Ас-Саади · Тафсир · на турецком
Аль-Маида 5:32–50
5:32Страница 113
مِنۡ أَجۡلِ ذَٰلِكَ كَتَبۡنَا عَلَىٰ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ أَنَّهُۥ مَن قَتَلَ نَفۡسَۢا بِغَيۡرِ نَفۡسٍ أَوۡ فَسَادٖ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ ٱلنَّاسَ جَمِيعٗا وَمَنۡ أَحۡيَاهَا فَكَأَنَّمَآ أَحۡيَا ٱلنَّاسَ جَمِيعٗاۚ وَلَقَدۡ جَآءَتۡهُمۡ رُسُلُنَا بِٱلۡبَيِّنَٰتِ ثُمَّ إِنَّ كَثِيرٗا مِّنۡهُم بَعۡدَ ذَٰلِكَ فِي ٱلۡأَرۡضِ لَمُسۡرِفُونَ ٣٢
По этой причине Мы предписали сынам Исраила (Израиля): кто убьет человека не за убийство или распространение нечестия на земле, тот словно убил всех людей, а кто сохранит жизнь человеку, тот словно сохранит жизнь всем людям. Наши посланники уже явились к ним с ясными знамениями, но многие из них после этого излишествуют на земле.
32- İşte bundan dolayı İsrailoğullarına şöyle yazdık:“Her kim bir cana veya yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın birini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de birini yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur.” Andolsun peygamberlerimiz onlara apaçık belgelerle geldiler. Sonra içlerinden birçoğu (bütün) bunlardan sonra yine de yeryüzünde taşkınlık etmekteler.
32. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bundan dolayı” Adem’in iki oğlunun kıssalarında anlatıldığı üzere onlardan birinin kardeşini öldürüp kendinden sonrakiler için öldürme yolunu açması, öldürmenin âkıbetinin dünya ve âhirette çok vahim ve büyük bir zarar olması nedeniyle “İsrailoğullarına” kendilerine semavi Kitap indirilmiş olan bu kavme “şöyle yazdık: Her kim bir cana veya yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın” yani haksız yere “birini öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur.” Çünkü onun bu şekilde davranışını açıklayabilecek ve ancak haklı olarak öldürdüğünü ortaya koyabilecek herhangi bir gerekçesi bulunmamaktadır. Böyle bir kimsenin öldürülmeyi hak etmemiş bir canı öldürme cüretkârlığını göstermesi, onun öldürdüğü kimse ile başkaları arasında bir fark görmediğini (herkesi öldürebileceğini) ortaya koymaktadır. Yine onun bu öldürmesinin tek sebebinin de kötülüğü emreden nefsine uyması olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısı ile böyle bir kimseyi öldürme cüretkârlığını göstermesi, bütün insanları öldürmesi gibidir. Diğer taraftan bir kimse de “birini yaşatırsa” yani nefsi kendisine onu ölürmeyi telkin etmekle birlikte öldürmeyip hayatta kalmasına vesile olur, Allah korkusu onu öldürmekten alıkoyarsa bu kimse de “bütün insanları yaşatmış gibi olur.” Çünkü onun sahip olduğu Allah korkusu, öldürülmeyi hak etmemiş bir kimseyi öldürmesine engel teşkil eder. Âyet-i kerime öldürmenin iki sebepten birisi ile caiz olabileceğine delildir: Ya bir kimse kasten ve haksız yere bir başkasını öldürdüğü için -ki eğer mükellef ve maktüle denk olursa, maktülün babası da değilse- onun öldürülmesi helâl olur yahut da yeryüzünde insanların dinlerini, bedenlerini, mallarını ifsad etmek sureti ile fesat çıkartan bir kimse olursa onun öldürülmesi de caizdir. Mesela mürted kâfirler, muharip kafirler, öldürmekten başka bir yolla kötülükleri önlenemeyen bid’at davetçileri vb. gibi. İnsanları öldürmek yahut da mallarını almak kastı ile üzerlerine saldıran yol kesiciler, eşkıya ve benzerleri de bu kabildendir. “Andolsun peygamberlerimiz onlara” hiçbir kimsenin karşı delil getirmeye imkân bulamayacağı “apaçık belgelerle geldiler. Sonra içlerinden” insanlardan “birçoğu (bütün) bunlardan sonra” yeryüzünde dosdoğru yürümeyi gerektiren ve karşı delil ileri sürme imkânı bırakmayan bu açıklamalardan sonra “yeryüzünde” masiyetler işlemek ve bu apaçık belge ve delilleri getiren peygamberlere aykırı davranmak sureti ile “taşkınlık etmekteler.”
5:33–34Страница 113
إِنَّمَا جَزَٰٓؤُاْ ٱلَّذِينَ يُحَارِبُونَ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥ وَيَسۡعَوۡنَ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَسَادًا أَن يُقَتَّلُوٓاْ أَوۡ يُصَلَّبُوٓاْ أَوۡ تُقَطَّعَ أَيۡدِيهِمۡ وَأَرۡجُلُهُم مِّنۡ خِلَٰفٍ أَوۡ يُنفَوۡاْ مِنَ ٱلۡأَرۡضِۚ ذَٰلِكَ لَهُمۡ خِزۡيٞ فِي ٱلدُّنۡيَاۖ وَلَهُمۡ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ ٣٣
Воистину, те, которые сражаются против Аллаха и Его Посланника и стремятся сотворить на земле нечестие, в воздаяние должны быть убиты или распяты, или у них должны быть отсечены накрест руки и ноги, или они должны быть изгнаны из страны. Это будет для них позором в этом мире, а в Последней жизни для них уготованы великие мучения.
إِلَّا ٱلَّذِينَ تَابُواْ مِن قَبۡلِ أَن تَقۡدِرُواْ عَلَيۡهِمۡۖ فَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ غَفُورٞ رَّحِيمٞ ٣٤
Исключением являются те, которые раскаялись и вернулись до того, как вы получили власть над ними. Знайте же, что Аллах - Прощающий, Милосердный.
33- Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesada çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi ya da yer(lerin)den sürülmeleridir. Bu onlar için dünyada bir zillettir. Âhirette ise onlara büyük bir azap vardır. 34- Ancak elinize geçirmezden önce tevbe edenler müstesnadır. Bilin ki Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.
