştir. Ondan erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Bunları yaratanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?”(el-Kıyame, 75/36-40)
23:17–20Страница 342
وَلَقَدۡ خَلَقۡنَا فَوۡقَكُمۡ سَبۡعَ طَرَآئِقَ وَمَا كُنَّا عَنِ ٱلۡخَلۡقِ غَٰفِلِينَ ١٧
Воистину, Мы создали над вами семь небес одно над другим. Мы никогда не находились в неведении о творениях.
وَأَنزَلۡنَا مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءَۢ بِقَدَرٖ فَأَسۡكَنَّٰهُ فِي ٱلۡأَرۡضِۖ وَإِنَّا عَلَىٰ ذَهَابِۭ بِهِۦ لَقَٰدِرُونَ ١٨
Мы низвели с неба воду в меру и разместили ее на земле. Воистину, Мы способны увести ее.
فَأَنشَأۡنَا لَكُم بِهِۦ جَنَّٰتٖ مِّن نَّخِيلٖ وَأَعۡنَٰبٖ لَّكُمۡ فِيهَا فَوَٰكِهُ كَثِيرَةٞ وَمِنۡهَا تَأۡكُلُونَ ١٩
Посредством нее Мы вырастили для вас пальмовые сады и виноградники, где растет для вас много плодов, которые вы едите.
وَشَجَرَةٗ تَخۡرُجُ مِن طُورِ سَيۡنَآءَ تَنۢبُتُ بِٱلدُّهۡنِ وَصِبۡغٖ لِّلۡأٓكِلِينَ ٢٠
Мы вырастили дерево, которое растет на горе Синай и дает масло и приправу для вкушающих.
17- Andolsun biz üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan/yaratılmışlardan habersiz değiliz. 18- Gökten bir ölçü ile su indirdik de onu yeryüzünde(ki yerlerine) yerleştirdik. Şüphesiz o suyu yok etmeye de gücümüz yeter. 19- Biz o suyla sizin için hurma ve üzüm bahçeleri var ettik ki oralarda sizin için çok çeşitli meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz. 20- Bir ağaç da var ettik ki Tûr-u Sînâdan çıkar, hem yağ hem de yiyenlere bir katık bitirir.
17. Yüce Allah, insanın yaratılışını söz konusu ettikten sonra onun meskenini, bu meskenin her çeşit nimetlerle donatıldığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz üstünüzde” yeryüzüne bir tavan, kullar için de maslahat olmak üzere “yedi yol” biri diğerinin üstünde yedi tabaka halinde yıldızlarla güneş ve ay ile süslenmiş ve orada kulların maslahatına gerekli olan şeylerin tevdi edilmiş bulunduğu yedi gök “yarattık. Biz yaratmaktan/yaratılmışlardan habersiz değiliz.” Yani yaratışımız her yaratılmışı kapsadığı gibi ilmimiz de bütün yarattıklarımızı kuşatmıştır. Hiçbir varlıktan gafil değiliz, hiçbirisini unutmayız. Hiçbir yaratılmışı var edip de zayi etmeyiz. Semadan gafil kalarak onu yerin üzerine düşürmeyiz. Deniz dalgaları içerisindeki bir zerreyi, uçsuz bucaksız ovaların kıyısında, köşesinde bulunan en ufak bir varlığı, herhangi bir canlıyı unutmayız. Mutlaka rızkını ona ulaştırırız:“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın. O, Onların durdukları yerlerini de emaneten kaldıkları yerlerini de bilir.”(Hûd, 11/6) Allah Teala, yaratması ile ilmini bir arada çokça zikreder. Şu buyruklarda olduğu gibi:“Hiç yaratan bilmez mi? O Latifdir, her şeyden haberdardır.”(el-Mülk, 67/14); “O yegane yaratandır, her şeyi en iyi bilendir.”(Yâsîn, 36/81) Çünkü varlıkların yaratılması, onları yaratanın ilmine ve hikmetine delalet eden en kuvvetli akli delillerdendir.
