Ас-Саади · Тафсир · на турецком
Аль-Бакара 2:210–221
2:210Страница 32
هَلۡ يَنظُرُونَ إِلَّآ أَن يَأۡتِيَهُمُ ٱللَّهُ فِي ظُلَلٖ مِّنَ ٱلۡغَمَامِ وَٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ وَقُضِيَ ٱلۡأَمۡرُۚ وَإِلَى ٱللَّهِ تُرۡجَعُ ٱلۡأُمُورُ ٢١٠
Неужели они ожидают чего-либо иного, кроме как того, что Аллах явится к ним вместе с ангелами, осененный облаками, и все будет решено? К Аллаху возвращаются дела.
210- Onlar, illa buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işlerin bitirilmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki bütün işler Allah’a döndürülür.
210. Bu buyrukta kalpleri yerinden oynatacak şekilde ağır bir tehdit ve bir korkutma vardır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu yeryüzünde fesat çıkartmaya çalışan, şeytanın adımlarına uyan ve Allah’ın emrini bir kenara atanlar amellerin karşılığının verileceği günü mü bekliyorlar? O gün öyle dehşetli, öyle zorlu ve öyle korkunç hallerle dolup taşar ki bunlar zalimlerin kalplerini yerinden oynatır ve o gün fesat çıkartmış olanların etrafını en kötü cezalar çepeçevre sarar. Çünkü Yüce Allah o gün gökleri ve yeri dürecektir. Yıldızlar darmadağın olacak, ay ve güneş tor top edilecek, aydınlıkları giderilecektir. Şerefli melekler inecek, insanların etraflarını kuşatacaktır. Yüce ve Allah “buluttan gölgeler içinde” kullarının arasında adil hükmü ile hüküm vermek üzere inecektir. Tartılar kurulacak, amel defterleri açılacaktır. Mutlu kimselerin yüzleri ağaracak, bedbahtların yüzleri ise kararacaktır. Hayır ehli ile şer ehli birbirinden ayırt edilecek ve herkes amelinin karşılığını görecektir. İşte o vakit zalim, gerçek durumunu kavrayarak pişmanlıktan parmaklarını ısıracaktır. Bu âyet-i kerime ve benzerleri Ehl-i sünnet’in şu görüşünün delilidir: Onlar Allah’ın istivâ/yükselme, nüzul/inme, meci’/gelme gibi ihtiyarî sıfatları olduğunu kabul ederler. Ehl-i sünnet, Yüce Allah’ın kendi zatı hakkında ve Rasulü’nün O’nun hakkında haber verdiği bütün sıfatlara Allah’ın celâl ve azametine yakışır, teşbihsiz ve tahrifsiz bir şekilde kabul ve iman eder. Mutezile, Cehmiyye, Eş’ariyye ve benzeri gibi Allah’ın sıfatlarını iptal eden Muattıla ise aksi bir yol izlemektedir. Onlar, bu gibi sıfatları nefyeder, bu sebepten dolayı da ilgili âyetleri Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği şekilde tevil ederler. Bu delilsiz tevillerin gerçek mahiyeti ise Yüce Allah’ın ve Rasûlü’nün beyanına yönelik bir çeşit tenkit ve bu konuda hidâyetin kendi ifadeleri ile gerçekleştiği iddiasıdır. Böylelerinin nakli hiçbir delilleri yoktur, hatta aklî delilleri bile yoktur. Bu tutumu sergileyenlerin naklî delile sahip olamayışlarını şöyle açıklayabiliriz: Bizzat kendileri Kitap ve Sünnet’te varid olan bu kabilden nasların zahirlerinin, hatta sarih ifadelerinin ehl-i sünnet ve’l cemaat mezhebinin doğruluğuna delil teşkil ettiğini ve kendi batıl mezheplerine delil teşkil edebilmesi için zahir anlamlarından uzaklaştırılarak bunlara bir şeyler eklenip onlardan bir şeyler eksiltilmesi gerektiğini itiraf etmişlerdir. Görüldüğü gibi böyle bir şeyi kalbinde zerre ağırlığı kadar iman bulunan bir kimse kabul etmez. Aklî delile gelince aklen bu sıfatları reddetmeye delalet edecek bir delil yoktur. Aksine akıl failin, bir fiile gücü olmayandan daha mükemmel olduğuna delildir. Yüce Allah’ın gerek kendi zâtına taalluk eden fiilleri (konuşma, inme, gelme, istivâ/yükselme gibi) gerekse de yarattıklarına taalluk eden fiilleri (yaratma, rızıklandırma vb. gibi) kemalin tâ kendisidir. Bu sıfatları kabul etmenin Allah’ı yaratılmışlara benzetmek olduğuna dair batıl iddialara ise şöyle denilir: Sıfatlara dair söylenecek sözler, zata dair söylenen sözlere tabidir. Yüce Allah zatı ile nasıl diğer zatlara benzemez ise, işte öylece sıfatları da başkalarının sıfatlarına benzemez. Çünkü Yüce Allah’ın sıfatları zatına tabidir. Yarattıklarının sıfatları da kendi zatlarına tabidir. Dolayısıyla bu sıfatları Allah hakkında kabul etmenin herhangi bir şekilde teşbihi gerektiren bir tarafı olamaz. Diğer taraftan kimi sıfatları kabul ederken kimilerini kabul etmeyen yahut isimleri kabul etmekle birlikte sıfatları kabul etmeyen kimselere de şöyle denilir: Ya Yüce Allah’ın kendi hakkında ve Rasûlü’nün de O’nun hakkında haber verdiği sıfatların hepsini kabul etmelisin yahut da hepsini reddetmelisin. Eğer bütün sıfatları reddedecek olursan alemlerin rabbini inkâr etmiş olursun. Bir bölümünü kabul edip bir bölümünü reddetmek ise bir çelişkidir. Çünkü böyle bir tutum kabul edilen sıfatlar ile edilmeyenler arasında ayırım gözetmek demektir. Oysa böyle bir ayırımı gözetmeyi haklı kılacak bir delil yoktur. Bu tutumu izleyen kişi “Benim kabul ettiğim sıfatlar teşbihi gerektirmez” diyecek olursa ehli sünnet ve sıfatları isbat edenler ona derler ki: Senin kabul etmediğin sıfatlar da teşbihi gerektirmez. Böyle bir kimse: Benim kabul etmediğim sıfatlardan Allah’ın teşbihinden başka bir manayı aklım kavramıyor, diyecek olursa sıfatları tümden reddedenler de şöyle derler: Biz de senin kabul ettiğin sıfatlardan Allah’ın teşbihinden başka bir manayı kavrayamıyoruz. Buna göre bu kanaati taşıyan bir kimsenin sıfatları tümden reddedenlere verdiği cevabın aynısını ehli sünnet ona kabul etmediği sıfatlar hakkında cevap olarak verir. Hülasa Kitap ve sünnetin sabit olduğuna delâlet ettiği herhangi bir şeyi kabul etmeyip nefyeden bir kimse çelişki içerisindedir. Lehine ne şer’i bir delil vardır ne de akli bir delil. Aksine bu tutumu sergileyen bir kişi akıl ile kabul edilene de nakil ile bildirilene de muhalefet etmiş olur.
