Ас-Саади · Тафсир · на турецком
Аль-Араф 7:103–193, продолжение
165. “Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca” kendilerine yapılan uyarıları göz ardı edip azgınlıklarını ve haddi aşmalarını sürdürünce “Biz, kötülükten alıkoyanları kurtardık” Allah’ın, kulları hakkında uygulayageldiği sünneti/kanunu budur. Ceza geldi mi iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar o cezadan kurtulurlar. “Zulmedenleri” Cumartesi gününde haddi aşanları “itaatten çıktıklarından dolayı şiddetli bir azapla yakaladık.” Öğüt veren gruba: “Allah’ın kendilerini helak edeceği... bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz ki?” diyen kesime gelince, müfessirler bunların kurtulmaları ya da helak edilmeleri hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak anlaşılan o ki onlar da kurtulanlar arasındadır. Çünkü Yüce Allah özellikle zalimleri helak etmiştir. Bunların ise zalimlerden olduğuna dair bir şey zikretmemiştir. Bu da cezanın özel olarak Cumartesi gününde haddi aşanlara has olduğuna delildir. Diğer taraftan iyiliği emredip kötülükten alıkoymak farz-ı kifayedir. Bir bölüm bu işi yerine getirdi mi diğerlerinden düşer. Bu yüzden onlar diğerlerinin bu kötülüğe karşı tepki göstermeleri ile yetinmişlerdi. Ayrıca o kötülüğü işleyenlere:“Allah’ın kendilerini helak edeceği veya onlara çetin bir azapla azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz ki?” sözleri ile tepkilerini de dile getirmişler ve onlara olan öfkelerini açığa vurmuşlardı. Bu da onların, bu yasağı çiğneyenlerin yaptıklarını hiçbir şekilde hoş karşılamadıklarını göstermekte ve Yüce Allah’ın bu yasağı çiğneyenleri en ağır bir şekilde cezalandıracağını ifade ettiklerini göstermektedir.
166. “Böylece onlar kibirlenip kendilerine yasak kılınanları yapmakta ısrar edince” kalpleri yumuşamak yerine katılaşıp ögüt almaz hale gelince “onlara” kevni/kaderi bir emir olarak “Aşağılık maymunlar olun!, dedik.” Böylece Allah’ın dilemesi ile maymun oluverdiler. Allah da onları rahmetinden uzaklaştırdı. Daha sonra Yüce Allah onlardan geriye kalanlar üzerine zillet ve horluk damgasının vurulmuş olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
167. “O vakit Rabbin, Kıyamet gününe kadar kendilerine kesinlikle en kötü azabı tattıracak” onları hakir ve zelil düşürecek “kimseleri onların üzerine göndereceğini bildirdi” bunu ilan etti, açık açık haber verdi. “Şüphe yok ki Rabbin” kendisine karşı isyan edenlere “cezayı çabucak verendir.” O kadar ki onu dünyada dahi cezalandırır “ve şüphesiz O,” tevbe edip kendisine dönenlere “Ğafurdur, Rahimdir.” Günahları bağışlar, kusurları örter ve böyle bir kimsenin itatlerini kabul etmek, çeşitli şekillerde de onu mükâfaatlandırmak sureti ile ona merhamet buyurur. Yüce Allah yaptığı bu tehdidi yerine getirmiştir. Onlar, sürekli olarak başkalarının yönetimi altında, zillet ve horluk içinde olmaya devam etmektedirler. Hiçbir zaman bir sancakları yükselmez ve hiçbir zaman bayrakları zafer yüzü görmez.
168. “Onları topluluklar halinde yeryüzünde dağıttık.” Önceleri bir arada ve toplu bir halde bulunuyorlarken onları dağıtıp yeryüzüne saçtık. “Onların içinde” Allah’ın haklarını ve kullarının haklarını yerine getiren “salihler olduğu gibi bundan aşağıda olanlar” Salihlik mertebesinden daha aşağıda, ya orta halli yahut da kendilerine zulmeden kimseler de “vardı.” “Belki” sürdürmekte oldukları aşağılık hallerinden “dönerler” ve asıl yaratılış sebepleri olan hidâyete yönelirler “diye de onları hem iyiliklerle” bolluk ve rahatlıkla “hem de kötülüklerle” zorluklarla âdetimiz ve kanunumuz üzere “imtihan ettik.” Fakat onlar hâlâ daha kimisi iyi, kimisi kötü, kimisi de orta halli olarak devam etmektedirler.
169. “Onların ardından” kötülükleri daha da ileri olan “kötü bir nesil gelip” onlardan sonra “Kitab’a mirasçı oldu.” Kitaba dair hususlarda onlara başvurulur oldu, onlar da hevalarına göre davranmaya koyuldular. Haksız yere fetva ve hüküm versinler diye onlara çok mallar verilmeye başlandı. Böylece rüşvet aralarında alabildiğine yaygınlaştı. “Bu değersiz (dünyanın) malını alıyorlar ve” yaptıklarının bir günah olduğunu, kendilerinin de zalim olduğunu itiraf ederek:“Biz (nasılsa) bağışlanırız, diyorlardı.” Ancak bu sözün gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü bu, gerçek anlamı ile bir istiğfar ve bağışlanma dileği değildir. Bunun bir gerçekliği olsaydı yaptıklarına pişman olurlar ve bir daha o yaptıklarına dönmemeye karar verirlerdi. Fakat onlar, bir başka mal ve bir rüşvetle karşılaşacak olurlarsa hemen onu da alıverirlerdi. Böylelikle Allah’ın âyetlerini az bir bedele satıyorlar ve daha hayırlı olan karşılığında daha aşağılık olanı alıyorlardı. Yüce Allah yaptıklarını reddetmek ve cüretkârlıklarını açıklamak sadedinde şöyle buyurmaktadır:“Allah’a karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dair kendilerinden o kitabın teminatı alınmamış mıydı?” O halde ne diye onun hakkında hevalarına uyarak ve göz diktikleri menfaatlere meylederek gerçek olmayan şeyleri söylemektedirler? “Üstelik onda olanları da okumuşlardı!” Öyleyse bu hususta içinden çıkılamayacak bir durum yoktu. Aksine yaptıklarını kasten yapıyorlardı ve suçları bile bile işliyorlardı. Bu ise günahın daha büyük, kınamanın daha ağır, cezanın da daha vahim olmasına sebeptir. Bu tutumları, dünya hayatını âhirete tercih etmeye meyyal akıllarının eksikliği ve görüşlerinin isabetsizliğinden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Halbuki ahiret yurdu” Allah’ın indirdiğinden başkası ile hüküm verme karşılığında Allah’ın kendilerine haram kıldığı şeyleri yemekten ve verilen rüşveti almaktan, bunların dışında kalan çeşitli haramlardan “sakınanlar için daha hayırlıdır.”“Hâlâ akletmeyecek misiniz?” Sizin tercih edilmesi gereken şeyler ile edilmemesi gereken şeyler arasında, uğrunda çalışılması daha uygun ve başkasına göre öncelikli olan şeylerle böyle olmayanlar arasında mukayese yapacak akıllarınız yok mu? Çünkü aklın özelliği akıbete bakmak, sonu göz önünde bulundurmaktır. Bu durumda az miktarda ve geçici, buna karşılık kalıcı nimetlerin elden çıkmasına sebep olan dünyalığa bakan ve ona göz diken bir kimsenin aklı ve sağlıklı bir görüşü olduğundan söz edilebilir mi? Gerçek akıllılar, şanı Yüce Allah’ın şu buyruğu ile nitelendirdiği kimselerdir:
170. “Kitab’a sımsıkı sarılanlar” yani ilim ve amel yönünden ona sıkı sıkıya yapışanlar, ilimlerin en şereflisi olan, o Kitab’daki hüküm ve haberleri bilenler, göz aydınlığı, kalp sevinci, ruh neşvesi ve dünya ile âhiretin salahına kaynaklık eden emirler gereğince de amel edenler... Zahiri/dışı ve batını/içi itibariyle namazı dosdoğru kılmak, sıkı sıkıya sarılınması gereken emirler arasında olduğundan dolayı Allah, fazileti, şerefi ve imanın ölçüsü olması nedeniyle özellikle namazı zikretmektedir. Namazın dosdoğru kılınması, diğer ibadetlerin de gereği gibi yapılmasını sağlar. İşte böylelerinin bütün işleri ıslah olduğundan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz Biz ıslah edenlerin mükâfatını zayi etmeyiz” söz, davranış ve niyetlerinde hem kendileri hem de başkaları için ıslaha çalışanların mükâfatını boşa çıkarmayız, buyurmaktadır. Bu âyet-i kerime ve benzerleri, Yüce Allah’ın peygamberleri fesat ile değil salah ile zararlı şeylerle değil faydalı şeylerle gönderdiğinin, yine bu peygamberlerin, her iki yurdu yani dünya ve âhireti de ıslah etmek maksadıyla gönderildiğinin delilidir. Bir kimse ıslaha ne kadar yakın ise onların izinden gitmeye de o kadar yakındır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
171. Tevrat’ın içindeki hükümleri kabul etmeye yanaşmamaları üzerine Allah, onları gereğince amel etmeye mecbur edip dağı başlarının üzerine kaldırmıştı. Dağ, üstlerinde “bir gölgelik gibi” olunca da “başlarına düşecek sanmışlardı.” Bu sırada onlara: “Size verdiğimizi kuvvetle” ciddiyet ve gayretle “tutun ve onda olanı” inceleyerek, araştırarak ve gereğince amel ederek “düşünün ki” bu sayede “sakınasınız” denmişti.
7:172–174Страница 173
وَإِذۡ أَخَذَ رَبُّكَ مِنۢ بَنِيٓ ءَادَمَ مِن ظُهُورِهِمۡ ذُرِّيَّتَهُمۡ وَأَشۡهَدَهُمۡ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمۡ أَلَسۡتُ بِرَبِّكُمۡۖ قَالُواْ بَلَىٰ شَهِدۡنَآۚ أَن تَقُولُواْ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ إِنَّا كُنَّا عَنۡ هَٰذَا غَٰفِلِينَ ١٧٢
Вот твой Господь вынул из чресл сынов Адама их потомство и заставил их засвидетельствовать против самих себя: «Разве Я - не ваш Господь?». Они сказали: «Да, мы свидетельствуем». Это - для того, чтобы в День воскресения вы не говорили: «Мы не знали этого».
أَوۡ تَقُولُوٓاْ إِنَّمَآ أَشۡرَكَ ءَابَآؤُنَا مِن قَبۡلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةٗ مِّنۢ بَعۡدِهِمۡۖ أَفَتُهۡلِكُنَا بِمَا فَعَلَ ٱلۡمُبۡطِلُونَ ١٧٣
Или же не говорили: «Наши отцы были многобожниками раньше нас, а мы были всего лишь потомками, которые пришли после них. Неужели Ты погубишь нас за то, что совершили приверженцы лжи?».
وَكَذَٰلِكَ نُفَصِّلُ ٱلۡأٓيَٰتِ وَلَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُونَ ١٧٤
Так Мы разъясняем знамения, - быть может, они вернутся на прямой путь.
172- Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutup:“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”(buyurmuştu). Onlar da:“Evet, şahit olduk” demişlerdi. Bu, kıyamet günü:“Bizim bundan haberimiz yoktu” demeyesiniz diyedir. 173- Yahut:“Daha önce atalarımız Allah’a ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir kuşaktık (ve onlara uyduk). Şimdi o batıla saplananların işledikleri yüzünden bizi de mi helak edeceksin?” demeyesiniz diyedir. 174- İşte biz âyetleri böyle açıklıyoruz ki belki dönerler.
172. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış” sulblerinden zürriyetlerini çıkartmış, onları nesiller halinde arka arkaya birbirinden türeyip doğmalarını sağlamış “ve” annelerinin karınları ile babalarının sulblerinden çıkartınca “onları kendilerine şahit tutup: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Yani onların fıtratlarına kendilerinin Rabbi, yaratıcıları ve mutlak sahipleri olduğuna dair koymuş olduğu ikrar gereğince onlara rububiyetini kabul ettiklerini ikrar ettirmişti. Onlar da “Evet” biz bunu kabul ettik, demişlerdi. Çünkü Yüce Allah, kullarını dosdoğru ve hanif din üzere yaratmıştır. Herkes bu şekilde yaratılmıştır. Fakat fıtrat, akılların maruz kalacağı bozuk akîdelerin etkisi altında değişebilir, değişikliğe uğrayabilir. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur: “Bu, kıyamet günü: Bizim bundan haberimiz yoktu, demeyesiniz diyedir.” Yani biz, sizleri imtihan ettik, sizler de Yüce Allah’ın, Rabbiniz olduğuna dair sahip olduğunuz bilgiler ile bu ikrarı yaptınız. Zira kıyamet günü bu ikrarı inkâr edip buna dair hiçbir şeyi kabul etmeyebilir ve size karşı Allah’ın delilinin ortaya konmadığını, sizin buna dair hiçbir bilginizin bulunmadığını ileri sürebilirsiniz. Hatta siz, bundan kesinlikle habersiz olduğunuzu iddia edebilirsiniz. Artık bugün sizin ileri sürebileceğiniz bir deliliniz kalmamıştır. Yüce Allah’ın kesin ve nihai delili de sizin aleyhinizde sabit olmuştur. 173. “Yahut” da sizler bir başka mazeret ileri sürerek şöyle demeyesiniz: “Daha önce atalarımız Allah’a ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir kuşaktık” bu yüzden onların izinden gittik ve onların batıllarında onlara uyduk. “Şimdi o batıla saplananların işledikleri yüzünden bizi de mi helak edeceksin? demeyesiniz diyedir.” Çünkü Yüce Allah, atalarınızın izledikleri yolun batıl olduğunu size gösterecek, gerçeğin peygamberlerin getirdikleri olduğunu açıkça ortaya koyacak hususları fıtratlarınıza yerleştirmiştir. Bu, sizin atalarınızı üzerinde bulduğunuz hale karşı ve hatta ondan daha ileri bir delildir. Evet, kul kimi zaman sapık atalarının görüşleri ve bozuk yolları içinden hak zannettiği birtakım kanaatlere sahip olabilir. Ancak bunun tek sebebi, Yüce Allah’ın delillerinden, açıklamalarından, afaki ve enfüsi âyetlerinden yüz çevirmesidir. Onun bu yüz çevirmesi ve batıl içerisinde olanların söylediklerine yönelmesi, belki de onu batılı hakka üstün tutacak bir hale bile götürebilir. İşte bu âyet-i kerimenin doğru tefsiri budur. Bununla birlikte bu ayet şöyle de açıklanmıştır: Bu olay, Yüce Allah’ın Adem’in zürriyetini Adem’in sulbünden çıkartıp da onlardan söz aldığı gün gerçekleşmiştir. Bu günde onları kendilerine karşı şahit tutmuş, onlar da bu gerçeğe şahitlik etmişlerdir.[11] İnat ve küfür içerisinde sürdürdükleri zulme karşı işte o vakit onlara verdiği bu emri, hem dünyada hem âhirette onlara delil olarak ortaya koymaktadır. Ancak âyet-i kerimede buna delil olacak bir ifade olmadığı gibi, böyle olmasını gerektirecek bir münasebet de yoktur. Yüce Allah’ın hikmetinin gereği de bu değildir. Vakıa da buna tanıklık etmemektedir. Çünkü onların sözünü ettikleri bu söz, Yüce Allah’ın Adem’in sülbünden zürriyetlerini çıkardığı ve henüz bu alemde bulunmadıkları bir vakitte alınmış bir sözdür ki hiç kimse böyle bir şeyi hatırlamamaktadır. Peki, Yüce Allah Âdemoğullarına karşı haberdar olmadıkları, ona dair ellerinde herhangi bir iz ve işaret bulunmayan bir hususu nasıl delil gösterir? İşte bu konuda durum açık ve seçik olduğundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
174. “İşte biz âyetleri böyle açıklıyoruz” onları beyan edip açıkça ortaya koyuyoruz “ki belki” Allah’ın, fıtratlarına tevdi etmiş olduğu gerçeklere ve Allah’a verdikleri söze “dönerler” ve böylelikle çirkin işleri işlemekten vazgeçerler.