33. “Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşan”; Bunlar Allah Rasulü’ne karşı açıktan açığa düşmanlık gösteren, yeryüzünde küfür, haksız yere öldürme, malları alma ve yollarda korku salma sureti ile fesad çıkartan kimselerdir. Meşhur olan görüşe göre bu âyet-i kerime kasaba ve çöllerde insanların önlerini kesip mallarını gasbeden, onları öldüren ve onları korkutan yol kesiciler (eşkıya) hakkındadır ki insanlar, bu yol kesicilerin bulundukları yolları izlemekten kaçınırlar ve böylece bu yollar işlemez hale gelir. İşte Yüce Allah had uygulanması esnasında böylelerinin cezasının, sözü geçen hususlardan birisi olduğunu haber vermektedir. Müfessirler bu cezalar konusunda ihtilaf etmişlerdir: Bunlardan birisini seçmede muhayyerlik var mıdır ve yönetici ya da naibi her bir yol kesici hakkında zikredilen cezalardan maslahata uygun gördüğünü uygulayabilir mi? Ki ayetin zahirinden anlaşılan böyle olacağıdır. Yoksa cezaları, işledikleri suçlara göre mi olacaktır; zira işledikleri her bir suç için adaletli bir karşılık vardır ki ayetteki hikmet buna delalet etmektedir ve Allah’ın hikmetine uygun olan da budur. Şöyle ki eğer hem cana kıyar hem de mala el koyarlarsa öldürülmeleri ve asılmaları gerekir. Tâ ki teşhir edilip rezil olsunlar ve başkaları da ibret alarak bu işten vazgeçsin. Eğer sadece adam öldürmüş, ama mal almamış iseler yalnızca öldürülmeleri kesinlik kazanır. Eğer mal alıp kimseyi öldürmemiş iseler çaprazlama olarak el ve ayaklarının kesilmesi gerekir ki bu durumda sağ el ile sol ayakları kesilir. Şâyet insanlara korku salmış olmakla birlikte kimseyi öldürmemiş ve mal da almamış iseler sürgün edilirler ve tevbe ettikleri açıkça ortaya çıkıncaya kadar herhangi bir şehirde barınmalarına izin verilmez. İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın da önder ilim adamlarının bir çoğunun da -teferruata dair hususlardaki farklılık ile birlikte- kanaati budur. “Bu” ibretli ceza “onlar için dünyada bir zillettir” rezilliktir ve utanç sebebidir. “Âhirette ise onlara büyük bir azap vardır.” İşte bu, yol kesiciliğin dünyada horlanıp rezil olmaya âhirette de azap görmeye sebep teşkil eden en büyük günahlardan olduğunun delili olup bu işi yapanın, Allah’a ve Rasûlüne karşı savaş açmak olduğunu göstermektedir. Böyle bir suçun büyüklüğü bu olduğuna göre yeryüzünün bu bozgunculardan arındırılması, yollarda yolcuların öldürülmemesi, mallarının alınmaması ve gidip gelenlerin korkutulmaması için gerekli önlemlerin alınıp emniyetin sağlanması en büyük iyiliklerden ve en üstün itaatlerden olduğu ortaya çıkmaktadır. Yine bu, yeryüzünü ıslah etmek demekti, zira zıddı, yeryüzünde fesad çıkarmaktır.
34. “Ancak elinize geçirmezden önce” bu savaş açanlardan “tevbe edenler müstesnadır. Bilin ki Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” Yani Allah böyle birisinden öldürülmek, asılmak, elinin ve ayağının çaprazlama kesilmesi, sürgüne gönderilme gibi kendi hakkını düşürür. Aynı şekilde yol kesicinin önce kâfir iken sonra İslâm’a girmesi üzerindeki kul hakkını da düşürür. Eğer yol kesen kişi müslüman ise üzerindeki öldürme ve mal alma şeklindeki kul hakları düşmez. Âyetin mefhumu, yol kesenin ele geçirilmesinden sonra tevbe etmesinin, hiçbir cezasını düşürmeyeceğine delildir. Buradaki hikmet açıkça anlaşılmaktadır, (yani tevbesinin samimi olması zayıf bir ihtimaldir). Tevbenin, yol kesenin ele geçirilmesinden önce olması halinde bu, ona yol kesenlere uygulanan haddin uygulanmasına engel teşkil ettiğine göre diğer günahlarda kişi, ele geçirilmeden önce vazgeçip tevbe ederse, hakkında söz konusu olan hadlerin bağışlanması öncelikle söz konusu olur.
5:35Страница 113
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَٱبۡتَغُوٓاْ إِلَيۡهِ ٱلۡوَسِيلَةَ وَجَٰهِدُواْ فِي سَبِيلِهِۦ لَعَلَّكُمۡ تُفۡلِحُونَ ٣٥
О те, которые уверовали! Бойтесь Аллаха, ищите близости к Нему и сражайтесь на Его пути, - быть может, вы преуспеете.
35- Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının, O’na vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kutuluşa eresiniz.
35. Bu, Allah’tan mü’min kullarına, imanlarının gereklerinden olan Allah’tan korkup sakınmaya, gazabına ve öfkesine uğramaktan kaçınmaya dair bir emirdir. Bunun için kulun çalışması, gücü ve imkanları yettiğince tüm gayretini harcaması, Allah’ı öfkelendiren kalbin, dilin ve diğer azaların zahiri ve batıni masiyetlerinden uzaklaşması gerekir. Bunları terk edebilmek için de Allah’tan yardım dilemelidir. Ta ki O’nun gazabından ve azabından kurtulabilsin. “Ona vesile” yani O’na yakınlaşmak, O’nun nezdinde makbul bir kimse olmak ve O’nun sevgisini kazanmak için yol “arayın.” Bu da Allah için sevmek, Allah yolunda sevmek, korku, ümit, kalbi yöneliş, tevekkül gibi kalbe ait farzları, zekât ve hac gibi bedeni farzları; namaz, Kur’ân okuma ve zikir gibi hem kalbi hem bedeni farzları; insanlara mal, ilim, mevki ve beden ile çeşitli türlerde iyilikte bulunma ve Allah’ın kullarına nasihat etme (samimi olarak iyiliklerini istemek) gibi amelleri yapmakla olur. Çünkü bütün bu ameller, Allah’a yakınlaştırıcı amellerdir. Kul bu amellerle Allah’a yakınlaşmaya devam ederse sonunda Allah onu sever. Allah onu sevdi mi bu sefer onun kendisi ile işittiği kulağı, kendisi ile gördüğü gözü, kendisi ile tuttuğu eli, kendisi ile yürüdüğü ayağı olur ve Allah, onun duasını kabul eder. Daha sonra Allah tebâreke ve teâlâ kendisine yakınlaştırıcı bir ibadet olan kendi yolunda cihad etmeyi özellikle söz konusu etmektedir. Cihad: Kâfirlerle savaşmak için kişinin malıyla, canıyla, görüşleriyle, diliyle, Allah’ın dininin zafere ulaşması için güç yetirebildiği her şeyi ile bu uğurda bütün gayretini ortaya koyması demektir. Bu tür bir ibadet itaatlerin en üstünü ve Allah’a yakınlaştırıcı ibadetlerin en faziletlisidir. Bu ibadeti gereği gibi yerine getiren bir kimse diğer ibadetleri haydi haydi yerine getirir. “ki kurtuluşa/felaha eresiniz” yani masiyetleri terk edip itaatleri işleyerek O’ndan korkup sakınır, O’nun rızasını aramak sureti ile yolunda cihad ederek Allah’a vesile arayacak olursanız, felaha erersiniz. Felah, istenip arzu edilenleri elde etme başarısını elde etmek ve korkulup istenmeyen her şeyden yana da emin olmaktır. Bunun gerçek mahiyeti ise ebedi mutluluk ve sürekli nimetler içerisinde bulunmaktır.
5:36–37Страница 113
إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَوۡ أَنَّ لَهُم مَّا فِي ٱلۡأَرۡضِ جَمِيعٗا وَمِثۡلَهُۥ مَعَهُۥ لِيَفۡتَدُواْ بِهِۦ مِنۡ عَذَابِ يَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنۡهُمۡۖ وَلَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمٞ ٣٦
Воистину, если бы у неверующих было все, что есть на земле, и еще столько же, чтобы откупиться от мучений в День воскресения, то это не было бы принято от них. Им уготованы мучительные страдания.
يُرِيدُونَ أَن يَخۡرُجُواْ مِنَ ٱلنَّارِ وَمَا هُم بِخَٰرِجِينَ مِنۡهَاۖ وَلَهُمۡ عَذَابٞ مُّقِيمٞ ٣٧
Они захотят выйти из Огня, но не смогут выйти оттуда. Им уготованы вечные мучения.
36- Yeryüzünde ne varsa hepsi, hatta bir o kadarı daha kafirlerin olsa ve onlar da kıyamet gününün azabından kurtulmak için onu fidye olarak verseler bu, onlardan kabul olunmaz. Onlar için çok acı bir azap vardır. 37- Ateşten çıkmak isterler. Ama oradan çıkacak değillerdir. Onlar için sürekli bir azap vardır.