2:211Страница 33
سَلۡ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ كَمۡ ءَاتَيۡنَٰهُم مِّنۡ ءَايَةِۭ بَيِّنَةٖۗ وَمَن يُبَدِّلۡ نِعۡمَةَ ٱللَّهِ مِنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَتۡهُ فَإِنَّ ٱللَّهَ شَدِيدُ ٱلۡعِقَابِ ٢١١
Спроси сынов Исраила (Израиля), сколько ясных знамений Мы ниспослали им. Если кто променяет милость Аллаха после того, как она явилась к нему, то ведь Аллах суров в наказании.
211- Sor İsrailoğullarına ki biz onlara nice açık âyetler/mucizeler verdik. Her kim Allah’ın nimetini kendine geldikten sonra değiştirirse şüphesiz Allah'ın cezası pek şiddetlidir.
211. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sor İsrailoğullarına ki biz onlara” hakka ve peygamberlerin doğruluğuna delil olan “nice açık âyetler/mucizelere verdik.” Onlar da bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inandılar ve bildiler ama bu nimetin şükrünü yerine getirmediler. Oysa bu nimetlerin şükrünün yerine getirilmesi gerekirdi. Şükredecek yerde nankörlük ettiler ve Allah’ın nimetini nankörlükle değiştirdiler. Bundan dolayı Yüce Allah’ın üzerlerine cezasını indirmesini ve mükâfattan onları mahrum etmesini hak ettiler. Allah nimete karşı nankörlüğü nimetin değiştirilmesi olarak nitelendirmektedir. Çünkü Allah herhangi bir kimseye dini ya da dünyevi bir nimet verip de o buna şükretmeyecek, onun gereklerini yerine getirmeyecek olursa o nimet ondan uzaklaşıp gider. Nankörlük ve masiyetler dolayısıyla da o nimetler değişir, böylece nimetin yerini nankörlük alır. Yüce Allah’a şükredip nimetin hakkını yerine getirmeye çalışan kimsenin ise nimeti kalıcı olup devam eder. Hatta Allah o nimetini artırır.
2:212Страница 33
زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَا وَيَسۡخَرُونَ مِنَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْۘ وَٱلَّذِينَ ٱتَّقَوۡاْ فَوۡقَهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِۗ وَٱللَّهُ يَرۡزُقُ مَن يَشَآءُ بِغَيۡرِ حِسَابٖ ٢١٢
Мирская жизнь кажется неверующим прекрасной. Они глумятся над теми, кто уверовал. Но в День воскресения богобоязненные окажутся выше них. Аллах дарует удел без расчета, кому пожелает.
212- Dünya hayatı küfre saplananlara pek süslü gösterilmiştir. (O nedenle) onlar mü’minlerle alay ederler. Hâlbuki takva sahipleri Kıyamet gününde onların üstündedirler. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
212. Yüce Allah, Allah’a, âyetlerine ve peygamberlerine küfreden ve O’nun şeriatına boyun eğmeyen kimselere dünya hayatının süslü gösterildiğini haber vermektedir. Bu hayat gözlerine ve kalplerine süslü ve güzel gösterilmiş, onlar da bu hayata razı olmuşlar, onunla yetinmişlerdir. Böylelikle onların bütün arzuları, istekleri ve çalışmaları dünya hayatına yönelik olmuştur. Bu hayata yönelmişler, bütün gayretleri ile onu elde etmeye koyulmuşlar ve o hayatı ta’zim etmişlerdir. Bu yaptıklarında kendilerine ortak olanları da büyük kimseler bellemişlerdir. Buna karşılık mü’minleri küçümseyerek, onlarla alay ederek:“İçimizde Allah (biz dururken) bunlara mı lütufta bulundu?” demişlerdir. Onların bu tutumlarının sebebi akıllarının zayıf, görüşlerinin kısır olmasıdır. Çünkü dünya sınama ve imtihan yurdudur. Bu yurtta mü’minlere de kâfirlere de zorluk ve sıkıntı isabet edecektir. Ama dünya hayatında mü’min hoşlanmadığı şeylerle karşı karşıya kalsa bile sabreder ve ecrini Allah’tan bekler. İman ve sabrı sayesinde Allah başkasının karşı karşıya kalmadığı şekilde onun musibetlerinin yükünü hafifletir. Bütün mesele ve gerçek üstünlük kalıcı yurt olan âhirettedir. O bakımdan Yüce Allah:“Hâlbuki takva sahipleri Kıyamet gününde onların üstündedirler” buyurmaktadır. Takva sahipleri en üstün derecelerde olacaklar, çeşitli nimetlerden yararlanacaklar, sevinç içerisinde bulunacaklardır. Kâfirler ise onların aşağılarında, Cehennemin alt tabakalarında yer alacaklar, çeşitli azaplar görecek, küçümsenecek ve sonu gelmeyecek ebedi bedbahtlıkla karşı karşıya kalacaklardır. Bu âyet-i kerimede mü’minlere bir teselli, kâfirlere ise bir musibetin haber verilmesi söz konusudur. Dünyevî ve uhrevî rızıklar ancak Allah’ın takdiri ile elde edildiğinden ve ancak Yüce Allah’ın meşieti ile onlara nail olmak söz konusu olduğundan Allah:“Allah dilediğine hesapsız rızık verir” buyurmaktadır. Dünya rızkı mü’mine de kâfire de verilir. Fakat ilim, iman, Allah sevgisi, Allah korkusu, O’nun rahmetini ummak vb. kalbî rızıkları ise Allah ancak sevdiği kimselere verir.
2:213Страница 33
كَانَ ٱلنَّاسُ أُمَّةٗ وَٰحِدَةٗ فَبَعَثَ ٱللَّهُ ٱلنَّبِيِّـۧنَ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ وَأَنزَلَ مَعَهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ بِٱلۡحَقِّ لِيَحۡكُمَ بَيۡنَ ٱلنَّاسِ فِيمَا ٱخۡتَلَفُواْ فِيهِۚ وَمَا ٱخۡتَلَفَ فِيهِ إِلَّا ٱلَّذِينَ أُوتُوهُ مِنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَتۡهُمُ ٱلۡبَيِّنَٰتُ بَغۡيَۢا بَيۡنَهُمۡۖ فَهَدَى ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لِمَا ٱخۡتَلَفُواْ فِيهِ مِنَ ٱلۡحَقِّ بِإِذۡنِهِۦۗ وَٱللَّهُ يَهۡدِي مَن يَشَآءُ إِلَىٰ صِرَٰطٖ مُّسۡتَقِيمٍ ٢١٣
Люди были одной общиной, и Аллах отправил пророков добрыми вестниками и предостерегающими увещевателями, ниспослал вместе с ними Писание с истиной, чтобы рассудить людей в том, в чем они разошлись во мнениях. Но разошлись во мнениях относительно этого только те, кому было даровано Писание, после того, как к ним явились ясные знамения, по причине зависти и несправедливого отношения друг к другу. Аллах по Своей воле направил тех, которые уверовали, к истине, относительно которой они разошлись во мнениях. Аллах наставляет на прямой путь, кого пожелает.
213- İnsanlar tek bir ümmetti. Allah da peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdi. Beraberlerinde de insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler hakkında aralarında hükmetmek üzere kitâbı hak ile indirdi. Kendilerine kitab verilen kimseler ancak apaçık deliller onlara geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı o (kitaba) dair anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah onların ihtilaf ettikleri hakka izni ile iman edenleri ulaştırdı. Allah dilediğini dosdoğru yola iletir.
