Ас-Саади · Тафсир · на турецком
Ан-Нур 24:27–42
24:27–29Страница 352
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لَا تَدۡخُلُواْ بُيُوتًا غَيۡرَ بُيُوتِكُمۡ حَتَّىٰ تَسۡتَأۡنِسُواْ وَتُسَلِّمُواْ عَلَىٰٓ أَهۡلِهَاۚ ذَٰلِكُمۡ خَيۡرٞ لَّكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تَذَكَّرُونَ ٢٧
О те, которые уверовали! Не входите в чужие дома, пока не спросите позволения и не поприветствуете миром их обитателей. Это лучше для вас. Быть может, вы помяните назидание.
فَإِن لَّمۡ تَجِدُواْ فِيهَآ أَحَدٗا فَلَا تَدۡخُلُوهَا حَتَّىٰ يُؤۡذَنَ لَكُمۡۖ وَإِن قِيلَ لَكُمُ ٱرۡجِعُواْ فَٱرۡجِعُواْۖ هُوَ أَزۡكَىٰ لَكُمۡۚ وَٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ عَلِيمٞ ٢٨
Если же вы никого не найдете в них, то не входите, пока вам не позволят. Если же вам скажут: «Уйдите!». - то уходите. Так будет чище для вас. Воистину, Аллаху ведомо о том, что вы совершаете.
لَّيۡسَ عَلَيۡكُمۡ جُنَاحٌ أَن تَدۡخُلُواْ بُيُوتًا غَيۡرَ مَسۡكُونَةٖ فِيهَا مَتَٰعٞ لَّكُمۡۚ وَٱللَّهُ يَعۡلَمُ مَا تُبۡدُونَ وَمَا تَكۡتُمُونَ ٢٩
На вас нет греха, если вы без разрешения войдете в нежилые (не принадлежащие конкретному лицу) дома, которыми вы можете пользоваться. Аллаху известно то, что вы обнаруживаете, и то, что вы скрываете.
27- Ey iman edenler! Kendi evlerinizin dışındaki (yabancı) evlere izin alıp o ev halkına selâm vermeden girmeyin. Bu, sizin için daha hayırlıdır. Olur ki düşünüp öğüt alırsınız. 28- Eğer o (yabancı evlerde) kimseyi bulamazsanız size izin verilinceye kadar oralara girmeyin. Eğer size “Geri dönün” denirse, geri dönün. Bu, sizin için daha nezihtir. Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir. 29- Oturulmayan ve içlerinde size ait eşya/fayda bulunan evlere (izinsiz) girmenizde ise size bir günah yoktur. Allah, açığa vurduklarınızı da gizlediklerinizi de bilir.
27. Yüce Yaratıcı mü’min kullarına irşadda bulunarak kendi evleri dışındaki evlere izin almaksızın girmemelerini emretmektedir. Çünkü izinsiz başkasının evine girmenin pek çok kötü sonucu vardır. Bunlardan birisini Allah Rasûlü şu buyruğu ile söz konusu etmektedir:“İzin istemek, ancak (ev sahiplerinin görülmesinin arzulamadıkları hallerinin) görülmesi(ni önlemek) için emredilmiştir.” İzin istememe dolayısı ile evlerin içerisinde görülmesi istenmeyen haller göze çarpar. Ev, içindekileri örtüp saklama hususunda elbisenin insanın bedenindeki avreti örtmesine benzer. İzin istemenin bir diğer sebebi, izinsiz giren kimsenin hırsızlık veya buna benzer kötü bir itham ve şüphe altında kalmasını gerektirmesidir. Çünkü gizlice bir yere girmek, kötülük yapmak istemenin delilidir. İşte Yüce Allah, mü’minlere kendi evlerinin dışındaki evlere “izin alıp o ev halkına selâm vermeden” girmeyi yasaklamaktadır. İzin almaya âyet-i kerimede (ısınma, ünsiyet sağlama anlamında)“istinas” denmesinin sebebi, bu yolla ünsiyetin husule gelmesi, izin almaksızın ise soğukluk ve ürkmenin söz konusu olması dolayısıyladır. İzin alıp hane halkına selam vermek, hadis-i şerifte geçtiği üzere: “Esselamu aleykum, girebilir miyim?” demek sûreti ile olur. “Bu” sözü geçen şekilde izin istemek “sizin için daha hayırlıdır. Olur ki düşünüp öğüt alırsınız.” Çünkü bunun birçok faydası vardır ve bu, sahip olunması gereken ahlâkî erdemlerdendir. Eğer kendisinden izin istenen kişi izin verirse, izin talep eden de içeri girer.
28. “Eğer o (yabancı evlerde) kimseyi bulamazsanız size izin verilinceye kadar oralara girmeyin. Eğer size “Geri dönün” denirse, geri dönün.” Geri dönmemezlik etmeyin, bundan dolayı da kızıp öfkelenmeyin. Çünkü ev sahibi, sizin yerine getirilmesi gereken bir hakkınızı engellemiş değildir. O, bağışta bulunan kişi durumundadır. Dilerse izin verir, dilemezse vermez. Öyleyse sizden herhangi bir kimse böyle bir halden dolayı kibirlenip de kızmasın. Çünkü “bu, sizin için daha nezihtir.” Kötülüklerden arınıp temizlenmeniz ve iyiliklerle bezenmeniz için daha uygundur. “Allah, yaptıklarınızı çok iyi bilir.” Ve herkese az olsun, çok olsun, iyi olsun kötü olsun, ne amel yaptıysa onun karşılığını verecektir.
29. Bu, fiilen mesken olarak kullanılan evlere dair hükümdür. İnsanın orada eşyasının bulunması ile bulunmaması arasında fark yoktur. Yine mesken olarak kullanılmayan ama insanın eşyası bulunmayan evler için de hüküm böyledir. Ev halkı bulunmayan, içinde kişiye ait eşyaların bulunduğu, oraya girme gereği duymakla birlikte kendilerinden izin alması mümkün olacak kimse bulunmayan evlere gelince -mesela ücret ödeyerek ve benzeri yollarla tutulup kalınan kiralık evler (otel vb.) buna örnektir- bunlar hakkında Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oturulmayan ve içlerinde size ait eşya/fayda bulunan evlere (izinsiz) girmenizde ise size bir günah yoktur.” Bu, daha önce sözü edilen evlere izinsiz girmenin haram ve günah olduğuna delildir. Yüce Allah’ın:“Oturulmayan ve içlerinde size ait eşya/fayda bulunan evler” tabiri, Kur’ân-ı Kerîm’in hayret verici kayıtlı ifadelerinden birisidir. Çünkü daha önce geçen “kendi evlerinizin dışındaki evlere” buyruğu, insanın mülkiyetinde bulunmayan bütün evleri kapsayan umumi bir lafızdır. Bu âyet-i kerimedeki kayıt ile Yüce Allah, kişinin kendi mülkü altında olmamakla birlikte içinde kendisine ait eşya/fayda bulunan ve orada oturan kimselerin olmadığı evleri bu umumi lafzın dışına çıkarmakta ve bu gibi evlere izinsiz girmekten vebali kaldırmaktadır. “Allah, açığa vurduklarınızı da gizlediklerinizi de bilir.” Gizli ve açık bütün hallerinizi bilir. Sizin maslahatınıza olan şeyleri de bilir. Bu yüzden size gerek duyduğunuz ve sizin için zorunlu bulunan şer’î hükümler buyurmuştur.
