Ас-СаадиАз‑Зумар · 39:23–52

Ас-Саади · Тафсир · на турецком

Аз-Зумар 39:23–52

39:23Страница 461

ٱللَّهُ نَزَّلَ أَحۡسَنَ ٱلۡحَدِيثِ كِتَٰبٗا مُّتَشَٰبِهٗا مَّثَانِيَ تَقۡشَعِرُّ مِنۡهُ جُلُودُ ٱلَّذِينَ يَخۡشَوۡنَ رَبَّهُمۡ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمۡ وَقُلُوبُهُمۡ إِلَىٰ ذِكۡرِ ٱللَّهِۚ ذَٰلِكَ هُدَى ٱللَّهِ يَهۡدِي بِهِۦ مَن يَشَآءُۚ وَمَن يُضۡلِلِ ٱللَّهُ فَمَا لَهُۥ مِنۡ هَادٍ ٢٣

Аллах ниспослал наилучшее повествование - Писание, аяты которого сходны и повторяются. У тех, кто страшится своего Господа, от него по коже проходит дрожь. А потом их кожа и сердца смягчаются при поминании Аллаха. Это - верное руководство Аллаха, посредством которого Он ведет прямым путем того, кого пожелает. А кого Аллах введет в заблуждение, тому не будет наставника.

23- Allah, sözün en güzelini müteşâbih ve tekrar edilen bir kitap halinde indirmiştir ki onda (bulunan uyarı ve tehditlerden) dolayı Rablerinden korkanların derileri ürperir. Sonra da derileri ve kalpleri, Allah'ın (vaat ve teşvik içeren) zikriyle yumuşayıp yatışır. İşte bu, Allah’ın hidâyetidir ki O, onunla dilediğine hidâyet verir. Allah’ın saptırdığı kimseyi ise doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.

23. Yüce Allah, indirdiği Kitabından bize haber vermektedir ki o, kayıtsız ve şartsız “sözün en güzeli”dir. Sözün en güzeli, Allah’ın kelâmıdır. Allah’ın kelamı olup da indirilen kitapların en güzeli de bu Kur’ân-ı Kerîm’dir. En güzel o olduğuna göre onun lafızları da lafızların en açığı, en anlaşılırıdır. Onun ihtiva ettiği manalar en yüce anlamlardır. Çünkü o, hem sözleri ile hem manası ile sözün en güzelidir. Ayrıca “müteşâbih”tir. Yani güzellikte birbirine benzerdir. Sözleri, birbirleri ile uyumu ve hiçbir şekilde birbirleri ile çelişmemesi açısından da birbirine benzerlik arzederler. Öyle ki bir kimse bu sözler üzerinde düşünüp tefekkür ettiği taktirde onun açık seçik olmayan anlamlarının dahi düşünenlerin gözlerini kamaştırdığını ve böyle bir sözün ancak hikmeti sonsuz olanın ve her şeyi bilenin sözü olacağına kesinlikle karar verdiğini ve bunun, sözleri arasındaki uyumdan kaynaklandığını görür. İşte bu buyruktaki “müteşâbih” terimi ile kastedilen budur. Yüce Allah’ın:“Sana Kitab’ı indiren O’dur. Ondaki bir kısım âyetler muhkemdir, bunlar Kitab’ın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihtir.”(Ali İmran, 3/7) buyruğunda geçen “müteşabih” ile ise pek çok kimsenin anlamını açıkça kavrayamadığı ve ancak muhkemlerin ışığında üzerinde durulması halinde bu açık olmayan yönlerinin açığa çıktığı buyruklar kastedilmektedir. Bundan dolayı: “Ondaki bir kısım âyetler muhkemdir, bunlar Kitab’ın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihtir” buyurulmakta ve böylelikle müteşabihlik vasfı Kitabın sadece bir bölümü hakkında söz konusu edilmektedir. Tefsirini yapmakta olduğumuz bu âyet-i kerimede ise “müteşabihlik” Kitabın tümü hakkında söz konusudur. Yani güzelliği itibari ile bu Kitabın buyrukları birbirine benzemektedir. Çünkü Yüce Allah burada:“Sözün en güzelini” buyurmaktadır ki bu da sûreler ve âyetlerden ibarettir. Belirttiğimiz yönlerden de hepsi birbirine benzemektedir. “Tekrar edilen/mesanî” yani kıssaların, ahkâmın, vaadin ve tehdidin, hayırlıların ve şerlilerin vasıflarının, Yüce Allah’ın isim ve sıfatlarının, tekrar tekrar zikredildiği kitap demektir. Bu da bu Kitab’ın üstünlüğünün ve güzelliğinin bir neticesidir. İnsanlar Kur'ân’ın, kalpleri arındıran ve ahlâkı kemale erdiren anlamlarına muhtaçtırlar ve bu anlamlar, kalpler için ağaçların sulanması için gerekli olan su gibidir. O nedenle nasıl ki ağaçlar uzun aralıklarla sulandığında zayıflar hatta telef olurlar, sıkça sulandıkları takdirde de güzelleşip faydalı çeşitli mahsuller verirler, işte kalbin de aynı böyle Yüce Allah’ın kelâmının ihtiva ettiği manaları her zaman için tekrar tekrar dinlemeye ihtiyacı vardır. Aynı şekilde herhangi bir mana Kur’ân’ın tümünde yalnızca bir defa tekrarlanacak olsa, onun kalpte gerekli etkiyi yapmayacağı ve istenen sonucu doğurmayacağı açıktır. Bundan dolayıdır ki ben de bu tefsirde bu güzel yolu seçtim, bu tefsirimde tefsirini yaptığım kitabın üslubuna uydum. Bu yüzden bu tefsirde herhangi bir yere gönderme yaptığım görülmez. Aksine her yerde ilgili açıklamaların tam anlamı ile verilmeye çalışıldığını ve daha önceden geçen benzer açıklamaların göz önünde bulundurulmadığı görülür. Her ne kadar kimi yerlerdeki açıklamalar daha geniş ve anlatılanlar daha çok ise de genelde bu, böyledir. İşte Kur’ân okuyan ve onun manaları üzerinde düşünen kimsenin de üzerinde düşünmedik hiçbir yer bırakmaması gerekir. O, böylelikle pek çok hayırlar elde etmiş, sayılamayacak kadar büyük faydalar sağlamış olur. Kur’ân-ı Kerîm, bu üstün değere ve azamete sahip olduğundan dolayı, hidayet bulan gerçek akıl sahiplerinin kalplerini etkilemiştir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onda (bulunan uyarı ve tehditlerden) dolayı Rablerinden korkanların derileri ürperir..” Buna sebep ise o Kitaptaki oldukça korkutucu ifadelerin yer almasıdır. “Sonra da derileri ve kalpleri, Allah'ın (vaat ve teşvik içeren) zikriyle yumuşayıp yatışır.” Yani Allah’ın umutlandırıcı ve teşvik edici buyrukları zikredildiği zaman da onların derileri ve kalpleri yatışır. Çünkü bu Kitap, kimi zaman hayırlı amel işlemeye onları teşvik eder, kimi zaman da kötü işler yapmaktan onları korkutup sakındırır. “İşte bu” Yüce Allah’ın sözünü ettiği Kur’ân-ı Kerîm’in onları etkilemesi, “Allah’ın hidâyetidir.” Allah tarafından kullarına ihsan edilmiş bir hidâyettir. Allah’ın onlara lütuf ve ihsanının bir parçasıdır. “O, onunla” yani ondan dolayı, onun vesilesiyle kullarından “dilediğine hidâyet verir.”“İşte bu Allah’ın hidâyetidir” buyruğu ile şunun kastedilmiş olma ihtimali de vardır: “İşte bu” yani size niteliklerini belirttiğimiz bu Kur’ân-ı Kerîm “Allah’ın hidâyetidir.” Ancak bu Kitaptan hareketle izlenen yol, Allah’a götürür. “O, onunla” kulları arasından niyeti güzel olduğu için “dilediğine hidâyet verir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah, onunla rızasına uyanları selamet yollarına iletir.”(el-Maide, 5/16)“Allah’ın saptırdığı kimseyi ise doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü Allah’a ancak O’nun ihsan edeceği başarı ile ulaşmak mümkün olur. Böyle bir başarı ise O’nun Kitabına yönelmekle elde edilir. Bu gerçekleşmeyecek olursa hidâyet yolunu bulmaya imkân yoktur. Çünkü geriye ancak apaçık bir sapıklık ve oldukça alçaltıcı bedbahtlıktan başka bir şey kalmaz.

