As-Sa'diAn‑Najm · 53:1–32

As-Sa'di · Tafsir · in Turkish

النجم

An-Najm

The Star · Meccan · 62 ayahs

53:1–18Page 526

وَٱلنَّجۡمِ إِذَا هَوَىٰ ١

By the star when it descends,

مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمۡ وَمَا غَوَىٰ ٢

Your companion [i.e., Muḥammad] has not strayed, nor has he erred,

وَمَا يَنطِقُ عَنِ ٱلۡهَوَىٰٓ ٣

Nor does he speak from [his own] inclination.

إِنۡ هُوَ إِلَّا وَحۡيٞ يُوحَىٰ ٤

It is not but a revelation revealed,

عَلَّمَهُۥ شَدِيدُ ٱلۡقُوَىٰ ٥

Taught to him by one intense in strength [i.e., Gabriel] -

ذُو مِرَّةٖ فَٱسۡتَوَىٰ ٦

One of soundness.1 And he rose to [his] true form2

وَهُوَ بِٱلۡأُفُقِ ٱلۡأَعۡلَىٰ ٧

While he was in the higher [part of the] horizon.1

ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّىٰ ٨

Then he approached and descended

فَكَانَ قَابَ قَوۡسَيۡنِ أَوۡ أَدۡنَىٰ ٩

And was at a distance of two bow lengths or nearer.

فَأَوۡحَىٰٓ إِلَىٰ عَبۡدِهِۦ مَآ أَوۡحَىٰ ١٠

And he revealed to His Servant1 what he revealed [i.e., conveyed].

مَا كَذَبَ ٱلۡفُؤَادُ مَا رَأَىٰٓ ١١

The heart1 did not lie [about] what it saw.

أَفَتُمَٰرُونَهُۥ عَلَىٰ مَا يَرَىٰ ١٢

So will you dispute with him over what he saw?

وَلَقَدۡ رَءَاهُ نَزۡلَةً أُخۡرَىٰ ١٣

And he certainly saw him in another descent1

عِندَ سِدۡرَةِ ٱلۡمُنتَهَىٰ ١٤

At the Lote Tree of the Utmost Boundary -

عِندَهَا جَنَّةُ ٱلۡمَأۡوَىٰٓ ١٥

Near it is the Garden of Refuge [i.e., Paradise] -

إِذۡ يَغۡشَى ٱلسِّدۡرَةَ مَا يَغۡشَىٰ ١٦

When there covered the Lote Tree that which covered [it].1

مَا زَاغَ ٱلۡبَصَرُ وَمَا طَغَىٰ ١٧

The sight [of the Prophet (ﷺ)] did not swerve, nor did it transgress [its limit].

لَقَدۡ رَأَىٰ مِنۡ ءَايَٰتِ رَبِّهِ ٱلۡكُبۡرَىٰٓ ١٨

He certainly saw of the greatest signs of his Lord.

1- Battığı zaman yıldıza andolsun ki; 2- Arkadaşınız (Muhammed) haktan sapmadı, bâtıla da yönelmedi. 3- O, kendi hevâsından konuşmaz. 4- O, bildirilen bir vahiyden başkası değildir. 5- Ona çok güçlü olan (Cebrail) öğretti. 6,7- O, üstün bir yaratılışa sahiptir. O, en yüksek ufukta iken (asli suretinde) doğruldu. 8- Sonra yaklaşıp (ona doğru) sarktı. 9- Öyle ki (aralarındaki mesafe) iki yay kadar hatta daha da yakın idi. 10- Böylece Allah, kuluna vahyedeceğini vahyetti. 11- Gözü ile gördüğünü kalbi yalanlamadı. 12- Şimdi siz gördükleri hakkında onunla tartışıyor musunuz? 13- Andolsun ki onu diğer bir inişinde de görmüştü. 14- Sidretü’l-Müntehâ yanında. 15- Cennetü’l-Me’vâ da onun yanındadır. 16- O vakit Sidre’yi bürüyen bürüyordu. 17- (Muhammed’in) gözü başka yöne kaymadı ve sınırı da aşmadı. 18- Andolsun ki o, Rabbinin en büyük âyetlerini/delillerini görmüştür.

