Ас-СаадиАль‑Бакара · 2:151–164

Ас-Саади · Тафсир · на турецком

Аль-Бакара 2:151–164

2:151–152Страница 23

كَمَآ أَرۡسَلۡنَا فِيكُمۡ رَسُولٗا مِّنكُمۡ يَتۡلُواْ عَلَيۡكُمۡ ءَايَٰتِنَا وَيُزَكِّيكُمۡ وَيُعَلِّمُكُمُ ٱلۡكِتَٰبَ وَٱلۡحِكۡمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمۡ تَكُونُواْ تَعۡلَمُونَ ١٥١

Таким же образом Я отправил к вам Посланника из вашей среды, который читает вам Наши аяты, очищает вас, обучает вас Писанию и мудрости, обучает вас тому, чего вы не знали.

فَٱذۡكُرُونِيٓ أَذۡكُرۡكُمۡ وَٱشۡكُرُواْ لِي وَلَا تَكۡفُرُونِ ١٥٢

Поминайте Меня, и Я буду помнить о вас. Благодарите Меня и не будьте неблагодарны Мне.

151- Nitekim size içinizden bir Peygamber gönderdik ki o, size âyetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size Kitab’ı ve hikmeti öğretiyor ve bilmediğiniz şeyleri size bildiriyor. 152- Öyle ise Ben’i anın ki Ben de sizi anayım ve Bana şükredin, nankörlük etmeyin.

151. “Nitekim size içinizden bir Peygamber gönderdik…” Yüce Allah buyuruyor ki: Kâbeye yönelme emrini vermekle size nimet ihsan edişimiz ve bunu diğer şer’î hükümlerle ve tamamlayıcı nimetlerle tamamlayıp eksiklerini gidermemiz, yeni bir şey olmadığı gibi size yönelik ilk ihsanımız da değildir. Aksine biz sizlere nimetlerin esaslarını da onları tamamlayan diğer nimetleri de ihsan etmişizdir ki bunlardan en önemlisi, aranızdan nesebini, doğruluğunu, emanetini, mükemmelliğini, samimiyetle size öğüt verişini bildiğiniz kerim Rasûlü’müzü size gönderişimizdir. “…ki o, size âyetlerimizi okuyor” Buradaki âyetler Kur’ân âyetlerini de diğerlerini de kapsamına alır. O size hakkı bâtıldan, hidâyeti dalâletten ayırt eden âyetleri okur. Bu âyetler de her şeyden önce Allah’ın birliğini ve kemalini göstermiş, sonra Rasûlü’nün doğruluğunu, ona iman etmenin farziyetini ifade etmiştir. Sonra da öldükten sonra dirilişi ve gaybla ilgili konuları açıklamıştır. Nihâyet bu açıklamalarla sizin için tam hidâyet ve yakîn bilgi husûle gelmiştir. “Sizi arındırıyor” yani ahlakınızı ve nefislerinizi güzel ahlak ile terbiye ederek ve kötü huylardan temizleyerek arındırır. Bunu da onların şirkten arındırılarak tevhide, riyakârlıktan ihlâsa, yalandan doğruluğa, hainlikten emanete, kibirden alçakgönüllülüğe, kötü ahlaktan güzel ahlaka, karşılıklı kin, nefret ve bağları koparmaktan sevgiye, bağları sağlamlaştırmaya ve karşılıklı iyi duygular beslemeye ulaştırmakla ve buna benzer çeşitli arındırma şekilleri ile gerçekleştirmiştir. “Size Kitabı” lafız ve manalarıyla Kur’ân’ı “ve hikmeti öğretiyor” hikmetin sünnet olduğu söylendiği gibi, şeriatın inceliklerini bilmek, onu fıkhetmek (derinlemesine anlayıp kavramak) olduğu ve her bir işi yerli yerine koymak anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu durumda sünnetin öğretilmesi de Kitabın öğretilmesinin kapsamı içerisindedir. Çünkü Sünnet Kur’ân-ı Kerîm’i beyan edip açıklar ve onun yorumunu ortaya koyar. “Bilmediğiniz şeyleri size bildirir.” Çünkü Peygamber’in gönderilişinden önce apaçık bir sapıklık içerisindeydiler. Ne ilimden haberleri vardı ne de amelden. Her bir ilim yahut ameli bu ümmet Peygamber eli ile ve onun vasıtası ile elde etmiştir. Bu, kayıtsız ve şartsız olarak bütün nimetlerin esasını teşkil eder ve Yüce Allah’ın kullarına ihsan ettiği en büyük nimet de odur. Öyleyse bu ümmetin görevi bu nimetler dolayısıyla Allah’a şükretmek ve bunların gereğini yerine getirmektir. İşte bu sebeple Yüce Allah bir sonraki âyette şöyle buyurmaktadır:

152. “Öyle ise Ben’i anın ki Ben’de sizi anayım.” Yüce Allah kendisini anmayı/zikretmeyi emretmekte ve buna karşılık en üstün mükâfatı vaat etmektedir ki bu da O’nun kendisini ananları anmasıdır. Yüce Allah, Rasûlü’nün diliyle şöyle buyurmaktadır:“Her kim beni kendi nefsinde anarsa ben de onu kendi nefsimde anarım. Her kim beni bir topluluk arasında anarsa ben de onu onlardan daha hayırlı bir topluluk arasında anarım.” Allah’ı anmanın en faziletli şekli, kalb ile dilin uyum içerisinde ve beraberce Allah’ı anmasıdır. İşte marifetullahı ve Allah sevgisini doğuran ve çokça sevaba vesile olan anma/zikir budur. Zikir, şükrün başıdır. Bundan dolayı Yüce Allah özellikle onu emretmiştir. Ondan sonra ise genel olarak kendisine şükretmeyi emrederek:“ve Bana şükredin” buyurmaktadır. Yani Ben sizlere bunca nimetleri ihsan ettiğim için, değişik türleri ile sıkıntılarınızı uzaklaştırdığım için Bana şükredin. Şükür çeşitli şekillerde olur: Kalp ile şükür, nimetleri ikrar ve itiraf; dil ile şükür, nimetleri anmak ve bundan dolayı nimet sahibini övmek; azalar ile şükür ise Allah’a itaat, emirlerine bağlılık ve yasaklarından kaçınmak ile gerçekleşir. Şükür mevcut nimetlerin sürekliliğini, elde olmayan nimetlerin de elde edilmesini sağlar. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki eğer şükrederseniz elbette size daha çok veririm.”(İbrahim, 14/7) İlim, ahlakın temizlenip arındırılması, salih amellere muvaffakiyet gibi dinî nimetlerden sonra şükür emrinin gelmesi bu nimetlerin en büyük nimetler olduğunu ortaya koymaktadır. Hatta asıl nimetler ve başkaları zeval bulduğunda dahi devam edecek gerçek nimetler bunlardır. Bu yüzden ilim yahut amel tevfikine mazhar olan kimselerin, Allah’ın lütfunu daha bir artırması ve onları kendilerini beğenmekten koruyup şükür ile meşgul olmalarını sağlaması için O’na çokça şükretmeleri gerekir. Şükrün zıddı küfür/nankörlük olduğundan dolayı Yüce Allah devamla “ve nankörlük (küfür) etmeyin” diye buyurmaktadır. Burada “küfür”den kasıt şükrün zıddı olan küfürdür ki bu da nimetlere nankörlük etmek, onları inkâr etmek ve nimetlerin gereğini yerine getirmemektir. Bunun umumi olma ihtimali de vardır. O takdirde “küfür”ün birçok çeşidi söz konusu olur ki bunların en büyüğü Allah’a karşı kâfir olmaktır. Daha sonra da şirkin aşağısında yer alan değişik tür ve cinslerine göre çeşitli masiyetler de bu kapsama girer.