18. “Gökten” hem sizin hem hayvanarınız için rızık olmak üzere ve size yetecek kadar “bir ölçü ile su indirdik.” Bu su bitkiler, ağaçlar ve yeryüzü için yeterli miktardadır. Ne maksadı gerçekleştirmeyecek kadar az, ne de meskenleri yok edecek, ağaçları ve bitkileri boğacak kadar çoktur. Aksine Allah, o suyu ihtiyaç duyulan bir zamanda indirir, sonra da devam etmesi zarar verecek hale geldi mi onu keser. “onu yeryüzünde(ki yerlerine) yerleştirdik.” Suyu yere indirdik. O da orada yerleşip karar kıldı ve kendisini ndirenin kudreti ile bütün bitkilerden çiftler çıkardı. Yine Allah, onu kaybolup gitmesin, kendisine ulaşılsın ve ondan yararlanılsın diye yeryüzündeki depolarda onu hazır olmak üzere yerleştirdi. “Şüphesiz o suyu yok etmeye de gücümüz yeter.” Ya o yağmuru hiç indirmeyiz yahut da onu indirsek de yerde kaybolur gider de ona ulaşılamaz ya da o yağmurdan gözetilen maksat ele geçmez. Bu buyrukla Yüce Allah, kullarının, nimetlerine karşılık şükretmeleri için dikkatlerini çekmekte; eğer bu nimetler olmasaydı ne gibi zararlarla karşı karşıya kalacaklarını düşünmelerini istemektedir. Nitekim başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“De ki: Bana haber verin: Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse size kaynayan bir pınarı kim getirebilir?”(el-Mülk, 67/30)
19. “Biz o suyla sizin için hurma ve üzüm bahçeleri var ettik.” Yüce Allah'ın, bu yağmur suyu ile bunlardan başka daha pek çok ağaçlar var etmesine rağmen özellikle bu iki tür ağacı zikretmesi, bunların üstünlüklerinden ve diğer ağaçlardan daha faydalı olmalarından dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla ağaçların genelini kastederek şöyle buyurmaktadır:“ki oralarda” yani bu bahçelerde “sizin için çok çeşitli meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.” İncir, portakal, nar, elma vb. daha başka meyveler veren ağaçlar vardır.
20. “Bir ağaç da var ettik ki Tûr-u Sînâdan çıkar, hem yağ hem de yiyenlere bir katık bitirir.” Bu da zeytin ağacıdır. Tur’un özellikle zikredilmesinin sebebi, onun özellikle Şam topraklarında yetişen bir ağaç olmasından dolayıdır. Ayrıca bunun birtakım faydaları da vardır ki bunların bazılarını Yüce Allah:“hem yağ hem de yiyenlere bir katık” diye dile getirmektedir. Yani bu ağacın meyvesinden zeytin yağı elde edilir ki o da kandillerde aydınlanma için çokça kullanıldığı gibi katık olarak da kullanılır ve daha başka birtakım faydaları da vardır.
23:21–22Страница 343
وَإِنَّ لَكُمۡ فِي ٱلۡأَنۡعَٰمِ لَعِبۡرَةٗۖ نُّسۡقِيكُم مِّمَّا فِي بُطُونِهَا وَلَكُمۡ فِيهَا مَنَٰفِعُ كَثِيرَةٞ وَمِنۡهَا تَأۡكُلُونَ ٢١
Воистину, домашняя скотина служит назиданием для вас. Мы поим вас тем, что находится у них в животах. Они приносят вам многочисленную пользу, и вы питаетесь ими.
وَعَلَيۡهَا وَعَلَى ٱلۡفُلۡكِ تُحۡمَلُونَ ٢٢
На них и на кораблях вы передвигаетесь.
21- Hayvanlarda da sizin için gerçekten bir ibret vardır. Size onların karınlarındakinden içiriyoruz. Onlarda sizin için birçok faydalar vardır ve onlardan yersiniz de. 22- Hem onların üzerinde, hem de gemilerin üzerinde taşınırsınız.
21. Yani Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetlerinden birisi de sizlere deve, inek ve koyun türü hayvanları emrinize vermiş olmasıdır. Bunlarda ibret alanlara ibret, yararlanan kimselere de menfaatler vardır. “Size onların karınlarındakinden” yani işkembe kalıntıları ile kan arasından çıkan, saf ve içimi kolay sütten “içiriyoruz. Onlarda sizin için” yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından “birçok faydalar vardır.” Ayrıca bu davarların derilerinden gerek göçtüğünüz vakitler, gerek ikametiniz esnasında hafif ve kolaylıkla kullanabildiğiniz evler/çadırlar yaparsınız. “ve onlardan” en değerli yiyecekler olan et ve yağlarından “yersiniz de.”