39:24–26Страница 461

أَفَمَن يَتَّقِي بِوَجۡهِهِۦ سُوٓءَ ٱلۡعَذَابِ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِۚ وَقِيلَ لِلظَّٰلِمِينَ ذُوقُواْ مَا كُنتُمۡ تَكۡسِبُونَ ٢٤

Разве тот, кто в День воскресения будет лицом защищаться от ужасных мучений, равен верующему? Беззаконникам скажут: «Вкусите то, что вы приобретали!».

كَذَّبَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ فَأَتَىٰهُمُ ٱلۡعَذَابُ مِنۡ حَيۡثُ لَا يَشۡعُرُونَ ٢٥

Их предшественники также считали лжецами посланников, и мучения явились к ним оттуда, откуда они не предполагали.

فَأَذَاقَهُمُ ٱللَّهُ ٱلۡخِزۡيَ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۖ وَلَعَذَابُ ٱلۡأٓخِرَةِ أَكۡبَرُۚ لَوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ ٢٦

Аллах дал им вкусить позор в мирской жизни. А мучений в Последней жизни, несомненно, будет еще больше, если бы они только знали!

24- Kıyamet günü feci azaptan (elleri bağlı olduğu için) yüzü ile korunmaya çalışacak olan kimse hiç (böyle olmayanla bir) midir? (O gün) zalimlere: “Tadın kazandıklarınızı!” denir. 25- Onlardan öncekiler yalanlamıştı da azap onlara hiç fark etmedikleri bir yerden geliverdi. 26- Böylece Allah, onlara dünyada rüsvaylığı tattırdı. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!

24. Yani Yüce Allah’ın kendisine hidâyet verdiği, lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran yolu izleme başarısını ihsan ettiği böyle bir kimse ile sapıklıkta olup inadını sürdüren ve ölene kadar böyle devam eden kimse hiç bir olur mu? Nihayet kıyamet günü geldiğinde o, pek büyük bir azapla karşılaşır ve insan organlarının en şereflisi olan yüzü ile kendisini çok az miktarı dahi onu etkileyecek olan o azaptan korumaya çalışır. Elleri ve ayakları zincire vurulmuş olacağından yüzüyle kendisini korumaya çalışır? Küfür ve masiyetlerle kendi nefislerine zulmetmiş olan “zalimlere de” azar olarak: “Tadın kazandıklarınızı!, denir.”

25. “Onlardan önceki” ümmetler de bunların yalanladığı gibi “yalanlamıştı da azap onlara hiç fark etmedikleri bir yerden” Onlar gafil iken, gündüzün başında ya da öğle vakti dinlenmek üzere uyumaya çekildikleri bir sırada “geliverdi.”

26. “Böylece Allah, onlara dünyada” azabı tattırmak sureti ile “rüsvaylığı tattırdı.” Böylelikle hem Allah’ın huzurunda hem de yarattıkları karşısında rezil rüsvay oldular. “Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!” O halde bunlar da yalanlamakta ısrar etmekten sakınmalıdırlar. Yoksa onlara da öncekilere isabet eden azap isabet eder.

39:27–31Страница 461

وَلَقَدۡ ضَرَبۡنَا لِلنَّاسِ فِي هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ مِن كُلِّ مَثَلٖ لَّعَلَّهُمۡ يَتَذَكَّرُونَ ٢٧

Мы уже привели для людей в этом Коране всевозможные притчи, чтобы они могли помянуть назидание.

قُرۡءَانًا عَرَبِيًّا غَيۡرَ ذِي عِوَجٖ لَّعَلَّهُمۡ يَتَّقُونَ ٢٨

Мы ниспослали Коран, в котором нет неправды, на арабском языке, чтобы они устрашились.

ضَرَبَ ٱللَّهُ مَثَلٗا رَّجُلٗا فِيهِ شُرَكَآءُ مُتَشَٰكِسُونَ وَرَجُلٗا سَلَمٗا لِّرَجُلٍ هَلۡ يَسۡتَوِيَانِ مَثَلًاۚ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِۚ بَلۡ أَكۡثَرُهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ٢٩

Аллах приводит в качестве притчи мужа, принадлежащего нескольким несговорчивым партнерам, и мужа, принадлежащего только одному человеку. Равны ли они в притче? Хвала надлежит Аллаху, но большинство их не знает этого.

إِنَّكَ مَيِّتٞ وَإِنَّهُم مَّيِّتُونَ ٣٠

Воистину, ты смертен, и они смертны.

ثُمَّ إِنَّكُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ عِندَ رَبِّكُمۡ تَخۡتَصِمُونَ ٣١

А потом, в День воскресения, вы будете препираться у своего Господа.

27- Andolsun ki biz, bu Kur’ân’da düşünüp öğüt alsınlar diye insanlar için her türlü misali verdik. 28- Korkup sakınsınlar diye de (bu kitabı) hiçbir eğriliği olmayan, Arapça bir Kur’ân olarak (indirdik.) 29- Allah, birbirleriyle çekişip duran birkaç ortağın/efendinin sahip olduğu bir adam ile sadece bir efendiye ait olan bir başka adamı misal verir. Hiç bu ikisinin durumu eşit olur mu? Hamdolsun Allah’a! Fakat onların çoğu (bu gerçeği) bilmezler. 30- Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir. 31- Sonra da Kıyamet günü Rabbinizin huzurunda (toplanıp) muhakeme olacaksınız.

27. Yüce Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’de hayır ve şer ehline dair, tevhide ve şirke dair bütün misalleri verdiğini haber vermektedir ki bu misaller, eşyanın hakikatlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlamaktadır. Bundaki hikmete gelince bu, “düşünüp öğüt alsınlar diye”dir. Yani biz hakkı onlara açıkladığımız takdirde onu öğrenip gereğince amel etsinler diyedir.