7:175–178Страница 173
وَٱتۡلُ عَلَيۡهِمۡ نَبَأَ ٱلَّذِيٓ ءَاتَيۡنَٰهُ ءَايَٰتِنَا فَٱنسَلَخَ مِنۡهَا فَأَتۡبَعَهُ ٱلشَّيۡطَٰنُ فَكَانَ مِنَ ٱلۡغَاوِينَ ١٧٥
Прочти им историю о том, кому Мы даровали Наши знамения, а он отбросил их. Дьявол последовал за ним, и он стал заблудшим.
وَلَوۡ شِئۡنَا لَرَفَعۡنَٰهُ بِهَا وَلَٰكِنَّهُۥٓ أَخۡلَدَ إِلَى ٱلۡأَرۡضِ وَٱتَّبَعَ هَوَىٰهُۚ فَمَثَلُهُۥ كَمَثَلِ ٱلۡكَلۡبِ إِن تَحۡمِلۡ عَلَيۡهِ يَلۡهَثۡ أَوۡ تَتۡرُكۡهُ يَلۡهَثۚ ذَّٰلِكَ مَثَلُ ٱلۡقَوۡمِ ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَاۚ فَٱقۡصُصِ ٱلۡقَصَصَ لَعَلَّهُمۡ يَتَفَكَّرُونَ ١٧٦
Если бы Мы пожелали, то возвысили бы его посредством этого. Однако он приник к земле и стал потакать своим желаниям. Он подобен собаке: если ты прогоняешь ее, она высовывает язык, и если ты оставишь ее в покое, она тоже высовывает язык. Такова притча о тех, которые считают ложью Наши знамения. Рассказывай эти истории, - быть может, они призадумаются.
سَآءَ مَثَلًا ٱلۡقَوۡمُ ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا وَأَنفُسَهُمۡ كَانُواْ يَظۡلِمُونَ ١٧٧
Скверна притча о тех, которые считают ложью Наши знамения и поступают несправедливо по отношению к себе.
مَن يَهۡدِ ٱللَّهُ فَهُوَ ٱلۡمُهۡتَدِيۖ وَمَن يُضۡلِلۡ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡخَٰسِرُونَ ١٧٨
Кого Аллах наставляет на прямой путь, тот идет им. А кого Аллах вводит в заблуждение, те становятся потерпевшими убыток.
175- Kendisine ayetlerimizi verdiğimiz halde onlardan sıyrılıp çıkan, derken şeytanın kendisine uydurduğu ve böylece azgınlardan olan kişinin haberini onlara oku. 176- Eğer biz dileseydik onu bu ayetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o yere mıhlandı ve hevasına uydu. Artık onun misali, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte âyetlerimizi yalanlayan kimselerin misali budur. Artık sen kıssayı anlat, belki iyice düşünürler. 177- Âyetlerimizi yalanlayan ve yalnızca kendilerine zulmetmekte olanların durumu ne kötüdür! 178- Allah kime hidâyet verirse işte doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa işte onlar da zarara uğrayanların ta kendileridirler.
175. Yüce Allah peygamberine şöyle hitap etmektedir:“Kendisine ayetlerimizi verdiğimiz” Allah’ın Kitabını öğrettiğimiz, böylece büyük bir ilim adamı ve derin alim olduğu “halde onlardan sıyrılıp çıkan” yani Allah’ın âyetlerini bilmenin gerektirdiği gerçek vasıftan sıyrılmıştı. Çünkü Allah’ın âyetlerini bilmek sayesinde kişi üstün ahlakî değerler kazanır. Güzel ameller işler, en yüksek derecelere ve en üstün makamlara çıkar. Ancak bu kişi, Allah’ın Kitabını arkasına attı, Kitabın emretmiş olduğu ahlakı bir kenara bıraktı ve elbisenin çıkarılması gibi bu ahlakı kendinden soyup çıkardı. İşte bunlardan sıyrıldıktan sonra da şeytan onu kendisine uydurdu:“derken şeytanın kendisine uydurduğu” Yani artık o, en sağlam ve koruyucu kalenin içinden çıktıktan sonra şeytan da ona musallat oldu ve aşağıların aşağısına düştü. Şeytan onu masiyetlere doğru ittikçe itti, onları işlemeye teşvik edip kışkırttı. Sonunda o da azgınlardan oldu:“ve böylece” daha önce doğru yolda giden ve doğru yola ileten bir kimse iken “azgınlardan olan kişinin haberini onlara oku!”
176. Bunun sebebi ise şudur: Yüce Allah onu yardımından mahrum etmiş ve kendi haline bırakmıştır. İşte bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Eğer biz dileseydik onu bu ayetler sayesinde yükseltirdik.” Onlarla amel etmeye muvaffak kılardık, o da dünya ve âhirette yükselir ve düşmanlarına karşı koruma altında olurdu. “Fakat o” Allah’ın yardımından mahrum kılınmayı gerektiren işleri yaptı. Çünkü “yere mıhlandı” yani aşağılık arzulara ve dünyevi maksatlara yöneldi “ve hevasına uydu” Mevlasına itaati ise terk etti. “Artık onun misali” dünyaya aşırı derecedeki tutkunluğu ve kalbinin büsbütün ona meyletmesi bakımından “üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer.” Yani bu kişi her durumda dilini uzatıp solur. Böyle bir kimse sürekli olarak dünyaya tutkundur. Kalbini büsbütün ona vermiştir, dünyevî hiçbir şey onun açgözlülüğünü gidermeye yetmez. “İşte” Allah kendilerine âyetleri gösterdiği halde itaat etmeyerek, yalanlayarak ve reddederek “âyetlerimizi yalanlayan kimselerin misali budur.” Çünkü bu kimselerin Allah nezdinde hiçbir değerleri yoktur. Bunlar Allah’tan gelen hidâyeti terk edip kendi hevalarına tâbi olmuşlardır. “Artık sen kıssayı anlat, belki iyice düşünürler.” Verilen bu misaller üzerinde, ibretli kıssalar ve âyetler hakkında eğer tefekkür edip düşünecek olurlarsa gerçeği bilirler, bilirlerse amel ederler.