(Mekke’de inmiştir. 62 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah batan yıldıza, yani gecenin bitişi ve gündüzün gelişi sırasında ufukta kaybolan yıldıza yemin etmektedir. Çünkü bunda Yüce Allah’ın yemin etmesini gerektirecek pek büyük âyetler/deliller vardır. Doğru olan buradaki yıldızın, bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in getirmiş olduğu ilâhî vahyin doğruluğuna dair yıldızlarla yemin etmektedir. Çünkü bunda hayret uyandıran bir münasebet vardır. Şöyle ki Yüce Allah yıldızları semânın süsü kıldığı gibi, vahiy ve onun etkileri de yeryüzünün süsüdür. Şâyet peygamberlerden miras olarak alınan ilim olmasa idi, insanlar zifiri gecenin karanlığından daha karanlıkta olurlardı.

2. Hakkında yemin olunan husus ise Allah Rasûlü’nün hem bilgi hususunda sapmaktan münezzeh olduğunu hem de maksadında sapmaktan uzak olduğunu anlatmaktır. Buna bağlı olarak o, sahip olduğu bilgi sayesinde hidâyet üzeredir, güzel maksat sahibi biridir ve insanların iyiliğini isteyen, hidâyete ileten bir kişidir. Aynı zamanda onun, sapık kimselerin üzerinde bulunduğu tutarsız bilgi ve kötü maksadın tam aksi bir kişiliği vardır. Yüce Allah’ın:“Arkadaşınız” diye buyurması, onların da bildikleri üzere onun doğruluğuna, hidâyet üzere olduğuna ve onu çok iyi tanıdıklarına dikkatlerini çekmek içindir.

3. “O, kendi hevâsından konuşmaz.” Onun söyledikleri, nefsinin arzusundan kaynaklanıyor değildir. 4. “O, bildirilen bir vahiyden başkası değildir.” Yani o, gerek kendisi hakkında, gerek başkası hakkında olsun kendisine vahyedilen hidâyet ve takvâdan başkasına tâbi olmamaktadır. Bu buyruk, sünnetin de Allah tarafından Rasûlü’ne bildirilen bir vahiy olduğunu göstermektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiştir.”(en-Nisâ, 4/113) Yine bu buyruk, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Yüce Allah ve O’nun şeriati hakkında verdiği haberlerde masum olduğuna da delildir. Çünkü onun söylediği sözler, hevâsından değildir; ona bildirilen bir vahiydir.

5. Daha sonra Yüce Allah, Rasûle vahyi öğreteni söz konusu etmekte ve bunun melâike-i kirâmın en faziletlisi, en güçlüsü ve en mükemmeli olan Cibrîl aleyhisselam olduğunu zikrederek şöyle buyurmaktadır:“Ona çetin güçler sahibi öğretti.” Rasûle vahyi indiren, gizli ve açık üstün güç sahibi Cibrîl aleyhisselam'dır. O, Allah’ın yerine getirilmesini emrettiklerini yerine getirmek hususunda güçlüdür. Vahyi Rasûle ulaştırmak gücüne sahip olduğu gibi şeytanların gizlice ondan bir şeyler aşırmasını yahut da ondan olmayan bir şeyleri ona sokuşturmasını önleyecek güce de sahiptir. Yüce Allah’ın böyle güçlü ve güvenilir bir elçi ile vahyini göndermiş olması, Allah’ın bu vahyi korumasının bir parçasıdır.

