As-Sa'diFussilat · 41:1–33

As-Sa'di · Tafsir · in Turkish

فصلت

Fussilat

Explained in Detail · Meccan · 54 ayahs

41:1–8Page 477

حمٓ ١

Ḥā, Meem.1

تَنزِيلٞ مِّنَ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ ٢

[This is] a revelation from the Entirely Merciful, the Especially Merciful -

كِتَٰبٞ فُصِّلَتۡ ءَايَٰتُهُۥ قُرۡءَانًا عَرَبِيّٗا لِّقَوۡمٖ يَعۡلَمُونَ ٣

A Book whose verses have been detailed, an Arabic Qur’ān1 for a people who know,

بَشِيرٗا وَنَذِيرٗا فَأَعۡرَضَ أَكۡثَرُهُمۡ فَهُمۡ لَا يَسۡمَعُونَ ٤

As a giver of good tidings and a warner; but most of them turn away, so they do not hear.

وَقَالُواْ قُلُوبُنَا فِيٓ أَكِنَّةٖ مِّمَّا تَدۡعُونَآ إِلَيۡهِ وَفِيٓ ءَاذَانِنَا وَقۡرٞ وَمِنۢ بَيۡنِنَا وَبَيۡنِكَ حِجَابٞ فَٱعۡمَلۡ إِنَّنَا عَٰمِلُونَ ٥

And they say, "Our hearts are within coverings [i.e., screened] from that to which you invite us, and in our ears is deafness, and between us and you is a partition, so work;1 indeed, we are working."

قُلۡ إِنَّمَآ أَنَا۠ بَشَرٞ مِّثۡلُكُمۡ يُوحَىٰٓ إِلَيَّ أَنَّمَآ إِلَٰهُكُمۡ إِلَٰهٞ وَٰحِدٞ فَٱسۡتَقِيمُوٓاْ إِلَيۡهِ وَٱسۡتَغۡفِرُوهُۗ وَوَيۡلٞ لِّلۡمُشۡرِكِينَ ٦

Say, [O Muḥammad], "I am only a man like you to whom it has been revealed that your god is but one God; so take a straight course to Him and seek His forgiveness." And woe to those who associate others with Allāh –

ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡتُونَ ٱلزَّكَوٰةَ وَهُم بِٱلۡأٓخِرَةِ هُمۡ كَٰفِرُونَ ٧

Those who do not give zakāh, and in the Hereafter they are disbelievers.

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَهُمۡ أَجۡرٌ غَيۡرُ مَمۡنُونٖ ٨

Indeed, those who believe and do righteous deeds - for them is a reward uninterrupted.

1- Hâ, Mîm. 2- (Bu Kitap) Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiştir. 3- O, bilen bir toplum için âyetleri gereği gibi açıklanmış bir kitap, Arapça bir Kur’ân’dır. 4- Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir). Ama onların çoğu yüz çevirdiler. Bundan dolayı artık onlar işitmezler. 5- Dediler ki:“Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık ve bizimle senin aranda da bir perde vardır. O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız.” 6- De ki:“Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin ve O’ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin vay haline!” 7- Onlar, zekât vermezler/arınmazlar, üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler. 8- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için kesintisiz bir mükafat vardır.

(Mekke’de inmiştir. 54 âyettir)

2. Yüce Allah, bu şerefli Kitab’ın, bu güzel Kur’ân’ın, rahmeti her şeyi kuşatmış bulunan “Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiş” olduğunu kullarına haber vermektedir. O’nun rahmetinin en büyük ve en üstün özelliklerinden birisi de bu Kitabı indirmesidir. Bu Kitap sayesinde ilim, hidâyet, aydınlık, şifa, rahmet ve pek çok hayırlar gerçekleşmiştir. Bunlar da Allah’ın kulları üzerindeki en üstün nimetlerindendir. Zira bu Kitap, dünya ve âhirette mutluluğa giden yolu gösterir.

3. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitabın açıklamalarının eksiksiz olduğunu belirterek O’nu övmekte ve ondan:“Âyetleri gereği gibi açıklanmış” diyerek söz etmektedir. Yani bu kitap her bir hususu gerekli sınırları çerçevesinde geniş geniş açıklamıştır. Bu da tam anlamı ile bir açıklamayı ve her şeyi birbirinden ayırt etmeyi, hakikatleri birbirine karışmayacak şekilde ortaya koymayı ifade eder. Bu Kitap “Arapça bir Kur’ân’dır” dillerin en mükemmeli olan, fasih Arap dili ile indirilmiş, âyetleri geniş geniş açıklanmış Arapça bir kitaptır. “Bilen bir toplum için” yani lafzı açıklık kazandığı gibi, manası da böyle bir topluluk tarafından açıkça anlaşılsın, hidâyeti sapıklıktan, doğruluğu eğrilikten açıkça ayırt edebilsinler diye böyle indirilmiştir. Hidâyetin sapıklıklarını, açıklamanın da körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadığı cahillere gelince bu Kitaptaki ifadeler onlar için değildir. Çünkü:“Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler.”(el-Bakara, 2/6)

4. “Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir).” Bu Kitap, dünya ve âhiretteki mükâfatları müjdeler, dünya ve âhiretteki cezalara karşı da uyarır. Bunların genişçe açıklamalarını zikrettiği gibi müjdeleme ve uyarmanın kendisiyle gerçekleşeceği sebep ve vasıfları da zikretmiştir. İşte bunlar, bu Kitab’ın sıfatlarıdır. Bundan dolayı bu Kitab’ın kabul ve itaat ile, iman ile ve gereğince amel ile karşılanması, kabul edilmesi gerekir. Ancak insanların pek çoğu, kibirlilerin tavrı ile bu Kitaptan yüz çevirmişlerdir. “Bundan dolayı artık onlar işitmezler.” onu kabul etmez ve çağrısına uymazlar. Her ne kadar onlar dinen aleyhlerinde delilin ortaya konmasını sağlayacak şekilde (lafzını kulakları ile) işitmiş olsalar da onu kabul etmezler.

5. Bu Kitap’tan yüz çeviren kimseler, o Kitab’a ulaşmayı sağlayan kapıları yüzlerine kapatmak sureti ile ondan yararlanmadıklarını açıklayarak “dediler ki: Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık” sağırlık vardır, bundan dolayı seni işitmiyoruz. “Bizimle senin aranda da bir perde vardır” seni görmüyoruz. Bundan maksat şudur: Onlar, her bakımdan bu Kitaptan yüz çevirdiklerini açıkça ortaya koydular. Bu Kitaba nefret duyduklarını, izlemekte oldukları yoldan da hoşnut olduklarını açıkladılar. Bundan dolayı da:“O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız, dediler.” Sen dinin gereğince amel etmeye razı olduğun gibi, biz de kendi dinimiz gereği amel etmeye bütünü ile razıyız. Bu, ilâhî yardımdan mahrum kalmanın en ağır şekillerindendir. Çünkü sapıklığı hidâyete tercih ettiler, küfrü iman ile değiştirdiler ve âhiretlerini verip dünyayı satın aldılar.