22. “Hem onların üzerine, hem de gemilerin üzerine taşınırsınız.” Yüce Allah, bu hayvanları karada sizin emrinize vermiştir. Yüklerinizi sırtlarına yüklenir yarı canınız tükenmeden varamayacağınız yerlere götürürler. Diğer taraftan O, gemileri de denizde emrinize vermiştir. Bu gemiler hem sizleri hem de az olsun çok olsun yük ve eşyalarınızı taşırlar. Bunca nimetleri ihsan eden, çeşitli ihsanlarda ve en hayırlı ikramlarda bulunan O yüce zat elbette ki kelimenin tam anlamı ile şükre ve övgüye layıktır. O’na ibadet için bütün gayretimizi ortaya koymalı, O’nun nimetlerini kullanıp bunlarla O’na isyan etmemeliyiz.
23:23–30Страница 343
وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوۡمِهِۦ فَقَالَ يَٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرُهُۥٓۚ أَفَلَا تَتَّقُونَ ٢٣
Воистину, Мы направили Нуха (Ноя) к его народу, и он сказал: «О мой народ! Поклоняйтесь Аллаху, ибо нет у вас другого божества, кроме Него. Неужели вы не устрашитесь?».
فَقَالَ ٱلۡمَلَؤُاْ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَوۡمِهِۦ مَا هَٰذَآ إِلَّا بَشَرٞ مِّثۡلُكُمۡ يُرِيدُ أَن يَتَفَضَّلَ عَلَيۡكُمۡ وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ لَأَنزَلَ مَلَٰٓئِكَةٗ مَّا سَمِعۡنَا بِهَٰذَا فِيٓ ءَابَآئِنَا ٱلۡأَوَّلِينَ ٢٤
Но знатные люди из его народа, которые не уверовали, сказали: «Он - такой же человек, как и вы. Он лишь хочет возвыситься над вами. Если бы Аллах пожелал, то Он ниспослал бы ангелов. Мы не слышали о подобном от наших праотцев.
إِنۡ هُوَ إِلَّا رَجُلُۢ بِهِۦ جِنَّةٞ فَتَرَبَّصُواْ بِهِۦ حَتَّىٰ حِينٖ ٢٥
Он - не кто иной, как бесноватый муж, так что обождите с ним до поры до времени».
قَالَ رَبِّ ٱنصُرۡنِي بِمَا كَذَّبُونِ ٢٦
Он сказал: «Господи! Помоги мне, ведь они сочли меня лжецом».
فَأَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡهِ أَنِ ٱصۡنَعِ ٱلۡفُلۡكَ بِأَعۡيُنِنَا وَوَحۡيِنَا فَإِذَا جَآءَ أَمۡرُنَا وَفَارَ ٱلتَّنُّورُ فَٱسۡلُكۡ فِيهَا مِن كُلّٖ زَوۡجَيۡنِ ٱثۡنَيۡنِ وَأَهۡلَكَ إِلَّا مَن سَبَقَ عَلَيۡهِ ٱلۡقَوۡلُ مِنۡهُمۡۖ وَلَا تُخَٰطِبۡنِي فِي ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ إِنَّهُم مُّغۡرَقُونَ ٢٧
Мы внушили ему откровение: «Сооруди ковчег у Нас на Глазах согласно Нашему откровению. А когда явится Наше веление, и вода забьет фонтаном из печи, то погрузи на него по паре всего живого, а также свою семью, кроме тех, о чьей гибели уже было ниспослано Мое веление. И не проси Меня за тех, которые поступали несправедливо. Они будут потоплены.
فَإِذَا ٱسۡتَوَيۡتَ أَنتَ وَمَن مَّعَكَ عَلَى ٱلۡفُلۡكِ فَقُلِ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ ٱلَّذِي نَجَّىٰنَا مِنَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّٰلِمِينَ ٢٨
А когда ты и те, кто с тобой, сядете в ковчег, скажи: «Хвала Аллаху, Который спас нас от несправедливых людей!»