6-7. “O, üstün bir yaratılışa sahiptir.” Güç, güzel bir yaratılış, gizli ve açık güzellik sahibidir. “O” Cibrîl aleyhisselam “en yüksek ufukta” semânın yerden en yüksekte olan ufkunda “iken (asli suretinde) doğruldu.” Çünkü o, şeytanların kendisine asla ulaşamayacağı, ulaşma imkânı bulamayacağı, ulvî (pek yüce) ruhlardandır.

8. “Sonra” Cebrail, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e vahyi ulaştırmak maksadı ile “yaklaşıp” en yüksek ufuktan onun üzerine doğru “sarktı.”

9. Ona yakınlığı “iki yay kadar” yayın ne olduğu malumdur (ok atılan yay)“hatta” iki yaydan “daha da yakın idi.” Bu, onun Allah Rasûlü’ne risaleti getirme noktasında ne kadar mükemmel derecede yakın olduğunu ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile Cibrîl aleyhisselam arasında başka herhangi bir vasıta bulunmadığını göstermektedir.

10. “Böylece” Allah, Cibrîl aleyhisselam vasıtası ile “kuluna” Muhammed’e sallallahu aleyhi ve sellem “vahyedeceğini vahyetti.” Yani ona vahyettiği pek büyük şeriati ve dosdoğru haberleri bildirdi.

11. “Gözü ile gördüğünü kalbi yalanlamadı.” Yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kalbi ile gözü Allah’ın kendisine vahyettileri noktasında ittifak etmiş; gözü, kulağı ve kalbi bu konuda birbirini desteklemiştir. Bu da Yüce Allah’ın ona bildirdiği vahyin kemâlini ve onun, bu vahyi en ufak bir şüphe ve tereddüt taşımayacak şekilde aldığını göstermektedir. Onun kalbi, gözünün gördüğünü yalanlamadığı gibi, kendisine vahyedilen hakkında hiçbir şüphesi de olmamıştır. Bu buyrukla Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in İsrâ gecesinde gördüğü, Allah’ın pek büyük âyetlerinin/mucizelerinin kastedilmiş olması ihtimal dahilindedir. Buna göre o, hem kalbi hem gözü ile görmek suretiyle buna kesin bir gerçek olarak inanmıştır. Âyet-i kerimenin tevilinde doğru olan görüş budur. Bununla Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in İsrâ gecesinde Rabbini görmesinin ve O’nunla konuşmasının kastedildiği de söylenmiştir. Birçok ilim adamının -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- tercih ettiği görüş de budur. Onlar, buna dayanarak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dünyada Rabbini gördüğünü kabul ederler. Ancak doğru olan, birinci görüştür. Zira ifadelerin akışının da delil olduğu üzere kasıt, Cibrîl aleyhisselam’dır. [12. Yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlıyor ve kendi gözleriyle gördüğü Rabbinin ayetleri/mucizeleri hususunda onunla tartışıyor musunuz?!]

13. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibrîl aleyhisselam'ı aslî/gerçek suretinde iki defa görmüştür. Birincisi az önce de geçtiği gibi dünya semâsının altında en yüksek ufukta, ikincisi ise İsrâ gecesinde yedinci semânın üzerinde olmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki onu diğer bir inişinde de görmüştür.” Yani Muhammed, Cibrîl aleyhisselam’ı bir başka defa daha kendisine doğru iniş halinde iken görmüştür. 14. “Sidretu’l-Muntehâ yanında.” Bu, yedinci semânın üzerinde oldukça büyük bir ağaçtır. Ona Sidretü’l-Müntehâ adının veriliş sebebi, yerden yükselenlerin en son oraya varması, Allah’tan inen vahiy ve benzeri hususların da oraya inmesidir. Mahlukatın bilgisinin vardığı nihai nokta orasının olmasından dolayı bu ismi almış olması da muhtemeldir. Yani burası semâvâtın ve arzın üzerinde olduğundan dolayı, yüksekliği itibari ile en nihâi noktayı teşkil eder. Bundan başka sebepler dolayısı ile bu ismi almış olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. İşte Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, şeytanın da başka diğer kötü ruhların da kendisine asla yaklaşmadığı, pek güzel, temiz ve ulvi ruhların yeri olan o mekânda Cibrîl aleyhisselam’ı görmüştür.