6. Ey Peygamber! “de ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor.” Yani benim vasfım ve görevim işte budur. Ben sizin gibi bir insanım, benim elimde hiçbir yetki yoktur ve sizin acele gelmesini istediğiniz şey, benim yanımda değildir. Allah’ın beni size üstün kıldığı, ayrıcalık verdiği ve bana özellikle ihsan ettiği şey ise bana verdiği bu vahiydir. Bana ona uymamı ve sizi de ona davet etmemi emretmiştir. “O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin.” Benim verdiğim haberleri tasdik etmek, emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak sureti ile Yüce Allah’a ulaştıran yolu izleyin. İşte istikametin (dosdoğru yol üzere olmanın) gerçek manası budur. Sonra da bunun üzerinde ısrarla devam edin. Yüce Allah’ın:“O’na” buyruğunda, ihlâsa dikkat çekilmektedir. Yani amelde bulunan kimse, amelini yaparken maksadı ve gayesi, Yüce Allah'ın rızası, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşmak olmalıdır. Böylelikle onun ameli ihlaslı, geçerli ve faydalı olur. Bu olmadığı takdirde ise onun ameli batıldır, boşunadır. Kul, her ne kadar dosdoğru yolda ilerlemeye gayret gösterse bile bazı hallerde verilen bir emri kusurlu işlemek yahut bir yasağı işlemek gibi bu yolda tökezlemesi kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah, bunun da ilacını kullara göstermekte ve tevbeyi de kapsayan istiğfarı emrederek şöyle buyurmaktadır: “Ve O’ndan mağfiret dileyin.” Daha sonra da istikameti terk edenleri tehdit ederek de şöyle buyurmaktadır: Herhangi bir fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra da diriltemeyen Allah’tan başka varlıklara ibadet eden “müşriklerin vay haline!” 7. “Onlar zekât vermezler/arınmazlar...” Bunlar kendilerini günah kirlerine gömerler, Rablerini tevhid etmek ve O’na ihlâs ile yönelmek sureti ile temizlenip arınmazlar. Namaz kılmazlar, zekât da vermezler. Onlar tevhid ve namaz sayesinde Yaratıcıya ihlâsla yönelmedikleri gibi zekât ve benzeri amellerle de Allah’ın yarattıklarına faydalı olmazlar. “üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler.” Öldükten sonra dirilişe de cennete ve cehenneme de iman etmezler. Bundan dolayı kalplerinden korku gitti mi hemen âhirette kendilerine zararlı olacak şeyleri işlemeye kalkışırlar.

8. Yüce Allah, kâfirleri söz konusu ettikten sonra mü’minleri, onların niteliklerini ve mükâfatlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Bu Kitab’a ve bu Kitab’ın içerdiği inanılması gereken şeylere “iman edip salih ameller işleyenlere” imanlarının samimiyetini ihlâs ve peygambere tâbi olma vasıflarına sahip olan salih amellerle ortaya koyanlara “gelince onlar için kesintisiz” ve büyük “bir mükafat vardır.” Bu mükafat bitip tükenmez. Ardı arkası kesilmez. Devam edip gider, her an artıp durur, bütün lezzet ve arzuları ihtiva eder.

41:9–12Page 477

۞ قُلۡ أَئِنَّكُمۡ لَتَكۡفُرُونَ بِٱلَّذِي خَلَقَ ٱلۡأَرۡضَ فِي يَوۡمَيۡنِ وَتَجۡعَلُونَ لَهُۥٓ أَندَادٗاۚ ذَٰلِكَ رَبُّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٩

Say, "Do you indeed disbelieve in He who created the earth in two days and attribute to Him equals? That is the Lord of the worlds."

وَجَعَلَ فِيهَا رَوَٰسِيَ مِن فَوۡقِهَا وَبَٰرَكَ فِيهَا وَقَدَّرَ فِيهَآ أَقۡوَٰتَهَا فِيٓ أَرۡبَعَةِ أَيَّامٖ سَوَآءٗ لِّلسَّآئِلِينَ ١٠

And He placed on it [i.e., the earth] firmly set mountains over its surface, and He blessed it and determined therein its [creatures'] sustenance in four days without distinction1 - for [the information of] those who ask.

ثُمَّ ٱسۡتَوَىٰٓ إِلَى ٱلسَّمَآءِ وَهِيَ دُخَانٞ فَقَالَ لَهَا وَلِلۡأَرۡضِ ٱئۡتِيَا طَوۡعًا أَوۡ كَرۡهٗا قَالَتَآ أَتَيۡنَا طَآئِعِينَ ١١

Then He directed Himself1 to the heaven while it was smoke and said to it and to the earth, "Come [into being],2 willingly or by compulsion." They said, "We have come willingly."

فَقَضَىٰهُنَّ سَبۡعَ سَمَٰوَاتٖ فِي يَوۡمَيۡنِ وَأَوۡحَىٰ فِي كُلِّ سَمَآءٍ أَمۡرَهَاۚ وَزَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنۡيَا بِمَصَٰبِيحَ وَحِفۡظٗاۚ ذَٰلِكَ تَقۡدِيرُ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡعَلِيمِ ١٢

And He completed them as seven heavens within two days and inspired [i.e., made known] in each heaven its command. And We adorned the nearest heaven with lamps [i.e., stars, for beauty] and as protection.1 That is the determination of the Exalted in Might, the Knowing.

9- De ki:“Siz yeryüzünü iki günde yaratan Allah’ı(n tek hak ilah olduğunu) inkâr ediyor ve O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? Halbuki O, âlemlerin Rabbidir. 10- O, yeryüzünün üstünde sabit dağlar yarattı, orayı bereketli kıldı ve orada onun (sakinlerinin) gıdalarını takdir etti. (Bütün bunları da buna dair) soru soranlar için eşit olan (diğer iki günle birlikte toplam) dört günde yaptı. 11- Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi de ona ve yere: “İsteyerek veya istemeyerek (de olsa) gelin” buyurdu. İkisi de:“İsteyerek geldik” dediler. 12- Böylece göğün yaratılışını iki günde yedi gök halinde tamamladı ve her bir göğe ona ait vazifeyi vahyetti. Dünya göğünü de kandillerle/yıldızlarla süsledik ve koruma altına aldık. İşte bu, Aziz ve Alim olanın takdiridir.

9-10. Yüce Allah, kendisine ortaklar ve eşler koşan kâfirlerin küfre sapmalarının hayret edilecek bir şey olduğunu ve reddedilmesi gerektiğini bildirmektedir. Onlar, putlara taparlarken ibadetlerinden dilediklerini putlarına yöneltmekte, onları yüce, kerim ve mutlak egemen oaln âlemlerin Rabbi ile eşit tutmaktadırlar. O Rab ki, kesif ve pek büyük olan yeryüzünü iki günde yaratmış, daha sonra da onun üstünde bu yeri sarsıntılardan, yok olmaktan ve istikrarsızlıktan koruyan sağlam kazıklar yerleştirmek sureti ile iki günde orayı hazırlayıp donatmıştır. Böylelikle Yüce Allah, yeryüzünü yaratmayı, imkânlar ile donatmayı, oradaki rızık kaynaklarını takdir etmeyi ve buna bağlı diğer şeyleri yaratmayı buna dair “soru soranlar için eşit olan dört günde” gerçekleştirmiştir. Her şeyden haberdar olan Allah gibi hiç kimse sana haber veremez. İşte fazlalığı ve eksikliği söz konusu olmayan dosdoğru haber budur.