وَقُل رَّبِّ أَنزِلۡنِي مُنزَلٗا مُّبَارَكٗا وَأَنتَ خَيۡرُ ٱلۡمُنزِلِينَ ٢٩
Скажи также: «Господи! Приведи меня к благословенному месту, ведь Ты - Наилучший из расселяющих»».
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتٖ وَإِن كُنَّا لَمُبۡتَلِينَ ٣٠
Воистину, в этом есть знамения. Воистину, Мы подвергаем испытанию.
23- Andolsun Nûh’u kavmine gönderdik de o:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka (hak) ilâhınız yoktur. Hiç korkup sakınmaz mısınız?” dedi. 24- Kavminden kâfir olan ileri gelenler şöyle dedi:“Bu, ancak sizin gibi bir insandır. Size karşı üstünlük sağlamak istiyor. Eğer Allah (peygamber göndermeyi) dileseydi elbette melekler indirirdi. Biz evvelki atalarımızdan böyle bir şey işitmedik.” 25- “O, ancak delirmiş bir adamdır. O nedenle bir süre ona katlanıp bekleyin.” 26- O da:“Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!” dedi. 27- Biz de ona şöyle vahyettik:“Gözlerimiz önünde ve vahyimiz doğrultusunda gemiyi yap!”(Azap) emrimiz gelip de tandır kaynayınca (ona) dedik ki: “Her bir (hayvandan) birer çift (al) ve aleyhlerinde (helak) sözü geçmiş olanlar hariç aile efradını gemiye bindir! Zulmedenler hakkında da bana bir şey söyleme! Çünkü onlar boğulacaklardır.” 28- Sen ve beraberindekiler gemiye yerleştiğinizde de “Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun.” de. 29- De ki:“Rabbim, beni mübarek bir yere indir. Sen konuk edenlerin en hayırlısısın!” 30- Şüphesiz bunda ibretler vardır. Gerçek şu ki Biz, (insanları) imtihan etmekteyiz.
23. Yüce Allah, kulu ve rasûlü Nûh aleyhisselam’ın risaletini söz konusu etmektedir ki o, Allah’ın yeryüzü halkına gönderdiği ilk rasûldür. Onu kavmine gönderdiğinde onlar putlara tapıyorlardı. Nûh onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emrederek şöyle dedi:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin.” İbadetinizi yalnızca O’na halis kılın. Çünkü ibadet ihlâsla yapılmadığı yani Allah’a halis kılınmadığı sürece geçerli değildir. “Sizin O’ndan başka (hak) ilâhınız yoktur.” Bu buyrukla Allah’tan başkasının ulûhiyeti reddedilmekte, yalnızca Yüce Allah’ın ilah olduğu vurgulanmaktadır. Çünkü yaratan, rızık veren, bütün kemâl sıfatlarına sahip olan yalnızca O’dur. O’nun dışındaki varlıklar ise böyle değildir. “Hiç korkup sakınmaz mısınız?” Şu put ve heykellere tapmaktan sakınmaz mısınız? Bunlar, salih kimselerin suretinde yapılmış olup Allah ile birlikte kendilerine ibadet edilmekte olan putlardı.