24:30Страница 353
قُل لِّلۡمُؤۡمِنِينَ يَغُضُّواْ مِنۡ أَبۡصَٰرِهِمۡ وَيَحۡفَظُواْ فُرُوجَهُمۡۚ ذَٰلِكَ أَزۡكَىٰ لَهُمۡۚ إِنَّ ٱللَّهَ خَبِيرُۢ بِمَا يَصۡنَعُونَ ٣٠
Скажи верующим мужчинам, чтобы они опускали свои взоры и оберегали свои половые органы. Так будет чище для них. Воистину, Аллаху ведомо о том, что они творят.
30- Mü’min erkeklere söyle de gözlerini sakınsınlar ve mahrem yerlerini korusunlar. Bu, onlar için daha temizdir. Şüphe yok ki Allah, onların yaptıklarından çok iyi haberdardır.
30. Yani sen, beraberlerinde imanı ihlal edici şeylerden kendilerini alıkoyacak bir iman bulunan o mü’minleri irşad ederek de ki: Başkalarının avretlerine, yabancı kadınlara, kendilerine bakmakla fitneye düşülmekten korkulan tüysüz gençlere, kişiyi fitneye ve sakıncalı hallere düşüren dünya zînetine bakmaktan “gözlerini sakınsınlar ve mahrem yerlerini” ön veya arka yoldan haram bir ilişki kurmaktan yahut bunların daha altındaki ilişkilerden ya da başkalarına onlara dokunma veya bakma imkânını vermekten “korusunlar. Bu” gözleri ve mahrem yerleri korumak “onlar için daha temizdir.” Daha hoş ve güzeldir, amellerini daha bir iyileştiricidir. Şüphesiz mahrem yerini ve gözünü koruyan bir kimse, hayasızlıklar işleyen kimselerin kirlenmelerine sebep olan pisliklerden arınmış olur. Haramı terk etmek dolayısı ile de amelleri tertemiz olup iyiye gider. Çünkü nefis harama tamah eder, haramı işlemeye çağırır. Allah için bir şeyi terk edene, Allah onun yerine ondan hayırlısını ihsan eder. Gözünü haramdan koruyan kimsenin Allah, basiretini nurlandırır. Diğer taraftan mahrem yerini ve gözünü haramdan ve harama önayak olan hususlardan -bunlara istek duyuran sebeplere rağmen- koruyan bir kimse, elbetteki başka hususları daha ileri derecede korur. Bundan dolayı Yüce Allah, burada “muhafaza etmek/korumak” tabirini kullanmıştır. Muhafaza altında bulunan bir şeyi kişi, eğer kollayıp gözetmek ve korumakta bütün gayretini ortaya koymayacak, onu korumak için gerekli sebepleri yerine getirmeyecek olursa o şey korunmuş olmaz. İşte göz ve mahrem yer de böyledir. Kul, bunları korumakta gayret göstermeyecek olursa onlar da kulu türlü bela ve sıkıntılara düşürürler. Burada Yüce Allah’ın, mahrem yerinin korunmasını kayıtsız şartsız olarak emrettiği üzerinde dikkatle duralım. Çünkü mahrem yerinin korunmaması hiçbir halde mubah değildir. Buna karşılık göz ile ilgili olarak Yüce Allah:“Gözlerini sakınsınlar” diye buyurmuş ve kısmîliğe (bakışların bir kısmına) delâlet eden “من” edatını getirmiştir. Çünkü bazı hallerde ihtiyaç sebebi ile bakmak caizdir. Şahidin, (ticari, hukuki vb. bir) muamelede bulunanın, evlenmek üzere bir kıza talip olanın vb. kimselerin bakması gibi. aha sonra Yüce Allah, mü’min kullara neler yaptıklarını bildiğini hatırlatmaktadır ki böylelikle kendilerini haramlardan korumakta tam anlamı ile gayretlerini ortaya koysunlar.
24:31Страница 353
وَقُل لِّلۡمُؤۡمِنَٰتِ يَغۡضُضۡنَ مِنۡ أَبۡصَٰرِهِنَّ وَيَحۡفَظۡنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبۡدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنۡهَاۖ وَلۡيَضۡرِبۡنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَىٰ جُيُوبِهِنَّۖ وَلَا يُبۡدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ أَوۡ ءَابَآئِهِنَّ أَوۡ ءَابَآءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوۡ أَبۡنَآئِهِنَّ أَوۡ أَبۡنَآءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوۡ إِخۡوَٰنِهِنَّ أَوۡ بَنِيٓ إِخۡوَٰنِهِنَّ أَوۡ بَنِيٓ أَخَوَٰتِهِنَّ أَوۡ نِسَآئِهِنَّ أَوۡ مَا مَلَكَتۡ أَيۡمَٰنُهُنَّ أَوِ ٱلتَّٰبِعِينَ غَيۡرِ أُوْلِي ٱلۡإِرۡبَةِ مِنَ ٱلرِّجَالِ أَوِ ٱلطِّفۡلِ ٱلَّذِينَ لَمۡ يَظۡهَرُواْ عَلَىٰ عَوۡرَٰتِ ٱلنِّسَآءِۖ وَلَا يَضۡرِبۡنَ بِأَرۡجُلِهِنَّ لِيُعۡلَمَ مَا يُخۡفِينَ مِن زِينَتِهِنَّۚ وَتُوبُوٓاْ إِلَى ٱللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ لَعَلَّكُمۡ تُفۡلِحُونَ ٣١
Скажи верующим женщинам, чтобы они опускали свои взоры и оберегали свои половые органы. Пусть они не выставляют напоказ своих прикрас, за исключением тех, которые видны, и пусть прикрывают своими покрывалами вырез на груди и не показывают своей красы никому, кроме своих мужей, или своих отцов, или своих свекров, или своих сыновей, или сыновей своих мужей, или своих братьев, или сыновей своих братьев, или сыновей своих сестер, или своих женщин, или невольников, которыми овладели их десницы, или слуг из числа мужчин, лишенных вожделения, или детей, которые не постигли наготы женщин; и пусть они не стучат своими ногами, давая знать об украшениях, которые они скрывают. О верующие! Обращайтесь к Аллаху с покаянием все вместе, - быть может, вы преуспеете.
31- Mü’min kadınlara söyle de gözlerini sakınsınlar ve mahrem yerlerini korusunlar. Kendiliğinden görünen kısmı hariç zinetlerini (erkeklere) göstermesinler ve başörtülerini de yakalarının üzerine salsınlar. Zînetlerini kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının (başka kadınlardan olma) oğullarından, erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından, kızkardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından, kölelerinden, kadınlara karşı arzusu olmayan erkeklerden ve kadınların avret yerlerini henüz anlamayan erkek çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri zinetleri bilinsin diye de ayaklarını vurmasınlar. Ey iman edenler! Hep birlikte Allah’a tevbe edin ki kurtuluşa eresiniz.