36-37. Yüce Allah Kıyamet gününde kâfirlerin durumlarının oldukça feci olacağını ve onlar için çok şiddetli bir azap bulunduğunu haber vermektedir. Şayet O’nun azabından kurtulmak için yeryüzü dolusu altını ve bir o kadarını daha feda edecek olsalar dahi bunun onlardan kabul olunmayacağını ve onlara hiçbir fayda sağlamayacağını bildirmektedir. Çünkü fidye verecek yer artık geçmiştir. Geriye yalnızca ebediyyen içinden çıkamayacakları, aksine sonsuza dek içinde kalmaya devam edecekleri sürekli ve can yakıcı azaptan başka bir şey kalmamıştır.
5:38–40Страница 114
وَٱلسَّارِقُ وَٱلسَّارِقَةُ فَٱقۡطَعُوٓاْ أَيۡدِيَهُمَا جَزَآءَۢ بِمَا كَسَبَا نَكَٰلٗا مِّنَ ٱللَّهِۗ وَٱللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٞ ٣٨
Вору и воровке отсекайте руки в воздаяние за то, что они совершили. Таково наказание от Аллаха, ведь Аллах - Могущественный, Мудрый.
فَمَن تَابَ مِنۢ بَعۡدِ ظُلۡمِهِۦ وَأَصۡلَحَ فَإِنَّ ٱللَّهَ يَتُوبُ عَلَيۡهِۚ إِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٞ رَّحِيمٌ ٣٩
Аллах примет покаяние того, кто раскается после совершения несправедливости и исправит содеянное, ибо Аллах - Прощающий, Милосердный.
أَلَمۡ تَعۡلَمۡ أَنَّ ٱللَّهَ لَهُۥ مُلۡكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ يُعَذِّبُ مَن يَشَآءُ وَيَغۡفِرُ لِمَن يَشَآءُۗ وَٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٖ قَدِيرٞ ٤٠
Разве ты не знаешь, что Аллаху принадлежит власть над небесами и землей? Он подвергает мучениям, кого пожелает, и прощает, кого пожелает. Аллах способен на всякую вещь.
38- Hırsızlık eden erkekle hırsızlık eden kadının ellerini, hem işlediklerine bir karşılık hem de Allah tarafından ibret verici bir ceza olmak üzere kesin. Allah Azîzdir, Hakîmdir. 39- (Bununla birlikte) her kim zulmettikten sonra tevbe edip (halini) ıslah ederse Allah elbette tevbesini kabul eder. Çünkü Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 40- Bilmez misin ki göklerin ve yerin egemenliği Allah’ındır? O, dilediğine azap eder, dilediğini de bağışlar. Allah her şeye güç yetirendir.
38. Hırsız (السارق); başkasının el sürülmemesi gereken malını, onun rızası olmaksızın gizlice alan kimseye denir. Hırsızlık böyle ağır bir cezayı gerektirdiği için büyük günahlardandır. Söz konusu ağır ceza ise -sahabeden bazılarının kıraatinde de olduğu gibi- sağ elinin kesilmesidir. Mutlak olarak “el” zikredildiği vakit onun sınırı bilekten başlar. Buna göre hırsızlık yapan bir kimsenin eli bilekten kesilir ve damarların tıkanıp kanın durması için zeytinyağında dağlanır. Ancak sünnet, bu âyetin umumi ifadesini bir kaç yönden kayıtlamış bulunmaktadır. Bu kayıtlardan birisi hırz; yani malın muhafaza altında olmasıdır. Hırsızlığın cezayı gerektirmesi için malın, mutlaka muhafaza edilen bir yerden alınması gerekir. Her malın muhafazası da âdeten kendisine uygun olan korunma şeklidir. Koruma altında olmayan bir yerden çalan kimsenin eli kesilmez. Diğer bir kayıt ise çalınan malın nisab miktarını bulması gerekir ki bu da ya çeyrek dinar yahut üç dirhem veya bunlardan herhangi birisine eşit olan bir kıymettir. Bundan daha aşağı değerde bir şey çalacak olursa elin kesilmesi söz konusu değildir. Bu hususlar, “hırsızlık (السرقة)” kelimesinden ve onun anlamından da çıkartılabilir. Çünkü bu kelime, kendisine karşı korunulması mümkün olmayan bir şekilde herhangi bir şeyi almak demektir. Bu da malın koruma altında olması anlamına gelir. Eğer mal koruma altında değilse bu, şer’an bir hırsızlık olmaz. Yine hikmetin bir gereği olarak elin, oldukça basit ve değersiz birşey dolayısı ile kesilmemesi gerekir. Belli bir miktarın tesbiti kaçınılmaz bir şey olduğuna göre şer’î olarak sünnette varid olan mikar, Kitabın umumi hükmünü tahsis edici olmaktadır. Hırsızlıkta elin kesilmesinin hikmeti; bu yolla malların korunması, bu konuda gereken ihtiyati tedbirlerin alınması ve bizzat cinâyeti işleyen organın kesilmesidir. Eğer tekrar aynı fiili işleyecek olursa bu sefer sol ayağı kesilir. Bir daha hırsızlık yaparsa; sol elinin bir daha yaparsa sağ ayağının kesileceği söylendiği gibi ölünceye kadar hapsedileceği de söylenmiştir. Yüce Allah’ın “hem işlediklerine bir karşılık” buyruğu şu demektir: Bu şekildeki el kesme, hırsızın başkalarına ait olan malı çalmasının bir cezasıdır; “hem de Allah tarafından ibret verici bir ceza” yani hırsızlar, hırsızlık yaptıkları vakit ellerinin kesileceğini bilecek olurlarsa bu işten vazgeçerler; böylelikle bu, hem hırsız için hem başkası için ibretlik ve caydırıcı bir ceza olmuş olur. “Allah Azîzdir, Hakimdir” Yani O izzeti ve hikmeti ile hırsızın elinin kesilmesine hükmetmiştir.
39. “(Bununla birlikte) her kim zulmettikten sonra tevbe edip (halini) ıslah ederse Allah elbette tevbesini kabul eder. Çünkü Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” Tevbe edip de günahları terk eden, amellerini ve kusurlarını ıslah edip düzelten kimseye mağfiret eder.
40. “Bilmez misin ki göklerin ve yerin egemenliği Allah’ındır?” Şüphesiz göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Allah bunlarda kaderiyle, şeriatıyla, mağfiret ve cezasıyla dilediği şekilde tasarrufta bulunur. Bütün bu tasarrufları hikmetinin, geniş rahmetinin ve mağfiretinin bir gereğidir.
5:41–44Страница 114
۞ يَٰٓأَيُّهَا ٱلرَّسُولُ لَا يَحۡزُنكَ ٱلَّذِينَ يُسَٰرِعُونَ فِي ٱلۡكُفۡرِ مِنَ ٱلَّذِينَ قَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِأَفۡوَٰهِهِمۡ وَلَمۡ تُؤۡمِن قُلُوبُهُمۡۛ وَمِنَ ٱلَّذِينَ هَادُواْۛ سَمَّٰعُونَ لِلۡكَذِبِ سَمَّٰعُونَ لِقَوۡمٍ ءَاخَرِينَ لَمۡ يَأۡتُوكَۖ يُحَرِّفُونَ ٱلۡكَلِمَ مِنۢ بَعۡدِ مَوَاضِعِهِۦۖ يَقُولُونَ إِنۡ أُوتِيتُمۡ هَٰذَا فَخُذُوهُ وَإِن لَّمۡ تُؤۡتَوۡهُ فَٱحۡذَرُواْۚ وَمَن يُرِدِ ٱللَّهُ فِتۡنَتَهُۥ فَلَن تَمۡلِكَ لَهُۥ مِنَ ٱللَّهِ شَيۡـًٔاۚ أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ لَمۡ يُرِدِ ٱللَّهُ أَن يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمۡۚ لَهُمۡ فِي ٱلدُّنۡيَا خِزۡيٞۖ وَلَهُمۡ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٞ ٤١
О Посланник! Пусть тебя не печалят те, которые стремятся исповедовать неверие и говорят своими устами: «Мы уверовали», - хотя их сердца не уверовали. Среди исповедующих иудаизм есть такие, которые охотно прислушиваются ко лжи и прислушиваются к другим людям, которые не явились к тебе. Они искажают слова, меняя их местами, и говорят: «Если вам дадут это, то берите, но если вам не дадут этого, то остерегайтесь». Того, кого Аллах желает подвергнуть искушению, ты не властен защитить от Аллаха. Их сердца Аллах не пожелал очистить. В этом мире их ожидает позор, а в Последней жизни им уготованы великие мучения.