11. Yeri yaratmasından “sonra” su üzerinde yükselmiş “duman halinde bulunan göğe” semâyı yaratmaya “yöneldi de ona” bu ifade, emrin özellikle göğe verildiği vehmini uyandırabileceğinden buna yeri de atfetmiştir:“ve yere: İsteyerek veya istemeyerek (de olsa) gelin” yani ister gönüllü, ister gönülsüz olarak Benim emrime uyun. Zira emrimin gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir, “buyurdu. İkisi de: İsteyerek geldik, dediler.” Yani bizim Senin iradene muhalif bir irademiz olamaz.

12. Böylelikle göklerin ve yerin yaratılışı altı günde tamamlanmıştır. Bunların ilki pazar, sonuncusu cuma günüdür. Yüce Allah’ın kudret ve meşîeti, bütün bunları bir anda yaratmaya yeterlidir, ancak O her şeye kadir olmakla birlikte aynı zamanda Hakîmdir ve Refîkdir. O’nun hikmetinin ve rıfkının (aceleci olmamasının) bir tecellisi de bunları belirtilen bu süre içerisinde yaratmış olmasıdır. Şunu da belirtelim ki, bu âyet-i kerimenin zahiri ile Yüce Allah’ın Nâzîat Sûresi’ndeki bu konuya dair buyruklarının birbirleri ile zahiren çeliştiği görülmektedir. Halbuki Allah’ın Kitabında herhangi bir çelişki ve herhangi bir tutarsızlık yoktur. Naziat Sûresi’nde bu buyrukla çelişir gibi görünen ifade şöyledir:“Bundan (gökten) sonra da yeri yayıp döşedi.”(en-Nâziât, 79/30) Bunun cevabı, selefin pek çoğunun da belirttiği üzere şöyledir: Yerin yaratılıp şekillendirilmesi, burada belirtildiği gibi, göklerin yaratılmasından öncedir. Ama:“Ondan suyunu ve merasını çıkardı, dağları da sapasağlam dikti”(en-Nâziat, 79/31-32) ayetlerinde belirtildiği üzere varlıklarla hazırlanıp döşenmesi ise -Nâziât Sûresi (30. ayette) yer alan buyrukta da görüldüğü gibi- göklerin yaratılmasıdan sonradır. İşte bundan dolayı Yüce Allah orada:“Bundan (gökten) sonra da yeri yayıp döşedi. Ondan suyunu ve merasını çıkardı...” buyurmuş “Ondan sonra da yeri yarattı” buyurmamıştır. “Her bir göğe ona ait vazifeyi vahyetti” yani her bir göğe hakimler hakiminin hikmetinin gerektirdiği şekilde, o göğe layık olan görev ve idareyi vahyetti, demektir. “Dünya göğünü de kandillerle” yıldızlarla “süsledik.” Bu yıldızlarla aydınlanılır, yol bulunur. Bunlar zahiren semanın süsü ve güzelliğidir. Batında ise orayı bunlarla “koruma altına aldık.” Şeytanlar, semâdan kulak hırsızlığı yaparak bir şeyler işitmesinler diye o yıldızlarla taşlanırlar. “İşte bu” yer, yerdekiler, semâ ve oradakiler ile ilgili anlatılanlar “Aziz ve Alim olanın takdiridir” O, izzeti ile her şeyi gücünün hakimiyeti altına almıştır, onları belli bir düzen içerisinde idare etmektedir ve yine bu izzeti ile bütün mahlukatı yaratmıştır. İlmi ile de görünen ve görünmeyen bütün yaratıkları kuşatmıştır. O halde müşriklerin bu yüce Rabbe, bu tek ve Kahhâr olan, bütün mahlukatın emrine itaat ettiği, hepsinde kudretinin geçerli olduğu bu büyük Rabbe ihlâsla ibadeti terk etmeleri, çok şaşılacak bir iştir. Onların birtakım putları O’na ortak koşup O’nunla eşit görmeleri ise çok daha hayret verici bir iştir. Çünkü bunlar, hem vasıfları hem de fiilleriyle eksik ve aciz varlıklardır. Eğer bunlar, bu şekilde yüz çevirmelerini sürdürecek olurlarsa, onlar için dünyevî ve uhrevî cezalara çarptırılmaktan başka bir çare yoktur. Bundan dolayı Allah, onları şu buyrukları ile korkutmaktadır:

41:13–14Page 478

فَإِنۡ أَعۡرَضُواْ فَقُلۡ أَنذَرۡتُكُمۡ صَٰعِقَةٗ مِّثۡلَ صَٰعِقَةِ عَادٖ وَثَمُودَ ١٣

But if they turn away, then say, "I have warned you of a thunderbolt like the thunderbolt [that struck] ʿAad and Thamūd.

إِذۡ جَآءَتۡهُمُ ٱلرُّسُلُ مِنۢ بَيۡنِ أَيۡدِيهِمۡ وَمِنۡ خَلۡفِهِمۡ أَلَّا تَعۡبُدُوٓاْ إِلَّا ٱللَّهَۖ قَالُواْ لَوۡ شَآءَ رَبُّنَا لَأَنزَلَ مَلَٰٓئِكَةٗ فَإِنَّا بِمَآ أُرۡسِلۡتُم بِهِۦ كَٰفِرُونَ ١٤

[That occurred] when the messengers had come to them before them and after them, [saying], "Worship not except Allāh." They said, "If our Lord had willed,1 He would have sent down the angels, so indeed we, in that with which you have been sent, are disbelievers."

13- Eğer yüz çevirirlerse de ki:“Ben Âd ve Semûd’un başına gelen azabın benzeri bir azapla sizi uyarıyorum.” 14- Zira onlara da önlerinden ve arkalarından peygamberler gelip:“Allah’tan başkasına ibadet etmeyin” dediklerinde onlar da: “Eğer Rabbimiz dileseydi elbette melekleri indirirdi. O nedenle biz, sizinle gönderilenleri kesinlikle inkar ediyoruz” demişlerdi.