2:153Страница 23

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱسۡتَعِينُواْ بِٱلصَّبۡرِ وَٱلصَّلَوٰةِۚ إِنَّ ٱللَّهَ مَعَ ٱلصَّٰبِرِينَ ١٥٣

О те, которые уверовали! Обратитесь за помощью к терпению и намазу. Воистину, Аллах - с терпеливыми.

153- Ey iman edenler! Sabırla ve namazla yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir.

153. “Ey iman edenler! Sabırla ve namazla yardım isteyin.” Yüce Allah mü’minlere hem dini hem de dünyevi konularda yardım dilemelerini emretmektedir. Sabır, nefsi hoşlanmadığı şeylere katlanmaya mecbur etmek ve buna zorlamak demektir ve üç türlüdür: Gereği gibi eda edinceye kadar Allah’a itaat üzere sabır, Terk edinceye kadar Allah’a isyanı gerektiren hususlara karşı sabır; Kızıp öfkelenmeden Allah’ın acı ve ızdırap veren mukadderatına karşı sabır. Buna göre sabır, her işte en büyük yardımdır. Sabredenden başkasının istediğini elde etmesine imkan yoktur. Özellikle devamlı ve insana ağır gelen ibadetlerde durum böyledir. Çükü bu ibadetlerin sabra, tahammüle ve bunun acılarını yudumlamaya ihtiyacı oldukça fazladır. O nedenle kişi sabırdan ayrılmayacak olursa başarıya ulaşır. Şâyet zorluklar ve hoşlanmadığı şeyler, onu sabırdan ve onlara devam etmekten alıkoyacak olursa, hiçbir şey elde edemez ve mahrumiyetle karşı karşıya kalır. Nefsin şiddetle arzu duyduğu ve kulun güç yetirebildiği alan içerisinde bulunan günahlar da böyledir. Bunları terk edebilmek ancak büyük bir sabır ile ve Allah için kalbindeki günah arzularını bastırmakla ve onlardan korunmak için Allah’tan yardım dilemekle mümkün olur. Çünkü gerçekten günahlar, büyük fitneler arasında yer alır. Ağır ve zorlu belalar -özellikle sürekli olanları- da böyledir. Bu gibi belalar karşısında ruhi ve bedeni güçler zayıflar ve bu zayıflamanın sonucu olan musibetlere tahammülsüzlük ve öfke ortaya çıkar. Bunlarla karşı karşıya kalan kişi şayet Allah için sabırla, tevekkülle, sürekli olarak O’na sığınmakla ve O’na muhtaç olduğunu devamlı hatırında bulundurmakla o belalara karşı koymayacak olursa musibetlere tahammülsüzlük ve öfke kaçınılmazdır. Böylelikle kulun sabra ihtiyacı bulunduğunu hatta her halde sabretmek durumunda olduğunu anlamış bulunuyoruz. İşte bundan dolayı Yüce Allah bize sabretmeyi emretmekte ve sabredenlerle beraber olacağını haber vermektedir:“Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” Yani sabrı -Allah’ın yardım ve tevfiki ile- huy, ayrılmaz bir nitelik ve bir meleke edinen kimselerle, demektir. Böylelikle onların gözünde sıkıntılar ve hoşlanılmayacak şeyler hafifler. Başkalarına büyük gelen her şey onlara kolay gelir ve önlerindeki zorluklar kalkar. Buradaki “beraberlik” özel anlamda bir beraberliktir. Bu “beraberlik”, Allah’ın böylelerini sevmesini, onlara yardımcı olmasını, destek vermesini ve yakın olmasını ifade eder. Bu gerçekten sabredenler için büyük bir mertebedir. Eğer sabredenlerin Allah’ın böyle bir beraberliğine nail olmaları dışında hiçbir faziletleri olmasaydı bile bu, fazilet ve şeref olarak yeterli olurdu. Allah'ın genel anlamdaki “beraberliği” ise ilim ve kudret yönünden beraberliği demektir. Yüce Allah’ın buyruğunda olduğu gibi:“Ve nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir”(el-Hadid, 57/4) Bu tür beraberlik, bütün yaratıkları içine alan umumi bir beraberliktir. Yüce Allah (sabrın yanı sıra) namaz ile de yardım dilemeyi emretmektedir. Çünkü namaz dinin direğidir, mü’minlerin nurudur ve kul ile Rabbi arasındaki bağdır. Kulun kıldığı namaz, taşıması gerekli bütün özellikleri ve sünnetleri ile birlikte kâmil bir namaz olur, özünü teşkil eden kalp huzuru da namazda hasıl olursa, yani kul namaza girdiği vakit, Rabbinin huzuruna girdiği ve önünde divan durduğu şuuruna varır, kendini edebini takınan bir hizmetkâr konumunda hisseder, söylediği ve yaptığı her şeyi farkına vararak söyler ve yapar, Rabbine seslendiğinin ve O’na dua ettiğinin şuuru her tarafını kuşatırsa hiç şüphesiz böyle bir namaz, bütün işlerde en büyük yardımcıdır. Çünkü namaz her türlü hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Diğer taraftan namazdaki bu huzur ve şuur kulun kalbini arındırır, Rabbinin emirlerine uymasını, yasaklarından da kaçınmasını sağlar. İşte Yüce Allah’ın her şeye karşı kendisi aracılığı ile yardım istememizi emrettiği namaz budur.

2:154Страница 24

وَلَا تَقُولُواْ لِمَن يُقۡتَلُ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ أَمۡوَٰتُۢۚ بَلۡ أَحۡيَآءٞ وَلَٰكِن لَّا تَشۡعُرُونَ ١٥٤

Не говорите о тех, кто погиб на пути Аллаха: «Мертвецы!». Напротив, они живы, но вы не ощущаете этого.

154- Allah yolunda öldürülenler için “Ölüler” demeyin. Aksine onlar diridirler fakat siz anlayamazsınız.