سَمَّٰعُونَ لِلۡكَذِبِ أَكَّٰلُونَ لِلسُّحۡتِۚ فَإِن جَآءُوكَ فَٱحۡكُم بَيۡنَهُمۡ أَوۡ أَعۡرِضۡ عَنۡهُمۡۖ وَإِن تُعۡرِضۡ عَنۡهُمۡ فَلَن يَضُرُّوكَ شَيۡـٔٗاۖ وَإِنۡ حَكَمۡتَ فَٱحۡكُم بَيۡنَهُم بِٱلۡقِسۡطِۚ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلۡمُقۡسِطِينَ ٤٢
Они охотно выслушивают ложь и пожирают запретное. Если они явятся к тебе, то рассуди их или же отвернись от них. Если ты отвернешься от них, то они нисколько не навредят тебе. Но если ты вынесешь решение, то суди их беспристрастно. Воистину, Аллах любит беспристрастных.
وَكَيۡفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِندَهُمُ ٱلتَّوۡرَىٰةُ فِيهَا حُكۡمُ ٱللَّهِ ثُمَّ يَتَوَلَّوۡنَ مِنۢ بَعۡدِ ذَٰلِكَۚ وَمَآ أُوْلَٰٓئِكَ بِٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٤٣
Но как они выберут тебя судьей, если у них есть Таурат (Тора), содержащий закон Аллаха? Даже после этого они отворачиваются, ибо они не являются верующими.
إِنَّآ أَنزَلۡنَا ٱلتَّوۡرَىٰةَ فِيهَا هُدٗى وَنُورٞۚ يَحۡكُمُ بِهَا ٱلنَّبِيُّونَ ٱلَّذِينَ أَسۡلَمُواْ لِلَّذِينَ هَادُواْ وَٱلرَّبَّٰنِيُّونَ وَٱلۡأَحۡبَارُ بِمَا ٱسۡتُحۡفِظُواْ مِن كِتَٰبِ ٱللَّهِ وَكَانُواْ عَلَيۡهِ شُهَدَآءَۚ فَلَا تَخۡشَوُاْ ٱلنَّاسَ وَٱخۡشَوۡنِ وَلَا تَشۡتَرُواْ بِـَٔايَٰتِي ثَمَنٗا قَلِيلٗاۚ وَمَن لَّمۡ يَحۡكُم بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡكَٰفِرُونَ ٤٤
Мы ниспослали Таурат (Тору), в котором содержится верное руководство и свет. Покорившиеся пророки выносили по нему решения для исповедующих иудаизм. Раввины и первосвященники поступали таким же образом в соответствии с тем, что им было поручено сохранить из Писания Аллаха. Они свидетельствовали о нем. Не бойтесь же людей, а бойтесь Меня, и не продавайте Мои знамения за ничтожную цену. Те же, которые не принимают решений в соответствии с тем, что ниспослал Аллах, являются неверующими.
41- Ey Rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla “İman ettik” diyenlerden ve yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verir ve sana gelmeyen bir topluluğu dinlerler. Yerli yerinde söylenen kelimeleri sonradan tahrif ederler de:“Eğer size şu verilirse alın, şâyet o verilmezse sakının” derler. Allah’ın fitneye düşürmek istediği kimse için sen Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Dünyada onlar için bir zillet, âhirette de büyük bir azap vardır. 42- Onlar hep yalana kulak veren ve durmadan haram yiyen kimselerdir. Artık sana gelirlerse ister aralarında hükmet ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedersen de aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah adaletli olanları sever. 43- İçinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında iken nasıl olur da seni hakem yaparlar, sonra da (hükmünden) yüz çevirirler?! Onlar iman etmiş kimseler değildirler. 44- Şüphesiz biz Tevrat’ı indirdik ki onda bir hidâyet ve nur vardır. Teslim olmuş olan nebiler yahudilere onunla hükmederlerdi, rabbaniler ve bilginler de -kendilerinden Allah’ın Kitabını korumaları istendiğinden dolayı- (onunla hükmederlerdi). Hepsi de onun üzerine şahiddiler. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun. Benim âyetlerimi az bir pahaya satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.
41. “Ey Rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla “İman ettik” diyenlerden ve yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanlara olan aşırı düşkünlüğü dolayısı ile iman ettiğini izhar ettikten sonra küfre dönen kimselerden dolayı çokça üzülürdü. Allah ona bu gibi kimselere üzülmemesini emir buyurmaktadır. Çünkü bu gibi kimselerin varlıkları ile yoklukları arasında fark yoktur. Hazır bulunacak olsalar fayda vermezler, hazır olmasalar yoklukları belli olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah onlar için üzülmemeyi gerektiren sebebi açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla “İman ettik” diyenlerden…” Zira kendilerine üzülmesi gereken kimseler, hem zahirleri hem de batınları ile mü’minlerden sayılan kimselerdir. Yüce Allah’ın bu gibi kimseleri dinlerinden döndürmesi ve onları irtidada sürüklemesi ise söz konusu değildir ve O bundan münezzehtir. Çünkü imanın neşvesi kalplere karıştı mı artık o imana sahip olan kimse, hiçbir şeyi ona denk tutmaz, imanını hiçbir şeye değiştirmez. “Onlar durmadan yalana kulak verir ve sana gelmeyen bir topluluğu dinlerler.” Yani işlerinin temeli yalan, sapıklık ve azgınlık olan başkanlarını taklid eden, onların çağrılarına cevap veren kimselerdir. Bu kendilerine uyulan başkanlar ise “sana gelmeyen” kimselerdir. Aksine senden yüz çevirmişler ve sahip oldukları batıldan dolayı şımarmışlardır. Bu batılları ise şudur:“Yerli yerinde söylenen kelimeleri sonradan tahrif ederler.” Yani insanları saptırmak ve hakkı bertaraf etmek amacıyla lafızlara Allah’ın murad etmediği anlamlar yüklerler. İşte bunlar dalalet davetçilerine boyun eğen, her türlü yalanı ortaya atan, akılları da idealleri de bulunmayan kimselerdir. O halde bunlar, sana uymayacak olurlarsa aldırma. Çünkü bunlar son derece eksik kimselerdir. Eksik kimselere ise ne önem verilir ne de aldırılır. “Eğer size şu verilirse alın, şâyet o verilmezse sakının, derler.” Senin yanına muhakeme olmak üzere geldikleri vakit, söyledikleri söz işte budur. Onların hevaya uymaktan başka bir maksatları yoktur. Birbirlerine: Muhammed size hevanıza uygun olan bu hükmü verecek olursa onun hükmünü kabul edin, eğer size bu şekilde hüküm vermeyecek olursa bu konuda ona tâbî olmaktan sakının, derler. Bu ise bir fitnedir, nefislerin hevalarına tabi olmaktır. “Allah’ın fitneye düşürmek istediği kimse için sen Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın.” buyruğu, Allah’ın:“Muhakkak ki sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin, fakat Allah dilediğine hidâyet verir.”(el-Kasas, 28/56) buyruğuna benzemektedir. “Onlar Allah’ın, kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir.” İşte bütün bu yaptıkları da bundan dolayıdır. Bu da şuna delildir: Şer’î hükme başvurmaktan kastı, hevasına tâbî olmak olan ve lehine hüküm verildiği takdirde razı olup lehine hüküm verilmeyecek olursa razı olmayan kimsenin bu tutumu, kalbinin temiz olmayışından dolayıdır. Diğer taraftan şeriatın hükmüne çağıran ve onun hükmüne başvuran, bu hüküm istek ve arzusuna uysun yahut uymasın ona razı olan kimsenin bu tutumu da kalbinin temizliğinden kaynaklanmaktadır. Yine bu buyruk, kalbin temizliğinin her türlü hayra vesile olduğuna, doğru olan her bir sözü ve doğru olan her bir ameli işlemeye götüren en büyük sebep olduğuna delildir. “Dünyada onlar için zillet” rezillik ve rüsvaylık vardır. “Âhirette de büyük bir azap vardır.” O da cehennem azabı ile Cabbar olan Allah’ın gazabıdır.