13. Yani Kur’ân’ın övülmeye değer bunca vasıfları, o yüce ve mutlak ilâhın sıfatları kendilerine açıkça bildirildikten sonra bu inkarcılar yine de yüz çevirecek olurlarsa “de ki: Ben” bilinen iki kabile olan “Âd ve Semûd’un başına gelen azabın benzeri bir azapla sizi uyarıyorum.” Ki o azap gelince sizi kökten imha eder. Nitekim onlaırn başına gelen azaplar da onların kökten helak etmiş olan feci azaplardı. Bu azapların sebebi ise onların zulüm ve küfürleri idi. 14. “Zira onlara da önlerinden ve arkalarından” biri diğerinin ardından, peşpeşe “peygamberler gelip” hepsi de aynı daveti tekrarlayarak: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin, dediklerinde” yani Yüce Allah’a ihlâsı emrederek şirk koşmayı onlara yasakladıklarında “onlar” onların risaletlerini reddedip o peygamberleri yalanladılar ve: “Eğer Rabbimiz dileseydi elbette melekleri indirirdi” sizler ise ancak bizim gibi insansınız. “O nedenle biz, sizinle gönderilenleri kesinlikle inkar ediyoruz, demişlerdi.” Bu bir şüphe, inkarcı ümmetler arasında miras gibi sürekli olarak aktarılagelmiştir. Ancak bu, şüphelerin en tutarsızıdır. Çünkü peygamber olarak gönderilen zatın melek olması, risaletin bir şartı değildir. Aksine risaletin şartı, rasûl olarak gönderilenin doğruluna delil teşkil edecek şeyleri getirmesinden ibarettir. Haydi eğer güçleri yetiyorsa, aklî veya dinî bir gerekçe göstererek onların doğruluklarında bir kusur bulsunlar. Asla böyle bir şeye güç yetiremeyeceklerdir.

Buradan sonra iki inkarcı ümmet olan Âd ve Semûd kıssaları ile ilgili tafsilatlı açıklamalarda bulunulmaktadır:

41:15–16Page 478

فَأَمَّا عَادٞ فَٱسۡتَكۡبَرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ بِغَيۡرِ ٱلۡحَقِّ وَقَالُواْ مَنۡ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةًۖ أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّ ٱللَّهَ ٱلَّذِي خَلَقَهُمۡ هُوَ أَشَدُّ مِنۡهُمۡ قُوَّةٗۖ وَكَانُواْ بِـَٔايَٰتِنَا يَجۡحَدُونَ ١٥

As for ʿAad, they were arrogant upon the earth without right and said, "Who is greater than us in strength?" Did they not consider that Allāh who created them was greater than them in strength? But they were rejecting Our signs.

فَأَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمۡ رِيحٗا صَرۡصَرٗا فِيٓ أَيَّامٖ نَّحِسَاتٖ لِّنُذِيقَهُمۡ عَذَابَ ٱلۡخِزۡيِ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۖ وَلَعَذَابُ ٱلۡأٓخِرَةِ أَخۡزَىٰۖ وَهُمۡ لَا يُنصَرُونَ ١٦

So We sent upon them a screaming wind during days of misfortune to make them taste the punishment of disgrace in the worldly life; but the punishment of the Hereafter is more disgracing, and they will not be helped.

15- Âd kavmine gelince onlar, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve:“Bizden daha güçlü kim var?” dediler. Kendilerini yaratan Allah’ın, onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar, âyetlerimizi de inkâr ediyorlardı. 16- Biz de üzerlerine (onlar için) uğursuz olan günlerde (uğultusu ve soğuğu) şiddetli bir kasırga gönderdik de böylece dünya hayatında onlara rezil edici azabı tattırdık. Âhiret azabı ise elbet daha rezil edicidir. Hem onlara (orada) yardım da edilmez.

15. “Âd kavmine gelince onlar” Allah’ı inkâr etmek, O’nun âyetlerini/muczielerini bile bile reddederek peygamberlerine inanmamakla birlikte yeryüzünde büyüklük taslıyorlardı. Çevrelerinde bulunan insanları hakimiyetleri altına alıyor ve onlara zulmediyorlardı. Dahası sahip oldukları güç dolayısı ile gurura kapıldılar ve “Bizden daha güçlü kim var?, dediler.” Yüce Allah, herkesin bildiği bir gerçeği dile getirerek onların bu sorularını reddederek şöyle buyurmaktadır:“Kendilerini yaratan Allah’ın, onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi?” O, kendilerini yaratmamış olsaydı var olamazlardı. Eğer bu duruma sağlıklı bir şekilde bakıp düşünecek olsalardı, güçleri dolayısı ile gurura kapılmazlardı. Yüce Allah da kendisi sebebi ile gurura kapıldıkları güçlerine uygun bir ceza ile onları şöyle cezalandırdı:

16. Yani çok güçlü ve çok şiddetli, tıpkı gökgürültüsünü andıran dehşet verici bir sesi bulunan muazzam bir rüzgar gönderdik onlara. Yüce Allah, “O rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peşpeşe musallat etti. O kavmi, o süre içinde içleri boşalmış hurma kütükleri imişler gibi yere yıkılmış görürdün.”(el-Hâkka, 69/7) Bu rüzgar onları helak etti, köklerini kuruttu. Geriye meskenlerinden başka bir şey kalmadı. “böylece dünya hayatında onlara rezil edici azabı tattırdık” Bu azap sebebiyle onlar, bütün insanlar arasında rezil rüsvay oldular. “Âhiret azabı ise elbet daha rezil edicidir. Hem onlara (orada) yardım da edilmez.” Allah’ın azabına karşı kimse onları koruyamaz. Yine kendilerinin de kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.

41:17–18Page 478

وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيۡنَٰهُمۡ فَٱسۡتَحَبُّواْ ٱلۡعَمَىٰ عَلَى ٱلۡهُدَىٰ فَأَخَذَتۡهُمۡ صَٰعِقَةُ ٱلۡعَذَابِ ٱلۡهُونِ بِمَا كَانُواْ يَكۡسِبُونَ ١٧

And as for Thamūd, We guided them, but they preferred blindness over guidance, so the thunderbolt of humiliating punishment seized them for what they used to earn.

وَنَجَّيۡنَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَكَانُواْ يَتَّقُونَ ١٨

And We saved those who believed and used to fear Allāh.

17- Semûd kavmine gelince; Biz onları hidayete çağırdık. Ama onlar körlüğü hidâyete tercih ettiler. Sonunda kazandıkları sebebiyle alçaltıcı azabın yıldırımı (ansızın) onları yakaladı. 18- İman eden ve takva sahibi olanları da kurtardık.