31. Yüce Allah, mü’min erkeklere gözlerini haramdan sakınıp mahrem yerlerini korumalarını emrettikten sonra mü’min kadınlara da aynı şekilde emir vererek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min kadınlara söyle de gözlerini” avretlere ve şehvetle yabancı erkeklere bakmaktan vb. yasak bakışlardan “sakınsınlar ve mahrem yerlerini” kendilerine haram olan kimselere cima etme yahut dokunma veya bakma imkânını vermeyerek “korusunlar. Kendiliğinden görünen kısmı hariç zinetlerini göstermesinler.” Güzel elbiseler, zinet eşyaları ve bedenin tümü zinete dahildir. Dışa giyilen elbiselerin görünmesi kaçınılmaz olduğundan dolayı “kendiliğinden görünen kısmı hariç” buyrulmuştur. Yani giyilmesi âdet haline gelmiş olup fitneyi çağrıştıran bir özellik taşımayan dış elbiseler müstesnadır. “Başörtülerini de yakalarının üzerine salsınlar.” Bu ise tesettüre bürünmenin mükemmel olması içindir. Ayrıca bu, açığa çıkarılması haram olan zînetin kapsamına belirttiğimiz gibi bedenin tümünün dahil olduğunun da delilidir. aha sonra Yüce Allah, zînetlerini açığa çıkarma yasağını tekrar söz konusu etmekte ve buna şu istisnaları getirmektedir:“Zînetlerini kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından” bu, hem bizzat babayı, hem ne kadar yukarı çıkarsa çıksın dedeleri kapsar, “oğullarından, kocalarının (başka kadınlardan olma) oğullarından” buna öz ve üvey oğullarla tüm erkek torunlar dahildir “erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından” ister anne baba bir kardeş olsunlar, ister baba bir, isterse de anne bir kardeş olsunlar fark etmez; “kızkardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından,” Kadınların birbirlerine bakmaların mutlak olarak caizdir. Ancak buradaki “kendi kadınlarından” ifadesinin aynı cinsten olma anlamına gelme ihtimali vardır. Yani “sizin cinsinizden olan müslüman kadınlar” demektir. Bu da zimmi kadının müslüman kadına bakması caiz değildir, diyenlerin görüşlerine delildir. “kölelerinden” köle bütünü ile kadına ait ise o kölenin hanımefendisine bakması -kadın o kölenin tek sahibi olduğu sürece- caizdir. Ancak bu mülkiyet, kısmen veya tamamen ortadan kalkarsa artık kölenin ona bakması caiz olmaz. “Kadınlara karşı arzusu olmayan erkeklerden” yani (yemek vb. bir şeyler almak ümidiyle) sizin ardınızdan gelip peşinize takılan ancak kadınlara hiçbir arzu ve isteği bulunmayan, avretin mahiyetini anlamayan kadar bunak, ne fercinde ne de kalbinde böyle bir arzu bulunmayan iktidarsız kimseler ve benzerlerinin kadınlara bakmalarında bir sakınca yoktur. “Ve kadınların avret yerlerini henüz anlamayan erkek çocuklardan” yani henüz temyiz yaşına gelmemiş erkek çocukların yabancı kadınlara bakmaları caizdir. Yüce Allah, buna sebep olarak kadınların avretlerini henüz anlayamamalarını göstermektedir. Yani bu hususta herhangi bir bilgileri bulunmuyor ve henüz şehvetleri uyanmıyor ise bunda bir mahzur yoktur. Bu buyruk, temyiz yaşına gelmiş çocuğa karşı yabancı kadının tesettüre riâyet etmesi gerektiğine delildir. Çünkü bu gibi kimseler, kadınların avretlerini fark edebilecek yaştadır. İşte zinetlerini bu sayılanlardan “başkasına göstermesinler. Gizledikleri zînetleri bilinsin diye de ayaklarını vurmasınlar.” Yani takındıkları halhal vb. zinet eşyaları, ses çıkartıp da bu yolla zînetlerinin farkına varılarak fitneye vesile olmaması için ayaklarını yere vurmasınlar. Bu ve benzeri buyruklardan, seddu’z-zerâî’ kaidesi anlaşılmaktadır. Yani bir iş, mübah olmakla beraber eğer harama götürüyor ise yahut harama götürmesinden korkuluyor ise yasaklanır. Yere ayakları vurmak, aslında mübahtır. Ancak zînetin bilinmesine götüren bir yol olmasından ötürü yasaklanmıştır. anı Yüce Allah, bunca güzel emirleri buyurduktan, bu güzel tavsiyelerini yaptıktan sonra -bu hususlarda mü’min kimselerin birtakım kusurlarının bulunması kaçınılmaz olduğundan dolayı- mü’minlere tevbe etmelerini emrederek şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler! Hep birlikte Allah’a tevbe edin.” Çünkü imanı mümini tevbeye çağırır. Daha sonra da kurtuluşun buna bağlı olduğunu belirterek “ki kurtuluşa eresiniz” buyurmaktadır. Tevbe olmadan kurtuluşa imkân yoktur. Tevbe ise Allah’ın zahiren ve batınen hoşlanmadığı şeylerden, zahiren ve batınen sevdiği şeylere dönmek demektir. Bu buyruk, her bir mü’minin tevbe etmeye ihtiyacı bulunduğunun delilidir. Çünkü Yüce Allah, bütün mü’minlere hitap etmektedir. Ayrıca “Allah’a tevbe edin” buyruğunda tevbenin ihlâs ile yapılması da teşvik edilmektedir. Yani dünya musibetlerinden kurtulmak yahut riyakârlık gibi bozuk bir amaçla tevbe etmeyin; yalnızca Allah için tevbe edin, demektir.
24:32–33Страница 354
وَأَنكِحُواْ ٱلۡأَيَٰمَىٰ مِنكُمۡ وَٱلصَّٰلِحِينَ مِنۡ عِبَادِكُمۡ وَإِمَآئِكُمۡۚ إِن يَكُونُواْ فُقَرَآءَ يُغۡنِهِمُ ٱللَّهُ مِن فَضۡلِهِۦۗ وَٱللَّهُ وَٰسِعٌ عَلِيمٞ ٣٢
Сочетайте браком тех из вас, кто холост, и праведников из числа ваших рабов и рабынь. Если они бедны, то Аллах обогатит их из Своей милости. Аллах - Объемлющий, Знающий.
وَلۡيَسۡتَعۡفِفِ ٱلَّذِينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحًا حَتَّىٰ يُغۡنِيَهُمُ ٱللَّهُ مِن فَضۡلِهِۦۗ وَٱلَّذِينَ يَبۡتَغُونَ ٱلۡكِتَٰبَ مِمَّا مَلَكَتۡ أَيۡمَٰنُكُمۡ فَكَاتِبُوهُمۡ إِنۡ عَلِمۡتُمۡ فِيهِمۡ خَيۡرٗاۖ وَءَاتُوهُم مِّن مَّالِ ٱللَّهِ ٱلَّذِيٓ ءَاتَىٰكُمۡۚ وَلَا تُكۡرِهُواْ فَتَيَٰتِكُمۡ عَلَى ٱلۡبِغَآءِ إِنۡ أَرَدۡنَ تَحَصُّنٗا لِّتَبۡتَغُواْ عَرَضَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۚ وَمَن يُكۡرِههُّنَّ فَإِنَّ ٱللَّهَ مِنۢ بَعۡدِ إِكۡرَٰهِهِنَّ غَفُورٞ رَّحِيمٞ ٣٣
Пусть соблюдают целомудрие те, которые не находят возможности вступить в брак, пока Аллах не обогатит их из Своей милости. Если невольники, которыми овладели ваши десницы, хотят получить письмо о сумме выкупа, то дайте им такое письмо, если вы нашли в них добрые качества, и одарите их из имущества Аллаха, которое Он даровал вам. Не принуждайте своих невольниц к блуду ради обретения тленных благ мирской жизни, если они желают блюсти целомудрие. Если же кто-либо принудит их к этому, то Аллах после принуждения их будет Прощающим, Милосердным.
32- İçinizden evli olmayanları, köle ve cariyelerinizden de salih/elverişli olanları evlendirin. Eğer onlar fakir iseler Allah onları lütfu ile zengin kılar. Allah lütfu bol olandır, her şeyi bilendir. 33- Evlenme imkanı bulamayanlar da Allah, lütfundan kendilerine zenginlik verinceye kadar iffetlerini korusunlar. Sahip olduğunuz köle ve cariyeler arasından mükâtebe (bir bedel karşılığında özgürlüklerini satın almak üzere anlaşma) yapmak isteyenlerle -eğer onlarda bir hayır görürseniz- mükâtebe yapın ve onlara Allah’ın size verdiği maldan verin. İffetlerini korumak isteyen cariyelerinizi dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için fuhşa zorlamayın. Kim onları (fuhşa) zorlarsa şüphe yok ki Allah, onların zorlanmalarından sonra çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir.