28. “Korkup sakınsınlar diye de” Allah’tan gereği gibi korksunlar, takvalı olsunlar diye. Çünkü biz, onlar için gerek ilmî gerek amelî takvânın yollarını, bu her şeyi ile dosdoğru ve Allah’ın kendisinde her türlü misalden örnekler verdiği bu Arapça Kur’ân ile kolaylaştırmış bulunuyoruz. “Hiçbir eğriliği olmayan” bir Kitaptır bu. Yani bu Kitapta herhangi bir tutarsızlık, herhangi bir açıdan eksiklik yoktur. Ne lafızlarında ne manalarında. Bu, o Kitabın mükemmel derecede dengeli olmasını ve her şeyi ile dosdoğru olmasını ifade etmektedir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Hamd, kuluna Kitabı indiren ve onda hiçbir eğriliğe yer vermeyen Allah’adır ki O, dosdoğru bir kitaptır”(el-Kehf, 18/1-2)“Arapça bir Kur’ân olarak” özellikle Araplar için lafızları açık, manaları kolay, Arapça bir Kur’ân olarak indirilmiştir.

29. Yüce Allah, şirk ve tevhide dair bir misal vererek şöyle buyurmaktadır:“Allah birbirleriyle çekişip duran birkaç ortağın/efendinin sahip olduğu bir adam” yani bir köle “ile sadece bir efendiye ait olan bir başka adamı misal verir.” Birinci kölenin ortak efendileri pek çok olduğu gibi, herhangi bir hususta ve herhangi bir halde ittifak etmeleri söz konusu olmadığı için onun rahat etmesi mümkün değildir. Aksine onun hakkındaki isteklerinde çekişme ve anlaşmazlık içerisindedirler. Herkesin ayrı bir isteği vardır ve onun yerine getirilmesini ister. Onlardan biri, bir işi yapmasını isterken, öteki bir başkasını ister. Bu şekilde anlaşmazlık içerisinde ortakları bulunan böyle bir kimsenin hali acaba nasıl olur? Diğer taraftan ise ikinci kişinin sadece bir efendisi vardır. Ve o da efendisinin maksadını bilmektedir, bundan dolayı da tam bir rahat içerisindedir. “Hiç bu ikisinin” yani bu iki adamın “durumu eşit olur mu?” Asla olmaz. İşte müşrikin durumu da böyledir. Onun da birbirleri ile anlaşmazlık içerisinde bulunan ortakları vardır. Kimi zaman birisine dua eder, kimi zaman ötekine. Böyle bir kimsenin istikrarsız olduğu, kalbinin hiçbir noktada huzur ve sükûn bulmadığı görülür. Muvahhid ise ihlâsla Rabbine ibadet eder; sadece O’na bağlıdır. Allah onu başkasının ortaklığından kurtarmıştır. O bakımdan böyle bir kimse tam bir rahat içindedir, huzur ve sükunu da mükemmeldir. Şimdi “Hiç bu ikisinin durumu eşit olur mu?” Hakkı batıldan ayırt etmesi ve cahillere doğru yolu göstermesi dolayısı ile “Hamdolsun Allah’a! Fakat onların çoğu bilmezler.”

30. Hepiniz kaçınılmaz olarak öleceksiniz. Nitekim bir başka yerde şöyle buyurulmaktadır:“Senden önce hiçbir beşere ebedilik vermedik. Şimdi eğer sen ölürsen, onlar ebedi mi kalacaklar?”(el-Enbiyâ, 21/34)

31. “Sonra da kıyamet günü Rabbinizin huzurunda (toplanıp)” hakkında anlaşmazlık ettiğiniz hususlarda “muhakeme olacaksınız.” O da adaletli hükmü ile haklıyı haksızdan ayırt edecek ve herkese amelinin karşılığını verecektir. “Allah, onların yaptıklarını bir bir saymıştır, onlarsa O’nu unutmuşlardır.”(el-Mücâdele, 58/6)

39:32–35Страница 462

۞ فَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّن كَذَبَ عَلَى ٱللَّهِ وَكَذَّبَ بِٱلصِّدۡقِ إِذۡ جَآءَهُۥٓۚ أَلَيۡسَ فِي جَهَنَّمَ مَثۡوٗى لِّلۡكَٰفِرِينَ ٣٢

Кто может быть несправедливее того, кто возвел навет на Аллаха и счел ложью правду, когда она явилась ему? Разве не в Геенне обитель неверующих?

وَٱلَّذِي جَآءَ بِٱلصِّدۡقِ وَصَدَّقَ بِهِۦٓ أُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُتَّقُونَ ٣٣

Но тот, кто явился с правдой, и тот, кто признал ее истинность, действительно являются богобоязненными.

لَهُم مَّا يَشَآءُونَ عِندَ رَبِّهِمۡۚ ذَٰلِكَ جَزَآءُ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ٣٤

Для них у их Господа уготовано то, чего они пожелают. Таково воздаяние творящим добро!

لِيُكَفِّرَ ٱللَّهُ عَنۡهُمۡ أَسۡوَأَ ٱلَّذِي عَمِلُواْ وَيَجۡزِيَهُمۡ أَجۡرَهُم بِأَحۡسَنِ ٱلَّذِي كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ٣٥

Это произойдет для того, чтобы Аллах простил им наихудшее из того, что они совершили, и воздал им наградой за лучшее из того, что они совершали (или лучшим, чем то, что они совершали).

32- Allah hakkında yalan söyleyenden ve hak kendisine geldiğinde onu yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Kâfirler için cehennemde yer mi yok? 33- Doğruyu getirene ve onu doğrulayanlara gelince işte onlar, takva sahiplerinin ta kendileridir. 34- Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu, ihsan sahiplerinin mükâfaatıdır. 35- Böylece Allah, işlediklerinin en kötü olanlarını örter ve yapmakta olduklarının en güzeli ile de onları mükâfatlandırır.

32. Yüce Allah, hem uyararak hem de haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Allah hakkında yalan söyleyenden” daha zalim hiçbir kimse yoktur. Bu ise Yüce Allah’a, ya celâline yakışmayan şeyleri nispet etmekle olur veya peygamberlik iddiasında bulunmakla olur yahut da “Yüce Allah şöyle buyurmuştur”, “şöyle haber vermiştir”, “şöyle hükmetmiştir” vb. diyerek yalan söylemekle olur. Bu da Yüce Allah’ın:“(Şeytan) Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”(el-Bakara, 2/169) buyruğunun kapsamına dahildir. Bu, kişinin cahil olması halinde böyledir. Aksi takdirde Allah hakkında olmadık şeyleri bile bile söylemek çok daha çirkindir. “Ve hak kendisine geldiğinde onu yalanlayandan daha zalim kim olabilir?” Apaçık belgelerle desteklenmiş haliyle kendisine gelen hakkı yalanlayan kişiden daha zalim kimdir? Böyle bir hakkı yalanlamak büyük bir zulümdür. Çünkü bunu yapan kişi, hakkı açıkça kendisine belli olduktan sonra reddetmektedir. Eğer hem Allah’a yalan isnat etmekte hem de doğruyu yalanlamakta ise bu sefer zulüm üstüne zulüm yapmış olur. “Kâfirler için” kendilerinden intikam alınmasını, aynı zamanda her bir zalim ve kâfirden de Allah’ın hakkının alınmasını sağlayacak olan “cehennemde yer mi yok?” Çünkü: “Şirk pek büyük bir zulümdür”(Lokmân, 31/13) Allah, yalancıyı ve yalanlayıcıyı, onun işlediği suçu ve cezasını söz konusu ettikten sonra, doğru sözlü olup doğru söz söyleyeni, doğrulayanı ve onun mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