17. Hicr ve çevresinde yerleşmiş bulunan ve meşhur bir kabile olan Semûd’a gelince; Yüce Allah, onlara tevhide davet etmek ve şirkten uzaklaşmalarını emretmek üzere Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermişti. Allah, onlara pek büyük bir âyet/mucize olmak üzere dişi deveyi vermişti. Bu devenin belli bir su içme günü olduğu gibi, onların da belli bir su içme günü vardı. Bir gün o dişi devenin sütünü içiyorlar, bir gün de su içiyorlardı. Bu deve için ayrıca bir masraf yapmıyorlardı. Zira o, Allah’ın arzında otluyordu. Bundan dolayı Allah burada:“Semûd kavmine gelince; Biz onları hidayete çağırdık” yani onlara doğru yolu açıklayıp gösterdik, buyurmaktadır. Her ne kadar helâk edilmiş bütün ümmetlere karşı delil ortaya konulmuş ve onlar için gerekli açıklamalar yapılmış ise de özellikle Semud kavminin açıkça zikredilmesinin sebebi, Semud kavmine verilen bu âyetin/mucizenin göz kamaştırıcı oluşudur. Bunu küçükleri, büyükleri, erkekleri, kadınları hep gördü. Bu gözleri/basiretleri açan bir mucize idi. Bundan dolayı Yüce Allah, onlara yaptığı açıklama ve verdiği hidâyetin oldukça fazla olduğunu özellikle belirtmektedir. Ancak onlar, zulümleri ve kötülükleri dolayısı ile küfür ve dalâlet demek olan körlüğü, ilim ve iman demek olan hidâyete tercih ettiler. “Sonunda kazandıkları sebebiyle” yani Allah tarafından zulme uğratılmaları söz konusu olmaksızın “alçaltıcı azabın yıldırımı (ansızın) onları yakaladı.”

18. Yani Allah, Salih aleyhisselam’ı ve ona uyup da şirk ve masiyetlerden sakınan mü’minleri kurtarmıştır.

41:19–24Page 478

وَيَوۡمَ يُحۡشَرُ أَعۡدَآءُ ٱللَّهِ إِلَى ٱلنَّارِ فَهُمۡ يُوزَعُونَ ١٩

And [mention, O Muḥammad], the Day when the enemies of Allāh will be gathered to the Fire while they are [driven], assembled in rows,

حَتَّىٰٓ إِذَا مَا جَآءُوهَا شَهِدَ عَلَيۡهِمۡ سَمۡعُهُمۡ وَأَبۡصَٰرُهُمۡ وَجُلُودُهُم بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ٢٠

Until, when they reach it, their hearing and their eyes and their skins will testify against them of what they used to do.

وَقَالُواْ لِجُلُودِهِمۡ لِمَ شَهِدتُّمۡ عَلَيۡنَاۖ قَالُوٓاْ أَنطَقَنَا ٱللَّهُ ٱلَّذِيٓ أَنطَقَ كُلَّ شَيۡءٖۚ وَهُوَ خَلَقَكُمۡ أَوَّلَ مَرَّةٖ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ ٢١

And they will say to their skins, "Why have you testified against us?" They will say, "We were made to speak by Allāh, who has made everything speak; and He created you the first time, and to Him you are returned.

وَمَا كُنتُمۡ تَسۡتَتِرُونَ أَن يَشۡهَدَ عَلَيۡكُمۡ سَمۡعُكُمۡ وَلَآ أَبۡصَٰرُكُمۡ وَلَا جُلُودُكُمۡ وَلَٰكِن ظَنَنتُمۡ أَنَّ ٱللَّهَ لَا يَعۡلَمُ كَثِيرٗا مِّمَّا تَعۡمَلُونَ ٢٢

And you were not covering [i.e., protecting] yourselves,1 lest your hearing testify against you or your sight or your skins, but you assumed that Allāh does not know much of what you do.

وَذَٰلِكُمۡ ظَنُّكُمُ ٱلَّذِي ظَنَنتُم بِرَبِّكُمۡ أَرۡدَىٰكُمۡ فَأَصۡبَحۡتُم مِّنَ ٱلۡخَٰسِرِينَ ٢٣

And that was your assumption which you assumed about your Lord. It has brought you to ruin, and you have become among the losers."

فَإِن يَصۡبِرُواْ فَٱلنَّارُ مَثۡوٗى لَّهُمۡۖ وَإِن يَسۡتَعۡتِبُواْ فَمَا هُم مِّنَ ٱلۡمُعۡتَبِينَ ٢٤

So [even] if they are patient, the Fire is a residence for them; and if they ask to appease [Allāh], they will not be of those who are allowed to appease.

19- O gün Allah’ın düşmanları cehenneme sürülmek üzere bir araya toplanırlar da hep birlikte (oraya) sevkedilirler. 20- Nihâyet oraya geldiklerinde kulakları, gözleri ve derileri işlemekte oldukları (günahları bildirerek) onların aleyhinde şahitlik eder. 21- Derilerine derler ki:“Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz?” Onlar da şöyle derler: “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. Sizi ilk defa yaratan O’dur. Şimdi de O’na döndürülüyorsunuz.” 22- “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden çekinmiyordunuz. Aksine Allah'ın, yapmakta olduklarınızın birçoğunu bilmediğini zannediyordunuz.” 23- “İşte Rabbiniz hakkındaki bu zannınız, sizi helâk etti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” 24- Şimdi sabredebilirlerse ateş onların barınağıdır. (Dünyaya dönüp Rablerini) razı etmek isteyecek olurlarsa bu istekleri kabul edilmeyecektir.

19. Yüce Allah; küfür, âyetlerini inkâr, peygamberlerini yalanlamak, onlara karşı düşmanlık etmek ve onlarla savaşmak sureti ile kendisine meydan okuyan düşmanlarını ve Kıyamet gününde bir araya getirilip toplanacakları vakitteki korkunç hallerini haber vermektedir. “…cehenneme sürülmek üzere bir araya toplanırlar da hep birlikte (oraya) sevkedilirler” başlarıyla sondakileri bir araya getirilir, sonları ilklerine tâbi olur. Böylece cehenneme doğru şiddetle sürülürler. Karşı koyamazlar, kendi kendilerine yardımları olmayacağı gibi başkaları da onlara yardım edemeyecektir.

20. “Nihâyet oraya geldiklerinde” cehenneme getirildiklerinde ve işledikleri masiyetleri inkâr ettiklerinde yahut da inkâra kalkışacakları sırada “kulakları, gözleri ve derileri işlemekte oldukları (günahları bildirerek) onların aleyhinde şahitlik eder.” Yani onların her bir organı, kendi aleyhlerine tanıklık edecektir. Her bir organ “Ben filan günü şunu şunu yaptım” diyecektir. Özellikle bu üç azanın söz konusu edilmesi ise günahların çoğunluğunun bunlarla yahut bunlar sebebi ile işlenmesindendir.

21. Organları, onların aleyhlerine şahitlik edince onları azarlarlar. “Derilerine...” -bu, bu tanıklığın belirttiğimiz gibi her bir organ tarafından gerçekleşeceğine delildir- Biz sizleri savunurken “niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” derler. “Onlar da şöyle derler: Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu.” Hiç kimsenin iradesine karşı koyamadığı o Zat, bizi konuşturduğu vakit şahitlik etmemek bizim için imkânsız bir şeydir. “Sizi ilk defa yaratan O’dur.” Sizi şahıs olarak bedenlerinizle yaratan O olduğu gibi, sıfatlarınızı yaratan da O’dur. Bu sıfatlardan birisi de konuşmaktır. “Şimdi de” âhirette “O’na döndürülüyorsunuz.” O da amellerinizin karşılığını size veriyor. Bu son ifadeyle ilk yaratılışın öldükten sonra dirilişe delil gösterilmesinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Nitekim dirilişi ispat konusunda Kur’ân-ı Kerîm’in izlediği bir yol da budur.