213. “İnsanlar tek bir ümmetti.” Yani insanlar topluca hidayet üzere idiler. Nuh aleyhisselam’dan sonra on asır boyunca bu hal üzere devam ettiler. Dinde ihtilaf edince bazıları küfre saptı, bazıları da hak din üzere devam etti. Aralarında çekişmeler başladı. Allah insanlar arasındaki anlaşmazlıkları hükme bağlamak ve onlara karşı hücceti ortaya koymak üzere peygamberler gönderdi. Bazıları ise şöyle bir açıklama getirmişlerdir: Aksine insanlar küfür, sapıklık ve bedbahtlık üzere toplanmış idiler. Ne aydınlatıcı bir ışıkları, ne de imanları vardı. Bu nedenle Allah kendilerine peygamberleri, itaat eden kimseleri itaatlerin sonucu olan rızık, bedeni ve kalbi kuvvet, güzel hayat ve bunların en üstün mertebesi olan Yüce Allah’ın rızasına nail olup Cennete girmek sureti ile “müjdeleyici” olmak üzere gönderdi. Diğer taraftan Allah’a isyan eden kimseleri de masiyetlerin bir sonucu olarak rızıktan mahrumiyet, zayıflık, fakirlik, dar hayat ve geçim ve bunun en ağır şekli olan Allah’ın gazabı ve Cehennem ile “uyarıcılar olmak üzere gönderdi. Beraberlerinde... kitabı hak ile indirdi” Bu, doğru haberler ve adaletli emirlerdir. İlahi kitapların ihtiva ettiği her bir şey haktır. Usûl ve füru meselelerinde anlaşmazlık içerisinde olanlardan kimin haklı kimin haksız olduğunu ortaya koyar. İşte anlaşmazlık ve ayrılık halinde yapılması gereken, bu ayrılık ve anlaşmazlık konusunun Allah’a ve Rasûlü’ne havale edilmesidir. Eğer Allah’ın Kitabında ve Rasûlü’nün sünnetinde anlaşmazlığı sona erdirecek hükümler bulunmasaydı anlaşmazlıkları onları götürme emri verilmezdi. Yüce Allah Kitap ehline kitapları indirmesi sureti ile ihsan ettiği büyük nimetini söz konusu etti. Bu ise onların bu kitaplar etrafında ittifak edip toplanmalarını gerektiriyordu. Yüce Allah bu durumlarını söz konusu ettikten sonra böyle davranacak yerde birbirlerine karşı çıktıklarını, birbirlerini kıskandıklarını, bundan da pek çok anlaşmazlık, düşmanlık ve ayrılıklar meydana geldiğini, bunun sonucunda da herkesten önce etrafında birleşip toplanmaları gereken kitap hakkında üstelik onun kesin delillerini, apaçık belgelerini bilip yakin ettikten sonra anlaşmazlığa düştüklerini haber vermektedir. Böylelikle onlar haktan alabildiğine uzak bir sapıklıkla sapıttılar. “Bunun üzerine Allah onların ihtilaf ettikleri hakka” Kitab ehlinin anlaşmazlığa düşüp de hakkı ve doğruyu tutturamadıkları bütün hususlara “izni ile iman edenleri ulaştırdı.” Yüce Allah; izni, kolaylaştırması ve rahmeti ile bu ümmeti hakka iletmiştir. “Allah dilediğini dosdoğru yola iletir.” O bütün insanları adaletinin bir tecellisi olarak, bütün insanlara karşı delili ortaya koymak üzere ve insanlar:“Bize müjdeci de uyarıcı da gelmedi” demesinler diye dosdoğru yola davet etmiştir. Lütuf, rahmet, yardım ve ihsanıyla da kullarından dilediği kimseleri hidâyete ulaştırmaktadır. Bu, O’nun lütuf ve ihsanıdır, diğeri ise O’nun adaletinin ve hikmetinin bir tecellisidir. O’nun şanı pek yücedir.
2:214Страница 33
أَمۡ حَسِبۡتُمۡ أَن تَدۡخُلُواْ ٱلۡجَنَّةَ وَلَمَّا يَأۡتِكُم مَّثَلُ ٱلَّذِينَ خَلَوۡاْ مِن قَبۡلِكُمۖ مَّسَّتۡهُمُ ٱلۡبَأۡسَآءُ وَٱلضَّرَّآءُ وَزُلۡزِلُواْ حَتَّىٰ يَقُولَ ٱلرَّسُولُ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مَعَهُۥ مَتَىٰ نَصۡرُ ٱللَّهِۗ أَلَآ إِنَّ نَصۡرَ ٱللَّهِ قَرِيبٞ ٢١٤
Или вы полагали, что войдете в Рай, не испытав того, что постигло ваших предшественников? Их поражали нищета и болезни. Они переживали такие потрясения, что Посланник и уверовавшие вместе с ним говорили: «Когда же придет помощь Аллаха?». Воистину, помощь Аллаха близка.
214- Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden Cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlara yoksulluk ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki sonunda peygamber ve beraberindeki iman edenler:“Allah’ın yardımı ne zaman?” dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı gerçekten yakındır.
214. Yüce Allah bu ayette kullarını darlıklarla, sıkıntılarla, zorluklarla imtihan etmesinin kaçınılmaz olduğunu haber vermektedir. Nitekim önceki nesillere de bunu yapmıştı. Bu Allah’ın hiçbir şekilde değişmeyen, sürekli geçerli bir sünnetidir/kanunudur. Dinini ve şeriatını ayakta tutmak isteyen herkesi mutlaka imtihan edip sınar. Allah’ın emri üzere sabredip direnirse, bu uğurda karşı karşıya kalacağı hoş olmayan şeylere aldırmazsa işte samimi ve doğru kişi odur. O, en mükemmel mutluluğa ve en üstün mertebeye ulaşır. Ama insanların işkence ve sıkıntılarını Allah’ın azabı gibi kabul eder de hoşuna gitmeyen şeyler, onu izlemesi gereken yoldan alıkoyar ve mihnetler de maksadından onu döndürecek olursa işte o, iman iddiasında yalancı bir kimsedir. Çünkü iman güzel şeyler isteme, temennilerde bulunma ve salt iddiadan ibaret değildir. Onun doğru yahut yalan olduğunu ortaya koyacak olan şey amellerdir. İşte önceki ümmetlerin başına da Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “Onlara yoksulluk ve sıkıntılar” yani hem fakirlik hem de türlü hastalıklar “gelip çattı ve” ölüm, sürgün, mallarının alınması ve sevdiklerinin öldürülmesi ile tehdit edilerek çeşitli korkutucu şeylerle “sarsıldılar” türlü zararlarla karşı karşıya kaldılar. Öyle bir duruma vardılar ve o derece sarsıldılar ki, Allah’ın yardımının geleceğine kesin inanmalarına rağmen, onun geciktiğini düşündüler. Sıkıntılarının ileri dereceye ulaşması ve oldukça darlanmalarından dolayı “Sonunda peygamber ve beraberindeki iman edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” dediler.” Rahatlamak sıkıntı ile birlikte olduğuna göre ve bir iş daraldı mı hemen genişlediğine göre Yüce Allah da:“Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı gerçekten yakındır.” buyurmaktadır. İşte hakkı ayakta tutup uygulamaya kalkan herkes kesinlikle imtihan olunur. Eğer tuttuğu yolda sabreder ve ısrarla devam edecek olursa, zorluk ve sıkıntıları artsa bile nihayetinde onun karşı karşıya kaldığı mihnetler kendisi için bir ödül olur. Zorluklar rahatlıklara dönüşür ve bunların akabinde düşmanlara karşı zafer elde eder, kalbindeki rahatsızlıklar şifa bulur. Bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Yoksa siz Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri belli etmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız?”(Ali İmran, 3/142); “Elif, Lam, Mim. İnsanlar iman ettik demeleri ile bırakılıverileceklerini ve imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar? Andolsun onlardan önce geçenleri biz imtihan etmişizdir. Allah elbette doğru olanları da bilir, yalancı olanları da bilir.”(el-Ankebut, 29-1-3) İşte böyle; insan imtihan sırasında üstün ya da zelil olur.