24. Nûh aleyhisselam kavmini dokuz yüz elli yıl boyunca gizli ve açık, gece ve gündüz sürekli davet etti. Kavminin ise ancak nefreti ve azgınlığı artıyordu. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” Yani kavmi arasından şerefli ve efendi sayılıp kendilerine uyulanlar, peygamberleri Nûh aleyhisselam’a karşı çıkmak ve ona uymaktan başkalarını sakındırmak maksadı ile “şöyle dedi: Bu, ancak sizin gibi bir insandır. O, size karşı üstünlük sağlamak istiyor.” O, sadece sizin gibi bir insan! Onun peygamberlik iddiasında bulunmaktan kastı ise size karşı üstün olmak ve kendisine uyulmasını sağlamaktır. Yoksa -o hemcinsiniz iken- size üstün olmasını gerektirecek ne var? Bu karşı çıkış şekli, peygamberleri yalanlayanlardan her zaman görülegelmiştir. Allah da bu itiraza peygamberleri aracılığı ile tam anlamıyla cevap vermiştir:“Peygamberlerine dediler ki: Siz de ancak bizim gibi bir insansınız. Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin. Peygamberleri de onlara şöyle demişti: Biz, ancak sizin gibi bir insanız. Ancak Allah kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur.”(İbrahim, 14/10-11) Böylelikle peygamberler, vahyin Allah’ın bir lütuf ve ihsanı olduğunu haber verdiler. Sizin ise Allah’ın lütfuna sınır koyma, O’nun lütuf ve ihsanının bize ulaşmasını engelleme imkânınız yoktur. Kavmi devamla:“Allah dileseydi elbette melekler indirirdi” demişlerdi. Bu da Allah’ın dilemesini ileri sürerek gösterilen batıl bir tepki ve karşı çıkıştır. Evet, elbette ki O dileseydi melekleri indirirdi. Fakat O, Hakîmdir, Rahîmdir; hikmet ve rahmeti peygamberlerin, insanların hemcinsi olmasını gerektirmiştir. Çünkü insanların melekleri, muhatap olma güçleri yoktur. Onlara gönderilecek bir meleğin muhatap alınabilmesi ancak bir insan suretinde gönderilmesi ile mümkün olur. Böyle bir durumda ise değişen hiçbir şey olmayacaktır. Nûh kavminin:“Biz evvelki atalarımızdan böyle bir şey işitmedik.” yani herhangi bir peygamber gönderildiğini işitmedik, şeklindeki sözlerine gelince; onların ataları arasında peygamberin gönderildiğini işitmemiş olmalarının delil olacak bir tarafı yoktur. Çünkü onlar, geçmişte olanları bilgileri ile kuşatabilmiş değildirler. O nedenle bilgisizliklerini kendi lehlerine bir delil kabul edemezler. Diyelim ki hemcinslerinden onlara bir peygamber gönderilmedi. Bu durumda iki aihtimal vardır: Onlar ya hidâyet üzereydiler yahut da değildiler. Eğer hidayet üzerinde idiyseler zaten bir peygamber gönderilmesine ihtiyaç yoktu, demektir. Hidâyet üzere değildiyseler o halde atalarına verilmemiş ve onların habersiz olduğu bir nimeti özellikle onlara ihsan ettiğinden dolayı Allah’a şükretmelidirler. Bir ihsanın başkalarına yapılmamış olması, kendilerine yapılan iyiliğe karşı nankörlük etmelerine sebep olmamalıdır.
25.“O, ancak delirmiş bir adamdır.” Yani delidir, “O nedenle bir süre” yani ölüm onu gelip bulana kadar “ona katlanıp bekleyin.” Peygamberlerine karşı çıkmak üzere ileri sürdükleri bu şüpheleri, onların ileri derecedeki küfürlerine ve inatlarına, ayrıca son derece cahil ve sapık olduklarına delildir. Çünkü yukarda da belirttiğimiz gibi bunlar, hiçbir bakımdan karşı çıkmaya elverişli özellikte gerekçeler değildir. Aksine kendi içinde çelişkilidir ve birbirleri ile çatışmaktadır. Mesela onların:“Bu, ancak sizin gibi bir beşerdir. O size karşı üstünlük sağlamak istiyor” sözleri ile onu kendilerine karşı üstünlük sağlamak, onların efendisi olmak üzere bazı planlar hazırlayabilecek kadar akıllı olarak kabul ediyor, aldanılmaması için ondan sakınılması gerektiğini söylüyorlar. Peki, bu:“O ancak delirmiş bir adamdır” iddiaları ile nasıl bağdaşır? Bu, ne söylediğini bilmeyen, tereddüt içerisinde bulunan, sapıtmış, işi tersinden gören ve maksadı -ne şekilde olursa olsun- karşı çıkmak olan kişilerden başkasının sözleri olamaz. Allah ise mutlaka kendisine ve peygamberlerine düşmanlık besleyenlerin rüsvaylıklarını ortaya çıkartır.