22. “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden çekinmiyordunuz.” Yani sizler azalarınızın, aleyhinize şahitlik edeceğinizden yana bir çekince duyup günahlardan sakınmıyordunuz. “Aksine” sizler masiyetlere yönelmek sureti ile “Allah'ın, yapmakta olduklarınızın birçoğunu bilmediğini zannediyordunuz.” Zaten yaptıklarınızı da bunun için yaptınız.

23. Böyle bir zanna sahip olmaları, onların helâk ve bedbaht olmalarına sebep olmuştur. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:“İşte Rabbiniz hakkındaki bu” kötü “zannınız sizi helâk etti” Çünkü siz, O’nun celâline yakışmayan zanlarda bulundunuz ve böylece “hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” Kendinizi, aile halkınızı ve doğru dine sahip olma imkânınızı kaybettiniz. Bunun nedeni ise Rabbiniz hakkındaki o çirkin zannınızın sebep olduğu amellerinizdir. O bakımdan hakkınızda azap ve bedbahtlık sözü hak olmuş, üzerinizden bir an dahi hafifletilmeyecek ebedi azapta kalışınız da vacip olmuştur.

24. “Şimdi sabredebilirlerse ateş onların barınağıdır.” Halbuki ona dayanıp katlanmak ne mümkün! Mevcut her bir hale sabredip katlanmak mümkündür ancak ateşe sabretme imkânı yoktur. Ateşe nasıl dayanılabilir ki? Üstelik o ateşin harareti dünyadaki ateşin hararetinden yetmiş kat daha fazladır. Ondaki kaynar suların kaynayışı çok dehşetli, oradaki irinlerin kokuları da çok iğrençtir. Soğuğu kat kat fazladır. Oradaki zincirler ve demir halkalar pek büyüktür. Kamçıları çok büyüktür. Oranın bekçileri çok sert ve haşindir. Kalplerinde cehennemliklere karşı hiçbir merhamet bulunmayacaktır. Bütün bunlardan sonra bir Cebbar olan Allah’ın gazabı vardır. O, kendisine dua edip imdat isteyecekleri vakit onlara şöyle diyecektir:“Yıkılın içerisine! Bana da bir daha bir şey söylemeyin”(el-Müminûn, 23/108)“(Dünyaya dönüp Rablerini) razı etmek isteyecek olurlarsa” yani üzerlerinden bu azarın kaldırılmasını ve yeniden amelde bulunmak üzere dünyaya döndürülmeyi isteyecek olurlarsa “bu istekleri kabul edilmeyecektir.” Çünkü artık böyle bir şeyin vakti geçmiştir. Onlar, dünyada iken öğüt alacak kimsenin öğüt alabileceği kadar bir ömür yaşatıldılar. Hem onlara uyarıcı peygamberler de gelmişti. Artık ileri sürecekleri bir bahaneleri de kalmamıştır. Üstelik onların böyle bir istekte bulunmaları da yalandır. Çünkü “Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler. Çünkü onlar, şüphesiz yalancıdırlar.”(el-En’am, 6/28)

41:25Page 479

۞ وَقَيَّضۡنَا لَهُمۡ قُرَنَآءَ فَزَيَّنُواْ لَهُم مَّا بَيۡنَ أَيۡدِيهِمۡ وَمَا خَلۡفَهُمۡ وَحَقَّ عَلَيۡهِمُ ٱلۡقَوۡلُ فِيٓ أُمَمٖ قَدۡ خَلَتۡ مِن قَبۡلِهِم مِّنَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِۖ إِنَّهُمۡ كَانُواْ خَٰسِرِينَ ٢٥

And We appointed for them companions1 who made attractive to them what was before them and what was behind them [of sin], and the word [i.e., decree] has come into effect upon them among nations which had passed on before them of jinn and men. Indeed, they [all] were losers.

25- Biz, onlara (kötü) birtakım arkadaşlar musallat ettik de o arkadaşları onlara önlerindeki (ahirete) ve arkalarındaki (dünyaya yönelik çirkin amellerini) süslü gösterdiler. Böylece onlardan önce gelip geçen cinlerden ve insanlardan oluşan (kafir) ümmetler arasına dahil olarak onlar aleyhinde de (azap) sözü hak oldu. Şüphesiz onlar kendilerini zarara sokmuşlardır.

25. “Biz onlara” hakkı inkâr eden bu zalimlere şeytanlardan “birtakım arkadaşlar musallat ettik.” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bilmez misin ki biz şeytanları kâfirler üzerine salarız da onları alabildiğine (isyana) teşvik ederler.”(Meryem, 19/83) Yani onları masiyetlere doğru harekete geçirir ve onları işlemeye teşvik ederler. “o arkadaşları onlara önlerindeki (ahirete) ve arkalarındaki (dünyaya) yönelik amellerini süslü gösterdiler.” Dünyayı gözlerine güzel gösterdiler, onları dünyanın haram olan zevk ve şehvetlerine çağırdılar. Nihâyet onlar da dünyanın fitnesine kapıldılar, Allah’a isyana yönelerek şeytanların istediği şekilde Allah’a ve Rasûlü’ne savaş açtılar. Ahirete gelince onların bu arkadaşları onlara âhiretin uzak olduğunu telkin ettiler, onlara onu unutturdular. Hatta kimi zaman âhiret diye bir şeyin olmayacağı konusunda kalplerine şüphe ve tereddütler saldılar. Böylelikle kalplerinden âhiret korkusu silinip gitti. O arkadaşları da onları küfre, bid’atlere ve masiyetlere doğru sürüklediler. Yüce Allah’ın inkarcılara bu şekilde şeytanları musallat etmesinin sebebi, onların Allah’ı anmaktan ve âyetlerinden yüz çevirmeleri, hakkı da bile bile inkâr etmeleridir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kim Rahman’ın zikrini görmezlikten gelirse, Biz ona bir şeytanı musallat ederiz de o, onun arkadaşı olur. Muhakkak bunlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar kendilerinin hidâyette olduklarını sanırlar.”(ez-Zuhruf, 43/36-37)“Böylece onlardan önce gelip geçen cinlerden ve insanlardan oluşan (kafir) ümmetler arasına dahil olarak onlar aleyhinde de (azap) sözü hak oldu.” Onların azap edileceklerine dair söz hak olmuş ve bir kaza ve kader olarak onların tepesine inmiştir. “Şüphesiz onlar kendilerini zarara sokmuşlardır.” Dinlerini de âhiretlerini de kaybetmişlerdir. Bu şekilde zarar eden bir kimsenin ise zelil ve bedbaht olması, azaba uğraması kaçınılmaz bir şeydir.

41:26–29Page 479

وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَا تَسۡمَعُواْ لِهَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ وَٱلۡغَوۡاْ فِيهِ لَعَلَّكُمۡ تَغۡلِبُونَ ٢٦

And those who disbelieve say, "Do not listen to this Qur’ān and speak noisily1 during [the recitation of] it that perhaps you will overcome."

فَلَنُذِيقَنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ عَذَابٗا شَدِيدٗا وَلَنَجۡزِيَنَّهُمۡ أَسۡوَأَ ٱلَّذِي كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ٢٧

But We will surely cause those who disbelieve to taste a severe punishment, and We will surely recompense them for the worst of what they had been doing.

ذَٰلِكَ جَزَآءُ أَعۡدَآءِ ٱللَّهِ ٱلنَّارُۖ لَهُمۡ فِيهَا دَارُ ٱلۡخُلۡدِ جَزَآءَۢ بِمَا كَانُواْ بِـَٔايَٰتِنَا يَجۡحَدُونَ ٢٨

That is the recompense of the enemies of Allāh - the Fire. For them therein is the home of eternity as recompense for what they, of Our verses, were rejecting.

وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ رَبَّنَآ أَرِنَا ٱلَّذَيۡنِ أَضَلَّانَا مِنَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِ نَجۡعَلۡهُمَا تَحۡتَ أَقۡدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ ٱلۡأَسۡفَلِينَ ٢٩

And those who disbelieved will [then] say, "Our Lord, show us those who misled us of the jinn and men [so] we may put them under our feet1 that they will be among the lowest."

26- Kâfir olanlar dediler ki:“Şu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken de gürültü çıkarın. Belki baskın çıkarsınız.” 27- Andolsun Biz kâfirlere şiddetli bir azap tattıracağız ve elbette onları yapmakta olduklarının en kötüsü ile cezalandıracağız. 28- İşte Allah düşmanlarının cezası budur: Ateş! Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur. 29- Kâfirler (orada) şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.”

26. Yüce Allah, kâfirlerin Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirişlerini ve bunu birbirlerine tavsiye edişlerini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanlar dediler ki: Şu Kur’ân’ı dinlemeyin.” Onu dinlemekten yüz çevirin. Sakın ona iltifat etmeyin, ona da onu getirene de kulak vermeyin. Şâyet tesadüfen onu işitecek olursanız yahut onun hükümlerine çağrıldığını duyacak olursanız da “gürültü çıkarın.” Faydasız, anlamsız, hatta zararlı sözler söyleyin. Gücünüz yettiğince hiçbir kimsenin ondan size söz etmesine imkân vermeyin, lafız ve anlamlarını okumasına fırsat tanımayın. İşte Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirmek hususunda onların fiileri de sözleri de budur. “Belki” böyle yapacak olursanız “baskın çıkarsınız.” Bu, düşmanlar tarafından yapılan bir tanıklıktır. En açık gerçek ise düşmanların tanıklık ettiğidir. Onlar, hakkı getireni yenik düşürmenin tek yolunun ancak ondan yüz çevirmek ve bu hususu birbirine tavsiye etmek olduğunu ifade ediyorlardı. Onların bu sözlerinden anlaşıldığına göre onlar, eğer Kur’ân okunurken anlamsız sözler çıkarmayacak, aksine Kur’ân’ı dinleyecek ve zihinlerini ona yöneltecek olurlarsa ona galip gelemeyeceklerdir. Çünkü hak galiptir, yenilmez. Bunu hak sahipleri de düşmanları da bilirler. Onların bu tutumları, haksızca ve inatla takınılmış bir tavır olduğundan dolayı artık onların hidâyet bulacaklarına dair ümitler tükenmiştir. Geriye onların azaba uğratılmalarından ve ibretli bir şekilde cezalandırılmalarından başka bir seçenek kalmamıştır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

27. Onların yapmakta oldukları şey, küfür ve masiyetlerdir. Bunlar da onların yaptıklarının en kötüleridir. Çünkü onlar, hem masiyetleri hem de başka şeyleri işliyorlardı. Şu halde onların bu cezalandırılmaları şirk işlemelerinden dolayıdır. Yoksa “Rabbin kimseye zulmetmez.”(el-Kehf, 18/49)

28. “İşte bu, Allah düşmanlarının” O’na ve O’nun dostlarına karşı savaşanların “cezasıdır.” Onların cezası; küfür, yalanlama, mücadele ve savaş dolayısı ile “ateştir.” “Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık…” Çünkü bu âyetler apaçıktır, kesin birer delildir ve kesin bilgiye ulaştırmaktadır. Bunları bile bile inkâr edip kâfir olmak, en büyük zulüm ve en büyük inattır. “bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur.” Azapları bir an dahi hafifletilmeyecek, kendilerine yardım da edilmeyecek ve bu şekilde orada ebediyen kalacaklardır.

29. “Kâfirler” Yani -bundan sonraki buyruğunda gösterdiği gibi- kâfirlerden önderlerine uyanlar, kendilerini saptıranlara karşı duydukları kin ve öfke dolayısı ile “şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları…” Yani cin ve insan şeytanlarından bizi sapıklık ve azaba sürükleyen ve cehennemin yoluna davet eden o iki sınıfı “bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.” Onlar bizi saptırdıkları, fitneye düşürdükleri, bizim aşağılara inmemize sebep teşkil ettikleri gibi, onlar da en zelil ve en hakirlerden olsunlar. Bu buyrukta kafirlerin birbirlerine karşı ne kadar kin duyacakları ve birbirlerinden uzaklaşıp ilişkilerini tamamen koparacakları açıklanmaktadır.

41:30–32Page 480

إِنَّ ٱلَّذِينَ قَالُواْ رَبُّنَا ٱللَّهُ ثُمَّ ٱسۡتَقَٰمُواْ تَتَنَزَّلُ عَلَيۡهِمُ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ أَلَّا تَخَافُواْ وَلَا تَحۡزَنُواْ وَأَبۡشِرُواْ بِٱلۡجَنَّةِ ٱلَّتِي كُنتُمۡ تُوعَدُونَ ٣٠

Indeed, those who have said, "Our Lord is Allāh" and then remained on a right course - the angels will descend upon them, [saying], "Do not fear and do not grieve but receive good tidings of Paradise, which you were promised.

نَحۡنُ أَوۡلِيَآؤُكُمۡ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَفِي ٱلۡأٓخِرَةِۖ وَلَكُمۡ فِيهَا مَا تَشۡتَهِيٓ أَنفُسُكُمۡ وَلَكُمۡ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ ٣١

We [angels] were your allies in worldly life and [are so] in the Hereafter. And you will have therein whatever your souls desire, and you will have therein whatever you request [or wish]

نُزُلٗا مِّنۡ غَفُورٖ رَّحِيمٖ ٣٢

As accommodation from a [Lord who is] Forgiving and Merciful."

30- “Rabbimiz Allahtır” deyip sonra dosdoğru yolu izleyenlerin üzerine melekler inerler (ve şöyle derler): “Korkmayın, üzülmeyin ve size vaat edilen cennetle sevinin.” 31- “Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey vardır ve orada istediğiniz her şey de sizindir.” 32- “Çok bağışlayıcı ve pek merhametli (Allah'tan) bir ikram olarak.”