33. Söz ve amelinde “doğruyu getirene” buyruğunun kapsamına, hem peygamberler hem de onların görevlerini ifa ederek Allah’ın haberleri ve hükümleri hakkında doğru söyleyen ve amellerinde dürüst olan kimseler girmektedir. “Ve onu doğrulayanlar...” Çünkü kişi, doğruyu getirmekle birlikte kibri yahut onu söyleyeni ve getireni küçük görmesi dolayısı ile o doğruyu tasdik etmeyebilir. O bakımdan bir kimsenin bu özelliğinin övülmesi için, mutlaka doğru söylemesi ve doğruyu tasdik etmesi gerekir. Doğru söylemesi, bilgi sahibi ve adaletli olduğuna, doğruyu tasdik etmesi de alçakgönüllü oluşuna ve büyüklenmediğine delildir. “İşte onlar” yani her iki hususu bir arada gerçekleştirme başarısını elde edenler “takva sahiplerinin ta kendileridir.” Çünkü takvânın bütün özellikleri, hakkı doğru söylemek ve onu tasdik edip doğrulamaktan geçer.

34. “Onlar için Rableri katında” mükâfat kabilinden hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği türden “diledikleri her şey vardır.” Lezzet verici türlerden ve arzulanan şeylerden dileyip istedikleri her bir şey, hazır halde önlerine gelecektir. “İşte bu” Allah’a O’nu görüyormuşçasına, O’nu görmüyorlarsa dahi O’nun kendilerini gördüğüne kesin inanarak ibadet eden ve aynı zamanda Allah’ın kullarına da iyilikte bulunan “ihsan sahiplerinin mükâfatıdır.”

35. İnsanın amelinin üç durumu vardır: Ya en kötüdür, ya en iyidir, yahut da en kötü de değildir en iyi de değildir. Sonuncu kısım mubahlar kısmıdır ve bu kısmın, mükâfat ya da ceza ile bir ilgisi yoktur. En kötü ameller günahların tümüdür, en iyi ameller ise bütün itaat ve ibadetlerdir. İşte bu açıklamalar ışığında âyet-i kerimenin anlamı ve Yüce Allah’ın:“Böylece Allah, işlediklerinin en kötü olanlarını örter” buyruğunun manası açıklık kazanmaktadır. Yani Allah, ihsan ve takvâları sebebi ile onların küçük ve büyük günahlarını bağışlar. “Ve yapmakta olduklarının en güzeli ile de onları mükâfatlandırır.” Yani bütün iyiliklerinin karşılığını verir: “Allah, şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. (Yapılan) bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve katından büyük bir mükâfat verir.”(en-Nisa, 4/40)

39:36–37Страница 462

أَلَيۡسَ ٱللَّهُ بِكَافٍ عَبۡدَهُۥۖ وَيُخَوِّفُونَكَ بِٱلَّذِينَ مِن دُونِهِۦۚ وَمَن يُضۡلِلِ ٱللَّهُ فَمَا لَهُۥ مِنۡ هَادٖ ٣٦

Разве Аллаха не достаточно для Его раба? Они устрашают тебя теми, которые ниже Него. А кого Аллах введет в заблуждение, тому не будет наставника.

وَمَن يَهۡدِ ٱللَّهُ فَمَا لَهُۥ مِن مُّضِلٍّۗ أَلَيۡسَ ٱللَّهُ بِعَزِيزٖ ذِي ٱنتِقَامٖ ٣٧

А кого Аллах наставит на прямой путь, того никто не введет в заблуждение. Разве Аллах - не Могущественный, Способный на возмездие?

36- Hiç Allah kuluna yetmez mi? Bir de kalkmış seni O’ndan başkaları ile korkutmaya çalışıyorlar! Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur. 37- Allah, kimi de doğru yola iletirse onu da saptıracak hiç kimse yoktur. Allah, Aziz ve intikam sahibi değil midir?

36. “Hiç Allah kuluna yetmez mi?” Kendisine ibadet eden, emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçınan özellikle de Rabbine en mükemmel derecede ibadet eden kişi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e lütfu, keremi ve inâyetinin bir gereği olarak Yüce Allah, din ve dünyası ile ilgili bütün hususlarında elbette yetecektir ve ona karşı kötülük yapmak kastı ile dikilenlerin kötülüğünü kendisinden uzaklaştıracaktır. “Bir de kalkmış seni O’ndan başkaları ile” putların ve heykellerin sana kötülük yapacağını belirterek “korkutmaya çalışıyorlar!” Bu ise onların azgınlıkları ve sapıklıklarından dolayıdır. “Allah'ın saptırdığı kimseyi doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 37. Çünkü hidâyete iletmek ve saptırmak, Yüce Allah’ın elindedir. O ne dilerse o olur, neyi dilemezse o da olmaz. “Allah, Aziz” yani her şeyi kahr-u galebesi altında tutan, izzeti ile de kuluna yeterli gelerek ona tuzak kuranların tuzaklarını bertaraf eden, mükemmel izzet (güç ve kudret) sahibi olan “ve” kendisine isyan edenlere karşı da “intikam sahibi değil midir?” O halde O’nun intikam almasını gerektiren hususlardan uzak durun.

39:38Страница 462

وَلَئِن سَأَلۡتَهُم مَّنۡ خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ لَيَقُولُنَّ ٱللَّهُۚ قُلۡ أَفَرَءَيۡتُم مَّا تَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ إِنۡ أَرَادَنِيَ ٱللَّهُ بِضُرٍّ هَلۡ هُنَّ كَٰشِفَٰتُ ضُرِّهِۦٓ أَوۡ أَرَادَنِي بِرَحۡمَةٍ هَلۡ هُنَّ مُمۡسِكَٰتُ رَحۡمَتِهِۦۚ قُلۡ حَسۡبِيَ ٱللَّهُۖ عَلَيۡهِ يَتَوَكَّلُ ٱلۡمُتَوَكِّلُونَ ٣٨

Если ты спросишь их: «Кто создал небеса и землю?». - они непременно скажут: «Аллах». Скажи: «Видели ли вы тех, к кому вы взываете вместо Аллаха? Если Аллах захочет навредить мне, разве они смогут отвратить Его вред? Или же, если Он захочет оказать мне милость, разве они смогут удержать Его милость?». Скажи: «Довольно мне Аллаха. На Него одного уповают уповающие».

38- Onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan andolsun ki: “Allah” diyeceklerdir. De ki: “O halde söyleyin bakalım, eğer Allah bana bir zarar vermeyi dilerse O’nun dışında yalvardıklarınız, O’nun zararını uzaklaştırabilirler mi? Yahut Allah bana bir rahmet vermeyi dilerse onlar O’nun rahmetine engel olabilirler mi?” De ki: “Allah bana yeter. Tevekkül edenler de yalnız O’na güvenip dayanırlar.”