42. “Onlar hep yalana kulak veren” buyruğundaki “kulak verme, dinleme”den kasıt söyleneni kabul ederek dinlemektir. Yani onlar dinlerinin ve akıllarının azlığından ötürü kendilerini yalan söze çağıranların çağrılarını kabul edip dinlerler. “Durmadan haram yiyen kimselerdir” Kendi ayak takımlarından ve ileri gelenlerinden bildiklerine karşılık olarak haksız yere almış oldukları haram malları yerler. Onlar böylelikle hem yalana uymayı hem de haram yemeyi bir arada işleyen kimselerdir. “Artık sana gelirlerse ister aralarında hükmet ister onlardan yüz çevir.” Bu hususta sen muhayyersin. Bu buyruk neshedilmiş değildir. Çünkü böyle bir kesimin onun hükmüne başvurması halinde o, aralarında hüküm vermek yahut da aralarında hüküm vermekten yüz çevirmekten herhangi birisini yapmakta muhayyerdir. Bunun sebebi ise onların şer’î hükme başvurmakla sadece hükmün hevalarına uygun olup olmamasına öncelik vermeleridir. Buna göre bir fetva soran yahut da bir alimin hükmüne başvuran herhangi bir kimsenin halinden eğer aleyhine hüküm verecek olursa razı olmayacağı ve hükmü kabul etmeyeceği bilinirse bu durumda ne hüküm vermek ne de sorularının fetvasını vermek gerekmez. Eğer böyleleri arasında hüküm verilecek olursa da adaletle hükmetmek gerekir. İşte bundan dolayı:“Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedersen, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah adaletli olanları sever.” buyrulmaktadır. Haklarında hüküm verilenler, zalim ve düşman olsalar dahi bu şekilde hüküm vermek gerekir. Bu durum, aralarında adaletle hüküm vermeye engel teşkil etmemelidir. Böylelikle insanlar arasında hüküm vermekte adaleti elden bırakmamanın fazileti ve Allah’ın bunu sevdiği de açıklanmış olmaktadır.
43. Daha sonra Yüce Allah, onların yaptıklarının hayret edilecek bir iş olduğunu şöyle beyan etmektedir:“İçinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında iken nasıl olur da seni hakem yaparlar, sonra da (hükmünden) yüz çevirirler?!” Onlar eğer imanın gerektirdiği amelde bulunan mü’min kimseler olsalardı ellerinde bulunan Tevrat’taki Allah’ın hükmünden yüz çevirmezlerdi. Senin hükmüne başvurmalarının tek sebebi sende hevalarına uygun düşecek bir hüküm bulma umutlarıdır. Sen aralarında yine yanlarında bulunan Allah’ın hükmüne uygun hüküm verince buna da razı olmadılar. Aksine bundan yüz çevirdiler ve bunu da kabul etmediler. İşte böyleleri hakkında Yüce Allah:“Onlar” bu şekilde hareket edenler, “iman etmiş kimseler değillerdir.” Yani bu, mü’minlerin yapacağı bir iş değildir, onlar da imana layık kimseler değildir. Çünkü onlar kendi hevalarını ilâh edindiler ve imanın gerektirdiği hükümleri kendi hevalarına uydurdular.
44. “Şüphesiz biz Tevrat’ı” İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam’a “indirdik ki onda” imana ve hakka götüren, sapıklıktan koruyan “bir hidâyet” ve cahilliğin, şaşkınlığın, şüphelerin, tereddütlerin ve arzuların karanlıklarında kendisi ile aydınlanılan “nur vardır.” Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki biz Mûsâ ile Hârûn’a Furkan’ı takvâ sahiplerine bir ışık ve bir zikir olmak üzere verdik”(el-Enbiya, 21/48) Allah’a “teslim olmuş” ve onun emirlerine boyun eğerek itaat etmiş “olan nebiler onunla yahudilere hükmederlerdi.” Dava ve fetvalarda onunla hüküm verirlerdi. Peygamberlerin Allah’a teslim oluşları, başkalarının teslimiyetine göre daha ileridir. Çünkü onlar Allah’ın kullarının seçkinleridir. Bu şerefli nebiler ve bu üstün önderler, Tevrat’a uyup onu önder edindiklerine, Tevrat’ın ardından gittiklerine göre şu sıradan yahudilerin ona uymalarını engelleyen nedir? Onların Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmek şeklinde Tevrat’ta yer alan şerefli hükmü bir kenara atmalarına sebep nedir? Oysa buna inanmaksızın zahir olsun, batın olsun hiçbir amel kabul edilmez. Bunu yaparken uydukları bir önderleri var mı? Evet, onların önderleri, işleri güçleri tahrif etmek olan, insanlar arasındaki önderlik ve mevkilerini ayakta tutmak isteyen, hakkı gizlemek, batılı açığa çıkarmak sureti ile mal yiyip duran ve ateşe davet eden o sapık alimlerdir. “Rabbaniler ve bilginler de” yani dinin önderleri olan Rabbaniler de aynı şekilde yahudilere Tevrat gereğince hüküm verirlerdi. Rabbanilerden kasıt, insanlara karşı şefkatle ve peygamberlerin tutumunu takınarak onları en güzel şekilde terbiye eden, eğiten, ilimleri ile amil muallimlerdir. “Bilginler” ise sözlerine uyulan, tesirleri açıkça görülen, ümmetleri arasında doğrulukları ile tanınan alim kimseler demektir. Onların verdikleri hakka uygun bu hükümlerin sebebi “Allah’ın Kitabını korumaları istendiğinden...” dolayıdır. Hem de “hepsi de onun üzerine şahidiler.” Yani Allah, onlardan Kitab’ını korumalarını istediğinden, onları bu Kitab’ın sorumluları kıldığından dolayı böyle hükmediyorlardı. Kitap onların yanında bir emanetti. Bu Kitab’ı fazlalıklara, eksiltmeye, hükümlerinin gizlenmesine karşı korumayı onlara farz kılmıştı. Bilmeyenlere onu öğretmelerini istemişti. Onlar da bu Kitab’ın üzerinde şahit kimseler idiler. Çünkü Kitap hususunda ve insanların hakkında şüpheye düştükleri meselelerde onlara başvuruluyordu. Yüce Allah cahillere yüklemediği yükümlülükleri ilim ehline yüklemiştir. Öyleyse ilim ehlinin kendilerine yükletilen bu yükümlülüklerin gereğini yerine getirmeleri, tembelliğe ve atalete meylederek cahillere uymamaları gerekir. Zikir, namaz, zekât, hac, oruç gibi ilim ehli olmayan kimselerin de yerine getirdikleri takdirde kurtulabilecekleri ve esenliğe kavuşabilecekleri, faydası kişiyi aşmayan salt ibadetlerle yetinmemeleri gerekir. İlim ehlinden insanlara ilim öğretmeleri, onların gerek duyacakları dini