2:215Страница 33
يَسۡـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَۖ قُلۡ مَآ أَنفَقۡتُم مِّنۡ خَيۡرٖ فَلِلۡوَٰلِدَيۡنِ وَٱلۡأَقۡرَبِينَ وَٱلۡيَتَٰمَىٰ وَٱلۡمَسَٰكِينِ وَٱبۡنِ ٱلسَّبِيلِۗ وَمَا تَفۡعَلُواْ مِنۡ خَيۡرٖ فَإِنَّ ٱللَّهَ بِهِۦ عَلِيمٞ ٢١٥
Они спрашивают тебя, что они должны расходовать. Скажи: «Любое добро, которое вы раздаете, должно достаться родителям, близким родственникам, сиротам, беднякам, путникам. Что бы вы ни сделали доброго, Аллах знает об этом».
215- Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: “Malınızdan infak edeceğiniz pay anne ve babanın, akrabaların, yetimlerin, yoksulların, yolda kalmışlarındır. Şüphesiz her ne hayır işlerseniz Allah onu çok iyi bilendir.
215. “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar.” Yani sana infaka dair soru soruyorlar. Bu soru hem neyin infak edileceğini, hem kime infak edileceğini kapsamaktadır. Yüce Allah bu sorularına cevap vererek:“De ki: Malınızdan infak edeceğiniz pay...” diye cevap vermektedir. Yani bu infak ister az, ister çok olsun, insanlar arasında buna en layık ve öncelik hakkına en çok sahip olan kimseler, senin üzerinde en büyük hakka sahip olanlardır. Bunlar ise kendilerine iyi davranılmasının farz isyan edilmesinin ise haram kılındığı anne ve babadır. Onlara yapılacak en büyük iyiliklerden birisi onlara gerekli harcamaları yapmaktır. Bu gerekli harcamaları terk etmek ise onlara karşı yapılacak en büyük isyanlar arasındadır. Bundan dolayı varlık sahibi çocuğun anne babasının nafakasını karşılaması farzdır. Anne babadan sonra ise yakınlık sıralarına göre ve değişik mertebeleri göz önünde bulundurularak akrabalık ve ihtiyaç da hesaba katılmak sureti ile akrabalar gelir. Akrabaya infak, hem bir sadakadır, hem de bir sıla (akrabalık bağını gözetmek)tir. “Yetimler” kendileri adına kazanacak, ihtiyaçlarını karşılayacak kimseleri bulunmayan küçükler demektir. Bizzat kendi ihtiyaçlarını kendileri göremediklerinden ve ihtiyaçlarını karşılamak üzere kazanç sahibi kimseler bulunmadığından dolayı muhtaç olmaları çoğunlukla kaçınılmazdır. Böylelikle Allah yetimlere bir lütuf ve rahmet olmak üzere, gözetilmelerini emretmiştir. “Miskinler/Yoksullar” ihtiyacın kendilerini adeta hareketsiz hale getirdiği, zaruret içinde bulunan muhtaç kimselerdir. Onlara ihtiyaçlarını karşılamak ve onları kendi kendilerine yeter hale getirmek için infak edilir. “Yolda kalmışlar” memleketinden uzakta kalmış ve oraya ulaşamayan yabancılara da yolculukları esnasında kendilerini gidecekleri yere kadar ulaştıracak şekilde nafaka verilmekle yardımcı olunur. Yüce Allah ileri derecedeki ihtiyaçları dolayısıyla bu kesimleri özellikle zikrettikten sonra sözü genelleştirip şöyle buyurmuştur:“Şüphesiz her ne hayır işlerseniz” yani ister bunlara, ister başkalarına vereceğiniz herhangi bir sadaka ve hatta bütün itaat ve Allah’a yakınlaştırıcı çeşitli amelleri -çünkü bütün ameller “hayır” kapsamına girmektedir- işlerseniz “Allah onu çok iyi bilendir.” O bakımdan size bu amelinizin mükâfatını verir, sizin için onu tespit eder. Herkes niyet ve ihlâsına göre nafakasının (infakının) çokluğuna, azlığına, bu infaka duyulan ihtiyaca, bu infakın etkisine ve faydasına göre ecrini alacaktır.
2:216Страница 34
كُتِبَ عَلَيۡكُمُ ٱلۡقِتَالُ وَهُوَ كُرۡهٞ لَّكُمۡۖ وَعَسَىٰٓ أَن تَكۡرَهُواْ شَيۡـٔٗا وَهُوَ خَيۡرٞ لَّكُمۡۖ وَعَسَىٰٓ أَن تُحِبُّواْ شَيۡـٔٗا وَهُوَ شَرّٞ لَّكُمۡۚ وَٱللَّهُ يَعۡلَمُ وَأَنتُمۡ لَا تَعۡلَمُونَ ٢١٦
Вам предписано сражаться, хотя это вам неприятно. Быть может, вам неприятно то, что является благом для вас. И быть может, вы любите то, что является злом для вас. Аллах знает, а вы не знаете.
216- Savaş hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı. Bazen hoşlanmadığınız bir şey, sizin için hayır olabilir. Sevdiğiniz bir şey de hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
216. Önceleri mü’minler savaşı -zayıflıkları ve buna katlanamayacak durumda olmaları dolayısıyla- terk etmekle emrolunmuş iken bu âyet-i kerimede Allah yolunda savaş farz kılınmaktadır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye hicret edip de müslümanlar çoğalıp güçlenince Allah onlara savaşma emrini verdi. Savaşın esas itibari ile yorgunluk ve meşakkati, türlü korku ve tehlikeleri dolayısıyla ve ölümle karşı karşıya getirmesi nedeniyle nefislerin hoşuna gitmeyen bir şey olduğunu haber verdi. Bununla birlikte Allah yolunda savaş, katıksız bir hayırdır. Çünkü bu çeşit savaşta büyük mükâfat vardır, onunla can yakıcı azaptan korunulur, düşmanlara karşı zafer kazanılıp ganimetler elde edilir. Ayrıca onun insanı hoşa gitmeyen şeylere karşı eğitici özellikleri de vardır. “Sevdiğiniz bir şey de hakkınızda şer olabilir.” Mesela rahat isteği ile cihada çıkmayıp oturmak bir kötülüktür. Çünkü cihada çıkmamak Allah’ın yardımının kesilmesine, düşmanların İslâm’a ve müslümanlara musallat olmasına, zillet ve aşağılıkla karşı karşıya kalmaya, büyük ecrin kaybedilmesine ve cezanın gerçekleşmesine sebeptir. Bu âyet-i kerimede ifade edilen hususlar, dini açıdan değişmez kurallardır. Nefislerin, meşakkatinden dolayı hoşlanmadığı hayır fiilleri mutlaka hayırdır, hakkında rahat ve lezzet vehmettiği bütün şer fiilleri hiç şüphesiz şerdir. Dünya ile ilgili hususlarda ise bunlar her zaman geçerli olmayabilir. Aksine mü’min kimse için çoğunlukla görülen durum şudur: O herhangi bir hususu sevecek olur da Allah da o kimseyi o işten uzak tutacak birtakım sebepler takdir buyurursa, şüphesiz ki böylesi onun için daha hayırlıdır. Bu gibi durumlarda ona düşen uygun davranış, Yüce Allah’a şükretmek ve meydana gelenin, hayırlı olduğuna inanmaktır. Çünkü mü’min, Yüce Allah’ın kuluna kendi nefsinden daha çok merhametli olduğunu bilir. Kulunun maslahatını kulun kendisinden daha bir gerçekleştirmeye muktedir olduğunu ve kulun maslahatını ondan daha iyi bildiğini bilir. Nitekim Yüce Allah da “Allah bilir, siz bilmezsiniz” buyurmaktadır. O halde size yakışan hoşunuza gitsin veya gitmesin, sizi sevindirsin veya sevindirmesin hakkınızdaki bütün takdirleri gönül hoşluğu ile karşılamaktır.