154. Yüce Allah bütün konularda sabır ile kendisinden yardım dilemeyi emrettikten sonra, kendisine karşı sabır ile yardım isteyeceğimiz örnek bir ameli söz konusu etmektedir ki bu da Allah yolunda cihaddır. Allah yolunda cihad bedeni ibadetlerin en faziletlisi, nefislere de en ağır gelenidir. Çünkü cihad bizatihi zordur. Öldürülmeye götüren, hayatın son bulmasına sebep teşkil eden bir yoldur. Oysa bu dünya hayatını arzu edenler, sadece hayatta kalmayı ve bunu sağlayacak şeyleri isterler. Böylelerinin yaptığı her bir iş, hayat için çalışmadan ve hayata zıt şeyleri önleme için gayretten ibarettir. Bilindiği gibi aklı başında bir kimse sevdiği bir şeyi ancak ondan daha üstün ve daha büyük bir şey için feda edebilir. Bu buyruğu ile Yüce Allah -başka herhangi bir maksat için değil sırf- Allah yolunda Allah’ın adı en üstün, dini en yüce olsun diye çarpışmak sureti ile Kendi yolunda öldürülen kimsenin o çok sevilen hayatı elden kaçırmamış olacağını, aksine insanların zan ve tahmin ettiğinden daha üstün ve daha mükemmel bir hayatı elde etmiş olacağını bildirmektedir. Çünkü şehitler:“Rableri katında diridirler, rızıklanırlar. Allah’ın lütfundan kendilerine verdikleri ile hepsi de sevinç içindedirler ve arkalarından henüz kendilerine katılamayanları; ‘Onlar için hiçbir korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir’ diye müjdelemek isterler. Onlara Allah’tan bir nimet, bir lütuf ve Allah’ın mü’minlerin ecrini kaybetmeyeceği müjdesini de vermek isterler.”(Ali İmran, 3/169-171) Yüce Allah’a yakın olma, son derece lezzetli yiyecekler ve içeceklerden oluşan bedeni rızıkların yanı sıra sevinç ve müjde ile her türlü korku ve üzüntünün ortadan kalkması gibi ruhi rızıklar ihtiva eden böyle bir hayattan daha üstün ne olabilir?! Berzahtaki bu hayat, dünya hayatından daha mükemmeldir. Dahası Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şehitlerin ruhlarının Cennetin nehirlerine giden, Cennet meyvelerinden yiyen ve Arş’a asılı kandillere tüneyen kuşların kursaklarında olduğunu haber vermektedir. Bu âyet-i kerime’de Allah yolunda cihada ve cihadda sabır ve metanet göstermeye çok büyük bir teşvik vardır. Eğer kullar Allah yolunda öldürülenlerin alacakları mükâfatın farkına gereği gibi varacak olurlarsa, hiçbir kimse cihaddan geri kalmaz. Ne var ki bu konudaki tam ve yakîni bilginin yokluğu, insanların azimlerini kırmakta, uyuyanların uykusunu derinleştirmekte, pek büyük ecir ve ganimetlerden mahrum kalmalarına sebep olmaktadır. Yüce Allah:“Mü’minlerden canlarını ve mallarını onlara Cenneti vermek karşılığında satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşır, öldürür ve öldürülürler.”(et-Tevbe, 9/111) buyurduğuna göre bunun başka bir sebebi olabilir mi? Allah’a yemin ederim ki eğer insanın bin tane canı olsa ve bunları Allah yolunda teker teker feda edecek olsa bu yaptığı, bu büyük mükâfat yanında az kalır. Bundan dolayı şehitler Allah’ın mükâfatını ve güzel ecirlerini gördükten sonra dünyaya geri döndürülüp ardı ardına defalarca Allah yolunda öldürülmek dışında bir şey istemezler. Bu ayet-i kerimede ayrıca -bu konudaki diğer pek çok nasta da belirtildiği gibi- berzah/kabir alemindeki nimet ve azap hakkında delil vardır.

2:155–157Страница 24

وَلَنَبۡلُوَنَّكُم بِشَيۡءٖ مِّنَ ٱلۡخَوۡفِ وَٱلۡجُوعِ وَنَقۡصٖ مِّنَ ٱلۡأَمۡوَٰلِ وَٱلۡأَنفُسِ وَٱلثَّمَرَٰتِۗ وَبَشِّرِ ٱلصَّٰبِرِينَ ١٥٥

Мы непременно испытаем вас незначительным страхом, голодом, потерей имущества, людей и плодов. Обрадуй же терпеливых,

ٱلَّذِينَ إِذَآ أَصَٰبَتۡهُم مُّصِيبَةٞ قَالُوٓاْ إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّآ إِلَيۡهِ رَٰجِعُونَ ١٥٦

которые, когда их постигает беда, говорят: «Воистину, мы принадлежим Аллаху, и к Нему мы вернемся».

أُوْلَٰٓئِكَ عَلَيۡهِمۡ صَلَوَٰتٞ مِّن رَّبِّهِمۡ وَرَحۡمَةٞۖ وَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُهۡتَدُونَ ١٥٧

Они удостаиваются благословения своего Господа и милости. Они следуют прямым путем.

155- Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele! 156- Onlar kendilerine bir musibet gelip çattığında:“Hiç şüphesiz biz Allah’a aidiz ve muhakkak O’na döneceğiz” derler. 157- İşte Rab’lerinden bir övgü ve bir rahmet, onların üzerinedir ve hidayete erdirilenler de işte onlardır.

155. “Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz.” Yüce Allah kimin doğru ve samimi, kimin de yalancı, kimin sabırlı, kimin de tahammülsüz olduğunu açıkça ortaya çıkarmak için kullarını çeşitli imtihanlarla sınamasının kaçınılmaz olduğunu haber vermektedir. Allah'ın kullarına uyguladığı sünneti/kanunu budur. Çünkü iman ehlinin rahat ve huzuru devam edip gidecek ve herhangi bir mihnet ve sıkıntı meydana gelmeyecek olursa -fesadın tâ kendisi olan- “karışma” ortaya çıkar ki Yüce Allah’ın hikmeti, hayır ehlinin şer ehlinden ayırt edilmesini gerektirmektedir. İşte imtihanın faydası budur. Bunun maksadı mü’minlerin sahip oldukları imanı ortadan kaldırmak ya da onları dinlerinden döndürmek değildir. Çünkü Allah mü’minlerin imanını zayi etmez. Yüce Allah bu âyet-i kerimede kullarını düşmanlardan kaynaklanan “biraz korku” diğer taraftan da “biraz açlık” ile imtihan edeceğini haber vermektedir. Burada “biraz” denmiştir, çünkü onları korkunun tamamı yahut açlığın tamamı ile imtihan edecek olursa helâk olurlar. Oysa imtihan helâk edici değildir, arındırıcıdır, temizleyicidir. “Mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle” Bu da gerek semavi birtakım afetler, gerek su baskını, gerek kaybolma gibi, malların karşı karşıya kalacağı eksiltici her türlü hususu kapsar. Zalim yöneticilerin, yol kesicilerin ve bunlara benzer kimselerin malları alması da bu kapsama girer. “Canlardaki eksiklik” ise evlat, akraba, arkadaş gibi sevilenlerin yitirilmesini ve kulun gerek kendi bedenindeki gerekse sevdiklerinin bedenindeki türlü hastalıkları kapsar. “Ürünlerdeki eksiklik” de tahıl, hurma ve bütün ağaçların meyveleri ile yeşilliklerin soğuk, dolu, yangın yahut da çekirge ve buna benzer semavi afetlerle eksiltilmesidir. Bu hususlar mutlaka meydana gelecektir. Çünkü her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah, bunların meydana geleceğini haber vermiştir. Nitekim haber verdiği de ortaya çıkmıştır, çıkacaktır. İşte bunlar meydana geldi mi de insanlar iki kısım olurlar: tahammül gösteremeyen sabırsızlar ve sabredip katlananlar. Tahammül gösteremeyen kimseler iki musibetle karşı karşıya kalırlar. Hem sevdiklerini kaybetmek -ki bu böyle bir musibetin ortaya çıkmasıyla olur- hem de onlardan daha büyük bir şeyi elden kaçırmak ki bu da Allah’ın sabır emrini yerine getirmekle elde edilecek ecir ve mükâfattır. Böyle bir kimse hem zarara uğrar, hem de mükâfattan mahrum kalır, üstelik sahip olduğu imanda da eksiklik söz konusu olur. Sabır, rıza ve şükür fırsatını da kaybetmiş olur. Aşırı eksiklik ve mahrumiyete delalet eden ilâhi gazaba da mahkûm olur. Bu musibetlerin ortaya çıkması halinde Allah’ın sabredebilme muvaffakiyetini ihsan ettiği ve buna bağlı olarak kendisini (ilâhi kadere karşı) sözlü ve fiili olarak öfkelenmekten alıkoyan, bunun mükâfatını Allah’tan bekleyen, sabrı dolayısıyla elde edeceği ecir ve mükâfatın karşılaştığı musibetten daha büyük olduğunu bilen, hatta karşılaştığı musibet kendisi için daha hayırlı ve kaybettiklerinden daha faydalı şeyleri elde etmek için bir vesile olduğundan dolayı bu musibetin kendisi hakkında gerçek bir nimete dönüştüğünü kabul eden bir kimse ise hem Allah’ın emrini yerine getirmiş hem de mükâfatı elde ederek kurtulmuş olur. İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Sabredenleri müjdele” buyurmaktadır. Yani bunlara ecirlerinin hesapsız bir şekilde kendilerine verileceğini müjdele. İşte bu büyük müjdeye nail olanlar ve bu muazzam mükâfatı elde edenler, ancak sabredenlerdir. Daha sonra Yüce Allah sabredenlerin niteliklerini şu buyrukları ile dile getirmektedir:

156. “Onlar kendilerine bir musibet” az önce sözü geçenlerden kalbe yahut bedene ya da her ikisine birden acı ve ızdırap veren herhangi bir şey “gelip çattığında: Hiç şüphesiz biz Allah’a aidiz”, O’nun mülküyüz, O’nun emri ve idaresi altındayız. Mallarımızdan ve canlarımızdan bize ait olan hiçbir şey yoktur. O, bunlardan herhangi birisi ile bize bir bela ve musibet verecek olursa merhametlilerin en merhametlisi, kendi kulları ve onların ellerinde bulunan mallar üzerinde tasarrufta bulunmuş demektir. O halde O’na itiraz edilmez. Kulun bu belanın, hikmeti sonsuz, mutlak malik ve kuluna kendi nefsinden bile daha merhametli olan zâttan geldiğini bilmesi ubudiyyetinin kemâlindendir. Bu sayede o, Allah’tan hoşnut olur, işleri -kendisi bunun farkına varmasa dahi- hayrına olacak şekilde çekip çevirmesinden ötürü O’na şükreder. Ayrıca bizler Allah’a ait olduğumuz gibi diriliş gününde de yine O’na döneceğiz ve herkes amelinin karşılığını görecektir. Eğer sabreder ve mükâfatımızı Allah’tan umacak olursak şüphesiz ecrimizi onun yanında eksiksiz buluruz. Eğer tahammülsüzlük gösterir ve başımıza gelene öfkelenecek olursak elimize gazaptan ve ecirden mahrum kalıştan başka bir şey geçmez. Kulun Allah’a ait ve O’na dönecek olduğunu bilmesi, sabretmesini sağlayan en büyük sebeplerindendir.

157. “İşte” sözü geçen şekilde sabır niteliğine sahip olanlar “Rab’lerinden bir övgü” yani bir yüceltme ve hallerinin güzelliğine bir iltifat “ve” çok büyük “bir rahmet onların üzerinedir.” Onlara olan rahmetinin bir tecellisi de onları kendisi sebebi ile mükemmel ecir ve mükâfata nail olacakları sabra muvaffak kılmasıdır. “ve hidayete erdirilenler de işte onlardır.” Yani onlar hakkı bilenlerdir -ki bununla burada Allah’a ait olduklarını ve O’na dönecek olduklarını bilmeleri kastedilmektedir- ve bu bilgiye uygun hareket edenlerdir ki bununla da Allah için sabretmeleri kastedilmektedir. Bu âyet-i kerime şunu da ifade etmektedir: Sabretmeyen kimse sabredenlerin görecekleri karşılıkların zıddını görecektir. Böyle bir kimse Allah tarafından yerilecek, ceza görecek, dalalet ve hüsran ile karşı karşıya kalacaktır. Bu iki kesim arasındaki fark ne kadar da büyüktür! “Sabredenlerin yorulmaları ne kadar az, tahammül gösteremeyenlerin sıkıntıları ise ne kadar büyüktür!” Bu son iki âyet-i kerime musibetler meydana gelmeden önce ruhları onlara hazırlamaktadır ki meydana geldikleri zaman ruhlara hafif gelsin. Böyle musibetler meydana geldiği takdirde musibetlere ne ile karşı konulacağı da belirtilmektedir ki bu da sabırdır. Sabra neyin yardımcı olduğu ve sabredenlerin alacağı mükâfatlar da açıklanmaktadır. Sabretmeyenin durumunu ise sabredenin halini bilmek suretiyle öğreniyoruz ki bu da sabredenin durumunun tam zıddıdır. Ayrıca böyle bir imtihan Allah’ın öteden beri var olan bir sünneti/kanunudur ki Allah’ın sünnetinde değişiklik olmaz. Yine bu âyetlerde musibetlerin çeşitleri de açıklanmaktadır.

2:158Страница 24

۞ إِنَّ ٱلصَّفَا وَٱلۡمَرۡوَةَ مِن شَعَآئِرِ ٱللَّهِۖ فَمَنۡ حَجَّ ٱلۡبَيۡتَ أَوِ ٱعۡتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيۡهِ أَن يَطَّوَّفَ بِهِمَاۚ وَمَن تَطَوَّعَ خَيۡرٗا فَإِنَّ ٱللَّهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ ١٥٨

Воистину, ас-Сафа и аль-Марва - одни из обрядовых знамений Аллаха. Кто совершает хадж к Каабе или малое паломничество, тот не совершит греха, если пройдет между ними. А если кто добровольно совершает доброе дело, то ведь Аллах - Признательный, Знающий.

158- Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah’ın alâmetlerindendir. O halde her kim Beyt’te hac veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde hiçbir sakınca yoktur. Kim de gönülden bir hayır işlerse (bilsin ki) Allah, Şâkir ve Alîmdir.