hususlara -özellikle de çokça görülen usule dair meselelere- dikkatlerini çekmeleri istendiği gibi bu hususta insanlardan korkmayıp yalnızca Rablerinden korkmaları da istenmiştir. Bundan dolayı Allah:“O halde insanlardan korkmayın, benden korkun. Benim âyetlerimi az bir pahaya satmayın.” buyurmaktadır. Yani azıcık dünya faydası uğruna hakkı saklayıp, batılı açığa vurmayın. Bu gibi afetlerden ilim adamı kendisini kurtarabilirse bu, ilâhi tevfikin bir neticesidir. İlim adamının mutluluğu, bütün gayretini ilim öğrenme ve öğretmekte harcamasında, Allah’ın kendisine tevdi edip korumasını istediğinin ve buna şahit tuttuğunun bilincinde olmasında, Rabbinden gereği gibi korkmasındadır. İnsanlardan korkmak ve çekinmek, yapması gereken şeyleri yerine getirmesini engellemez. Aynı zamanda o, dünyasını dinine tercih etmez. Öte yandan ilim adamının bedbahtlığının alâmeti, kendisine verilen emri yerine getirmeksizin tembelliğe kendisini kaptırması ve kendisinden koruması istenen şeylere aldırış etmemesi, aksine onu ihmal ve emaneti zayi etmesidir. Böylesi, dünyaya karşılık dinini satar, verdiği hükümler karşılığında rüşvet alır, fetvalarına karşılık da mal alır. İlmi ancak ücret ve bir mükâfat karşılığında Allah’ın kullarına öğretir. Böyle birisine Allah büyük bir lütufta bulunmuş olmakla birlikte o, buna karşı nankörlük etmiş ve başkasının mahrum kılındığı çok büyük bir payı da bedel olarak ödemiş olur. Allah’ım senden faydalı ilim, makbul amel niyaz ederiz. Bizi her türlü beladan esenliğe kavuşturmanı ve affını ihsan etmeni dileriz, ey Kerîm! “Kim Allah’ın indirdiği” apaçık hak “ile hükmetmezse” kendi bozuk maksatlarından herhangi bir maksada binaen batıl olduğunu bildiği bir şeyle hüküm verirse “işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.” Allah’ın indirdiğinden başkası ile hükmetmek kâfirlerin işlerindendir. Kimi zaman bu iş, kişiyi dinden çıkartan bir küfür olabilir. Bu ise böyle bir hüküm vermenin helâl ve caiz olduğuna inanılması halinde söz konusudur. Kimi zaman da kişinin şiddetli bir azabı hak etmesine sebep teşkil eden büyük günahlardan ve küfür amellerinden biri olur.
5:45Страница 115
وَكَتَبۡنَا عَلَيۡهِمۡ فِيهَآ أَنَّ ٱلنَّفۡسَ بِٱلنَّفۡسِ وَٱلۡعَيۡنَ بِٱلۡعَيۡنِ وَٱلۡأَنفَ بِٱلۡأَنفِ وَٱلۡأُذُنَ بِٱلۡأُذُنِ وَٱلسِّنَّ بِٱلسِّنِّ وَٱلۡجُرُوحَ قِصَاصٞۚ فَمَن تَصَدَّقَ بِهِۦ فَهُوَ كَفَّارَةٞ لَّهُۥۚ وَمَن لَّمۡ يَحۡكُم بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلظَّٰلِمُونَ ٤٥
Мы предписали им в нем: душа - за душу, око - за око, нос - за нос, ухо - за ухо, зуб - за зуб, а за раны - возмездие. Но если кто-нибудь пожертвует этим, то это станет для него искуплением. Те же, которые не принимают решений в соответствии с тем, что ниспослал Аллах, являются беззаконниками.
45- Biz o (Tevrat’ta) onlara şunu yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diştir; yaralamalar da birbirine kısas yapılır. Fakat kim onu sadaka olarak bağışlarsa bu, ona keffaret olur. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin tâ kendileridirler.
45. Bu hükümler, İslâm’a teslim olmuş peygamberlerin, Rabbanilerin ve bilginlerin, yahudilere gereklerince hüküm verdiği Tevrat’ta yer alan hükümler arasındadır. Yüce Allah onlara kasten ve denk olmak şartı ile bir kimse bir başkasını öldürecek olursa öldürenin karşılığında öldürülmesini, göz karşılığında gözün çıkarılmasını, kulağa karşılık kulağın kesilmesini, dişe karşılık dişin sökülmesini emretmiştir. Bu hüküm, haksızlığa kaçmadan kısas yapılması mümkün olan benzeri organlarda da söz konusudur. “Yaralamalar da birbirine kısas yapılır.” Kısas yapmak, kasti olarak başkasını yaralayan kimseye yaptığı işin aynısının yapılması demektir. Buna göre başkasını yaralayan kimseye sınır, yer, en, boy ve derinlik itibari ile yaptığının benzeri bir yara açılarak kısas yapılır. Şunu da bilmek gerekir ki bizden öncekilerin şeriatı, bizim şeriatımızda ona muhalif bir hüküm gelmediği sürece bizim için de geçerlidir. “Fakat kim onu sadaka olarak bağışlarsa” yani öldürme ve ondan daha aşağı olan diğer organların kesilmesi ve yaralanması karşılığında kısas hakkı sabit olan kimse, bu suçları işleyeni affedecek olursa “bu, ona keffaret olur.” Yani suçu işleyen için bir keffarettir. Çünkü Ademoğlu kendi hakkını affetmiştir. Yüce Allah’ın hakkını affetmesi ise öncelikle söz konusudur. Affeden için de bir keffarettir. Çünkü o, kendisine karşı suç işleyen kimseyi veya kendisinden alacak bir hakkı bulunan bir kimseyi affettiği gibi Allah da onun hatalarını ve suçlarını affeder. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin tâ kendileridirler.” İbn Abbas şöyle demiştir: “Bu, kufrun dûne kufr (dinden çıkaran küfrün altında bir küfür/küçük küfür)dür, fıskun dûne fısk (dinden çıkaran fıskın altında bir fısk/küçük fısk)tır ve zulmun dûne zulm (şirk olan zulmün altındaki bir zulüm)dür.” Böyle bir hüküm, helâl kabul edilecek olursa büyük zulümdür (şirktir). Helâl kabul edilmeksizin işlenecek olursa da çok büyük bir günahtır.
5:46–47Страница 116
وَقَفَّيۡنَا عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِم بِعِيسَى ٱبۡنِ مَرۡيَمَ مُصَدِّقٗا لِّمَا بَيۡنَ يَدَيۡهِ مِنَ ٱلتَّوۡرَىٰةِۖ وَءَاتَيۡنَٰهُ ٱلۡإِنجِيلَ فِيهِ هُدٗى وَنُورٞ وَمُصَدِّقٗا لِّمَا بَيۡنَ يَدَيۡهِ مِنَ ٱلتَّوۡرَىٰةِ وَهُدٗى وَمَوۡعِظَةٗ لِّلۡمُتَّقِينَ ٤٦
Вслед за ними Мы отправили Ису (Иисуса), сына Марьям (Марии), с подтверждением истинности того, что было прежде ниспослано в Таурате (Торе). Мы даровали ему Инджил (Евангелие), в котором было верное руководство и свет, которое подтверждало то, что прежде было ниспослано в Таурате (Торе). Он был верным руководством и увещеванием для богобоязненных.