Savaş emri kayıtlı zikredilmeyecek olsaydı, haram aylar da dahil bütün ayları (zaman itibari ile) kapsayacak olduğundan dolayı Yüce Allah, haram aylardaki savaşı istisna ederek şöyle buyurmaktadır:
2:217Страница 34
يَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلشَّهۡرِ ٱلۡحَرَامِ قِتَالٖ فِيهِۖ قُلۡ قِتَالٞ فِيهِ كَبِيرٞۚ وَصَدٌّ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ وَكُفۡرُۢ بِهِۦ وَٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ وَإِخۡرَاجُ أَهۡلِهِۦ مِنۡهُ أَكۡبَرُ عِندَ ٱللَّهِۚ وَٱلۡفِتۡنَةُ أَكۡبَرُ مِنَ ٱلۡقَتۡلِۗ وَلَا يَزَالُونَ يُقَٰتِلُونَكُمۡ حَتَّىٰ يَرُدُّوكُمۡ عَن دِينِكُمۡ إِنِ ٱسۡتَطَٰعُواْۚ وَمَن يَرۡتَدِدۡ مِنكُمۡ عَن دِينِهِۦ فَيَمُتۡ وَهُوَ كَافِرٞ فَأُوْلَٰٓئِكَ حَبِطَتۡ أَعۡمَٰلُهُمۡ فِي ٱلدُّنۡيَا وَٱلۡأٓخِرَةِۖ وَأُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلنَّارِۖ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ٢١٧
Они спрашивают тебя о сражении в запретный месяц. Скажи: «Сражаться в этот месяц - великое преступление. Однако сбивать других с пути Аллаха, не веровать в Него, не пускать в Заповедную мечеть и выгонять оттуда ее жителей - еще большее преступление перед Аллахом. Искушение хуже, чем убийство. Они не перестанут сражаться с вами, пока не отвратят вас от вашей религии, если только смогут. А если кто из вас отступит от своей религии и умрет неверующим, то его деяния окажутся тщетными как в этом мире, так и в Последней жизни. Они являются обитателями Огня и останутся там вечно».
217- Sana haram ayı, onda savaşmayı sorarlar. De ki: “Onda yapılan savaş büyük bir günahtır; ama Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, Mescid-i Haram’dan alıkoymak ve ahalisini oradan çıkarmak ise Allah katında çok daha büyük bir günahtır. Fitne katilden daha büyük bir günahtır. Eğer güçleri yetse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmazlar. Artık içinizden her kim dininden irtidat eder de kâfir olarak ölürse işte böylelerinin bütün amelleri dünyada da âhirette de heder olup gider. Onlar ateş ehlidirler ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.
217. “Sana haram ayı, onda savaşmayı sorarlar” buyruğu ile ilgili olarak cumhur, haram aylarda savaşmanın haram kılınmasının, müşriklerin bulundukları yerde öldürülmesi emri ile nesh edildiği görüşündedir. Bazı müfessirler ise bunun nesh olmadığı görüşündedirler. Çünkü mutlak olan emir, mukayyed olana hamledilir. Bu âyet-i kerime ise mutlak olan savaşma emrinin umumunu kayıtlamaktadır. Çünkü haram ayların meziyetlerinin en büyüğü bu aylarda savaşmanın haram kılınmasıdır. Ancak bu hüküm, yalnızca savaşı başlatmak ile ilgilidir. Savunma kastı ile savaş ise Haram beldede caiz olduğu gibi Haram aylarda da caizdir. Bu âyet-i kerime Abdullah b. Cahş seriyyesinin başından geçen ve onların Amr bin el-Hadramî’yi öldürüp mallarını almaları dolayısıyla meydana gelen olaylardan ötürü nazil olduğundan ve bu durum denildiğine göre Recep ayında cereyan ettiğinden dolayı müşrikler, müslümanları haram aylarda çarpışmalarından dolayı ayıpladılar. Ancak onlar bu ayıplamalarında haksızdılar. Zira onların öyle çirkin fiilleri vardı ki bunların bir tanesi bile müslümanları ayıplandıkları şeyden çok daha büyüktür. İşte Yüce Allah onlarda bulunan bu çirkinlikleri beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Ama Allah yolundan alıkoymak” yani müşriklerin Allah’a ve Rasûlü’ne iman etmek isteyen kimselere engel olmaları, Allah’a iman edenleri eziyet ve işkencelere maruz bırakarak dinlerinden döndürmek için çalışmaları, haram aylardaki ve haram beldedeki küfürleri -ki küfür yalnız başına bile kötülük olarak yeter, özellikle de haram aylarda ve haram beldede meydana gelmişse-… “Ahalisini oradan çıkarmak” yani Mescid-i Haram’ın ahalisi olan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabını oradan çıkarmak… Çünkü bizzat bu ahalisi ona müşriklerden daha bir layıktırlar ve gerçek manada Mescid-i Haram’ın imar edicileri onlardır. Ancak müşrikler onları Mescid-i Haram’dan çıkardılar ve ona ulaşmalarına imkân tanımadılar. Oysa ibadet için bu Beyt’in civarında duran da dışardan gelen de birbirine eşittir. İşte bu işlerin her birisi tek başına bile haram aylarda “katilden daha büyüktür.” Peki ya bütün bu kötü işlerin onlarda bir arada bunmasına ne demeli? Böylelikle onların, mü’minleri ayıplamalarında haksız, ayrıca fasık ve zalim oldukları anlaşılmaktadır. Daha sonra Yüce Allah onların mü’minlerle savaşı devam ettireceklerini haber vermektedir. Maksatları müslümanların mallarını almak ve onları öldürmek değildir. Asıl maksatları onları dinlerinden döndürmek ve imanlarından sonra kâfir olmalarını sağlamaktır ki böylelikle Cehennem ehli olsunlar diye. Bu hususta bütün güçlerini ortaya koymaktadırlar. Ellerinden geldiği kadar çalışmaktadırlar. Allah ise mutlaka nurunu tamamlayacaktır; kâfirler hoşlanmasa bile. Bu genel olarak bütün kâfirlerin özelliğidir. Kendilerinin dışındakilerle dinlerinden geri döndürünceye kadar savaşı sürdürürler. Özellikle yahudiler ve Hıristiyanlar… Zira onlar bu iş için cemiyetler kurdular. Misyonerleri dört bir tarafa yaydılar. Doktorlar gönderdiler, okullar yaptılar. Maksatları ise ümmetleri dinlerinden uzaklaştırmak, kendi dinlerine sokmaktır. Ellerinden gelen bütün imkânları ile kendilerinin dışındaki ümmetleri, dinleri hakkında şüphelere düşürmeye gayret ettiler. Ancak mü’minlere İslâm’ı lütfeden, onlar için bu değerli dinini seçen, onlar lehine dinini tamamlayan Allah’tan umudumuz şudur: O, mü’minlerin dinini en mükemmel şekilde uygulamaları sureti ile onlar üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Nurunu söndürmek isteyen herkesi de yardımsız bırakacaktır. Hile ve tuzaklarına kendilerini düşürecektir. Dinini zafere kavuşturacak, adını yüceltecektir. Şu âyet-i kerime de bu bakımdan -kendilerinden önceki kâfirler hakkında doğruyu dile getirdiği gibi- şimdi hali hazırda mevcut kâfirler hakkında da doğru çıkacaktır, dedikleri gerçekleşecektir:“O kâfirler şüphesiz mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcarlar. Yakında da onları harcayacaklar, sonra bu onlara bir yürek acısı olacaktır, sonra da yenilgiye uğrayacaklardır. Kâfir olanlar toplanıp Cehenneme sürüleceklerdir.”(el-Enfal, 8/36) Daha sonra Yüce Allah, küfrü İslâm’a tercih etmek sureti ile irtidat eden ve kâfir olarak ölene kadar bu halde devam eden kimseler hakkında şöylece haber vermektedir:“İşte böylelerinin bütün amelleri dünyada da âhirette de heder olup gider.” Çünkü bu amellerin kabul edilmesi için gerekli şart olan İslam yoktur. “Onlar ateş ehlidir ve orada ebedi kalacaklardır.” Âyet-i kerime mefhumu ile irtidad ettikten sonra İslâm’a tekrar dönenin önceki amellerinin de geri döneceğine delildir. Aynı şekilde masiyetlerden tevbe eden kimselerin de önceki amelleri tekrar kendilerine döner.