158. Yüce Allah bilinen, belli iki yer olan “Safa ile Merve”nin, “Allah’ın alâmetlerinden” olduğunu haber vermektedir. Yani bunlar, kulların kendileri aracılığıyla Allah’a ibadet ettikleri ilahi dinin apaçık görülen alâmetlerindendir. Bunlar Allah’ın dininin alâmetlerinden olduğuna göre Allah da kendi alâmetlerini tazim etmeyi emrederek:“Kim Allah’ın şeâirini (dininin alâmetlerini) tâzim ederse şüphesiz ki bu, kalplerin takvâsındandır.”(el-Hac, 22/32) buyurduğundan dolayı, bu iki nas bir arada Sâfa ile Merve’nin Allah’ın dininin alâmetlerinden olduğunu ve Allah’ın dininin alâmetlerini tazim etmenin de kalplerin takvâsından ileri geldiğini ortaya koymaktadır. Takvâ ise her mükellef kişinin yerine getirmesi gereken bir yükümlülüktür. Bu da Sâfa ile Merve arasında sây etmenin hac ve umre için gerekli bir farz olduğunu göstermektedir. Nitekim cumhurun görüşü bu yönde olduğu gibi nebevi hadisler ve Peygamberin uygulaması da buna delildir. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Hac ibadetlerinizi benden öğrenin.” diye buyurmuştur. “O halde her kim Beyt’te hac veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde hiçbir sakınca yoktur.” Bu buyruk cahiliye döneminde bu iki tepenin yakınında tapınılan iki putun bulunması dolayısıyla aralarında tavaf etmekten çekinen ve bundan dolayı birtakım vehimlere kapılan müslümanların bu vehimlerini bertaraf etmektedir. Yüce Allah böyle bir vehmi ortadan kaldırmak için bu iki yer arasında tavaf etmenin günah olmadığını belirtmektedir. Yoksa aralarında tavaf etmenin gerekli olmadığını açıklamak için böyle buyurmuş değildir. Diğer taraftan hac ile umre esnasında bu iki yeri tavaf etmede sakınca olmadığının belirtilmesi, buralarda ancak hac ve umre ile birlikte sa’y yapılabileceğini ve tek başına sa’y ile nafile ibadette bulunulamayacağını göstermektedir. Böylelikle sa’y, Beyt’in etrafındaki tavaftan farklı olmaktadır. Çünkü Beytin etrafında tavaf, hem umre ve hac ile meşrudur, hem de o başlı başına bir ibadettir. Sây etmek, Arafat’ta vakfe yapmak, Müzdelife’de vakfe yapmak ve cemrelere taş atmak ise hac ibadetine tâbî ibadetlerdir. Bunlar hacca tâbî olmaksızın yapılacak olurlarsa bid’at olurlar. Çünkü bid’at iki türlüdür. Birisi Allah’ın hiçbir şekilde teşri buyurmadığı bir ibadeti Allah için ibadet kastı ile yapmaktır. Diğer türü ise Allah’ın özel bir şekilde meşru kıldığı bir ibadeti bu özel şekil ve nitelikten farklı olarak yapmaktır ki işte bu da buna dahildir. “Kim de gönülden bir hayır işlese” Hac, umre, tavaf, namaz, oruç ve buna benzer herhangi bir hayırlı ameli ihlâs ile işleyip Yüce Allah’a itaatte bulunursa elbette ki bu, onun için daha da hayırlıdır. Bu buyruk kul Allah’a ne kadar çok itaat ederse onun hayrının, kemalinin, Allah nezdindeki derecesinin -imanı da artmış olacağından- artacağını göstermektedir. Yapılacak nafile ibadetin “hayır” olarak kayıtlanması da şunu göstermektedir: Allah’ın da Rasûlü’nün de meşru kılmadığı bid’atler ile nafile ibadette bulunmaya kalkışan bir kimse yorulmaktan başka hiçbir şey elde edemez ve böyle bir şey o kimse için hayır olmaz. Hatta eğer bu yaptığı işin meşru olmadığını bile bile bunu kasten yapıyor ise o iş onun için şer bile olur. “Gerçekten Allah Şakir ve Alîmdir.” Şakir ve Şekûr Yüce Allah’ın isimlerindendir. Yani O, kullarının az ve basit amellerini dahi kabul eder ve bu amelleri karşılığında onlara büyük mükâfatlar verir. Kul emirlerini yerine getirip itaat edecek olursa ona yardımcı olur. Onu över ve kalbine nur, iman ve genişlik verir, bedenine güç ve gayret ihsan eder, bütün hallerine bereket ve genişlik, amellerine de artış ve muvaffakiyet ihsan eder. Bundan sonra ise Rabbinin nezdinde âhiretteki mükâfatını tam ve eksiksiz alır. Hiçbir şekilde eksik mükâfat görmez. Allah’ın kullarına Şekur oluşunun bir tecellisi de şudur: Bir kimse Allah rızası için bir şeyi terk edecek olursa Allah onun yerine ona ondan daha hayırlısını verir. Bir kimse Yüce Allah’a bir karış yaklaşırsa Allah ona bir arşın yaklaşır; Allah’a bir arşın yaklaşana O, bir kulaç yaklaşır. Kendisine doğru yürüyerek gidene Allah koşarak gider. Allah ile ticarete girişen hiç şüphesiz o ticaretten kat kat kâr sağlar. Allah bu şekilde amellerin ecrini veren (şakir ve şekûr olmakla birlikte) niyeti, imanı ve takvâsı dolayısıyla eksiksiz mükâfata kimin hak kazandığını ve kimin de böyle olmadığını çok iyi bilen Alîmdir. O, kullarının amellerini çok iyi bilir ve bunları boşa çıkarmaz. Aksine kullar, alîm ve hakîm olan Allah’tan muttali olduğu niyetlerine göre en güzel ve mükemmel şekli ile amellerinin karşılığını alacaklardır.

2:159–162Страница 24

إِنَّ ٱلَّذِينَ يَكۡتُمُونَ مَآ أَنزَلۡنَا مِنَ ٱلۡبَيِّنَٰتِ وَٱلۡهُدَىٰ مِنۢ بَعۡدِ مَا بَيَّنَّٰهُ لِلنَّاسِ فِي ٱلۡكِتَٰبِ أُوْلَٰٓئِكَ يَلۡعَنُهُمُ ٱللَّهُ وَيَلۡعَنُهُمُ ٱللَّٰعِنُونَ ١٥٩

Воистину, тех, которые скрывают ниспосланные Нами ясные знамения и верное руководство после того, как Мы разъяснили это людям в Писании, проклянет Аллах и проклянут проклинающие,

إِلَّا ٱلَّذِينَ تَابُواْ وَأَصۡلَحُواْ وَبَيَّنُواْ فَأُوْلَٰٓئِكَ أَتُوبُ عَلَيۡهِمۡ وَأَنَا ٱلتَّوَّابُ ٱلرَّحِيمُ ١٦٠

за исключением тех, которые раскаялись, исправили содеянное и стали разъяснять истину. Я приму их покаяния, ибо Я - Принимающий покаяния, Милосердный.

إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَمَاتُواْ وَهُمۡ كُفَّارٌ أُوْلَٰٓئِكَ عَلَيۡهِمۡ لَعۡنَةُ ٱللَّهِ وَٱلۡمَلَٰٓئِكَةِ وَٱلنَّاسِ أَجۡمَعِينَ ١٦١

Воистину, на тех, которые не уверовали и умерли неверующими, лежит проклятие Аллаха, ангелов и людей - всех.

خَٰلِدِينَ فِيهَا لَا يُخَفَّفُ عَنۡهُمُ ٱلۡعَذَابُ وَلَا هُمۡ يُنظَرُونَ ١٦٢

Это продлится вечно. Их мучения не будут облегчены, и они не получат отсрочки.

159- İndirdiğimiz apaçık âyetleri ve hidâyeti, biz onları insanlara Kitapta apaçık bir şekilde beyân ettikten sonra onları gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lanet eder, hem de lanet edenler lanet eder. 160- Ancak tevbe edenler, ıslah edenler ve açıklayanlar müstesnâ. Ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeleri çokça kabul edenim, çok merhamet edenim. 161- Muhakkak küfre girip de kâfir olarak ölenler var ya, işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerinedir. 162- Onun içinde sonsuza dek kalacaklardır. Ne azapları hafifletilecek ne de onlara süre verilecektir.