38. Yani eğer seni Allah’tan başkası ile korkutan şu sapıklara sorsan ve bizzat kendi sözlerini kendi aleyhlerine delil olarak ortaya koymak isteyerek desen ki:“Gökleri ve yeri kim yarattı?” Tapındıkları ilâhlarının herhangi bir şeyi yarattığını kesinlikle söylemeyeceklerdir. Aksine bunları yaratan yalnız ve yalnız “Allah, diyeceklerdir.” Yüce Allah’ın kudreti açıkça ortaya çıktıktan sonra uydurdukları ilâhlarının da acizliğini yine kendilerine söyleterek “de ki: O halde söyleyin bakalım, eğer Allah bana bir zarar vermeyi dilerse O’nun dışında yalvardıklarınız, O’nun zararını” onu büsbütün ortadan kaldırmak yahut da bulunduğu halden daha hafif bir hale gelmesini sağlamak sureti ile “uzaklaştırabilirler mi? Yahut Allah bana bir rahmet” din ya da dünyama dair bir fayda “vermeyi dilerse onlar O’nun rahmetine engel olabilirler mi?” Onu tutup bana ulaşmasına mani olabilirler mi? Şöyle diyeceklerdir: Hayır, onlar herhangi bir sıkıntıyı gideremezler ve herhangi bir rahmeti de engelleyemezler. Yüce Allah’ın yegane mabud, bütün varlıkların tek yaratıcısı, tek başına fayda sağlayan, zarar veren olduğu açıkça görüldükten; buna karşılık, O’nun dışındaki bütün varlıkların her yönü ile yaratmaktan ve zarar vermekten aciz oldukları ortaya çıktıktan sonra Allah'ın yardımını isteyerek, onların hile ve tuzaklarını da ortadan kaldırmasını dileyerek “de ki: Allah bana yeter. Tevekkül edenler de yalnız O’na güvenip dayanırlar.” Yani güvenenler, maslahatlarını elde etmek ve kendilerine gelecek zararları bertaraf etmek hususunda yalnızca O’na güvenirler. O halde herkese tek başına yeterli olan bana da yeter. Beni düşünüp kederlendiren her hususta da beni düşündürmeyen diğer üm hususlarda da bana yetecek olan O’dur.

39:39–40Страница 462

قُلۡ يَٰقَوۡمِ ٱعۡمَلُواْ عَلَىٰ مَكَانَتِكُمۡ إِنِّي عَٰمِلٞۖ فَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَ ٣٩

Скажи: «О мой народ! Действуйте по своему усмотрению, и я тоже буду действовать. Скоро вы узнаете,

مَن يَأۡتِيهِ عَذَابٞ يُخۡزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيۡهِ عَذَابٞ مُّقِيمٌ ٤٠

кого постигнет мучение, которое опозорит его, и на кого падут вечные мучения».

39- De ki:“Ey kavmim, Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Zira pek yakında bileceksiniz…” 40- “Rezil edecek azabın kime geleceğini ve ebedi azabın da kimin başına ineceğini…”

39. Yani ey Peygamber, “de ki: Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın.” Yani kendiniz için razı olduğunuz hal üzere, yani ibadete layık olmayanlara ve hiçbir hususta en ufak bir yetkisi bulunmayanlara ibadet etme haliniz üzere elinizden geleni yapın. Zira sizi kendisine davet etmiş olduğum dini yalnızca Allah’a halis kılma esası üzere “ben de yapacağım. Pek yakında” güzel âkıbetin kimin olacağını “bileceksiniz.” 40. Ve bu dünyada “rezil edecek azabın kime geleceğini ve” âhirette de “ebedi azabın da kimin başına ineceğini” ve onun yakasını asla bırakmayacağını, hiç sonunun gelmeyeceğini de bileceksiniz. Bu, büyük bir tehdittir. Onlar, ebedi azabı hak ettiklerini biliyorlardı. Ancak zulüm ve inatları, iman etmelerine engel olmuştu.

39:41Страница 463

إِنَّآ أَنزَلۡنَا عَلَيۡكَ ٱلۡكِتَٰبَ لِلنَّاسِ بِٱلۡحَقِّۖ فَمَنِ ٱهۡتَدَىٰ فَلِنَفۡسِهِۦۖ وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيۡهَاۖ وَمَآ أَنتَ عَلَيۡهِم بِوَكِيلٍ ٤١

Мы ниспослали тебе Писание для людей с истиной. Тот, кто последовал прямым путем, поступил во благо себе. А тот, кто впал в заблуждение, поступает во вред только себе, и ты не являешься их попечителем и хранителем.

41- Şüphesiz Biz, sana Kitab’ı insanlar için hak ile indirdik. Artık kim hidâyet bulursa kendi yararınadır. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların başında bekçi değilsin.

41. Yüce Allah, haberlerinde, emirlerinde ve yasaklarında hakkı içeren, hidâyetin kaynağı olan, Allah’a ve O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşmak isteyenler için nihai bir tebliğ olup kendisi vasıtası ile bütün âlemler için delilin sabit olduğu Kitabı, Rasûlüne indirmiş olduğunu haber vermektedir. “Artık kim” onun nuru ile ve emirlerine uymak sureti ile “hidâyet bulursa” şüphesiz bu kimse “kendi yararına” bir fayda sağlamış olacaktır. “Kim de” hidâyet kendisi için apaçık belli olduktan sonra “saparsa, ancak kendi aleyhine sapmış olur.” Allah’a hiçbir zararı olmaz. “Sen onların başında bekçi değilsin.” Onların amellerini tespit edecek, amelleri dolayısı ile hesaba çekecek ve onları dilediğin işlere mecbur edip zorlayacak biri değilsin. Sen, ancak emrolunduğunu onlara eksiksiz olarak ileten bir tebliğcisin.

39:42Страница 463

ٱللَّهُ يَتَوَفَّى ٱلۡأَنفُسَ حِينَ مَوۡتِهَا وَٱلَّتِي لَمۡ تَمُتۡ فِي مَنَامِهَاۖ فَيُمۡسِكُ ٱلَّتِي قَضَىٰ عَلَيۡهَا ٱلۡمَوۡتَ وَيُرۡسِلُ ٱلۡأُخۡرَىٰٓ إِلَىٰٓ أَجَلٖ مُّسَمًّىۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتٖ لِّقَوۡمٖ يَتَفَكَّرُونَ ٤٢

Аллах забирает души в момент смерти, а ту, которая пока не умирает, - во время сна. Он удерживает ту, которой предопределил смерть, а другую отпускает до определенного срока. Воистину, в этом - знамения для людей размышляющих.

42- Allah, ölüm vakitleri geldiğinde ruhları alır. Ölmeyeninkini de uykusunda (alır) da hakkında ölüm hükmü verdiğini tutar, diğerini ise belirli bir süreye kadar (bedenine geri) gönderir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.