177. “Âyetlerimizi yalanlayan” Allah’ın âyetlerini yalanlamak ve türlü masiyetler işlemekle de “yalnızca kendilerine zulmetmekte olanların durumu ne kötüdür!” Bunların hali ve misali oldukça kötü ve çirkindir. Allah’ın kendisine âyetlerini verdiği belirtilen bu kişi ile belli bir kimsenin kastedilmiş olma ihtimali vardır. Böyle olması durumunda bu kişi, Yüce Allah’ın sözünü ettiği işleri yapmış, Yüce Allah da kullarını uyarmak kastı ile böyle bir kıssa nakletmiştir. Bununla kastın, belli bir kişi olmaması muhtemeldir. Buna göre ayet, Yüce Allah’ın kendisine âyetlerini verdiği sonra da bunlardan sıyrılıp çıkan herkesi kapsayacak şekilde umumidir. Bu âyet-i kerimelerde öğrenilen ilim gereğince amel etmek teşvik edilmekte, bunun Allah’ın böyle bir kimseyi yüceltmesi ve şeytandan koruması demek olduğu belirtilmektedir. Diğer taraftan ilim gereğince amel etmemekten sakındırılmakta, böyle bir tutumun aşağıların aşağısına inmeye ve şeytanın musallat olmasına yol açacağı da açıklanmaktadır. Yine bu buyruklarla hevaya uyup arzulara meyletmenin, ilâhi yardımdan mahrum kalmaya sebep olacağı da anlatılmaktadır.
178. Daha sonra Yüce Allah hidâyete iletenin de saptıranın da sadece kendisinin olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah kime” hayırları işleme muvaffakiyeti vererek, hoş olmayan şeylerden onu koruyarak ve bilmediklerini öğreterek “hidâyet verirse işte” gerçek manada “doğru yolu bulan odur.” Çünkü böyle bir kimse, Yüce Allah'ın hidâyetini tercih etmiştir. “Kimi de saptırırsa” yani yardımından mahrum bırakır ve hayra muvaffak kılmazsa “işte onlar da zarara uğrayanların ta kendileridirler.” Kıyamet gününde kendilerini de aile halkını da ziyana sokanlardır. İşte apaçık hüsran da budur.
7:179Страница 174
وَلَقَدۡ ذَرَأۡنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرٗا مِّنَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِۖ لَهُمۡ قُلُوبٞ لَّا يَفۡقَهُونَ بِهَا وَلَهُمۡ أَعۡيُنٞ لَّا يُبۡصِرُونَ بِهَا وَلَهُمۡ ءَاذَانٞ لَّا يَسۡمَعُونَ بِهَآۚ أُوْلَٰٓئِكَ كَٱلۡأَنۡعَٰمِ بَلۡ هُمۡ أَضَلُّۚ أُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡغَٰفِلُونَ ١٧٩
Мы сотворили для Геенны много джиннов и людей. У них есть сердца, которые не разумеют, и глаза, которые не видят, и уши, которые не слышат. Они подобны скотине, но являются еще более заблудшими. Именно они являются беспечными невеждами.
179- Andolsun ki biz Cehennem için cin ve insanlardan pek çok kimseler yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, fakat onlarla anlamazlar; gözleri vardır, fakat onlarla görmezler; kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir, hatta daha da sapkındırlar. Onlar gafil olanların ta kendileridirler.
179. Şanı Yüce Allah azıp sapıtan ve lanetli İblis’e uyanların çokluğunu beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz Cehennem için cin ve insalardan pek çok kimseler yaratmışızdır.” Var etmiş ve yeryüzüne yaymışızdır ki hayvanlar dahi böylelerinden daha iyi bir durumdadır. “Onların kalpleri vardır fakat onlarla anlamazlar” Bu kalplere hiçbir faydalı bilgi ve düşünce ulaşmaz. Sadece kendilerine karşı delili ortaya koyan bilgi ulaşır. “Gözleri vardır fakat onlarla” kendilerine faydalı olacak şeyleri “görmezler.” Aksine onlar, bu gözlerin kendilerine sağlayacağı faydadan mahrumdurlar. “Kulakları vardır fakat onlarla” anlamı kalplerine ulaşacak şekilde “işitmezler. Onlar” işte bu çirkin vasıflara sahip olanlar, aklı bulunmayan “dört ayaklı hayvanlar gibidir.” İşte bunlar fani olanı kalıcı olana tercih ettiklerinden, akıllarını kullanmaktan mahrum bırakılmışlardır. “Hatta” hayvanlardan “daha da sapkındırlar.” Çünkü hayvanlar ne için yaratılmışlarsa o doğrultuda kullanılmaktadırlar. Onların kendilerine zararlı olan şeylerle faydalı olan şeyleri ayırdedebildikleri idrakleri vardır. İşte bundan dolayı hayvanlar, bunlardan daha iyi durumdadırlar. “Onlar gafil olanların ta kendileridirler.” Çünkü bunlar en faydalı şeyden gafil kalmışlardır. Zira Allah’a iman, O’na itaat ve O’nu zikretmekten yana gaflettedirler. Onlara kalpler, kulaklar, gözler verildi ki Allah’ın emir ve haklarını yerine getirmek üzere bunlar onlara yardımcı olsun. Ancak onlar bu organlarını bu maksadın tam zıddına kullanmışlardır. İşte bunların Yüce Allah’ın cehennem için yaratmış olduğu kimselerden olmaları tam onlara layık bir haldir. Yüce Allah böylelerini ateş için yaratmıştır ve bunlar cehenneme gideceklerin amelleri ile amel ederler. Bu azalarını Allah’a ibadet yolunda kullanan, kalbi Allah’a iman ve O’nun sevgisi ile boyanan ve Allah’tan gafil kalmayan kimselere gelince işte bunlar da cennetlik kimselerdir ve onlar cennetliklerin amelleri ile amel ederler.
7:180Страница 174
وَلِلَّهِ ٱلۡأَسۡمَآءُ ٱلۡحُسۡنَىٰ فَٱدۡعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُواْ ٱلَّذِينَ يُلۡحِدُونَ فِيٓ أَسۡمَٰٓئِهِۦۚ سَيُجۡزَوۡنَ مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ١٨٠
У Аллаха - самые прекрасные имена. Посему взывайте к Нему посредством их и оставьте тех, которые уклоняются от истины в отношении Его имен. Они непременно получат воздаяние за то, что совершали.
180- En güzel isimler Allah’ındır, o halde O’na bunlarla dua edin. O’nun isimlerinde eğriliğe sapanları terk edin. Onlar yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.