159. “İndirdiğimiz apaçık âyetleri ve hidâyeti, biz onları insanlara Kitapta apaçık bir şekilde beyân ettikten sonra onları gizleyenler var ya…” Bu âyet-i kerime her ne kadar kitap ehli ve onların Allah Rasûlü ve nitelikleri ile ilgili gizleyip sakladıkları hususlarla ilgili olarak inmiş ise de hükmü, Allah’ın indirmiş olduğu “apaçık ayetleri” yani hakka delâlet eden ve hakkı ortaya koyan apaçık belgeleri ve “hidayeti” gizleme niteliğine sahip olan herkes hakkında umumidir. “Hidayet” kendisi ile dosdoğru yola ulaşmanın gerçekleştiği ve kendisi vasıtası ile Cennetliklerin yolunun Cehennemliklerin yolu ile ayırd edilebildiği ilim demektir. İşte Yüce Allah ilim ehlinden, insanlara Allah’ın onlara lütfetmiş olduğu kitap ilmini açıklamak ve gizlememek üzere ahit almıştır. Kim bu ahdi bir kenara iter ve böylelikle iki kötülüğü bir arada işleyerek hem Allah’ın indirdiğini gizler, hem de Allah’ın kullarını aldatacak olursa “işte onlara hem Allah lanet eder” yani kendisine yakın olmaktan uzaklaştırır, rahmetinden kovar “hem de lanet edenler lanet eder.” Bunlar da bütün yaratılmışlardır. Bütün yaratıklar tarafından onlara lanet edilir. Çünkü onlar insanları aldatmak, dinlerini bozmak, insanları Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmak için çalışmaktadırlar. Bu yüzden de yaptıkları işin benzeriyle cezalandırılacaklardır. Öte yandan insanlara hayrı öğretene Allah rahmet melekleri de dua ederler. Hatta suyun içerisindeki balıklar bile ona dua eder. Çünkü o bütün insanların ve yaratılmışların menfaatine çalışır. İnsanların dinlerini düzeltmeye, onları Allah’ın rahmetine yakınlaştırmaya gayret eder. Bu nedenle o da amelinin benzeri ile mükâfat görecektir. Buna göre Allah’ın indirdiğini gizleyen kimse Allah’ın emrine karşı çıkan ve Allah’a karşı gelen bir kimsedir. Allah, âyetlerini insanlara açıklamakta ve izah etmekte o ise Allah’ın âyetlerini saklamaya ve gizlemeye çalışmaktadır. İşte bu gibileri için oldukça ağır bir tehdit söz konusudur.

160. “Ancak tevbe edenler...” yani hem pişmanlık duyarak, hem vazgeçerek hem de bir daha aynı şeyi yapmamaya azmederek, işledikleri günahlardan dönenler ve “ıslah edenler” yani bozuk amellerini düzeltenler müstesnadır. Güzel iş yapılmadıkça çirkin işin terk edilmesi yeterli değildir. Aynı şekilde bu, hakkı gizleyen bir kimse için de yeterli değildir, onun gizlediğini açıklayıp sakladığını açığa vurması gerekir. İşte bu şekilde davrananın Allah tevbesini kabul eder; çünkü Allah’ın, tevbesini kabul etmesine engel olacak bir şey yoktur. Tevbenin gereklerini yerine getiren bir kimsenin Allah tevbesini kabul eder. Çünkü o; “tevbeleri çokça kabul eden” yani günahlarından tevbe etmeleri halinde affetmek ve bağışlamak suretiyle, gittikleri yanlış yoldan geri döndükleri takdirde de engellediği nimetlerini tekrar ihsan etmek suretiyle kullarının kendisine dönüşünü kabul ile karşılayandır. “çokça merhamet eden” Her şeyi kuşatan büyük rahmet ile muttasıf olandır. Onları tevbeye ve doğruya dönüşe muvaffak kılması, böylelikle tevbe edip Allah’a döndüklerinde de lütuf ve keremi ile onların tevbelerini kabul etmesi de O’nun rahmetindendir. İşte günahından tevbe edenin hükmü budur.

161. “Muhakkak küfre girip de kâfir olarak ölenler var ya” Küfre saparak ölünceye kadar küfrü üzere devam eden, Rabbine geri dönmeyen ve yol yakınken tevbe etmeyenlere gelince işte “Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onlar üzerinedir.” Küfür onların değişmez nitelikleri olduğu gibi lanet de sonu gelmeyecek şekilde değişmez bir vasıfları olmuştur. Çünkü hüküm varlığı ve yokluğu itibari ile illeti (gerekçesi) ile birlikte bulunur.

162. “Onun içinde” yani lanette veya azapta ki bu ikisi birbirlerinden ayrılmaz şeylerdir “sonsuza dek kalacaklardır. Ne azapları hafifletilecek” aksine azapları devamlı, şiddetli ve süreklidir; “ne de onlara süre verilecektir.” Yani mühlet de verilmez. Çünkü mühlet verilecek süre -ki bu da dünyadadır- geçip gitmiştir. Geriye ileri sürecekleri hiçbir mazeretleri kalmamıştır ki mazeret ileri sürmeye kalkışabilsinler.

2:163Страница 24

وَإِلَٰهُكُمۡ إِلَٰهٞ وَٰحِدٞۖ لَّآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ٱلرَّحۡمَٰنُ ٱلرَّحِيمُ ١٦٣

Ваш Бог - Бог Единственный. Нет божества, кроме Него, Милостивого, Милосердного.

163- İlâhınız tek bir ilâhtır. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur, o Rahmândır, Rahîmdir.