2:218Страница 34
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَٱلَّذِينَ هَاجَرُواْ وَجَٰهَدُواْ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ أُوْلَٰٓئِكَ يَرۡجُونَ رَحۡمَتَ ٱللَّهِۚ وَٱللَّهُ غَفُورٞ رَّحِيمٞ ٢١٨
Воистину, те, которые уверовали, совершили переселение и сражались на пути Аллаха, надеются на милость Аллаха. А ведь Аллах - Прощающий, Милосердный.
218- Şüphesiz iman edenler, hicret edip de Allah yolunda cihad edenler var ya işte onlar, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah da Ğafûrdur, Rahîmdir.
218. Bu üç çeşit amel, mutluluğun adresi ve ubudiyetin/kulluğun eksenidir. İnsanın kazancı, zarar ve ziyanı bunlarla ortaya çıkar. İmanı ele alalım. Onun faziletini anlatmaya imkân yoktur. Mutluları bedbahtlardan, cennetlikleri cehennemliklerden ayırt edici özelliğe sahip bir esas hakkında ne söylenebilir ki! Kul iman sahibi olduğu takdirde yaptığı hayır işler kabul olunur, ona sahip olmadı mı onun hiçbir harcaması, hiçbir fidyesi, farz ve nafilesi kabul olunmaz. Hicrete gelince; hicret sevilen ve alışılmış şeylerden Allah’ın rızası için ayrılmak demektir. Muhacir vatanını, mallarını, aile halkını, dostlarını Yüce Allah’a yakınlaşmak ve dinine yardımcı olmak kastı ile bırakıp gider. Cihad ise; düşmanlarla çarpışmak için bütün gayretini ortaya koymak, Allah’ın dinini zafere ulaştırıp şeytanın dininin kökünü kazımak için bütün gayreti ile çalışmaktır. Cihad salih amellerin zirvesidir. Ona verilen mükâfat da en üstün mükâfattır. İslâm dairesinin genişletilmesi, putlara tapanların yenik düşürülmesi, müslümanların can, mal ve çoluk çocuklarının güvenlik altına alınmasının en önemli yolu cihaddır. Sıkıntı ve zorluklarına rağmen bu üç ameli gereği gibi yerine getiren bir kimse diğerlerini daha ileri derecede ve daha mükemmel bir şekilde yerine getirir. Bu gibi kimselerin Allah’ın rahmetini ummaları haklarıdır. Çünkü bunlar rahmeti gerektiren sebepleri yerine getirmişlerdir. Bu buyrukta Allah’ın rahmetini ummanın ancak mutluluğun sebeplerini yerine getirdikten sonra olacağına delil vardır. Tembelliğe ve sebepleri yerine getirmemeye rağmen umut sahibi olmak ise bir acizliktir, boş bir temenni ve aldanıştır. Bu, o kimsenin gayretinin azlığına ve kıt akıllı olduğuna delildir. Zira bu, evlenmeden çocuk sahibi olmayı, tohum atıp sulamadan mahsul almayı ummak gibidir. Yüce Allah’ın:“İşte onlar Allah’ın rahmetini umabilirler” buyruğunda kulun -yaptığı ameller ne olursa olsun- onlara dayanıp güvenmemesi gerektiğine, bunun yerine Rabbinin rahmetini umması, amellerinin kabul edilerek günahlarının bağışlanıp kusurlarının da örtüleceğini umması gerektiğine delil vardır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmuştur:“Allah Ğafûrdur” samimi bir şekilde tevbe edenlerin günahlarını bağışlayıcıdır; “Rahîmdir” onun rahmeti her şeyi kuşatmıştır, onun cömertlik ve bağışı bütün canlıları kapsamıştır. Bu buyrukta sözü geçen amelleri yerine getiren kimselerin Allah’ın mağfiretini elde edeceklerine delil vardır. Çünkü “Hiç şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir.”(Hud, 11/114) Bunlar Allah’ın rahmetine nail olurlar. Allah’ın mağfiretine de nail olundu mu artık dünya ve âhiretin cezaları onlardan uzaklaştırılır. Çünkü cezalar günahların bir neticesidir. Onlar ise bağışlanmış ve etkileri ortadan kalkmıştır. Böyle bir kimse ilâhi rahmeti elde etti mi artık dünya ve âhiretindeki her türlü hayrı elde etmiş olur. Hatta bunların sözü geçen amelleri bile Allah’ın onlara rahmetinin bir parçasıdır. Zira Allah bu hususta muvaffakiyet vermemiş olsaydı onlar bu amellere yönelemezlerdi. Allah bu amelleri işleme gücünü vermemiş olsaydı, onları yapamazlardı. Allah bu amelleri işleyenlere ihsan ve lütufta bulunmamış olsaydı bu amellerini tamama erdirmez ve onlardan kabul etmezdi. Başında da sonunda lütuf yalnız O’nundur. Sebebi de lütfeden odur, sebebin sonucunu da.
2:219Страница 34
۞ يَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلۡخَمۡرِ وَٱلۡمَيۡسِرِۖ قُلۡ فِيهِمَآ إِثۡمٞ كَبِيرٞ وَمَنَٰفِعُ لِلنَّاسِ وَإِثۡمُهُمَآ أَكۡبَرُ مِن نَّفۡعِهِمَاۗ وَيَسۡـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَۖ قُلِ ٱلۡعَفۡوَۗ كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ ٱللَّهُ لَكُمُ ٱلۡأٓيَٰتِ لَعَلَّكُمۡ تَتَفَكَّرُونَ ٢١٩
Они спрашивают тебя об опьяняющих напитках и азартных играх. Скажи: «В них есть большой грех, но есть и польза для людей, хотя греха в них больше, чем пользы». Они спрашивают тебя, что они должны расходовать. Скажи: «Излишек». Так Аллах разъясняет вам знамения, - быть может, вы поразмыслите
219- Sana içki ve kumarı sorarlar. De ki:“İkisinde de hem büyük bir günah hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Ama günahları faydalarından daha büyüktür.” Sana neyi infak edeceklerini de sorarlar. De ki: “İhtiyacınızdan arta kalanını. Allah âyetlerini size böyle açıklar. İyice düşünesiniz diye...