42. Yüce Allah uyanıkken, uykuda iken, hayatta iken ve ölümleri esnasında kulları üzerinde yegane tasarruf sahibi olanın yalnız kendisi olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Allah, ölüm vakitleri geldiğinde ruhları alır.” Burada sözü geçen ölüm, büyük ölümdür. Yüce Allah’ın ruhları aldığını ve ruhları almak fiilini kendisine izafe ettiğini haber vermiş olması, bu işle ölüm meleği ile yardımcılarını görevlendirmiş olmasına aykırı değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği sizin ruhunuzu alır...”(es-Secde, 32/11); “... nihâyet birinize ölüm gelse elçilerimiz onun ruhunu alırlar, onlar kusur da etmezler.”(el-En’am, 6/61) Çünkü Yüce Allah, yaratanın ve işleri çekip çevirenin kendisi olması itibari ile işleri kendi zatına izafe eder. Sünneti/kanunu ve hikmeti gereği her bir iş için bir sebep yaratmış olması itibari ile de işleri sebeplerine izafe ettiği de olur. Yüce Allah’ın:“Ölmeyenlerinkini de uykularında (alır)” buyruğunda sözü edilen ise küçük ölümdür. Yani uykuda olup da ölmeyen ruhu O tutar. İşte bu (uykuda olan) iki ruhtan “hakkında ölüm hükmü verdiğini tutar.” Bu, ölmüş olanın yahut da uykuda iken öleceğine hükmettiği kimsenin ruhudur. “Diğerini ise belirli bir süreye kadar” rızkını ve ecelini tamamlamak üzere “gönderir.” Bu durumdaki nefsi serbest bırakır. “Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için” Yüce Allah’ın kudretinin kemâline, ölümlerinden sonra ölüleri dirilteceğine dair “ibretler” belgeler, deliller “vardır.” Bu âyet-i kerimede ruh ve nefsin bizatihi kaim bir cisim olduğuna, onun cevherinin bedeninin cevherinden farklı olduğuna, ruh ve nefsin yaratılmış olduğuna ve Allah tarafından idare edildiğine, Allah’ın onda vefat ettirmek, alıkoymak ve serbest bırakmak gibi suretlerle tasarruf ettiğine, canlıların ruhlarının Berzahta karşılaşacağına, bir araya gelip karşılıklı konuşacağına, Allah'ın hayatta kalacakların ruhlarını serbest bıraktığına, ölenlerin ruhlarını da alıkoyup bırakmadığına delil vardır.

39:43–44Страница 463

أَمِ ٱتَّخَذُواْ مِن دُونِ ٱللَّهِ شُفَعَآءَۚ قُلۡ أَوَلَوۡ كَانُواْ لَا يَمۡلِكُونَ شَيۡـٔٗا وَلَا يَعۡقِلُونَ ٤٣

Или же они взяли себе заступников помимо Аллаха? Скажи: «А если они не владеют ничем и не разумеют?».

قُل لِّلَّهِ ٱلشَّفَٰعَةُ جَمِيعٗاۖ لَّهُۥ مُلۡكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۖ ثُمَّ إِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ ٤٤

Скажи: «Аллаху принадлежит заступничество целиком. Ему принадлежит власть над небесами и землей, и к Нему вы будете возвращены».

43- Yoksa onlar, Allah’ın dışında şefaatçiler mi edindiler? De ki:“Ya onlar hiçbir şeye sahip değilseler ve (hiçbir şeye) akıl erdiremiyorlarsa da mı (onları şefaatçi edineceksiniz)?” 44- De ki:“Şefaat tümüyle Allah’ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı da yalnız O’nundur. Sonra da siz O’na döndürüleceksiniz.”

43. Yüce Allah, kendisinden başka kendilerine bağlanılan, kendilerinden dilekte bulunulan ve kendilerine ibadet edilen şefaatçiler edinmeyi reddederek şöyle buyurmaktadır: Sen onlara cahilliklerini açıklayarak ve O’ndan başka edinilen bu şefaatçilerin ibadet namına hiçbir şeyi hak etmediklerini belirterek “de ki: Ya onlar” yani sizin şefaatçi edindiğiniz varlıklar “hiçbir şeye sahip değilseler” göklerde ve yerde zerre ağırlığı kadar, hatta bundan daha küçük ya da daha büyük hiçbir şeye sahip olmasalar, hatta “akıl erdiremiyorlarsa” onların kendisi sebebi ile övülmeyi hak edecekleri bir akılları bulunmasa “da mı” hâlâ onları şefatçi mi göreceksiniz? Bunların akıllarının olmayış sebebi ağaç, taş, suret gibi cansız yahut ölmüş varlıklar olmalarındandır. Ya bunları şefaatçi (ve ilâh) edinenlerin hiç aklı olabilir mi? Böyle kimseler, insanların en sapığı, en cahili ve en ileri zalimleri değil midir?

44. Onlara “de ki: Şefaat tümüyle Allah’ındır.” Çünkü her şeyin yetkisi de bütünü ile Allah’ındır. Bütün şefaatçiler O’ndan korkar. O’nun izni olmadan hiç kimse O’nun nezdinde şefaat edemez. O, kuluna rahmet ihsan etmeyi murad ederse, katında değerli olan şefaatçi kimsenin ona -her iki şahsa (edene ve edilene) bir rahmet olmak üzere- şefaat etmesine izin verir. Daha sonra Yüce Allah, şefaatin tümüyle yalnız kendisine ait olduğunun gerekçesini “Göklerin ve yerin hükümranlığı da yalnız O’nundur” diye açıklamaktadır. Yani oradaki bütün şahıslar, fiiller ve sıfatlar, O’na aittir. Bu yüzden şefaatin gerçek sahibinden istenmesi ve yalnızca O’na ihlâsla ibadet edilmesi gerekir. “Sonra da O’na siz O’na döndürüleceksiniz.” O da ihlâsla kendisine ibadet edenlere pek büyük mükâfatlar verecektir. Kendisine şirk koşanları da çok ağır bir azap ile cezalandıracaktır.

39:45–46Страница 463

وَإِذَا ذُكِرَ ٱللَّهُ وَحۡدَهُ ٱشۡمَأَزَّتۡ قُلُوبُ ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِۖ وَإِذَا ذُكِرَ ٱلَّذِينَ مِن دُونِهِۦٓ إِذَا هُمۡ يَسۡتَبۡشِرُونَ ٤٥

Когда поминают одного лишь Аллаха, содрогаются от отвращения сердца тех, которые не веруют в Последнюю жизнь. А когда поминают тех, которые ниже Него, они радуются.

قُلِ ٱللَّهُمَّ فَاطِرَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ عَٰلِمَ ٱلۡغَيۡبِ وَٱلشَّهَٰدَةِ أَنتَ تَحۡكُمُ بَيۡنَ عِبَادِكَ فِي مَا كَانُواْ فِيهِ يَخۡتَلِفُونَ ٤٦

Скажи: «О Аллах, Творец небес и земли, Ведающий сокровенное и явное! Ты рассудишь Своих рабов в том, в чем они расходились во мнениях».