163. Yüce Allah -ki O söz söyleyenlerin en doğrusudur- kendisinin “tek bir ilâh” olduğunu haber vermektedir. Yani zatı ile isimleri ile sıfatları ile ve fiilleri ile bir ve tektir. Zâtında ortağı yoktur. Ona benzer bir adaş bulunmaz. Onun misli, dengi, benzeri yoktur. Ondan başka yaratıcı, O’ndan başka kâinatı idare eden hiçbir kimse yoktur. Durum böyle olduğuna göre, ilâh kabul edilmeye, bütün ibadet şekilleri ile ibadet olunmaya, yarattıklarından hiçbir kimsenin kendisine ortak koşulmamasına müstahak olan da O’dur. Çünkü O “Rahmândır, Rahîmdir” Hiçbir kimsenin rahmetinin onunkine benzemediği, eşsiz rahmet sıfatına sahiptir. Onun rahmeti her şeyi kuşatmış, her bir canlıyı kaplamıştır. Bütün yaratıklar O’nun rahmeti ile var olmuştur ve bu yaratıkların türlü şekillerdeki mükemmellikleri, olgunlukları onun rahmeti ile hasıl olmuştur. Onun rahmeti sayesinde bu mahlukatın her türlü sıkıntısı bertaraf olur. Rahmetinin bir tecellisi olarak kendi zâtını kullarına sıfatları ile ve nimetleri ile tanıtmıştır. Gerek duyacakları dini ve dünyevi maslahatlarını Peygamberler göndererek, kitaplar indirerek beyan etmiştir. Kulların sahip oldukları her bir nimet Allah’tan geldiği, mahlûkattan hiçbir kimsenin hiçbir kimseye fayda vermediği kesin olarak bilindiğine göre bütün çeşitleri ile ibadete layık olanın Allah olduğu, yalnızca O’nun sevilip O’ndan korkulması, O’ndan umulması, O’nun tazim edilmesi, O’na tevekkül edilmesi ve buna benzer çeşitli ibadetlerin yalnızca O’na yapılması gerektiği de anlaşılır. Hiç şüphesiz en büyük zulüm ve en çirkin iş de Allah’a ibadetten yüz çevirip kullara ibadete yönelmek, topraktan yaratılmış varlıkları en yüce Rabbe ortak koşmak yahut da bütün yönleri ile aciz ve işleri başkası tarafından çekilip çevrilen yaratılmışları, her şeyi idare eden mutlak kadir ve güçlü yaratıcıya ortak koşmaktır. O yaratıcı ki her şey onun gücü ve emri altındadır ve her şey O’n boyun eğmiştir. Bu âyet-i kerimede yaratıcının vahdaniyeti ve uluhiyeti açıklanmakta diğer yaratıkların hiçbir şekilde uluhiyete lâyık olmadıkları belirtilmektedir. Bunun asıl delilinin ise Allah’ın rahmet sıfatı olduğuna dikkat çekilmektedir. Bütün nimetlerin varlığı ve bütün sıkıntıların bertaraf edilmesi de bu rahmetin bir tecellisidir. Bu Yüce Allah’ın vahdaniyetine dair icmâlî bir delildir. Daha sonraki âyet-i kerimede ise Yüce Allah vahdaniyetinin tafsilî delillerini de şöylece zikretmektedir:

2:164Страница 25

إِنَّ فِي خَلۡقِ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَٱخۡتِلَٰفِ ٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِ وَٱلۡفُلۡكِ ٱلَّتِي تَجۡرِي فِي ٱلۡبَحۡرِ بِمَا يَنفَعُ ٱلنَّاسَ وَمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مِن مَّآءٖ فَأَحۡيَا بِهِ ٱلۡأَرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِن كُلِّ دَآبَّةٖ وَتَصۡرِيفِ ٱلرِّيَٰحِ وَٱلسَّحَابِ ٱلۡمُسَخَّرِ بَيۡنَ ٱلسَّمَآءِ وَٱلۡأَرۡضِ لَأٓيَٰتٖ لِّقَوۡمٖ يَعۡقِلُونَ ١٦٤

Воистину, в сотворении небес и земли, в смене ночи и дня, в кораблях, которые плывут по морю с тем, что приносит пользу людям, в воде, которую Аллах ниспослал с неба и посредством которой Он оживил мертвую землю и расселил на ней всевозможных животных, в смене ветров, в облаке, подчиненном между небом и землей, заключены знамения для людей разумеющих.

164- Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde, insanlar için yararlı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği suda -ki O onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltir ve orada her çeşit canlıyı yayar-, rüzgârların estirilişinde ve gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutlarda aklını kullanan bir topluluk için nice âyetler vardır.