219-220. Yüce Allah:“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar...” diye buyurmaktadır. Yani ey Peygamber, mü’minler sana içki ve kumarın hükümlerinin ne olduğunu sorarlar. İçki de kumar da cahiliye dönemiyle İslâm’ın ilk dönemlerinde kullanılan şeylerdi. Bu hususta bir anlaşmazlık ortaya çıkmış olsa gerek ki bunların hükümlerinin ne olduğuna dair soru sorulmuştur. Yüce Allah da Peygamberine, içki ve kumarın fayda ve zararlarını açıklamasını emretmiştir ki bu açıklama haram kılınmalarına ve kesin olarak terk edilmelerine bir hazırlık olsun. Bu iki alışkanlığın aklı ve malı götürmeleri, Allah’ın zikrinden ve namazdan alıkoymaları, düşmanlık ve kine sebep olmaları vb. gibi olumsuz sonuçlarının, günah ve zararlarının, içki ticaretiyle kumardan kazanılan mal ve onlardan elde edilen geçici neşe gibi fayda olduğunu sandıkları şeylerden daha büyük olduğunu haber vermektedir. Bu açıklama bunlardan vazgeçirici bir özelliğe sahiptir; çünkü aklı başında bir insan daha faydalı olan şeyi tercih eder, zararı daha ağır basan şeylerden de uzak durur. Ancak bu ikisine iyice alışmış olduklarından ve ilk anda bunları kesin olarak terk etmelerinin zorluğundan dolayı bu âyet-i kerime, Yüce Allah’ın şu buyruğunda sözünü ettiği haram hükmünün bir hazırlık aşaması olmuştur:“Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları, şeytanın pis işlerindendir… Artık vazgeçtiniz değil mi?”(el-Maide, 5/90-91) Yüce Allah’ın hükümlerini bu şekilde indirmesi ise onun lütuf, rahmet ve hikmetinin bir eseridir. Bundan dolayıdır ki bu âyet-i kerimeler nazil olunca Ömer radıyallahu anh:“Vazgeçtik, vazgeçtik” demiştir. İçki (الخمر) sarhoşluk verici ve aklı örtüp perdeleyen her türlü içkidir. Kumar ise iki tarafın birtakım bedeller koydukları her türlü yarışma çeşididir. Zar, satranç, belli bir bedel konularak sözlü ya da fiili her türlü yarışma vb. gibi. Deve, at ve ok atma yarışmaları bunlardan müstesnadır. Bunlar mubahtır; çünkü bunlar cihada bir destek ve hazırlıktır. O bakımdan Şâri bunlara (denilen şekilde kumar olmaması şartı ile) ruhsat vermiştir. Yüce Allah’ın:“Sana neyi infak edeceklerini de sorarlar” buyruğu ise mallarından infak edecekleri miktara dair sorulan bir sorudur. Yüce Allah işi kolaylaştırarak mallarından kolaylarına geleni infak etmelerini emretmektedir ki, bu da ihtiyaç ve zorunlu gereklerinin dışında kalan kolaylıkla verebilecekleri bir miktardır. Bu da zengin, fakir ve orta halli her bir kimsenin durumuna göre değişir. Herkes malından, ihtiyacından arta kalan kısmı -yarım hurma bile olsa- infak edebilme gücüne sahiptir. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e insanlara karşı davranışlarında onların kolayına gidecek yolu tutmasını ve sadakalarından da ihtiyaçlarından arta kalanını almasını, onlara ağır gelecek yükleri yüklememesini emretmiştir. Çünkü Yüce Allah bize verdiği emirleri onlara ihtiyacı olduğu için yahut da bize zorluk çıkarmak için vermemiştir. Aksine O, bizim için mutluluk kaynağı olacak ve bize kolay gelecek ve hem bizim için hem kardeşlerimiz için faydalı olacak şeyleri emretmiştir. Bu yüzden Rabbimiz en mükemmel hamde layıktır. Yüce Allah bu tatmin edici beyandan ve kullarını şeriatının sırlarına muttali kıldıktan sonra:“Allah âyetlerini size böyle açıklar” buyurmaktadır. Yani hakka delalet eden faydalı bilgiyi, hak ile batılı birbirinden ayırt edici ilmi gerçekleştiren kesin belgeleri böyle açıklar. “İyice düşünesiniz diye… hem dünya hem de âhiret hakkında” yani şeriatının sırları hakkında fikir yürütesiniz, onun emirlerinin dünya ve âhiretin faydalarını içerdiğini bilesiniz diye. Aynı şekilde dünya hakkında, onun çabucak geçip gitmesi hakkında düşünüp onu geri çeviresiniz; âhiret hakkında, onun ebediliği ve orada amellerin karşılığının görüleceği üzerinde düşünüp âhiretinizi imar edesiniz diye. “Bir de sana yetimleri sorarlar.” Yüce Allah’ın: “Şüphe yok ki yetimlerin mallarını haksız yolla yiyenlerin yiyip de karınlarına doldurdukları şey ancak ateştir. Onlar yakında alevli bir ateşe de gireceklerdir.”(en-Nisa, 4/10) buyruğu inince bu hüküm, müslümanlara ağır geldi ve kendi yemeklerini yetimlerin yemeklerinden ayırdılar. Bunu âdet üzere ortaklaşa hareket etmeleri gereken bu durumda bile yetimlerin mallarından bir şeyler yemiş olurlar korkusu ile yaptılar ve buna dair Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e soru sordular. Yüce Allah da esas maksadın yetimlerin mallarını gerektiği gibi korumak, himaye etmek ve mallarını ticarette kullanmak yolu ile “ıslah etmek” olduğunu, yemek ve benzeri hususlarda onlarla birlikte hareket etmenin de -yetimlere zarar vermeyecek şekilde- caiz olduğunu haber vermektedir. Çünkü yetimler sizin kardeşlerinizdir. Kardeşlerin de bu gibi işlerini birlikte yapmaları olağan hallerindendir. Bu konuda göz önünde bulundurulması gereken niyet ve ameldir. Her kimin niyeti yetimin halini ıslah etmek olur ve yetimin malına göz dikmezse kasıtsız olarak yetimin malından kendisine bir şey geçecek olsa dahi, bunun ona bir sakıncası olmaz. Buna karşılık bir kimsenin de malını yetiminki ile karıştırmaktan maksat ve niyeti, yetimin malını yemek olursa işte günah ve vebal altına giren kimse budur. Çünkü “yolların/araçların hükmü maksatlarının hükmü ile aynıdır.” Bu âyet-i kerimede yiyecek, içecek, akit ve benzeri konularda gerçekleşecek karışmaların caiz olduğuna delildir. Böyle bir ruhsat ise Yüce Allah’tan bir lütuf, bir ihsan ve mü’minlere bir genişliktir. Aksi takdirde “Allah dileseydi elbette sizi sıkıntıya sokardı” yani bu konuda ruhsat vermemek sureti ile yükünüzü ağırlaştırır ve siz de bundan zorluk çekerdiniz; bu size ağır gelir ve günah kazanabilirdiniz. “Muhakkak Allah Azîzdir” yani tam ve eksiksiz güç O’nundur, her şey O’nun idaresi altındadır. Bununla birlikte O “Hakîmdir” Ancak kâmil hikmetinin ve eksiksiz inâyetinin gereği olanını yapar. Aziz olması, hikmetine aykırı değildir. Bu yüzden: Hikmete uygun düşsün yahut düşmesin, Allah dilediği her şeyi yapar, denilemez. Aksine şöyle denmelidir: O’nun fiilleri de hükümleri de hikmetlidir. O, abes bir şey yaratmaz. Aksine biz ister bilelim ister bilmeyelim hikmetsiz hiçbir iş yapmaz. Aynı şekilde O, kullarına hikmetten uzak bir şer’î hüküm de indirmez. Ancak ya tmamen faydalı yahut da büyük oranda faydalı olan şeyleri emreder. O’nun yasakladığı şeyler de ya tamamen zararlıdır yahut da zararı daha fazladır. Bunun böyle olması hikmet ve rahmetinin mükemmelliğinden dolayıdır.