45- Allah tek başına anıldığında âhirete inanmayanların kalpleri nefretle dolar. O’nun dışındakiler anıldığında ise hemen yüzleri güler. 46- De ki:“Ey gökleri ve yeri yaratan, gizliyi ve açığı bilen Allah’ım! Ayrılığa düştükleri konularda kullarının arasında Sen hüküm vereceksin.”

45. Yüce Allah, müşriklerin durumlarını ve şirklerinin gereği olan davranışlarını söz konusu etmekte ve onların “Allah tek başına anıldığında” tevhid edildiğinde, din yalnızca O’na halis kılmak sureti ile amelde bulunulup O’nun dışında tapındıkları varlıklar terk edildiğinde “âhirete inanmayanların kalpleri nefretle dolar.” Bu işten alabildiğine nefret eder ve hiçbir şekilde hoşlanmazlar. Buna karşılık “O’nun dışındakiler” putlar ve O’na eş koşulan ortaklar “anıldığında” ve bir kimse onlara ibadet etmeye çağırıp onları övdüğünde “hemen” mabudlarının anılmasına sevinirler ve şirk konusunda kendi hevâ ve arzularına uygun düştüğünden dolayı “yüzleri güler.” Bu durum karşı karşıya kalınabilecek hallerin en kötüsü, en çirkinidir. Ama onların cezalandırılması için vaadolunan gün, ceza/kıyamet günüdür. Orada onların haksızlıkları cezalandırılacaktır ve o vakit Allah’tan başka tapındıkları uydurma ilâhlarının kendilerine en ufak bir faydalarının olmadığı görülecektir. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmaktadır: 46. “De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan” ve onları düzenleyen, işlerini çekip çeviren, bizim göremediğimiz ve bilemediğimiz “gizliyi ve” görüp tanık olduğumuz “açığı bilen Allah’ım! Ayrılığa düştükleri konularda kullarının arasında Sen hüküm vereceksin.” İhtilafın söz konusu olduğu en büyük husus ise ihlâs sahibi muvahhidler ile Senin dışında birtakım putları, heykelleri ve Sana eş koşulan varlıkları ilâh edinen müşrikler arasındaki ihtilaftır. İhlaslı muvahhidler izledikleri yolun hak olduğunu, âhirette güzel mükâfatların yalnızca kendilerinin olduğunu söylerler. Müşrikler ise ilâh diye edindikleri ve hiçbir değeri bulunmayan put ve heykelleri sana ortak tutarlar. Şanına yakışmayan ve senin için kusur olacak şeyleri sana nispet ederler. Uydurma ilâhları anıldığı vakit sevinir, Sen anıldığın vakit nefret duyarlar. Bununla birlikte kendilerinin hak üzere olduklarını, başkalarının ise batıl yolda olduğunu, güzel mükâfatların da kendilerinin olacağını ileri sürerler. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“İman edenler, yahudiler, sâbiîler, hristiyanlar, Mecusiler/ateşperestler ve müşrikler (var ya); muhakkak Allah Kıyamet gününde aralarında hükmedecektir. Muhakkak Allah her şeye şahittir.”(el-Hac, 22/17) Bundan sonraki âyeti kerimelerde Yüce Allah, onlar arasında hükmünü şöyle haber vermektedir:“Bunlar Rableri hakkında davalaşan iki hasımdırlar. Kâfir olanlar için ateşten elbiseler biçilir. Başları üzerinden kaynar su dökülür. Onunla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de. Ve onlar için demirden topuzlar da vardır.”(el-Hac, 19/21) Ve nihâyet bu açıklamaları şu buyruklara kadar devam eder: “Muhakkak Allah mü’min olup salih amel işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler. Orada giyecekleri de ipektir.”(el-Hacc, 22/23) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlara gelince, işte onlaradır güven ve onlardır hidâyete ermiş olanlar.”(el-En’âm, 6/82)“Gerçek şu ki, kim Allah’a ortak koşarsa, hiç şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır. Onun varacağı yer ise ateştir.”(el-Mâide, 5/72) Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın yaratmasının kapsamı, ilminin kuşatıcılığı ve bütün kulları arasındaki hükmünün umumiliği dile getirilmektedir. Mahlukatın ortaya çıkmasını sağlayan kudreti, O’nun her şeyi kuşatan ilmi, kulları arasında hüküm vereceğine, onları ölümlerinden sonra dirilteceğine, hayrı ile şerri ile amellerini, bu amellerinin karşılıklarını bildiğine, ayrıca yaratmasının da ilmine delil olduğuna delâlet etmektedir:“Yaratan bilmez mi hiç?”(el-Mülk, 67/14)

39:47–48Страница 463

وَلَوۡ أَنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ مَا فِي ٱلۡأَرۡضِ جَمِيعٗا وَمِثۡلَهُۥ مَعَهُۥ لَٱفۡتَدَوۡاْ بِهِۦ مِن سُوٓءِ ٱلۡعَذَابِ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِۚ وَبَدَا لَهُم مِّنَ ٱللَّهِ مَا لَمۡ يَكُونُواْ يَحۡتَسِبُونَ ٤٧

Если бы у тех, которые поступали несправедливо, было все, что на земле, и еще столько же, то они непременно попытались бы откупиться этим от ужасных мучений в День воскресения. Но откроется им от Аллаха то, о чем они даже не предполагали.

وَبَدَا لَهُمۡ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُواْ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ ٤٨

Им откроются злые деяния, которые они приобрели, а то, над чем они издевались, окружит (или поразит) их.

47- Eğer yeryüzünde olanların hepsi ve onunla birlikte bir o kadarı daha zulmedenlerin olsa, kıyamet günü feci azaptan (kurtulmak için) onu mutlaka fidye olarak verirlerdi. Zira (o gün) karşılarına Allah tarafından hiç hesap etmedikleri (bir azap) çıkacaktır. 48- Kazandıkları kötülükler kendilerine görünecek ve alaya aldıkları şey onları çepeçevre kuşatacaktır.

47. Yüce Allah, kulları arasında kendisinin hüküm vereceğini, müşriklerin söyledikleri sözleri ve bu sözlerin ne kadar çirkin olduğunu söz konusu edince, adeta nefisler Kıyamet gününde Allah’ın onlara neler yapacağını bilmek istermiş gibi bize bu gibi kimseler için “feci azap” yani en dehşetli ve en ağır azabın söz konusu olduğunu haber vermektedir. Çünkü onlar, küfrün en fecisini ve en şiddetlisini söylemişlerdir. Faraza altını ile gümüşü ile incisi ile hayvanları ile ağaçları ile ekinleri ile bütün eşyası ile bu dünya ve bir o kadarı daha bu müşriklerin olacak olsa Kıyamet gününde bu feci azaptan kurtulmak için onu fidye olarak feda eder ve bu azaptan kurtulmaya çalışırlardı. Ancak kesinlikle bu, onlardan kabul olunmaz ve bunun Allah’ın azabına karşı kendilerine en ufak bir faydası dahi olmazdı. Çünkü “o günde malın da evlâdın da hiçbir faydası olmaz. Ancak Allah’a selim bir kalp ile gelmiş olanlar hariç”(eş-Şuarâ, 26/88-89)“Zira (o gün) karşılarına Allah tarafından hiç hesap etmedikleri (bir azap) çıkacaktır.” Hiç ummadıkları pek büyük bir azap ve pek büyük bir gazap ile karşılaşacaklardır. Halbuki daha önceden kendileri hakkında başka şeylerle karşılaşacaklarına dair ahkam kesiyorlardı.