164. Yüce Allah bu ayette, bu büyük ve muazzam yaratıklarda yaratıcının birliğine ve ulûhiyetine, egemenliğinin, rahmetinin vb. sıfatlarının azametine dair apaçık belgeler olduğunu haber vermektedir. Ancak bu belgeler “aklını kullanan bir topluluk” içindir. Yani akıllarını yaratılış sebepleri doğrultusunda kullananlar içindir. Yüce Allah kuluna lütfettiği akıl oranında o da bu âyetlerden yararlanır. Akıl, fikir ve tedebbürü (düşünmesi) ile bunları bilip tanır. “Göklerin ve yerin yaratılışında” göklerin yükseltilmiş olmasında, genişliğinde, son derece sağlam yapısında, mükemmel düzeninde, Allah’ın orada yaratmış olduğu güneş, ay ve yıldızlarda, kulların maslahatına uygun bir şekilde düzenlenmiş olmalarında; yeryüzünün de insanlar için üzerinde durabilecekleri ve faydalanıp ibret alabilecekleri şekilde bir döşek kılınmış olmasında, Yüce Allah’ın yaratma ve idarede bir ve tek olduğuna delil teşkil edecek birçok belgeler vardır. Bu belgeler O’nun bütün bunları muazzam kudreti ile yaratmış olduğunu, eşsiz hikmeti ile bunları sapasağlam kıldığını, en güzel şekilde düzenlediğini, ilim ve rahmeti ile bunlara insanların menfaat ve maslahatlarını, zaruri olan ve olmayan ihtiyaçlarını tevdi etmiş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. İşte bütün bunlar Allah’ın kemal sıfatlarına sahip olduğunun en kesin ve açık delilleridir. Bunlar yalnızca O’na ibadet edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadırlar. Çünkü tek başına yaratan ve bütün varlıkları idare eden O’dur, kullarının işlerini gören, ihtiyaçlarını gideren O’dur. “Gece ile gündüzün değişmesinde” sürekli olarak birinin diğerinin arkasından gelmesinde, biri giderken diğerinin gelmesinde, sıcaklık, soğukluk, ılıklık, uzunluk ve kısalık yönlerinden değişmelerinde, buna bağlı olarak Ademoğullarının, hayvanların, yeryüzünde bulunan her türlü ağaç ve bitkinin maslahatının düzene girmesini sağlayan mevsimlerde… Bütün bunlar hiç şüphesiz düzenli bir şekilde meydana gelmekte, ilâhî tedbirin ve musahhar kılışın bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Akıl bunlar karşısında hayrete düşer, üstün akıl sahipleri bunu gereği gibi idrak etmekten yana acze düşerler. Bu ise bunları gerçekleştirenin kudretine, ilmine, hikmetine, geniş rahmetine, kapsamlı lütfuna, eşsiz tasarruf ve tedbirine, azametine, egemenlik ve saltanatının büyüklüğüne delildir. Bütün bunlar ise yalnızca O’nun ilâh edinilmesini ve O’na ibadet edilmesini gerektirir. Yalnızca O’nun sevilmesini, O’nun tazim edilmesini, O’ndan korkulmasını ve O’ndan umulmasını gerektirir. O’nun sevdiği ve razı olacağı alanlarda bütün gayreti harcamayı gerektirir. “İnsanlar için yararlı şeylerle denizde akıp giden gemilerde” Yüce Allah’ın kullarına yapımlarını ilham ettiği büyük ve küçük gemi, kayık ve benzerlerinde, bunları yapabilme ve yönetebilme gücünü kendileri ile elde ettikleri dahili ve harici türlü aletleri onlar için yaratmasında... Diğer taraftan Allah bu araçlar için bu muazzam denizleri ve rüzgarları boyun eğdirmiştir. İçindeki yolcuları ile ve insanlar için yararlı olan malları, ticaret eşyaları ve kendileri vasıtasıyla maslahatlarının ayakta kalabildiği ve geçimlerinin düzenlendiği eşyalarıyla üzerinde akar giderler. İnsanlara bu araçları yapma ilhamını veren, bunları yapabilme gücünü ihsan eden ve kendileri vasıtası ile bu araçları yapabilecekleri gereçleri yaratan kimdir? Bu gemiler için denizi amade kılarak orada izni ile gemileri yürüten denizi ve rüzgarları musahhar kılan kimdir? Kara ve deniz vasıtaları için ateşi, bunların hareketlerine yardımcı olan ve yüklerini teşkil eden malları taşımalarını sağlayan enerji ve özel madenleri yaratan kimdir? Bütün bunlar kendiliklerinden mi meydana gelmiştir? Acaba annesinin karnından hiçbir bilgi ve güce sahip olmaksızın dünyaya gelen, sonra da Rabbi tarafından ona bu güç verilip ve dilediği şeyleri öğretilen bu aciz ve zayıf varlık mı hiçbir şeye bağımlı olmaksızın bunları meydana getirebilmiştir? Yoksa bütün bunları yapan bir ve tek hakim, alim, hiçbir şeyin aciz bırakmadığı ve kendisi için hiçbir şeyin imkânsız olmadığı Yüce Yaratıcı mıdır? Elbette! Her şey onun rububiyeti önünde itaatle boyun eğmiştir. Azameti önünde boyun bükmüştür, onun ceberrutu karşısında zillet ve itaatini sunmuştur. Zayıf ve güçsüz olan kul ise nihâyetinde kendileri dolayısıyla bu büyük işlerin var olduğu sebeplerde küçük bir parça olmaktan ibarettir. İşte bu da Yüce Allah’ın yarattıklarına rahmet ve inâyetinin delillerindendir. Bu da bütün muhabbetin O’na tahsis edilmesini, yalnız O’ndan korkulup yalnız O’ndan umulmasını, bütün itaatin, zillet ve tazimin O’na tahsis edilmesini gerektirir. “Allah’ın gökten indirdiği suda” yani bulutlardan inen yağmurda “ki O onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltir” bu yağmur vesilesi ile yeryüzü çeşitli gıdaları, çeşitli bitkileri ortaya çıkarır. Bunlar ise yaratıklar için zorunlu şeylerdir, bunlar olmadan yaşayamazlar. İşte bu, bu suyu indirenin ve bununla onca bitkiyi ortaya çıkaranın kudretine, kullarına olan rahmet ve lütfuna, onların maslahatlarını temin ettiğine, kullarının O’na son derece ve her bakımdan zorunlu olarak muhtaç olduklarına açık bir delil değil midir? Durumun böyle olması Allah’ın onların yegane ma’bud ve ilâhları olmasını gerektirmiyor mu? Yine bu, ölülerin diriltileceğine, amellerinin karşılıklarının da kendilerine verileceğine bir delil değil midir? “ve orada” yani yeryüzünde “her çeşit canlıyı yayar” yeryüzünün her bir bölgesinde türlü canlıları yaymış olması da O’nun kudretine, azametine, vahdaniyetine, uçsuz bucaksız egemenliğine bir delildir. O bütün bunları insanlara amade kılmıştır ve insanlar bütün yönleri ile bunlardan yararlanmaktadırlar. Bu canlı varlıkların kimilerinin etlerini yerler, kimilerinin sütlerini içerler, kimilerinin de sırtına binerler. Kimileri insanlar için faydalı işleri görmekte, onları korumakta, kimileri de insanların ibret almasına vesile olmaktadır. Kısacası O, yeryüzünde her türlü canlıyı yaymış bulunmaktadır. Bütün bu canlıların da rızıklarını veren, onların gıda ve ihtiyaçlarını teminat altına alan O’dur. “Yeryüzünde rızkı Allah tarafından karşılanmayan hiçbir canlı yoktur. O her bir canlının karar kıldığı yeri de emanet bırakıldığı yeri de bilir.”(Hud, 11/6)“Rüzgarların estirilişinde” sıcak ve soğuk, güneyden ve kuzeyden, doğudan ve batıdan ve bunların arasındaki yönlerden estirilmesinde… Kimi rüzgârlar bulutları kaldırır, kimi rüzgârlar bulutları birbirine yakınlaştırıp kaynaştırır, kimi rüzgârlar bulutları aşılar, kimi rüzgârlar yağmur yağdırır, kimi rüzgarlar bulutları dağıtır ve zararlarını ortadan kaldırır, kimi rüzgarlar rahmettir; kimi rüzgarlar azap gönderilmesine vesiledir. Bu rüzgârları, bu şekilde evirip çeviren ve bunlara kulların muhtaç olmamaları söz konusu olmayacak menfaatleri tevdi eden kimdir? Bütün canlıların yaşamalarına sebep olsun diye bedenler, ağaçlar, tahıllar ve bitkiler yaşayabilsin diye bunları musahhar kılan Aziz, Hakim, Rahim, kullarına Latif, her türlü zilletin ve itaatin arz edilmesine, sevginin, tevbe ile dönüşün ve ibadetin kendisine tahsis edilmesine layık olandan başka kim olabilir? “Gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulut” hafifliğine ve letafetine rağmen pek çok su taşır. Yüce Allah bu bulutları dilediği yere sürer. Bu bulutlarla toprakları ve kulları ihya eder. Tepeleri ve ovaları sular. İnsanlara bu yağmuru ihtiyaç duydukları vakit indirir. Fazlası onlara zarar verecek olursa yağdırmaz. Buna göre o yağmuru rahmet ve lütuf olmak üzere indirir, inâyet ve şefkat kastı ile yağdırır. Onun saltanatı ne büyük, ihsanı ne bol, lütufları ne kadar inceliklidir. Onun rızkı ile yararlanan, ihsanı ile geçinen kulların, bunları Allah’ı gazaplandıracak işlerde, masiyet yolunda kullanmaları çirkin bir iş değil midir? İnsanlar bunu yapmakla birlikte O’nun bunca ihsanı hilmine, sabrına, affına, bağışlamasına ve lütfunun büyüklüğüne delil değil midir? Başında da sonunda da hamd yalnız O’nundur. Gizlisi ile açığı ile hamd yalnız O’nadır. Hülasa aklı başında olan bir insan bu yaratıklar üzerinde düşündükçe, bu harikulade mahlûkatın harikulade özelliklerini düşünmeye daldıkça, ilâhi sanatı yakından inceleyip bunlardaki yüce Rabbin, ihsan ve hikmetinin inceliklerini daha bir gördükçe bunların hak için ve hak ile yaratılmış olduğunu bilir. Yine bilir ki bunlar, Allah’ın kendi zatı ve vahdaniyetine dair bildirdiklerine ve peygamberlerin de âhiret gününe dair verdikleri haberlere delil teşkil eden ve bu mahlûkatın musahhar kılındıklarını ve hiçbirisinin idare edilmesinin, onları yaratan ve idare eden zat için bir zorluğu olmadığını gösteren ilâhî âyetlerin sahifeleri ve kitapları olduğunu bilmiş olur. Bunları düşünen bir akıl, âlem-i ulvinin de alem-i süflinin de O’na muhtaç olduğunu, O’na boyun eğdiklerini, O’nun ise hiçbir mahlukata muhtaç olmadığını görür. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Onun dışında hiçbir Rab yoktur.

Текст: Quranic Universal Library (Tarteel) через spa5k/tafsir_api (MIT), в зафиксированной версии. Аяты: Quran Foundation. Источники и лицензии

Содержание

Аят аль-Курси36Аль-Кахфстр. 42джуз 15Бухари 1Муслим 2999

Вид

Тема
Размер текста
Вид

Read in English