180. Burada, Yüce Allah’ın muazzam celali ve vasıflarının genişliği beyan edilmektedir. Şöyle ki en güzel isimler yalnız O’nundur. Yani her güzel isim O’nundur. İsmin güzelliğinin ölçüsü de şudur: Büyük bir kemâl sıfatına delalet eden her isim güzel isimdir ve bu yönüyle güzel isim olmuştur. Eğer bu isimler sıfata delalet etmez de sadece özel isim olursa güzel isimlerden olmaz. Aynı şekilde bir sıfata delalet etmekle birlikte bu, kemâl sıfatı olmazsa, aksine ya eksiklik belirten bir sıfat yahut da hem övmeye hem de yermeye müsait bir sıfat olursa o da güzel isimlerden olmaz. Yüce Allah’ın her bir ismi, o ismin türediği sıfatın tüm içeriğine delalet eder ve onun manalarını tümüyle kuşatır. Mesela Yüce Allah’ın genel ve bütün varlıkları kuşatan bir ilme sahip olduğuna delâlet eden “el-Alîm” ismi böyledir. Yerde olsun, gökte olsun, zerre ağırlığı kadar hiçbir şey O’nun bilgisi dışında değildir. Aynı şekilde büyük bir rahmete delâlet eden “er-Rahîm” ismi de böyledir. Yüce Allah’ın hiçbir şey tarafından aciz bırakılmayan kapsamlı bir kudretinin bulunduğuna delâlet eden “el-Kadir” ismi de bu şekildedir. Diğer bütün isimleri de böyledir. Bu isimlerin “güzel” olmasının tamamlayıcı bir unsuru da Yüce Allah’a ancak bunlarla dua edilmesidir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“O halde O’na bunlarla dua edin” buyurmaktadır. Bu dua hem ibadet olan duayı, hem de Allah’tan dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. İstenen her bir şey, o şeye uygun düşen isim ile dua edilerek istenir. Mesela dua eden bir kimse, “Allah’ım bana mağfiret buyur, bana merhamet buyur, çünkü sen Ğafursun, Rahimsin. Ey tevbeleri kabul eden Tevvab, tevbemi kabul buyur; ey Rezzak olan, bana rızık ver, ey Latif olan, bana lütfet” vb. şekillerde dua etmelidir. “Onun isimlerinde eğriliğe sapanları terk edin. Onlar yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.” Yani onlar Allah’ın isimlerinde eğriliğe sapmalarına karşılık olarak ceza ve azap ile karşılaşacaklardır. “Eğriliğe sapma”nın (الإلحاد) gerçek mahiyeti, bunları asıl maksatlarından saptırıp uzaklaştırmaktır. Bu da ya bu isimlerin onlara layık olmayan kimselere ad olarak verilmesi ile olur, mesela müşriklerin bunları uydurma ilahlarına ad olarak vermesi gibi. Ya da bunların anlamları ret ve tahrif edilerek onlara Allah’ın da Rasûlü’nün de murad etmediği manalar vermek sureti ile olur. Yahut da bu isimlerin içerdiği manalara başkalarının da benzetilmesi (teşbih) suretiyle olur. O halde hem bu isimler konusunda eğriliğe sapmaktan sakınmak hem de bu isimlerde eğriliğe sapanlardan uzak durmak gerekir. Sahih bir hadiste Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu sabit olmuştur:“Yüce Allah’ın doksan dokuz ismi vardır ki her kim bunları ezberleyip bellerse Cennete girer.”[12]
7:181Страница 174
وَمِمَّنۡ خَلَقۡنَآ أُمَّةٞ يَهۡدُونَ بِٱلۡحَقِّ وَبِهِۦ يَعۡدِلُونَ ١٨١
Среди Наших творений есть община, которая истинно указывает путь и устанавливает справедливость.
181- Yarattıklarımız içinde hakka yönlendiren ve o hak gereğince adaletle hükmeden bir ümmet vardır.
181. Yani yarattıklarımız arasında faziletli, hem bizzat kemale ermiş hem de başkalarına kemale erdiren, hem kendilerini hidâyete ileten hem de başkalarını hak ile hidâyete yönlendiren bir ümmet vardır. Bunlar hakkı bilirler ve hakkı öğretirler. Hakkın gereği ne ise onu da yaparlar. Ona çağırırlar, gereğince amel etmeye davet ederler. Bununla birlikte mal, can, hak-hukuk, görüş vb. hususlarda insanlar arasında hüküm verecek olurlarsa “adaletle” hükmederler. İşte bunlar hidâyetin önderleri, karanlığın kandilleridir. Bunlar Allah’ın kendilerine iman, salih amel, hakkı tavsiye etmek, sabrı tavsiye etmek nimetini ihsan ettiği kimselerdir. Bunlar, mertebeleri risalet mertebesinden hemen sonra gelen sıddıklardır. Bununla birlikte kendi aralarında da herkesin kendi haline ve makamının yüksekliğine göre farklı mertebeleri vardır. Rahmetini dilediği kimselere tahsis eden Allah’ın şanı ne yücedir! Allah büyük lütuf sahibidir.
7:182–186Страница 174
وَٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا سَنَسۡتَدۡرِجُهُم مِّنۡ حَيۡثُ لَا يَعۡلَمُونَ ١٨٢
А тех, которые считают ложью Наши знамения, Мы завлечем так, что они даже не узнают этого.
وَأُمۡلِي لَهُمۡۚ إِنَّ كَيۡدِي مَتِينٌ ١٨٣
Я дам им отсрочку, ведь хитрость Моя несокрушима.
أَوَلَمۡ يَتَفَكَّرُواْۗ مَا بِصَاحِبِهِم مِّن جِنَّةٍۚ إِنۡ هُوَ إِلَّا نَذِيرٞ مُّبِينٌ ١٨٤
Неужели они не размышляют? Их товарищ не является бесноватым. Он не кто иной, как разъясняющий и предостерегающий увещеватель.
أَوَلَمۡ يَنظُرُواْ فِي مَلَكُوتِ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا خَلَقَ ٱللَّهُ مِن شَيۡءٖ وَأَنۡ عَسَىٰٓ أَن يَكُونَ قَدِ ٱقۡتَرَبَ أَجَلُهُمۡۖ فَبِأَيِّ حَدِيثِۭ بَعۡدَهُۥ يُؤۡمِنُونَ ١٨٥
Неужели они не вглядываются в царствие небес и земли, а также всего, что сотворил Аллах? Быть может, их срок уже близок. В какой же рассказ после этого они уверуют?
مَن يُضۡلِلِ ٱللَّهُ فَلَا هَادِيَ لَهُۥۚ وَيَذَرُهُمۡ فِي طُغۡيَٰنِهِمۡ يَعۡمَهُونَ ١٨٦
Кого Аллах ввел в заблуждение, того никто не наставит на прямой путь. Он бросает их скитаться вслепую в их собственном беззаконии.
182- Âyetlerimizi yalanlayanları biz, hiç bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız. 183- Ben onlara mühlet veririm. Şüphe yok ki Benim tuzağım, pek sağlamdır. 184- Onlar hiç mi düşünmediler ki arkadaşlarında delilikten bir eser yoktur. O, ancak apaçık bir uyarıcıdır. 185- Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah’ın yarattığı varlıklara ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine hiç mi bakıp düşünmezler? Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar ki?! 186- Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek kimse yoktur. O, böylelerini taşkınlıkları içinde şaşkın bir halde bırakıverir.
182. Yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu hidâyetin doğruluğuna delil olan Allah’ın âyetlerini yalanlayarak onları reddeden ve kabul etmeyen kimseleri “Biz hiç bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız.” Bu da onlara bol bol rızık verilmesi suretiyle olur. (Onlar buna aldanıp isyanlarına devam ederler de azap onlara ansızın geliverir.)
183. “Ben onlara mühlet veririm” Onlar da hiç sorgulanmayacaklarını ve ceza görmeyeceklerini zannederler. Bu sebeple küfür ve azgınlıklarını artırırlar, kötülüklerine kötülük katarlar. Böylelikle cezaları artar, azapları katlanır, sonunda hiç bilmedikleri bir yerden kendi kendilerine zarar vermiş olurlar. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şüphe yok ki Benim tuzağım, pek sağlamdır” yani son derece güçlüdür, buyurmaktadır.
184. “Onlar hiç mi düşünmediler ki arkadaşlarında” Yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’de “delilikten bir eser yoktur?” Yani onlar hiç akıllarını kullanıp da gayet iyi tanıdıkları şu arkadaşlarında böyle bir şey var mı diye düşünmediler mi? Onun halinde onlar için gizli hiçbir taraf yoktur. Acaba o deli midir? Ahlakına, davranışlarına, yaşayışına, niteliklerine bir baksınlar! Neye davet ettiğine de baksınlar! Onda en mükemmel sıfatlardan başka bir şey, en üstün ve eksiksiz ahlaktan, en mükemmel akıl ve görüşten başkasını bulamayacaklardır. O, bütün bunlarda herkesten daha üstün ve ileridir. O, ancak hayırlara davet eder ve ancak her türlü kötülüğü yasaklar. Şimdi ey akıl sahipleri, söyleyin, böylesinde delilik olur mu? O, en büyük önder, apaçık öğüt verip doğru yolu gösteren, oldukça cömert ve şerefli, son derece şefkatli ve merhametli bir lider değil mi? Bundan dolayı da Yüce Allah:“O ancak apaçık bir uyarıcıdır” buyurmaktadır. Yani o, insanları azaptan kurtaracak ve mükâfaat görmelerini sağlayacak şeylere çağırmaktadır.
185. “Göklerin ve yerin hükümranlığına... hiç mi bakıp düşünmezler?” Çünkü bunlara bakacak olurlarsa onların, yaratıcıları olan Rabbin vahdaniyetine dair nice deliller içerdiğini ve O’nun kemal sıfatlarını gösterdiğini göreceklerdir. Aynı şekilde “Allah’ın yarattığı” bütün “varlıklara” da baksınlar. Çünkü alemde her ne varsa Allah’a, kudretine, hikmetine, rahmetinin genişliğine, ihsanının bolluğuna, meşîetinin etkinliğine vb. gibi O’nun tek başına yaratıcı ve idare edici olduğunu gösteren yüce sıfatlarına delalet etmektedir. Bütün bunlar ise biricik mabudun, hamd edilenin, tesbih olunanın, tevhid edilenin ve sevilenin O olmasını gerektirir. “ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine…” Yani özel olarak kendi durumlarına da baksınlar. Ecellerinin yaklaşmasından, ölümün ansızın gelip onları bulmasından, onları gaflet içinde ve yüz çevirmiş bir halde yakalamasından önce kendi hallerini de düşünsünler. Çünkü o zaman geçmişte yaptıklarını telafi etme imkânını bulamayacaklardır. “Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar ki?” Yani bu üstün ve değerli Kitab’a iman etmeyecek olurlarsa hangi söze inanacaklar? O yalan ve sapıklığın kitaplarına mı? Yoksa her bir iftiracı ve yalancının sözlerine mi? Ne var ki sapıtan kimseye karşı yapacak bir şey yoktur. Onu hidâyete iletmenin yolu da yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
186. “Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek kimse yoktur. O, böylelerini taşkınlıkları içinde şaşkın bir halde bırakıverir.” Yani onlar şaşkınlık ve tereddüt içerisinde bocalarlar. Azgınlıklarından bir türlü çıkamaz ve hakka bir türlü yol bulamazlar.
7:187–188Страница 174
يَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلسَّاعَةِ أَيَّانَ مُرۡسَىٰهَاۖ قُلۡ إِنَّمَا عِلۡمُهَا عِندَ رَبِّيۖ لَا يُجَلِّيهَا لِوَقۡتِهَآ إِلَّا هُوَۚ ثَقُلَتۡ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۚ لَا تَأۡتِيكُمۡ إِلَّا بَغۡتَةٗۗ يَسۡـَٔلُونَكَ كَأَنَّكَ حَفِيٌّ عَنۡهَاۖ قُلۡ إِنَّمَا عِلۡمُهَا عِندَ ٱللَّهِ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعۡلَمُونَ ١٨٧
Они спрашивают тебя о Часе: «Когда он наступит?». Скажи: «Воистину, знание об этом принадлежит только моему Господу. Никто, кроме Него, не способен открыть время его наступления. Это знание тяжко для небес и земли. Он настанет внезапно». Они спрашивают тебя, словно тебе известно об этом. Скажи: «Воистину, знание об этом принадлежит одному Аллаху, но большая часть людей не знает этого».
قُل لَّآ أَمۡلِكُ لِنَفۡسِي نَفۡعٗا وَلَا ضَرًّا إِلَّا مَا شَآءَ ٱللَّهُۚ وَلَوۡ كُنتُ أَعۡلَمُ ٱلۡغَيۡبَ لَٱسۡتَكۡثَرۡتُ مِنَ ٱلۡخَيۡرِ وَمَا مَسَّنِيَ ٱلسُّوٓءُۚ إِنۡ أَنَا۠ إِلَّا نَذِيرٞ وَبَشِيرٞ لِّقَوۡمٖ يُؤۡمِنُونَ ١٨٨
Скажи: «Я не властен принести себе пользу или причинить себе вред, если того не пожелает Аллах. Если бы я знал сокровенное, то приумножил бы для себя добро, и зло не коснулось бы меня. Однако я - всего лишь предостерегающий увещеватель и добрый вестник для верующих людей».
187- Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki:“Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Vakti gelince onu ancak O tecelli ettirecektir. O (bilgisi ve dehşetiyle) göklerde de yerde de oldukça ağır bir olaydır. Size ancak ansızın gelecektir.” Sanki biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar.” De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın katındadır, fakat insanların çoğu bilmezler.” 188- De ki: “Ben kendim için Allah’ın dilediğinden başka ne bir fayda sağlayabilirim, ne de bir zarar(ı defedebilirim). Eğer gaybı bilseydim elbette çok iyilik elde ederdim ve bana hiçbir kötülük de dokunmazdı. Ben ancak iman eden bir toplum için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.
187. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle hitap etmektedir: Seni yalanlayan ve sana karşı tutumları ile işi yokuşa sürmek isteyen kimseler “sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını” Kıyametin ne vakit geleceğini ve insanların başına ne zaman kopacağını “soruyorlar.”“De ki: Onun bilgisi Rabbimin katındadır.” Onu bilmek O’na hastır. “Vakti gelince onu ancak O tecelli ettirecektir.” Kopmasını takdir ettiği vakitte ondan başka hiçbir kimse onu ortaya çıkartıp gerçekleştiremez. “O (bilgisi ve dehşetiyle) göklerde de yerde de oldukça ağır bir olaydır.” Yani ona dair bilgi göklerdekilere de yerdekilere de gizlidir. Aynı şekilde kıyamet, onlar için oldukça ağır bir şeydir. Bu yüzden kıyametten yana korkar ve endişe ederler. “Size ancak ansızın gelecektir.” Bilemeyecekleri ve hazırlık yapamayacakları bir şekilde ansızın gelir, onları hazırlıksız yakalar. “Sanki biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar.” Onlar sana kıyamete dair soru sormayı şiddetle arzu ederler. Sanki sen onu bilmeyi çok istiyormuşsun da araştırıp öğenmişsin gibi. Halbuki onlar, senin Rabbini kemal derecesinde tanıyan ve neye dair soru sormanın fayda verdiğini bilen bir kimse olduğunu, bu konuya dair soru sormayacağını, bunu arzu da etmeyeceğini bilmezler. Peki, onlar neden seni örnek alıp da maslahattan uzak ve bilinmesi imkânsız olan bu konuda soru sormaktan vazgeçmiyorlar?! Halbuki onu ne gönderilmiş bir peygamber ne de mukarreb bir melek bilir. Çünkü o, Yüce Allah’ın hikmetinin kemali ve bilgisinin genişliği dolayısı ile mahlukattan sakladığı işlerdendir. “De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın katındadır, fakat insanların çoğu bilmezler.” İşte bundan dolayı hiç de istenmesi gerekmeyen şeylere karşı aşırı istek duyarlar. Özellikle de bu gibi kimseler daha önemli şeylere dair soru sormayı bırakır, bilmeleri gereken şeyleri öğrenmeyi terk ederler, sonra da hiç kimsenin bilmesine imkân bulunmayan, kendilerinin de bilmekle yükümlü olmadıkları şeyleri öğrenmeye yönelirler.
188. “Ben kendim için Allah’ın dilediğinden başka ne bir fayda sağlayabilirim, ne de bir zarar(ı defedebilirim).” Yani ben muhtaç bir kimseyim. İşleri Allah tarafından çekip çevirilenlerden birisiyim. Bana hayır Allah’tan gelir. Bana gelecek bir kötülüğü de ancak O önler. Ben ancak Allah’ın bana bildirdiklerini ve öğrettiklerini bilirim. “Eğer gaybı bilseydim elbette çok iyilik elde ederdim ve bana hiçbir kötülük de dokunmazdı.” Yani eğer gaybı bilseydim, bana fayda ve maslahat sağlayacağını bildiğim sebepleri yerine getirir, beni hoşuma gitmeyecek şeylere ve kötülüğe götürecek her şeyden de sakınırdım. Çünkü işleri meydana gelmeden önce bilir ve onların götürecekleri sonuçlara dair önceden bilgi sahibi olurdum. Ne var ki benim böyle bir bilgim olmadığından dolayı bazen benim de başıma iyi olmayan işler gelir. Kimi zaman da dünyevî maslahat ve menfaatleri elden kaçırırım. İşte bu, benim gayba dair bilgi sahibi olmadığımın en başta gelen delilidir. “Ben ancak iman eden bir toplum için” dinî, dünyevî ve uhrevî cezaları ve kötü akıbetleri hatırlatıp uyaran, bunlara götüren amelleri açıklayarak bunlardan sakındıran “bir uyarıcı ve” dünyevî ve uhrevi mükâfatları açıklayan, bunlara ulaştıracak salih amelleri beyan edip onlara teşvik eden bir “müjdeleyiciyim.” Ancak herkes böyle bir müjde ve uyarıyı kabul etmez. Bu müjde ve uyarılardan yararlanabilenler ve onları kabul edenler sadece mü’minlerdir. Bu âyet-i kerime, birtakım zarar ya da menfaatleri elde etmek için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelerek ona dua eden kimselerin ne kadar cahil olduklarını açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü bu gibi hususlarda onun elinden bir şey gelmez. Allah’ın fayda vermediği kimseye başka o hiçbir fayda sağlayamaz. Allah’ın kendisinden zararı savmadığı hiçbir kimsenin zararını da kaldıramaz. Onun Allah’ın kendisine bildirdiğinden başka hiçbir bilgisi de yoktur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ancak kendisi ile gönderilen müjde ve uyarıları kabul edip gereğince amel edenlere faydalı olur. İşte onun faydası budur ki o; babaların, annelerin, arkadaşların ve dostların sağlayabilecekleri faydadan çok daha ileri bir faydadır. Zira o, Allah’ın kullarını her çeşit hayrı işlemeye teşvik ettiği gibi her türlü kötülükten de onları sakındırmış ve bu hususları onlara gayet net bir şekilde açıklamıştır.
7:189–193Страница 175
۞ هُوَ ٱلَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفۡسٖ وَٰحِدَةٖ وَجَعَلَ مِنۡهَا زَوۡجَهَا لِيَسۡكُنَ إِلَيۡهَاۖ فَلَمَّا تَغَشَّىٰهَا حَمَلَتۡ حَمۡلًا خَفِيفٗا فَمَرَّتۡ بِهِۦۖ فَلَمَّآ أَثۡقَلَت دَّعَوَا ٱللَّهَ رَبَّهُمَا لَئِنۡ ءَاتَيۡتَنَا صَٰلِحٗا لَّنَكُونَنَّ مِنَ ٱلشَّٰكِرِينَ ١٨٩
Он - Тот, Кто сотворил вас из одного человека. Он создал из него супругу, чтобы он нашел в ней покой. Когда же он вступил с ней в близость, она понесла легкое бремя и ходила с ним. Когда же она отяжелела от бремени, они вдвоем воззвали к Аллаху, своему Господу: «Если Ты даруешь нам праведного ребенка, то мы непременно будем в числе благодарных».
فَلَمَّآ ءَاتَىٰهُمَا صَٰلِحٗا جَعَلَا لَهُۥ شُرَكَآءَ فِيمَآ ءَاتَىٰهُمَاۚ فَتَعَٰلَى ٱللَّهُ عَمَّا يُشۡرِكُونَ ١٩٠
Когда же Он даровал им обоим праведного ребенка, они стали приобщать к Нему сотоварищей в том, чем Он одарил их. Аллах превыше того, что они приобщают в сотоварищи.
أَيُشۡرِكُونَ مَا لَا يَخۡلُقُ شَيۡـٔٗا وَهُمۡ يُخۡلَقُونَ ١٩١
Неужели они приобщают в сотоварищи к Аллаху тех, которые ничего не творят, тогда как сами были сотворены,
وَلَا يَسۡتَطِيعُونَ لَهُمۡ نَصۡرٗا وَلَآ أَنفُسَهُمۡ يَنصُرُونَ ١٩٢
которые не способны оказать им поддержку и не способны помочь даже самим себе?
وَإِن تَدۡعُوهُمۡ إِلَى ٱلۡهُدَىٰ لَا يَتَّبِعُوكُمۡۚ سَوَآءٌ عَلَيۡكُمۡ أَدَعَوۡتُمُوهُمۡ أَمۡ أَنتُمۡ صَٰمِتُونَ ١٩٣
Если вы призовете их на прямой путь, они не последуют за вами. Для вас все равно, будете вы их призывать или будете молчать.