32. Yüce Allah, velilere ve efendilere velâyetleri altında bulunan -ister bekâr, ister dul, ister erkek ister kadın olsun- evli olmayan kimseleri evlendirmelerini emretmektedir. Bu yüzden akrabanın ve yetimin velisi olan kimselerin, nafakasını karşılamakla yükümlü oldukları kimseler içinde evlenmeye ihtiyacı olanları evlendirmesi gerekir. Velayetleri altında bulunan kimseleri evlendirmekle emrolunduklarına göre kendi kendilerinin evlenmelerinin emredilmesi öncelikle söz konusudur. “Köle ve cariyelerinizden de salih/elverişli olanları evlendirin” buyruğunda “salih/elverişli” olanlardan, dinen salih olanların kastedilmiş olması ihtimal dahilindedir. Buna göre ahlaksız ve zinakar olmayan salih köle ve cariyeleri, efendileri evlendirmekle memurdur. Bu da onun salih oluşunun bir mükâfatı ve onu salih olmaya bir teşviktir. Zira zina eden facir bir kimsenin evlendirilmesi yasak kılınmıştır. Bu yüzden bu buyruk, sûrenin baş tarafında sözü edilen zina eden erkek ve kadınların nikâhlanmalarının -tevbe edinceye kadar- haram olduğu yönündeki hükmü teyit etmektedir. “Salih” olmanın köleler ve cariyeler hakkında özellikle zikredilerek hürler hakkında söz konusu edilmemesi, genelde köleler arasında “salih” olmayışın çokça söz konusu olmasından dolayıdır. “Salih” sözü ile evlenmeye elverişli ve ona ihtiyacı bulunan köle ve cariyelerin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Bu anlamı, efendinin kölesini evlenmeye ihtiyacı olmadan önce evlendirmekle memur olmaması da teyit etmektedir. Her iki mananın bir arada kastedilmiş olması da uzak bir ihtimal değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Eğer onlar” kocalar ve evlenenler “fakir iseler Allah onları lütfu ile zengin kılar” Öyleyse bunlar evlenecek olurlarsa, bakmaları gereken çoluk çocukları olacağından ötürü fakir düşecekleri vehmi sizi onları evledirmekten alıkoymasın. Bu buyruk, evliliğe teşvik ve evlenen kimsenin fakir ise zengin olacağına dair bir vaadi içermektedir. “Allah lütfu bol olandır.” İhsanı çok ve hayırları pek büyük olandır. “Her şeyi bilendir.” Dinî ve dünyevî lütfuna yahut bunlardan birine kimin layık olduğunu ve kimin layık olmadığını çok iyi bilir. Herkese de ilim ve hikmetinin gereğine göre verir.
33. “Evlenme imkanı bulamayanlar da Allah, lütfundan kendilerine zenginlik verinceye kadar iffetlerini korusunlar.” Bu, nikâh imkânı bulamayanın hükmüdür. Yüce Allah, böylesine iffetli kalmayı yani haramdan uzak durup kendisini ondan uzak tutacak sebepleri yerine getirmesini emretmektedir. Kendisini harama düşürecek türden hatırına gelecek düşünceleri, haramı çağrıştıran hususları aklından uzaklaştırmak sûreti ile bu sebepleri yerine getirmelidir. Aynı şekilde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu tavsiyesini de yapmalıdır:“Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yeten kimse evlensin. Evlenme gücü bulamayan kimse ise oruç tutmaya baksın. Çünkü oruç şehveti keser.” Yüce Allah’ın “evlenme imkanı bulamayanlar” buyruğu, fakirlikleri yahut velilerinin ve efendilerinin fakir olması veya onları evlendirmeyi kabul etmemeleri ve onların da onları bu işe zorlama güçlerinin bulunmadığından dolayı evlenme imkânı bulamayanlar, demektir. Ayete verilen bu mana, “nikâh için mehir bulamayanlar” şeklinde verilen manadan daha güzeldir. Çünkü bu manayı verenler, aslında muzâfun ileyh’i muzaf’ın yerine geçirmiş oluyorlar. Bunun ise iki mahzuru vardır: Birincisi, ifadede hazf olduğu kabul edilmiş olur ki ifadede aslolan hazfe gitmemektir. İkincisi, buyruğun anlamı, birisi malı ile zengin olma diğeri de olmama hali olmak üzere iki hale münhasır olur. O takdirde de bizim belirttiğimiz manadaki köleler ve cariyeler ile velisi tarafından evlendirilmesi gerekenler bu ifadenin dışında kalmış olur. “Allah lütfundan kendilerine zenginlik verinceye kadar” buyruğu da iffetini koruyan kimseleri Yüce Allah’ın zengin kılacağına ve kendilerine işlerinde kolaylık vereceğine dair bir vaattir. Ayrıca içinde bulundukları halin kendilerine zor ve ağır gelmemesi için de sıkıntıdan kurtulacakları vakti beklemeleri yönünde bir emirdir. “Sahip olduğunuz köle ve cariyeler arasından sizden mükâtebe isteyenler ile -eğer onlarda bir hayır görürseniz- mükatebe yapın.” Yani sizden mükâtebe talebinde bulunarak bir bedel karşılığı hürriyetini satın almak isteyen köle ve cariyelerin bu isteklerini kabul edin ve onlarla mükâtebe anlaşması yapın. Şu şartla ki mükâtebe talebinde bulunanlarda bedellerini kazanabileceklerine ve dinlerinde de salah sahibi olduklarına dair bilginiz olmalıdır. Çünkü mükatebede iki maslahat söz konusudur: Birisi kölenin azat olması ve hürriyetini kazanması, diğeri kendi hürriyetini satın almak maksadı ile efendisine vereceği bedeli kazanması. Belki bu yolla köle, mükâtebe süresi içerisinde köleliği boyunca elde edemeyeceği pek çok malı kazanabilir. Böylece köle pek büyük bir menfaat elde etmekle birlikte efendisinin de bu mükâtebeden dolayı herhangi bir zararı söz konusu olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, ifadenin zahirinden anlaşıldığı üzere mükâtebe yapmayı farziyet ifade eden emir kipi ile dile getirmiştir. Bir diğer görüşe göre buradaki emir, müstehablık ifade eder. Ayrıca Yüce Allah mükatebe bedelleri konusunda onlara yardımcı olmayı da emretmektedir. Çünkü onların buna gerçekten ihtiyacı vardır. Zira onların hiçbir malları bulunmamaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlara Allah’ın size verdiği maldan verin.” Bunun kapsamına mükâtebe yapan efendinin mükatebe bedeli olarak köleye bir şeyler vermesi yahut bedelden bir şeyler düşürmesi ve diğer insanlara da bu hususta kölere yardımcı olması girmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, mükâteb kölelere zekâttan bir pay tahsis edilmesini emretmiştir. Ayrıca:“Allah’ın size verdiği maldan” buyruğu ile de bunun verilmesini teşvik etmiştir. Mal, Allah’ın malı olduğu gibi sizin elinizde bulunan mal da Allah’ın size bir bağışı, O’nun lütuf ve ihsanıdır. Bundan ötürü siz de -Allah size nasıl ihsanda bulundu ise- Allah’ın kullarına öylece iyilikte bulunun. Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre köle, mükatebe talebinde bulunmayacak olursa efendisine kölesi ile mükâtebe yapması emredilmez. Aynı şekilde eğer efendisi kölesinde hayır olmadığını bilirse, mesela kölesinin herhangi bir kazanç kapısının olmadığını bilir ve bunun sonucunda insanlara bir yük olacağından korkarsa yahut da azat edildiği ve hürriyetine kavuştuğu takdirde fesat işleme imkânını bulacağını bilirse böyle bir efendiye bu türden olan kölesi ile mükatebe yapması emredilmez. Aksine sözü edilen sakıncalar dolayısı ile böyle bir mükatebe yasaklanır. aha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İffetlerini korumak isteyen cariyelerinizi” -çünkü ancak bu durumda cariyelerin fuhşa zorlanması düşünülebilir- “dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için fuhşa zorlamayın.” Şâyet cariyenin kendisini zinadan korunmak istemiyor ise o takdirde o, hayasız bir fahişe demektir ki bu durumda da efendisinin onun bu tutumundan alıkoyması gerekir. Yüce Allah’ın böyle bir yasağı dile getirmesi, cahiliye döneminde bu tür bir uygulama bulunduğundan dolayıdır. Efendi, karşılığında ücret almak üzere cariyesini fuhşa zorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah burada:“Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için” buyurmaktadır. Yani cariyeleriniz sizden daha hayırlı, zinadan kaçınmak hususunda sizden daha iffetli olursa onlara dünya hayatının azıcık bir menfaati için böyle bir baskı yapmanız size yakışmaz. Çünkü bu dünya menfaati, kısa bir sürede geçip gider. Ancak âhiret mükafatını ya da cezasını göz önünde bulundurmasak bile sırf sizin temizlik, iffet ve fazileti kazanmanız, elbette ki böyle bir rezillik ve aşağılığa yol açan azıcık dünya malını elde etmekten çok daha üstündür. Daha sonra Yüce Allah, böyle bir zorlamaya kalkışmış kimseleri tevbeye davet ederek şöyle buyurmaktadır:“Kim onları zorlarsa şüphe yok ki Allah, onların zorlanmalarından sonra çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir.” Böyle bir kimse, Yüce Allah’a tevbe etsin. Daha önce Allah’ı gazaplandıran türden olan bu işinden de kesinlikle vazgeçsin. Bunu yapacak olursa Allah, onun günahlarını bağışlar. O kendisini azaptan kurtarmak için nefsine acıdığı ve cariyesine de ona zarar verecek şeye onu zorlamayarak merhamet ettiği gibi Allah da ona merhamet buyuracaktır.
24:34Страница 354
وَلَقَدۡ أَنزَلۡنَآ إِلَيۡكُمۡ ءَايَٰتٖ مُّبَيِّنَٰتٖ وَمَثَلٗا مِّنَ ٱلَّذِينَ خَلَوۡاْ مِن قَبۡلِكُمۡ وَمَوۡعِظَةٗ لِّلۡمُتَّقِينَ ٣٤
Мы уже ниспослали вам ясные знамения, и притчу о тех, которые миновали до вас, и увещевание для богобоязненных.
34- Andolsun ki size açıklayıcı âyetler, sizden önce geçmiş olanlardan misaller ve takvâ sahipleri için de bir öğüt indirdik.
34. Bu buyruklar ile Yüce Allah’ın kullarına indirmiş olduğu bu âyet-i kerimelerin ne kadar değerli oldukları dile getirilmektedir ki böylelikle kullar, bu âyetlerin kıymetini bilsinler, hakkı ile gereklerini yerine getirsinler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki size açıklayıcı” gerek itikadî hususlarda, gerek fer’î/ahkama dair konularda en ufak bir şüphe ve tereddüt, anlaşılmayacak bir taraf kalmayacak şekilde gerek duyduğunuz her bir hususa açıkça delâlet eden “âyetler” ve aynı şekilde “sizden önce geçmiş olanlardan” salih olanları ile olmayanları ile öncekilerin haberleri, amellerinin nitelikleri, onların yaptıkları ile onlara yapılanlar, kendilerinden ibret alacağınız, onlar gibi amellerde bulunanların da onlar gibi karşılık göreceğine dair ibretli “misaller ve takvâ sahipleri için de bir öğüt indirdik.” Yani takvâ sahipleri için de öğüt olacak şekilde vaatler, tehditler, teşvikler ve korkutmalar içeren şeyler indirdik ki muttakiler bunlarla öğüt alarak Yüce Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden vazgeçer ve O’nun sevdiği şeylere yönelirler.
24:35Страница 354
۞ ٱللَّهُ نُورُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۚ مَثَلُ نُورِهِۦ كَمِشۡكَوٰةٖ فِيهَا مِصۡبَاحٌۖ ٱلۡمِصۡبَاحُ فِي زُجَاجَةٍۖ ٱلزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوۡكَبٞ دُرِّيّٞ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٖ مُّبَٰرَكَةٖ زَيۡتُونَةٖ لَّا شَرۡقِيَّةٖ وَلَا غَرۡبِيَّةٖ يَكَادُ زَيۡتُهَا يُضِيٓءُ وَلَوۡ لَمۡ تَمۡسَسۡهُ نَارٞۚ نُّورٌ عَلَىٰ نُورٖۚ يَهۡدِي ٱللَّهُ لِنُورِهِۦ مَن يَشَآءُۚ وَيَضۡرِبُ ٱللَّهُ ٱلۡأَمۡثَٰلَ لِلنَّاسِۗ وَٱللَّهُ بِكُلِّ شَيۡءٍ عَلِيمٞ ٣٥
Аллах - Свет небес и земли. Его свет в душе верующего подобен нише, в которой находится светильник. Светильник заключен в стекло, а стекло подобно жемчужной звезде. Он возжигается от благословенного оливкового дерева, которое не освещается солнцем только с востока или только с запада. Его масло готово светиться даже без соприкосновения с огнем. Один свет поверх другого! Аллах направляет к Своему свету, кого пожелает. Аллах приводит людям притчи, и Аллах знает о всякой вещи.
35- Allah, göklerin ve yerin nurudur. Nurunun misali, içinde kandil bulunan bir kandil yuvasına benzer. Bu kandil, bir cam (fanus) içindedir. O cam ise parıltısı inciyi andıran bir yıldız gibidir. Bu kandil, doğuya da batıya da ait olmayan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur ki bu ağacın yağı neredeyse kendisine ateş değmese bile ışık verir. (Ateş değdiğinde ise o) nur üstüne nur olur. Allah, dilediği kimseyi nuruna hidâyet eder. Allah, insanlar için misaller getirir. Allah, her şeyi çok iyi bilendir.
35. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Maddi ve manevi bütün nurlar O’ndandır. Şöyle ki Allah zatı ile nurdur. O’nun hicabı da nurdur. Eğer bu hicabı açacak olsa yüzünün parıltıları gözünün ulaştığı tüm mahlukatını yakar. Arş, Kürsi, güneş, ay ve nur/ışık da O’nunla aydınlanmış/nurlanmıştır, cennet de O’nun nuru ile aydınlanmıştır. Manevi nur da bütünü ile Allah’tandır. O’nun kitabı da nurdur, şeriatı da nurdur. Peygamberlerinin ve mü’min kullarının kalbindeki iman ve marifetullah da bir nurdur. Yüce Allah’ın nuru olmasa karanlıklar üst üste yığılırdı. O bakımdan Allah’ın nurunun bulunmadığı her yerde karanlık vardır, sıkıntı vardır. “Nurunun” yani kendisine ilettiği Kur’ân nurunun ve mü’minlerin kalplerindeki iman nurunun “misali içinde kandil bulunan bir kandil yuvasına benzer.” Çünkü kandil yuvası kandilin nurunu bir arada tutar, dağılmasını önler. “Bu kandil, bir cam (fanus) içindedir. O cam ise” saflığı, temizliği ve göz kamaştırıcılığı itibari ile “parıltısı inciyi andıran bir yıldız gibidir.” İnci gibi parıldayan camın içerisindeki “bu kandil, doğuya da batıya da ait olmayan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur.” Yani onun ışığı, en ileri derecede aydınlık saçan zeytin yağından tutuşturulur ki bu yağ da zeytin ağacından elde edilir. Bu zeytin ağacı ise gündüzün sonunda güneş almayıp yalnızca doğuya bakan, gündüzün ilk saatlerinde güneş almayıp yalnızca batıya bakan bir ağaç değildir. Doğuya da batıya da aidiyeti söz konusu olmadığına göre o, yeryüzünün ortalarında bir yerdedir. Şam bölgesinde yetişen zeytinler böyledir. Oradaki zeytin ağaçları günün erken saatlerinde de geç saatlerinde de güneş alır. Bu yüzden oranın zeytinleri gâyet güzel ve kaliteli olur. Bu da yağının daha saf ve berrak olmasını sağlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“ki bu ağacın yağı” saf ve berrak oluşundan dolayı “neredeyse kendisine ateş değmese bile ışık verir.” Ona ateş değdiğinde ise oldukça ileri derecede aydınlık verir. “(Ateş değdiğinde ise o) nur üstüne nur olur.” Bir taraftan ateşin nuru, diğer taraftan zeytin yağının ışığı. üce Allah’ın verdiği bu misalin açıklaması, onun mü’minin durumuna ve Allah’ın mü’minin kalbindeki nuruna uygunluğu şöyledir: Yüce Allah’ın mü’mini üzerinde yarattığı fıtrat, saf zeytin yağı durumundadır. O fıtratı ile temizdir, ilâhi öğretileri kabule ve şeriate uygun amele hazırdır. Bu fıtrata ilim ve iman ulaştı mı o nur, kalbinde yanar, tıpkı ateşin kandilin fitilini tutuşturması gibi. Bu mü’min, kötü maksatlardan Yüce Allah’ın buyruklarını yanlış anlamaktan yana da arınmıştır. Onun kalbine iman ulaştı mı büyük çapta bir aydınlık verir. Çünkü o, bulandırıcı her bir unsurdan arınmıştır. Bu da inci gibi parıldayan cam fanusun tertemiz olmasına benzer. Böylelikle mü’min hakkında fıtratın nuru, imanın nuru, ilmin nuru, marifetin saflığı bir arada bulunmuş olur. İşte bu, nur üstüne nurdur. u, Yüce Allah’ın nurundan bir tecelli olduğundan ve herkes de böyle bir nura sahip olmaya da elverişli olmadığından dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah dilediği kimseyi nuruna hidâyet eder.” O, saf ve tertemiz olduğunu ve bununla birlikte daha da temizlenip arınacağını ve böylelikle gelişeceğini bildiği kimseler arasından dilediklerini bu nuruna iletir. “Allah” buyruklarını akledip kavrasınlar diye bir lütuf ve bir ihsan olmak üzere ve hak batıldan ayırt edilsin diye “insanlar için misaller getirir.” Çünkü misaller, akıl ile kavranılan soyut manaları, somut bir şekilde anlatırlar. Böylelikle kullar da bu misalleri açık şekilde bilir ve anlar. “Allah her şeyi çok iyi bilendir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. O halde şunu bilin ki O’nun verdiği misaller eşyanın hakikatlerini ve tafsilatını, bunların kulların maslahatına olduğunu bilen bir zatın verdiği misallerdir. Bu yüzden siz de bu misalleri iyice anlamaya, akledip kavramaya çalışın. Bunlara karşı itirazla, karşı çıkmakla vakit geçirmeyin. Çünkü O bilir, siz bilmezsiniz.
İman ve Kur’ân nurunun ortaya çıkmasının sebepleri çoğunlukla mescidlerde olduğundan dolayı Yüce Allah onlara dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:
24:36–38Страница 354
فِي بُيُوتٍ أَذِنَ ٱللَّهُ أَن تُرۡفَعَ وَيُذۡكَرَ فِيهَا ٱسۡمُهُۥ يُسَبِّحُ لَهُۥ فِيهَا بِٱلۡغُدُوِّ وَٱلۡأٓصَالِ ٣٦
В домах, которые Аллах дозволил воздвигнуть, поминается Его имя. Его славят в них по утрам и перед закатом
رِجَالٞ لَّا تُلۡهِيهِمۡ تِجَٰرَةٞ وَلَا بَيۡعٌ عَن ذِكۡرِ ٱللَّهِ وَإِقَامِ ٱلصَّلَوٰةِ وَإِيتَآءِ ٱلزَّكَوٰةِ يَخَافُونَ يَوۡمٗا تَتَقَلَّبُ فِيهِ ٱلۡقُلُوبُ وَٱلۡأَبۡصَٰرُ ٣٧
мужи, которых ни торговля, ни купля-продажа не отвлекают от поминания Аллаха, совершения намаза и выплаты закята. Они боятся дня, когда перевернутся сердца и взоры,
لِيَجۡزِيَهُمُ ٱللَّهُ أَحۡسَنَ مَا عَمِلُواْ وَيَزِيدَهُم مِّن فَضۡلِهِۦۗ وَٱللَّهُ يَرۡزُقُ مَن يَشَآءُ بِغَيۡرِ حِسَابٖ ٣٨
чтобы Аллах воздал им за наилучшее из того, что они совершили (или лучшим, чем то, что они совершили; или наилучшим образом за то, что они совершили), и приумножил это по Своей милости. Аллах наделяет, кого пожелает, без счета.
36- (Bu nur) Allah’ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği birtakım evlerdedir. Ki oralarda O’nu sabah akşam tesbih ederler… 37- Kendilerini ne ticaretin ne de alışverişin Allah’ı anmaktan, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymadığı birtakım yiğitler. Onlar, kalplerin ve gözlerin (korkudan) döneceği bir günden de korkarlar. 38- Çünkü Allah, onları işledikleri amellerinin en güzeli ile mükâfatlandıracak ve onlara lütfundan fazlası ile verecektir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
36. “Allah’ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği” emir ve tavsiye ettiği “birtakım evlerdedir” Allah’a ibadet olunan pek büyük, pek faziletli ve Allah’ın en sevdiği yerler olan mescidlerdedir. Bu buyruktaki iki özellik (mescidlerin yüceltilmesi ve orada Allah’ın adının anılması), mescitlere dair ahkâmın özetidir. Yüceltilmelerinin kapsamına bu mescidlerin bina edilmesi, süpürülmeleri, necasetlerden temizlenmeleri, rahatsız edici şeylerin uzaklaştırılması, necasetlerden kendilerini koruyamayan deli ve çocukların ayrıca kâfirlerin oralardan uzak tutulması, aynı şekilde orada boş ve lüzumsuz işlerle uğraşılmaması, Allah’ı zikretmek dışında seslerin yükseltilmemesi bunun kapsamına girer. “içlerinde adının anılması” buyruğunun kapsamına da farzı ve nafile bütün namazlar, Kur’ân okumak, tesbih, tehlil ve bunların dışındaki çeşitli zikirler, ilim öğrenmek, öğretmek, ilmî müzakereler yapmak, itikâf vb. gibi mescitlerde yapılan türlü ibadetler girer. Bu sebepten mescitlerin imar edilmesi iki şekilde olur: Birisi, bina olarak imar edilmeleri ve korunmaları, diğeri ise Allah'ın adının namaz vb. ibadetlerle anılması sûreti ile imar edilmesidir. İki kısmın daha üstün olanı da budur. Bundan dolayı beş vakit namaz ve cuma namazının cemaatle mescitlerde kılınması, ilim adamlarının çoğunluğuna göre farz, bazılarına göre de müstehaptır. aha sonra Allah, mescitleri ibadetlerle imar edenlerden övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Ki oralarda O’nu sabah akşam” ihlasla “tesbih ederler.” Özellikle bu iki vaktin söz konusu edilmesi, bunların şerefleri ve bu vakitlerde Yüce Allah’a ibadetin kolay olmasından dolayıdır. Bunun kapsamına namazdaki ve namazın dışındaki tesbih de girer. Bu yüzden sabah-akşam zikirleri ve sabah-akşam vakitlerinde yapılacak virdler teşrî buyurulmuştur.