2:220Страница 35
فِي ٱلدُّنۡيَا وَٱلۡأٓخِرَةِۗ وَيَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلۡيَتَٰمَىٰۖ قُلۡ إِصۡلَاحٞ لَّهُمۡ خَيۡرٞۖ وَإِن تُخَالِطُوهُمۡ فَإِخۡوَٰنُكُمۡۚ وَٱللَّهُ يَعۡلَمُ ٱلۡمُفۡسِدَ مِنَ ٱلۡمُصۡلِحِۚ وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ لَأَعۡنَتَكُمۡۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٞ ٢٢٠
над этим миром и Последней жизнью. Они спрашивают тебя о сиротах. Скажи: «Делать им добро - хорошо. Если вы объедините свои дела, то ведь они - ваши братья. Аллах отличает распространяющего нечестие от творящего добро. Если бы Аллах захотел, то поставил бы вас в затруднительное положение. Воистину, Аллах - Могущественный, Мудрый».
220- …hem dünya hem âhiret hakkında. Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki:“Onları ıslah etmek, daha hayırlıdır.” Şâyet onlarla bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah kimin ıslah ettiğini kimin de ifsat ettiğini bilir. Allah dileseydi elbette sizi sıkıntıya sokardı. Muhakkak Allah Azîzdir, Hakîmdir.
2:221Страница 35
وَلَا تَنكِحُواْ ٱلۡمُشۡرِكَٰتِ حَتَّىٰ يُؤۡمِنَّۚ وَلَأَمَةٞ مُّؤۡمِنَةٌ خَيۡرٞ مِّن مُّشۡرِكَةٖ وَلَوۡ أَعۡجَبَتۡكُمۡۗ وَلَا تُنكِحُواْ ٱلۡمُشۡرِكِينَ حَتَّىٰ يُؤۡمِنُواْۚ وَلَعَبۡدٞ مُّؤۡمِنٌ خَيۡرٞ مِّن مُّشۡرِكٖ وَلَوۡ أَعۡجَبَكُمۡۗ أُوْلَٰٓئِكَ يَدۡعُونَ إِلَى ٱلنَّارِۖ وَٱللَّهُ يَدۡعُوٓاْ إِلَى ٱلۡجَنَّةِ وَٱلۡمَغۡفِرَةِ بِإِذۡنِهِۦۖ وَيُبَيِّنُ ءَايَٰتِهِۦ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمۡ يَتَذَكَّرُونَ ٢٢١
Не женитесь на язычницах, пока они не уверуют. Безусловно, верующая невольница лучше язычницы, даже если она понравилась вам. Не выдавайте мусульманок замуж за язычников, пока они не уверуют. Безусловно, верующий невольник лучше язычника, даже если он понравился вам. Они зовут к Огню, а Аллах зовет к Раю и прощению со Своего соизволения. Он разъясняет людям Свои знамения, - быть может, они помянут назидание.
221- Müşrik kadınları iman etmedikçe nikâhlamayın. Mü’min bir cariye müşrik bir (hür) kadından -o kadın hoşunuza gitse bile- kesinlikle daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de iman etmedikçe (mü’min bir kadını) nikâhlamayın. Mü’min bir köle elbette müşrik bir (hür) erkekten -o erkek hoşunuza gitse bile- daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise izni ile Cennete ve mağfirete davet eder. Ayetlerini de insanlara öğüt alsınlar diye beyan eder.
221. “Müşrik kadınları iman etmedikçe” şirkleri üzere devam ettikleri sürece “nikâhlamayın.” Çünkü ne kadar çirkin olursa olsun mü’min bir kadın, ne kadar güzel olursa olsun müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Bu, bütün müşrik kadınlar hakkında umumidir. Ancak Maide Sûresi’nde yer alan ve Kitap Ehli kadınlarla evlenmenin mubah olduğunu belirten âyet-i kerime bu hükmü tahsis etmiştir. Çünkü Yüce Allah sözü geçen âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“Sizden önce kitap verilenlerden iffetli kadınlar da... size helâl klınmıştır.”(el-Maide, 5/5)“Müşrik erkeklere de iman etmedikçe (mü’min bir kadını) nikâhlamayın.” Bu buyruk da umumidir ve hakkında tahsis söz konusu değildir. Daha sonra Yüce Allah müslüman erkek ve müslüman kadının farklı dinden olan (müşrik) biriyle nikahlanmalarının haram kılışındaki hikmeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Onlar ateşe çağırırlar” yani sözleriyle, davranışlarıyla ve halleri ile böyle yaparlar. Onlarla içli dışlı olmak tehlikeli bir iştir ve bu tehlike dünyevi tehlikelerden olmayıp ebedi bedbahtlığa yol açan bir tehlikedir. Âyet-i kerimenin gösterdiği gerekçeden (illetten) her bir müşrik ve her bir bid’atçi ile içli dışlı olmanın yasaklandığı anlaşılmaktadır. Çünkü pek çok maslahatına rağmen eğer evlilik caiz değilse hiçbir faydası olmayan içli dışlı olmalar haydi haydi caiz olmaz. Hele hele de müşrik ve benzerlerinin -hizmetçilik ve benzeri işler dolayısıyla- müslüman üzerinde üstünlüğünün söz konusu olduğu içli dışlı oluş hallerinde bu kesinlikle böyledir. Yüce Allah’ın:“Müşrik erkeklere de... nikahlamayın” buyruğunda nikahta velinin söz hakkı olduğuna açık bir delil vardır. “Allah ise izni ile Cennete ve mağfirete davet eder.” Kullarını Cennet ve mağfiretin elde edilmesine davet eder. Bunun elde ediliş sonuçları arasında ise cezaların bertaraf edilmesi de vardır. Bu ise salih ameller, samimi tevbe, faydalı ilim ve hayırlı işler gibi sebeplere çağırmakla gerçekleşmektedir. “Ayetlerini” hükümlerini ve bu hükümlerin hikmetlerini “de insanlara öğüt alsınlar diye beyan eder.” İşte bu, onların unuttuklarını hatırlamalarını, bilmediklerini öğrenmelerini, uygulamadıkları emirleri de yerine getirmelerini gerektirir. Daha sonra ise Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Текст: Quranic Universal Library (Tarteel) через spa5k/tafsir_api (MIT), в зафиксированной версии. Аяты: Quran Foundation. Источники и лицензии