189- Sizi tek bir candan yaratan, ondan da kendisinde sükûn bulsun diye eşini yaratan O’dur. O, eşini örtüp bürüyünce eşi hafif bir yük yüklendi. Bununla gider gelirdi. Nihâyet (yükü) ağırlaşınca her ikisi de Rab’leri olan Allah’a şöyle dua ettiler: “Eğer bize sağlam bir çocuk verirsen muhakkak ki şükredenlerden oluruz.” 190- Allah, onlara sağlam bir evlat verince de kendilerine verdiği (bu evlat) hakkında O’na ortaklar koşmaya başladılar. Allah onların ortak koştuklarından çok yücedir. 191- Hiçbir şey yaratamayan aksine kendileri yaratılmış olan şeyleri mi (Allah'a) ortak koşuyorlar? 192- Halbuki onlar, onlara hiçbir şekilde yardım edemez, hatta onlar kendilerine bile yardım edemezler. 193- Siz (ey müşrikler) onları doğru yola çağırsanız, size uymazlar. Onları çağırmanız da (çağırmayıp) susmanız da sizin için birdir.
189. “Sizi tek bir candan” yani beşeriyetin atası olan Adem aleyhisselam’dan “yaratan, ondan da kendisinde sükûn bulsun diye eşini” Adem’den zevcesi olan Havva’yı “yaratan O’dur.” Ey yeryüzünde yayılmış bulunan erkekler ve kadınlar! Çokluğunuza ve dört bir yana dağılmış olmanıza rağmen sizin yaratılışınızın aslı budur. Eşinin, sükun bulsun diye kendisinden yaratılmış olmasına gelince, bunun sebebi eşinin de ondan yaratılmış olmasıdır. Böylelikle aralarında bir uyum ve münasebet meydana gelmiştir. Bu ise birinin diğeri ile sükûn bulmasını gerektirmektedir. Böylece onların her biri, diğerine arzu dizgini ile bağlanmış haldedir. “O, eşini örtüp bürüyünce” yani cima için onu sarıp sarmalayınca yaratıcı olan Yüce Allah, o arzudan ve o cimadan bir nesil var edilmesini takdir etti ve o vakit “eşi hafif bir yük yüklendi.” Bu, hamileliğin başlangıcında böyledir. Kadın, bunun farkına bile varmaz ve yükü ona ağırlık vermez. “Nihâyet” bu hali devam edip de karnındakinin büyümesi üzerine “(yükü) ağırlaşınca” işte o vakit her ikisinin kalbinde de yavruya karşı, onun canlı, sağlıklı, herhangi bir sakatlığı olmayan tam bir yavru olarak doğması için bir şefkat belirdi. Bu yüzden “ikisi de Rabbleri olan Allah’a şöyle dua ettiler: Eğer bize sağlam” yani yaratılışı tam ve eksiksiz “bir çocuk verirsen muhakkak ki şükredenlerden oluruz.”
190. “Allah, onlara” isteklerine uygun “sağlam bir evlat verince” ve böylelikle de üzerlerindeki nimet tamamlanınca “kendilerine verdiği” bu çocuk “hakkında O’na ortaklar koşmaya başladılar” yani Allah'ın tek başına var ettiği, nimet olarak onlara ihsan ettiği ve onun sebebi ile anne babasını mutlu ettiği o yavru hakkında Allah’a ortak koştular, onu Allah’tan başkasının kulu haline getirdiler. Bu ise ya Allah’ın kulu olan bu yavruya Abdulharis (Haris’in kulu), Abduluzza (Uzza’nın kulu) ve Abdulka’be (Ka’be’nin kulu) gibi isimler vermeleri ile yahut da Yüce Allah kendilerine bunca lütufları, hiçbir kimsenin sayamayacağı kadar nimetleri ihsan etmiş olmasına rağmen ibadette Allah’a ortak koşmaları ile olmuştur. Bu buyruklarda özelden genele geçiş şeklinde bir anlatım üslubu vardır. Çünkü ayetlerin baş tarafı, Adem ve Havva ile ilgilidir. Daha sonra ise insan cinsi hakkında genel açıklamalara geçilmiştir. Şüphesiz ki zikri geçen bu tutum, Adem’in zürriyetinde çokça görülür. İşte bu yüzden Yüce Allah hem onların ortak koşmalarından yüce ve münezzeh olduğunu belirtmekte, hem de Yüce Allah’a bu konuda şirk koşmakla -bu şirkleri ister sözlü olsun, ister fiili olsun- en ileri derecede zulme sapmış olduklarını onlara ikrar ettirmektedir. Şöyle ki onları tek bir candan yaratan, o candan da eşini yaratan, onlara kendi nefislerinden eşler yaratan Allah’tır. Daha sonra bu eşler arasında sevgi ve rahmet var etmiştir ki bu yolla birbirleri ile huzur bulurlar, birbirleriyle kaynaşırlar ve birbirlerinden zevk alırlar. Daha sonra Yüce Allah, onları bu arzularını gerçekleştirip zevklerini tatmin edecek hem de onlara çocuk ve nesil sağlayacak yolu göstermiştir. Arkasından annelerinin karınlarında belli bir süre kalacak olan zürriyetleri var etmiştir. Onlar bu zürriyeti dört gözle bekleyip Yüce Allah’tan da onun sağlıklı ve sağlam olarak dünyaya gelmesi için dua ederler. Allah da onlara bu nimeti tam ve eksiksiz ihsan edip onların isteklerini yerine getirir. O halde onların yalnızca O’na ibadet etmeleri, O’na ibadette hiçbir kimseyi ortak koşmamaları ve dinlerini sadece O’na halis kılmaları gerekmez mi? Ancak durum tam aksi olarak ortaya çıkmış ve onlar Allah'a ortak koşmuşlardır.
191-192. Bu uydurma ilahlar, zerre ağırlığı kadar dahi hiçbir şey yaratamadıklarına, bizzat kendileri yaratılmış olduğuna, kendilerine tapanların başına gelecek hoş olmayan herhangi bir şeyi önleyemeyeceklerine, hatta bizzat kendilerinin hoşlanmayacakları bir şeyi bile önleyemeyeceklerine göre nasıl olur da onlar Allah ile birlikte ilah edinilebilir? Şüphesiz ki bu, ancak zulmün en ileri derecesi ve akılsızlığın en uç noktasıdır.
193. “Siz” ey müşrikler “onları” Allah’tan başka kendilerine tapındığınız o putları “doğru yola çağırsanız size uymazlar. Onları çağırmanız da (çağırmayıp) susmanız da sizin için birdir.” Bu durumda insan, bu putlardan daha üstün bir konumdadır. Çünkü putlar işitmez, görmez, doğru yola iletmez, başkaları vasıtasıyla da doğru yola iletilemezler. Bütün bunları aklı başında bir kimse sadece hatırına getirip düşünecek olsa bile onların ilahlıklarının batıl olduğuna, onlara tapanların da akılsız olduklarına kesinlikle hüküm verir.
Текст: Quranic Universal Library (Tarteel) через spa5k/tafsir_api (MIT), в зафиксированной версии. Аяты: Quran Foundation. Источники и лицензии