37. İşte oralarda birtakım yiğitler Allah’ın adını tesbih ederler. Bunlar, dünyayı Rablerine tercih eden kimseler değildir. Bunlar ticareti ve kârı tercih ederek onlarla oyalanıp Rablerini unutan kimseler de değildir. Aksine onlar “ne ticaretin ne de alışverişin Allah’ı anmaktan, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymadığı birtakım yiğitler”dir. Bu buyruktaki “ticaret”ten kasıt, karşılığında bedel alma maksadı güdülen her türlü kazanç yolunu kapsar. Buna göre “alışveriş” ifadesi de özelin genele atfedilmesi kabilinden olur. Zira alışveriş ile uğraşmak diğerlerine göre daha çoktur. İşte bu yiğitler ticaret yapsalar, alış veriş yapsalar dahi bunda bir mahzur yoktur. Zira onlar, ticaret ve alışverişi “Allah’ı anmaktan, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekâtı vermekten” üstün tutup öne geçirmezler, sadece onlarla oyalanmazlar. Aksine Allah’a itaat ve ibadeti esas gaye olarak benimsemişler, nihai maksat olarak görmüşlerdir. Bu gaye ve maksatlarının arasına giren bir şey oldu mu, onu reddederler. ünyayı terk etmek, çoğu nefislere ağır geldiğinden, çeşitli ticaret yolları ile kazanç elde etmek insanlarca sevildiğinden ve genelde bunu terk nefse zor geldiğinden, bu konuda Yüce Allah’ın hakkına öncelik tanımak, nefse ağır bir yük olduğundan dolayı Yüce Allah, hem teşvik etmek hem de korkutmak üzere insanı bu işleri yapmaya sevk eden hususları dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Onlar” şiddetinden, dehşetinden, kalpleri ve bedenleri korkuya düşürüp tirtir titretmesinden dolayı “kalplerin ve gözlerin döneceği bir günden korkarlar.” Böyle bir günden korkmaları da amelde bulunmalarını ve böyle bir maksada ulaşmaktan alıkoyan şeyleri terk etmelerini kolaylaştırmıştır.
38. “Çünkü Allah, onları işledikleri amellerin en güzeli ile mükâfatlandıracak” İşlediklerinin en güzelinden kasıt ise güzel ve salih amelleridir. Zira işledikleri en güzel ameller onlardır. Çünkü onlar, mübah işleri de mübah olmayan işleri de yaparlar. Mükafat ise ancak iyi olan ameller için söz konusudur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Tâ ki Allah, yaptıklarının en kötü olanlarını örtsün ve yapageldiklerinin en güzeli ile onlara mükâfatlarını versin.”(ez-Zümer, 39/35)“Ve onlara lütfundan fazlası ile verecektir.” Amellerinin karşılığı olan mükâfatın kat kat fazlasını verecektir. “Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” Hatta kula amelinin ulaşamadığı mükâfatları ihsan eder. Hatta temennilerinin dahi ulaşamadığı mükâfatlar verir. O’nun mükâfatı sayısız ve ölçüsüzdür. Bu buyruk, O’nun vereceği mükâfatın pek çok olacağından kinayedir.
Bunlar, Yüce Allah’ın kâfirlerin amellerinin geçersizliğine, boşa gittiğine, o amellerde bulunanların bunlardan dolayı pişmanlık çekeceğine dair vermiş olduğu iki misaldir. Yüce Allah buyuruyor ki:
24:39–40Страница 355
وَٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَعۡمَٰلُهُمۡ كَسَرَابِۭ بِقِيعَةٖ يَحۡسَبُهُ ٱلظَّمۡـَٔانُ مَآءً حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءَهُۥ لَمۡ يَجِدۡهُ شَيۡـٔٗا وَوَجَدَ ٱللَّهَ عِندَهُۥ فَوَفَّىٰهُ حِسَابَهُۥۗ وَٱللَّهُ سَرِيعُ ٱلۡحِسَابِ ٣٩
А деяния неверующих подобны мареву в пустыне, которое жаждущий принимает за воду. Когда он подходит к нему, то ничего не находит. Он находит вблизи себя Аллаха, который воздает ему сполна по его счету. Аллах скор в расчете.
أَوۡ كَظُلُمَٰتٖ فِي بَحۡرٖ لُّجِّيّٖ يَغۡشَىٰهُ مَوۡجٞ مِّن فَوۡقِهِۦ مَوۡجٞ مِّن فَوۡقِهِۦ سَحَابٞۚ ظُلُمَٰتُۢ بَعۡضُهَا فَوۡقَ بَعۡضٍ إِذَآ أَخۡرَجَ يَدَهُۥ لَمۡ يَكَدۡ يَرَىٰهَاۗ وَمَن لَّمۡ يَجۡعَلِ ٱللَّهُ لَهُۥ نُورٗا فَمَا لَهُۥ مِن نُّورٍ ٤٠
Или же они подобны мраку в глубине морской пучины. Его покрывает волна, над которой находится другая волна, над которой находится облако. Один мрак поверх другого! Если он вытянет свою руку, то не увидит ее. Кому Аллах не даровал света, тому не будет света.
39- Kâfir olanların amelleri, çöldeki bir serap gibidir. Susuz kimse onu su sanır. Nihâyet onun yanına varınca onun hiçbir şey olmadığını görür. Üstelik onun yanında Allah’ı bulur, O da onun hesabını tastamam görür. Allah, hesabı çok çabuk görendir. 40- Yahut da (amelleri) engin bir denizdeki karanlıklar gibidir. Onu dalga üstüne dalga kaplar. Dalgaların üzerinde de (koyu) bulutlar vardır. Birbiri üstünde karanlıklar, öyle ki (insan) elini uzatsa nerede ise onu dahi göremez. Allah kime nur vermezse onun hiçbir nuru olamaz.
39. Rablerini inkâr edip peygamberlerini yalanlayarak “kâfir olanların amelleri” ağacı ve bitkisi bulunmayan “çöldeki bir serap gibidir. Susuz” son derece susamış bir “kimse” aşırı susuzluğu dolayısı ile başkasının düşmediği zanlara düşerek “onu su sanır.” Böyle bir kimsenin bu zannı batıldır, boştur. O, susuzluğunu gidermek için su sandığı o yere doğru gider ama “nihâyet onun yanına varınca onun hiçbir şey olmadığını görür.” Aşırı derecede pişman olur ve susuzluğu -su bulma ümidi kesildiğinden dolayı- daha bir artar. İşte kâfirlerin amelleri de uzaktan görülen ve işin içyüzünü bilmeyen kimsenin su zannettiği serap gibidir. Bilmeyen kişi, o amelleri fayda verecek zanneder. Ancak amellerin görünüşü, bu bilmeyenleri aldatır ve ona çekici gelir. Onlar da -hevâsının peşinden gittiğinden dolayı- bu amellerin fayda vereceğini zanneder. Yine onlar bu amellerin faydasına susuz kimsenin suya duyduğu ihtiyaç kadar muhtaçtır. Ancak kıyamet gününde amelleri ile karşılaştıkları vakit onların boş olduğunu, aslında hiçbir şey olmadığını ve kendisine bir fayda vermediğini görür. Aksine “onun yanında Allah’ı bulur, O da onun hesabını tastamam görür.” Yaptığı amellerinden ona hurma çekirdeğinin sırtındaki zar hatta nokta kadar dahi gizli kalmaz. Az ya da çok bütün amellerinin karşılığını görecektir. “Allah hesabı çok çabuk görendir.” Bu yüzden o cahiller, bu vaadin geciktiğini sanmasınlar. Onun gelmesi kaçınılmazdır. Yüce Allah, bu amelleri hiçbir ağaç ve bitkinin bulunmadığı bir çöle benzetmektedir. Bu çöl, onların hayır ve iyilik namına hiçbir vasfı bulunmayan kalplerinin misalidir. O bakımdan amelleri tertemiz bir şekilde ortaya çıkmaz. Bunun sebebi de amellerin bu hale gelmesini engelleyen küfürdür.