48. “Kazandıkları kötülükler” yapıp ettikleri ve kazandıkları şeyler sebebi ile hiç hoşlarına gitmeyecek hususlar “kendilerine görünecek ve alaya aldıkları şey” tehdit ve azap “onları çepeçevre sarıp kuşatacaktır.” başlarına gelip çatacak ve kendilerini yakalayacaktır.

39:49–52Страница 464

فَإِذَا مَسَّ ٱلۡإِنسَٰنَ ضُرّٞ دَعَانَا ثُمَّ إِذَا خَوَّلۡنَٰهُ نِعۡمَةٗ مِّنَّا قَالَ إِنَّمَآ أُوتِيتُهُۥ عَلَىٰ عِلۡمِۭۚ بَلۡ هِيَ فِتۡنَةٞ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ٤٩

Когда человека касается вред, он взывает к Нам. Когда же Мы предоставляем ему благо от Нас, он говорит: «Воистину, это даровано мне благодаря знанию (знанию Аллаха о моих заслугах или моему знанию)». О нет, это - искушение, но большинство их не знает этого.

قَدۡ قَالَهَا ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ فَمَآ أَغۡنَىٰ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يَكۡسِبُونَ ٥٠

Так уже говорили их предшественники, но их не спасло то, что они приобретали.

فَأَصَابَهُمۡ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُواْۚ وَٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنۡ هَٰٓؤُلَآءِ سَيُصِيبُهُمۡ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُواْ وَمَا هُم بِمُعۡجِزِينَ ٥١

Их поразили злые деяния, которые они приобрели. Тех, которые поступали несправедливо, из этих также поразят злые деяния, которые они приобрели, и им не удастся спастись.

أَوَلَمۡ يَعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ وَيَقۡدِرُۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتٖ لِّقَوۡمٖ يُؤۡمِنُونَ ٥٢

Разве они не знают, что Аллах увеличивает или ограничивает удел, кому пожелает? Воистину, в этом - знамения для верующих людей.

49- İnsanın başına herhangi bir sıkıntı geldiğinde bize yalvarır. Sonra biz ona tarafımızdan bir nimet lütfettiğimizde:“Bu, bana ancak bir bilgiye göre verilmiştir” der. Bilakis o, bir imtihandır. Fakat onların çoğu bilmezler. 50- Onlardan öncekiler de öyle demişlerdi. Ama onların kazandıkları şeyler, kendilerine bir fayda sağlamadı. 51- Sonunda kazandıkları kötülükler(in cezası) başlarına gelip çattı. Bunlardan zulmedenlerin başına da kazandıkları kötülükler, yakında gelip çatacak ve onlar kaçıp kurtulamayacaklardır. 52- Bilmezler mi ki Allah, rızkı dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar. Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için ibretler vardır.

49. Yüce Allah, insanın durumunu ve tabiatını bize haber vermektedir: Ona hastalık, sıkıntı veya darlık gibi bir zarar dokunduğunda “bize” başına gelen bu musibetin giderilmesi hususunda ısrarla “yalvarır.”“Sonra biz ona tarafımızdan bir nimet lütfettiğimizde” darlığını giderip sıkıntısını ortadan kaldıracak olursak, tekrar Rabbini inkâra döner, Rabbinin iyiliklerini inkâr edip bilmezlikten gelir ve:“Bu bana ancak bir bilgiye göre verilmiştir, der.” Yani Allah, benim bu işe layık olduğumu, benim bunu hak ettiğimi bilmektedir; çünkü ben Allah nezdinde değerli bir kişiyim. Ya da ben bu nimeti elde etme yollarını bildiğim için bunlar bana verilmiştir, der. Yüce Allah da buna karşılık:“Bilakis o, bir imtihandır” buyurmaktadır. Yani Yüce Allah, kendisine kimin şükrettiğini, kimin de nankörlük ettiğini ortaya çıkarmak için bununla kullarını sınar. “Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı onlar bu imtihanı bir bağış ve ihsan olarak değerlendirirler. Böylelikle katıksız hayır olan bir şey ile hayra ya da şerre sebep olabilen bir şeyi birbirine karıştırırlar.

50. “Onlardan öncekiler de öyle demişlerdi” onların söyledikleri: “Bu bana ancak bir bilgiye göre verilmiştir” sözünü söylemişlerdi. Bu sözleri, inkarcılar birbirlerinden miras olarak alagelmektedirler. Rablerinin, nimetini ikrar ve itiraf etmezler, bu konuda Rablerinin, üzerlerinde herhangi bir hakkı olduğunu da kabul etmezler. Helâk edilecekleri vakte kadar onların alışkanlıkları ve âdetleri hep budur. “Ama” azap kendilerine geldiği vakit “onların kazandıkları şeyler kendilerine bir fayda sağlamadı.”

51. “Sonunda kazandıkları kötülükler(in cezası) başlarına gelip çattı.” Burada “kötülükler”den kasıt, onların uğratıldıkları cezalardır. Çünkü bu cezalar, insana kötülük gibidir ve onu üzer. “Bunlardan zulmedenlerin başına da kazandıkları kötülükler, yakında gelip çatacak.” Çünkü bunlar, öncekilerden daha hayırlı değildirler. Yine bunlara önceki kitaplarda kötülüklerine rağmen azaptan kurtulacaklarına dair bir beraat da yazılmış değildir.

52. Onlar; mala aldandıkları ve cahilliklerinden dolayı bu mala sahip oluşun, o mal sahibinin halinin güzelliğine delil olduğunu iddia ettiklerinden dolayı Yüce Allah, vermiş olduğu rızkın, bu iddialarının delili olamayacağını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Bilmezler mi ki Allah, rızkı” kulları arasından ister salih olsun, ister olmasın “dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar.” Yani ister salih olsun ister olmasın dilediği kimsenin de rızkını daraltır. Allah, bütün valıklara rızık verir, ama iman ve salih ameli insanlar arasından özel olarak iyilere ihsan eder. “Şüphesiz bunda” yani rızkın bol oluşunda ve kısılmasında “iman eden bir toplum için ibretler vardır.” Çünkü onlar, bunun ilâhî hikmet ve rahmet ile ilgili olduğunu bilirler; Allah’ın, kullarının durumunu çok iyi bildiğine inanırlar. O, kimi zaman bir lütuf olmak üzere onlaırn rızıklarını daraltabilir, çünkü geniş bol verecek olursa yeryüzünde azgınlık edebilirler. Yüce Allah, bu hususta onların mutluluk ve kurtuluşlarının kaynağını oluşturan dinlerinin salâhına göre bunu yapmış olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Текст: Quranic Universal Library (Tarteel) через spa5k/tafsir_api (MIT), в зафиксированной версии. Аяты: Quran Foundation. Источники и лицензии

Содержание

Аят аль-Курси36Аль-Кахфстр. 42джуз 15Бухари 1Муслим 2999

Вид

Тема
Размер текста
Вид

Read in English