وَلۡيَحۡكُمۡ أَهۡلُ ٱلۡإِنجِيلِ بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ فِيهِۚ وَمَن لَّمۡ يَحۡكُم بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡفَٰسِقُونَ ٤٧
Пусть люди Инджила (Евангелия) судят согласно тому, что Аллах ниспослал в нем. Те же, которые не принимают решений в соответствии с тем, что ниспослал Аллах, являются нечестивцами.
46. Onların ardından da kendinden önceki Tevrat’ı tasdik edici olarak Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ona içinde hidâyet ve nur olan İncil’i -kendinden önce inen Tevrat’ı tasdik edici, takva sahipleri için bir hidâyet ve öğüt olmak üzere- verdik. 47- İncil ehli, Allah’ın onda indirdiği ile hükmetsin. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların tâ kendileridir.
46. Yani biz Tevrat ile hükmeden bu nebi ve rasûllerin ardından kulumuz ve Rasûlümüz, Allah’ın Meryem’e ilka ettiği ruhu ve kelimesi olan Meryem oğlu İsa’yı da gönderdik. Allah onu kendisinden önce indirilmiş Tevrat’ı tasdik edici olmak üzere gönderdi. O, Mûsâ aleyhisselam’ın lehine, onun getirdiği Tevrat’a hak ve doğruluk ile şahitlik eden, onun davasını destekleyen ve şeriatı ile hükmeden bir peygamberdir. Pek çok şer’î meselede ona uygun hükümler getirmiştir. Bununla birlikte İsa aleyhisselam Yüce Allah’ın da belirttiği gibi birtakım hükümleri hafifletmiştir de. Nitekim o, İsrailoğullarına:“Size haram olan bazı şeyleri size helâl kılmak için geldim.”(Al-i İmran, 3/50) demişti. “Ona içinde” dosdoğru yola ileten, hakkı batıldan ayırt edip açıklayan “hidâyet ve nur olan İncil’i” Tevrat’ı tamamlayıcı o büyük kitabı “kendinden önce inen Tevrat’ı” onu tespit etmek, ona şahitlik etmek ve ona uygun düşmek sureti ile “tasdik edici, takvâ sahipleri için bir hidâyet” çünkü hidâyetten yararlananlar, öğüt alanlar ve uygun olmayan şeylerden uzak duranlar onlardır “ve öğüt olmak üzere verdik.”
47. “İncil ehli, Allah’ın onda indirdiği ile hükmetsin.” Yani onların, kendi Kitaplarına gereken şekilde bağlanmaları gerekir, ondan herhangi bir şekilde uzaklaşmaları caiz olmaz. Çünkü “kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların tâ kendileridir.”
5:48–50Страница 116
وَأَنزَلۡنَآ إِلَيۡكَ ٱلۡكِتَٰبَ بِٱلۡحَقِّ مُصَدِّقٗا لِّمَا بَيۡنَ يَدَيۡهِ مِنَ ٱلۡكِتَٰبِ وَمُهَيۡمِنًا عَلَيۡهِۖ فَٱحۡكُم بَيۡنَهُم بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُۖ وَلَا تَتَّبِعۡ أَهۡوَآءَهُمۡ عَمَّا جَآءَكَ مِنَ ٱلۡحَقِّۚ لِكُلّٖ جَعَلۡنَا مِنكُمۡ شِرۡعَةٗ وَمِنۡهَاجٗاۚ وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ لَجَعَلَكُمۡ أُمَّةٗ وَٰحِدَةٗ وَلَٰكِن لِّيَبۡلُوَكُمۡ فِي مَآ ءَاتَىٰكُمۡۖ فَٱسۡتَبِقُواْ ٱلۡخَيۡرَٰتِۚ إِلَى ٱللَّهِ مَرۡجِعُكُمۡ جَمِيعٗا فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمۡ فِيهِ تَخۡتَلِفُونَ ٤٨
Мы ниспослали тебе Писание с истиной в подтверждение прежних Писаний, и для того, чтобы оно предохраняло их (или свидетельствовало о них; или возвысилось над ними). Суди же их согласно тому, что ниспослал Аллах, и не потакай их желаниям, уклоняясь от явившейся к тебе истины. Каждому из вас Мы установили закон и путь. Если бы Аллах пожелал, то сделал бы вас одной общиной, однако Он разделил вас, чтобы испытать вас тем, что Он даровал вам. Состязайтесь же в добрых делах. Всем вам предстоит вернуться к Аллаху, и Он поведает вам о том, в чем вы расходились во мнениях.
وَأَنِ ٱحۡكُم بَيۡنَهُم بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ وَلَا تَتَّبِعۡ أَهۡوَآءَهُمۡ وَٱحۡذَرۡهُمۡ أَن يَفۡتِنُوكَ عَنۢ بَعۡضِ مَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ إِلَيۡكَۖ فَإِن تَوَلَّوۡاْ فَٱعۡلَمۡ أَنَّمَا يُرِيدُ ٱللَّهُ أَن يُصِيبَهُم بِبَعۡضِ ذُنُوبِهِمۡۗ وَإِنَّ كَثِيرٗا مِّنَ ٱلنَّاسِ لَفَٰسِقُونَ ٤٩
Суди между ними согласно тому, что ниспослал Аллах, не потакай их желаниям и остерегайся их, дабы они не отвратили тебя от части того, что ниспослал тебе Аллах. Если же они отвернутся, то знай, что Аллах желает покарать их за некоторые из их грехов. Воистину, многие люди являются нечестивцами.
أَفَحُكۡمَ ٱلۡجَٰهِلِيَّةِ يَبۡغُونَۚ وَمَنۡ أَحۡسَنُ مِنَ ٱللَّهِ حُكۡمٗا لِّقَوۡمٖ يُوقِنُونَ ٥٠
Неужели они ищут суда времен невежества? Чьи решения могут быть лучше решений Аллаха для людей убежденных?
48- Sana da Kitab’ı hak ile kendinden önce indirilen kitapları tasdik edici ve onlar üzerinde gözcü ve hakim olarak indirdik. O halde aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen hakkı bırakıp da onların hevalarına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği ile sizi imtihan etmek istedi. Öyle ise hayırlı işlerde yarışın. Hepinizin dönüşü yalnız Allah’adır ve O, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. 49- Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların hevalarına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni vazgeçirmelerinden de sakın. Eğer yüz çevirirlerse bil ki bazı günahlarından dolayı Allah onları cezalandırmak ister. Gerçekten insanlardan çoğu fasıktır. 50- Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Yakîn sahibi bir toplum için kimin hükmü Allah’ın hükmünden daha güzel olabilir ki?