30. Yüce Allah, gerçek dostlarından söz etmekte ve onlara uymayı teşvik etme anlamını da kapsayacak şekilde şöyle buyurmaktadır:“Rabbimiz Allahtır” deyip sonra dosdoğru yolu izleyenlerin” yani Yüce Allah’ın rubûbiyetini gönül hoşluğu ile kabul ettikten sonra bunu ikrar edip dile getirenlerin, O’nun emrine teslim olanların, sonra da ilim ve amelleri ile dosdoğru yol üzere gidenlerin dünyada da âhirette de bir müjdesi vardır. “Onların üzerine” şerefli “melekler” ölümleri esnasında bu müjdeyi vermek için üzerlerine ardı arkasına tekrar tekrar “inerler (ve şöyle derler):” Gelecekte karşılaşacağınız şeyler dolayısı ile “korkmayın” geçmişte kalanlar dolayısı ile da “üzülmeyin.” Böylelikle hem geçmişte hem de gelecekte hoşlarına gitmeyecek bir şeyin söz konusu olmadığını ve olmayacağını onlara müjdelerler. “Size vaat edilen cennetle sevinin” Cennet sizin için hak olmuştur. Allah’ın vaadi mutlaka yerine gelecektir, diye de müjde verirler.

31. Yine onlara sebat vermek ve müjdelemek üzere derler ki:“Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız.” Dünya hayatında onları hayır işlemeye teşvik ederler, hayrı öğütlerler ve hayrı onlara güzel gösterirler. Kötülükten onları sakındırır ve kalplerinde onu çirkinleştirirler. Onlar için Yüce Allah’a dua ederler. Musibetler esnasında, korkulu hallerde özellikle de ölüm ve onun zorlukları sırasında, kabir ve karanlıkları içinde, Kıyametin ve Sıratın dehşetli hallerinde ve de cennette onlara sebat verirler, onlar için Allah'a dua ederler. Rablerinin onlara ihsan edeceği lütuflar dolayısı ile onları tebrik ederler. Her bir kapıdan üzerlerine girerek:“Sabrettiğiniz şeylere karşılık selâm sizlere! (Dünya) yurdu(nu)n ne güzel sonucudur bu!”(er-Rad, 13/24) derler. Yine onlara şöyle derler:“Orada” cennette “sizin için canlarınızın çektiği her şey vardır” hazırlanmıştır. “ve orada istediğiniz her şey de sizindir.” Ne dilerseniz, ne arzu ederseniz, bütün lezzetler, canların çektiği her bir çeşitten, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği şeyler vardır.

32. Bu pek büyük mükâfatlar ve ebedi nimetler, günahlarınızı bağışlamış olan “çok bağışlayıcı ve” sizleri önce iyilikler işlemeye muvaffak kılıp sonra da bunları sizden kabul eden “pek merhametli (Allah'tan) bir ikram olarak” size verilmiştir. O, mağfireti ile sizden kötülükleri uzaklaştırmış, merhameti ile de istediklerinize nail olma lütfunu ihsan etmiştir.

41:33Page 480

وَمَنۡ أَحۡسَنُ قَوۡلٗا مِّمَّن دَعَآ إِلَى ٱللَّهِ وَعَمِلَ صَٰلِحٗا وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ ٱلۡمُسۡلِمِينَ ٣٣

And who is better in speech than one who invites to Allāh and does righteousness and says, "Indeed, I am of the Muslims."

33- Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve:“Şüphesiz ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?

33. Bu, bilinen bir hususu vurgulamak kasdı taşıyan olumsuz anlamında bir sorudur. Yani “Allah’a davet eden... kimseden” söz, yol ve davranış itibari ile “daha güzel” hiç kimse yoktur, olamaz, demektir. Allah'a davet; cahillere öğretmek, gafil ve yüz çevirenlere öğüt vermek, batıl peşinde olanlarla mücadele etmektir ki bu da bütün türleri ile Allah’a ibadeti emir ve teşvik etmek, mümkün olduğunca bunun güzelliğini ortaya koymak, Allah’ın yasakladıklarından alıkoymak ve terk edilmesini sağlayacak her bir yolla o yasakların çirkin olduklarını göstermekle olur. Özellikle İslam dinine davet edip onun güzelliklerini ortaya koymak, bu dinin düşmanları ile en güzel yolla mücadele etmek, onun zıddı olan küfür ve şirki engellemek, iyiliği emredip kötülüketen alıkoymak Allah'a davete dahildir. Allah’ın kullarına olan nimetlerini etraflı bir şekilde hatırlatmak, cömertliğinin genişliğini ve rahmetinin kemalini dile getirmek, kemal sıfatlarını, celâl ve azametinin niteliklerini anlatmak suretiyle Allah’ı kullarına sevdirmek de Allah’a davetin kapsamı içerisindedir. İlim ve hidâyeti Allah’ın Kitabından, Rasûlünün sünnetinden almaya yönlendirmek ve buna, bunu gerçekleştiren her bir yol ile teşvikte bulunmak da Allah’a davetin kapsamı içerisindedir. Üstün ahlâkî değerlere, bütün insanlara iyilik yapmaya, kötülük yapana iyilikle karşılık vermeye teşvik etmek, akrabalık bağlarını gözetmeyi, anne-babaya iyilikte bulunmayı emretmek de bunun kapsamına girer. Bütün insanlara, belli toplantı zamanlarında, çeşitli arızî hallerde ve musibet anında duruma uygun şekilde öğüt vermek de böyledir. Bunlara benzer olup tek tek sayılması mümkün olmayan bütün hayırlara daveti ve tüm şerlerden korkutup sakındırmayı içeren bütün yollar, Allah’a davetin kapsamı içerisindedir. Daha sonra Yüce Allah, “salih amel işleyen” buyurmaktadır. Yani o, insanları Allah’a davet etmekle birlikte, bizzat kendisi de Rabbini razı eden, salih amel işlemek sureti ile Allah’ın emirlerini uygulamaya gayret eden biridir. “Şüphesiz ben müslümanlardanım” yani Allah’ın emrine boyun eğen ve O’nun yolunda yürüyenlerdenim “diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” İşte bu mertebe, tamamıyla hem kendilerini mükemmelleştirmek için hem de başkalarını mükemmelleştirmek için çalışan sıddîkların mertebesidir. Böyleleri tam anlamı ile peygamberlerin mirasçısıdır. Diğer taraftan insanlar arasında en kötü sözlü kişi fde sapıklığa davet eden ve sapıklık yollarını izleyen kişilerdir. Bu birbirinden farklı, biri yükseğin de yükseğinde, diğeri ise aşağıların en aşağısında bulunan bu iki ayrı mertebe arasında, Yüce Allah’tan başkasının bilemediği pek çok mertebeler vardır ve bu mertebelerin hepsini de izleyen pek çok insanlar bulunmaktadır:“Herkesin işlediklerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların işlediklerinden habersiz değildir.”(el-En’âm, 6/132)

Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
Layout

Читать на русском