26. Nûh aleyhisselam kavmine davetinin onların nefretle kaçışlarını artırmaktan başka bir fayda sağlamadığını görünce:“Rabbim! Yalanlamalarına karşı bana yardım et, dedi.” Böylelikle, Rabbinin emrini zayi ettikleri, peygamberlerini yalanladıklarından dolayı Allah için öfkelenerek Rabbinden kendisine yardım etmesini diledi ve şöyle dua etti:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan hiç kimse bırakma! Çünkü eğer sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar ve kötü kimseden, aşırı giden kâfirden başka evlat doğurmazlar.”(Nûh, 71/26-27) Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki Nûh bize seslenmişti. Biz, duaya ne güzel karşılık verenleriz!”(es-Saffat, 37/75)
27. “Biz de ona” duasını kabul ederek, azabın sebebleri meydana gelmeden önce kurtulaşa bir vesile olmak üzere “şöyle vahyettik: “Gözlerimiz önünde ve vahyimiz doğrultusunda” emrimiz gereğince ve yardımımız ile ve korumamız ve himayemiz altında “gemiyi yap!” zira biz seni görüyor ve işitiyoruz. “(Azap) emrimiz” kavminin azaba uğratıldıkları tufan “gelip de tandır” yani normalde sudan uzak olan ateşin yakıldığı yerler de dahil olmak üzere yeryüzü pınarlar halinde “kaynayınca (ona) dedik ki: “Her bir (hayvandan) birer çift (al)” yani Rabbani hikmetin yeryüzünde varlıklarını sürdürmelerini gerektirdiği hayvan türlerinin soylarının devamı için bütün hayvan türlerinden bir erkek ve bir dişi olmak üzere al “ve aleyhlerinde” mesela oğlu gibi azaba uğrayacağına dair “(helak) sözü geçmiş olanlar hariç aile efradını gemiye” alarak beraberinde “bindir. Zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme.” Yani onları kurtarayım diye bana dua etme. “Çünkü onlar” kesinleşmş olan takdirim gereğince “boğulacaklardır.”
28. “Sen ve beraberindekiler gemiye yerleştiğinizde de: Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun, de” Yani gemiye binip gemi dalgalar arasında yol aldığında Allah’a kurtuluşu ve esenliği nasip ettiği için hamdedin. Yüce Allah, hem ona hem de onunla birlikte bulunanlara zalimler topluluğunun hem amellerinden hem de uğradıkları azaptan kurtulmalarına karşılık şükretmeleri ve hamdde bulunmaları için bu sözleri öğretmiştir.
29. “De ki: “Rabbim, beni mübarek bir yere indir. Sen konuk edenlerin en hayırlısısın.” Yani sizin üzerinizde bir nimet daha var. Bu nimet dolayısı ile de Yüce Allah’a dua edin. Bu nimet, Yüce Allah’ın, sizlere bereketli kılınmış bir yere inmeyi kolaylaştırmasıdır. Yüce Allah, onun bu duasını kabul buyurduğunu şöylece bildirmektedir:“... iş olup bitti ve (gemi) Cûdî (dağının) üzerinde karar kıldı. O zalimler topluluğu uzak olsunlar, denildi... denildi ki: Tarafımızdan hem sana hem de beraberindeki ümmetlere bir selâmet ve nice bereketlerle (gemiden) in...”(Hûd, 11/44, 48)
30. “Şüphesiz bunda” yani bu kıssada Allah’ın yegane ma’bud olduğuna, rasûlü Nûh’un doğru sözlü olduğuna, kavminin ise yalancı olduğuna ve Allah’ın kullarına ne kadar merhametli olduğuna dair pek çok “ibretler vardır.” Merhametlidir, çünkü O, kullarını, yeryüzü halkı suda boğulurken ataları Nûh’un sulbünde gemide taşımıştı. Gemi de aynı şekilde Yüce Allah’ın ibret ve delillerinden biridir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz onu (o gemiyi) bir ibret/delil olarak bıraktık. O halde var mı ibret alıp düşünen?”(el-Kamer, 54/15) Bundan dolayı Yüce Allah burada “ibretler” diyerek çoğul bir kelime zikretmiştir. Zira bu, pek çok ibret ve delil içermektedir. “Gerçek şu ki Biz, (insanları) imtihan etmekteyiz.”
Текст: Quranic Universal Library (Tarteel) через spa5k/tafsir_api (MIT), в зафиксированной версии. Аяты: Quran Foundation. Источники и лицензии