40. Kâfirlerin amellerinin boşa gittiğine dair verilen ikinci misale gelince:“Yahut da (amelleri) engin” dibi oldukça derin, uzun ve geniş “bir denizdeki karanlıklar gibidir. Onu dalga üstüne dalga kaplar. Dalgaların üzerinde de (koyu) bulutlar vardır. Birbiri üstünde karanlıklar.” Önce derin denizin karanlığı, daha sonra üst üste birikmiş dalgaların karanlığı, bunun da üstünde küme küme olmuş bulutların karanlığı, daha sonra da hepsinin üzerinde kapkaranlık gecenin karanlığı. Bu yüzden karanlık o kadar ileri bir hal almıştır ki bu durumdaki bir kimse “elini uzatsa” elinin kendisine yakınlığına rağmen “nerede ise onu dahi göremez.” Ya başka şeyi nasıl görebilsin? İşte kâfirler de böyledir. Kalplerinde karanlıklar üst üste yığılmıştır. Hayır namına hiçbir özelliği bulunmayan tabiatlerinin karanlığı, bunun üstünde küfrün karanlığı, bunun da üstünde cahilliğin karanlığı, bunun da üstünde bütün sözü edilenlerden ortaya çıkan amellerin karanlığı. Bunun sonucunda onlar karanlık içerisinde şaşkın, inkârları içerisinde bocalar, dosdoğru yola sırtlarını çevirmiş, azgınlık ve sapıklık yollarında gidip gelen bir haldedirler. Bunun sebebi, Yüce Allah’ın muvaffakiyet ihsan etmemesi, onlara kendi nurundan vermemesidir:“Allah kime nur vermezse onun hiçbir nuru olamaz.” Çünkü böyle bir kimsenin nefsi zalimdir, cahildir. O nefiste hayır ve nurdan eser yoktur. Mevlası olan Allah’ın verdiğinden, Rabbinin ona ihsan ettiğinden başka bir nura da sahip olamaz. u iki misalin, bütün kâfirlerin amellerine misal olarak verilmiş olması muhtemeldir. Bu misallerin her birisi onlara uyar. Bu durumda misallerin birden çok olması ise amellerin niteliklerinin de birden çok olmasından dolayıdır. Her bir misalin ayrı bir kesim ve fırka için verilmiş olma ihtimali de vardır. Buna göre birinci misal, kendilerine uyulan kimselere, ikinci misal de başkalarına uyan kimselere dairdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.
24:41–42Страница 355
أَلَمۡ تَرَ أَنَّ ٱللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُۥ مَن فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَٱلطَّيۡرُ صَٰٓفَّٰتٖۖ كُلّٞ قَدۡ عَلِمَ صَلَاتَهُۥ وَتَسۡبِيحَهُۥۗ وَٱللَّهُ عَلِيمُۢ بِمَا يَفۡعَلُونَ ٤١
Разве ты не видел, что Аллаха славят те, кто на небесах и на земле, а также птицы с распростертыми крыльями? Каждый знает свою молитву и свое славословие. Аллах знает о том, что они совершают.
وَلِلَّهِ مُلۡكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۖ وَإِلَى ٱللَّهِ ٱلۡمَصِيرُ ٤٢
Аллаху принадлежит власть над небесами и землей, и к Аллаху предстоит прибытие.
41- Görmez misin ki göklerde ve yerde bulunanlarla saf halinde uçan kuşlar Allah’ı tesbih ederler? Onların her biri kendi dua ve tesbihlerini bilir. Allah, onların yaptıklarını çok iyi bilir. 42- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah’a aittir ve dönüş de Allah’adır.
41. Yüce Allah azametine, egemenliğinin kemaline, bütün yaratılmışların idare ve ibadetlerinde O’na muhtaç oluşlarına dikkatleri çekerek şöyle buyurmaktadır:“Görmez misin ki göklerde ve yerde bulunanlarla” canlı ve cansız bütün varlıklarla “saf halinde uçan kuşlar” gökte Rablerini tesbih ederek kanatlarını açmış olan dizi dizi kuşlar “Allah’ı tesbih ederler. Onların” bu yaratılmışların “her biri kendi dua ve tesbihlerini bilir.” Onların her birisinin kendisine uygun şekilde bir duası, bir ibadeti vardır. Yüce Allah, ona böyle bir dua ve tesbihi ilham olarak vermiştir. Bu da ya cin, insanlar ve melekler gibi varlıklara peygamberler aracılığı ile bidirilir yahut da Yüce Allah’ın diğer mahlukata verdiği ilham ile olur. Böyle bir ihtimal daha kuvvetlidir. Bunun delili de Yüce Allah’ın:“Allah, onların yaptıklarını çok iyi bilir” buyruğudur. Yani O, onların bütün fiillerini bilir. Fiilllerinden hiçbir şey O’na gizli değildir ve (mükelleflerin) bu fiillerinin karşılığını verecektir. Bu buyruk, Allah’ın, hem onların amellerini bildiğini -ki bu amellerini onlara O öğretmiştir- hem de amellerin karşılığını da ihtiva eden şekli ile maksatlarını bildiğini bir arada ifade etmektedir. üce Allah’ın:“dua ve tesbihlerini bilir” buyruğundaki zamirin Yüce Allah’a ait olma ihtimali de vardır. Yani Yüce Allah, onların hepsinin ibadetlerini bilir, demektir. Sizler, ey kullar, bunlardan ancak Allah’ın bildirdiğini bilseniz dahi O, onların ibadetlerini tümüyle bilir. Bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiç kimse yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Şüphesiz ki O, Halîmdir, mağfiret edicidir.”(el-İsra, 17/44)
42. Allah, ibadet ve tevhid açısından onların kendisine muhtaç olduklarını ve ubudiyetlerini beyan ettikten sonra Allah’ın mülkiyetinde bulunmaları ve idareleri açısından da O’na muhtaç olduklarını şöylece beyan etmektedir:“Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız” onları yaratan, onlardakileri rızıklandıran, her ikisinde de gerek şer’î gerek kaderî hükümleri ile bu dünyada tasarrufta bulunan, amellerinin karşılığını vermesi demek olan cezaî hükmü ile de ebedi karar yurdunda tasarrufta bulunacak olan “Allah’a aittir.” Bunun delili de Yüce Allah’ın: “Ve dönüş de Allah’adır” buyruğudur. Yani bütün mahlukatın dönüşü, sonunda varacakları yer, amellerinin karşılığını onlara vermek üzere Allah’a olacaktır.
Текст: Quranic Universal Library (Tarteel) через spa5k/tafsir_api (MIT), в зафиксированной версии. Аяты: Quran Foundation. Источники и лицензии