48. Yüce Allah:“Sana da Kitab’ı” yani kitapların en faziletlisi ve en değerlisi olan Kur’ân’ı “hak ile” hem indirilmesi itibari ile hem de ihtiva ettiği haberleri, emir ve yasakları ile “kendinden önce indirilen kitapları tasdik edici…” çünkü o, daha önce indirilmiş kitaplara şahitlik etmiştir, onlara uygundur. Onun verdiği haberler ile önceki kitapların haberleri, ihtiva ettikleri ana şer’î hükümler ve haberler birbirlerine uygundur. Böylece bu Kitab’ın varlığı, öncekilerin haberlerini tasdik etmektedir. “Onlar üzerinde gözcü ve hakim olarak indirdik.” Önceki kitapların ihtiva ettiklerini ihtiva etmekle birlikte ilâhi buyruklar ve ahlaki hususlar konusunda daha fazla hükümler içermektedir. Böylece bu Kitap, önceki Kitapların getirmiş olduğu bütün haklara uyan, onları emir ve teşvik eden bir Kitaptır. Hakka ulaştıran yolları da daha fazlası ile ortaya koyandır. Yine geçmişlerin de geleceklerin de haberlerini ihtiva eden bir Kitaptır. Hükmün, hikmetin ve önceki Kitapların içerdiği ahkamın yer aldığı bir Kitaptır. Geçmiş kitaplar ona arzedilir ve bu Kitap, neyin lehinde doğrudur diye şahitlik ederse makbul olan odur. Bu Kitap, neyin reddedilmesi gerektiğini belirtirse o da reddolunur. Çünkü onun reddettikleri, tahrif ve tebdil edilmiştir. Aksi takdirde Allah katından geldiği gibi kalmış olsaydı ona muhalif bir hüküm ortaya koymazdı. “O halde aralarında Allah’ın indirdiği” Allah’ın senin üzerine indirmiş olduğu şer’î hüküm “ile hükmet. Sana gelen hakkı bırakıp da onların hevalarına uyma” Yani hakka karşı duran bozuk heva ve heveslerine tâbî olmayı, sana gelen hakkın alternatifi yaparak daha bayağı olanı daha hayırlı olanla değiştirme. “Sizden” ey ümmetler “her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik.” İzlenecek, takip edilecek bir yol tespit ettik. Farklı ümmetlere ait çeşitli şeraitler, zaman ve hallere göre değişen hükümler olup hepsi de geçerli oldukları dönemde adaletin ifadesidirler. Her zaman ve mekânın maslahat ve hikmetini içeren büyük temel hükümlere gelince bunlarda değişiklik olmaz ve bunlar bütün şeriatlerde aynen teşrî olunurlar. “Eğer Allah dileseydi elbette hepinizi” tek bir şeriate tâbî olan ve sonradan geleni ile önceden geleni arasında hiçbir farklılık bulunmayan “tek bir ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği ile sizi imtihan etmek istedi” sizi sınamakta ve sizin ne şekilde amel edeceğinize bakmaktadır. Her bir ümmeti hikmetine uygun bir şekilde sınamaktadır. Herkese uygun olanı verir ki böylelikle ümmetler arasında yarış söz konusu olsun ve her ümmet başkasını hayırda geçmeye tutkun olsun. İşte bundan dolayı:“Öyle ise hayırlı işlerde yarışın” buyurmaktadır. Yani bu işleri yapmakta acele edin ve bu hayırlı işleri eksiksiz yapın. Çünkü her türlü farz ve müstehabı kapsayan ve gerek Allah’ın hakları, gerek kullarının hakları ile ilgili olan hayırları işleyen bir kimsenin başkasını geçebilmesi ve bu konuda başarılı olması, ancak iki yolla mümkün olur: Bu konuda elini çabuk tutarak zamanı gelip de onu işlemeyi gerektiren sebep ortaya çıktığında fırsatı değerlendirmek ve emrolunduğu şekilde eksiksiz olarak onu eda etmek için bütün gayreti ortaya koymak. Bu âyet-i kerimeden namaz ve benzeri amelleri vakitlerinin başlangıcında eda etmek için acele etmek gerektiğine delil vardır. Aynı şekilde kulun namaz ve benzeri farz amellerde yalnızca yeterli olan kadarı ile yetinmemesi gerektiğini, aksine bu farz amelin tam ve kâmil olması ve bu yolla da ileri geçmenin gerçekleşmesi için müstehabları da yapması gerektiği ortaya konmaktadır. “Hepinizin dönüşü yalnız Allah’adır.” Önceki ümmetleri de sonraki ümmetleri de Allah, hakkında şüphe bulunmayan bir günde toplayacaktır. “Ve O, hakkında” şer’i hüküm ve amellere dair “ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” Hak ehli ve salih amel sahibi kimseleri mükâfatlandıracak, batıl ehli ve kötü amel sahiplerini ise cezalandıracaktır.
49. Bu âyet-i kerimenin daha önce geçen:“Aralarında hükmet ya da onlardan yüzçevir.”(42. âyet) buyruğunu neshettiği ileri sürülmüştür. Doğrusu ise bu âyeti kerimenin nasih (neshedici) olmadığıdır. Belirtilen âyet-i kerime Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in aralarında hüküm verip vermeme konusunda muhayyer olduğunu göstermektedir. Bunun sebebi de onların asıl maksatlarının hakkın hükmüne başvurmak olmamasıdır. Bu âyet-i kerime ise şunu göstermektedir: Hüküm verecek olursa aralarında Allah’ın indirmiş olduğu Kitap ve sünnet gereğince hüküm verir. İşte daha önce Yüce Allah’ın:“Eğer hükmedersen de aralarında adaletle hükmet” buyruğunda sözü geçen “adalet” de budur. Bu da adaletin ne olduğunu ortaya koymakta ve adaletin asıl kaynağının Allah’ın teşrî buyurduğu hükümler olduğunu ifade etmektedir. Çünkü bu hükümler, adaletin en ileri derecesini içerirler. Buna muhalif olan her şey ise zulüm ve haksızlıktır. “Onların hevalarına uyma” buyruğunda onların hevalarına uyma yasağının tekrar edilmesi, bu hususta ileri derecede sakındırmak içindir. Çünkü bundan önce bu yasağın zikredildiği yerde hüküm ve fetva makamı söz konusu idi. Bu ise daha geniş kapsamlı bir makamdır. Burada ise yalnızca hüküm makamı dile getirilmektedir. Her ikisinde de hakka muhalif olan hevalarına uymamak gereklidir. Bundan dolayı da burada:“Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni vazgeçirmelerinden de sakın” buyurmaktadır. Sakın onlara aldanma, sakın onlar seni aldatıp da Allah’ın sana indirdiğinin bir bölümünden seni alıkoymasınlar. Böylelikle onların hevalarına uymak, yerine getirilmesi de uyulması da farz olan hakkı terk etmeye götüren bir sebep olarak ortaya çıkmaktadır. “Eğer yüz çevirirlerse” sana ve hakka uymayacak olurlarsa “bil ki” bu, onlar için bir cezadır ve “bazı günahlarından dolayı Allah onları cezalandırmak ister.” Çünkü günahların dünyevî ve uhrevî cezaları vardır. En büyük cezalardan birisi de kulun Peygambere tâbî olmama belasına duçar olması ve bunun kendisine süslü gösterilmesidir. Buna sebep ise onun fasıklığından başkası değildir:“Gerçekten insanlardan çoğu fasıktır.” Fasıklık etmek, yani Allah’a itaatin ve Rasûlüne ittibanın dışına çıkmak onların tabiatlarının bir parçasıdır.
50. “Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar?” Yani onlar senden yüz çevirerek cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Cahiliye hükmü ise Allah’ın Rasûlüne indirdiğine muhalif olan her bir hükümdür. Çünkü ortada sadece Allah’ın ve Rasûlünün hükmü ya da cahiliye hükmü vardır. Birincisinden yüz çeviren kimse cehalet, zulüm ve sapıklık temeli üzerinde yükselen ikinci hükme (cahili hükme) müptela olur. Bundan dolayı Allah azze ve celle bu hükmü “cahiliye”ye izafe etmiştir. Yüce Allah’ın hükmü ise ilim, adalet, doğruluk, nur ve hidâyet üzere yükselir. “Yakîn sahibi bir toplum için kimin hükmü Allah’ın hükmünden daha güzel olabilir ki?” Yakîn sahibi kimse, her iki hüküm arasındaki farkı bilen ve yakîni sayesinde Allah’ın hükmünün güzellik ve yüceliğini kavrayarak aklen ve şer’an mutlaka kendisine tabi olunması gerektiğini tespit edebilen kimsedir. Yakîn ise amelde bulunmayı gerektiren tam ilim demektir.
Текст: Quranic Universal Library (Tarteel) через spa5k/tafsir_api (MIT), в зафиксированной версии. Аяты: Quran Foundation. Источники и лицензии