15. “Cennetü’l-Me’vâ” yani bütün nimetleri barındıran cennet de “onun” o ağacın “yanındadır.” Öyle ki bu Me’vâ cenneti, içindeki nimetler dolayısı ile bütün temennilerin ulaşabileceği son noktadır. İstekler onu arzu eder, dilekler ona yönelir. Bu da cennetin bütün mekânların üzerinde ve yedinci kat semânın üstünde olduğuna delildir.

16. “O vakit Sidre’yi bürüyen bürüyordu.” Orayı Allah’ın emrinden olup vasfını Yüce Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği pek büyük bir şey bürüyordu.

17. “(Muhammed’in) gözü başka yöne” ne sağa, ne sola, asıl maksadından başka bir yere “kaymadı ve” yine gözü “sınırı da aşmadı.” Bu, o yüce peygamberin edebinin kemâlini göstermektedir. -Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun.- Allah’ın kendisini ulaştırdığı konumda durdu. Ondan geri kalmadığı gibi ileri de gitmedi, başka bir yere de sapmadı. Bu, öncekileri de sonrakileri de geride bıraktığı pek büyük edebin en mükemmel derecesidir. Çünkü verilen emri ihlal etmek, şu hususlardan birisi ile olur: Ya kul, emrolunduğunun gereğini yerine getirmez veya kusurlu olarak yerine getirir yahut aşırıya kaçarak yerine getirir ya da sağa ve sola kayarak yerine getirir. Bütün bu hususlar ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hakkında söz konusu değildir.

18. “Andolsun ki o,” cennet, cehennem vb. gibi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e İsrâ gecesinde gösterilen “Rabbinin en büyük âyetlerinden görmüştür.”

53:19–25Page 526

أَفَرَءَيۡتُمُ ٱللَّٰتَ وَٱلۡعُزَّىٰ ١٩

So have you considered al-Lāt and al-ʿUzzā?

وَمَنَوٰةَ ٱلثَّالِثَةَ ٱلۡأُخۡرَىٰٓ ٢٠

And Manāt, the third - the other one?1

أَلَكُمُ ٱلذَّكَرُ وَلَهُ ٱلۡأُنثَىٰ ٢١

Is the male for you and for Him the female?

تِلۡكَ إِذٗا قِسۡمَةٞ ضِيزَىٰٓ ٢٢

That, then, is an unjust division.1

إِنۡ هِيَ إِلَّآ أَسۡمَآءٞ سَمَّيۡتُمُوهَآ أَنتُمۡ وَءَابَآؤُكُم مَّآ أَنزَلَ ٱللَّهُ بِهَا مِن سُلۡطَٰنٍۚ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا ٱلظَّنَّ وَمَا تَهۡوَى ٱلۡأَنفُسُۖ وَلَقَدۡ جَآءَهُم مِّن رَّبِّهِمُ ٱلۡهُدَىٰٓ ٢٣

They are not but [mere] names you have named them - you and your forefathers - for which Allāh has sent down no authority. They follow not except assumption and what [their] souls desire, and there has already come to them from their Lord guidance.

أَمۡ لِلۡإِنسَٰنِ مَا تَمَنَّىٰ ٢٤

Or is there for man whatever he wishes?

فَلِلَّهِ ٱلۡأٓخِرَةُ وَٱلۡأُولَىٰ ٢٥

Rather, to Allāh belongs the Hereafter and the first [life].

19- Şimdi baksanıza Lât’a ve Uzzâ’ya! 20- Ve şu üçüncüleri olan Menat’a (ilah olacak neleri var)! 21- Erkekler sizin de kızlar O’nun, öyle mi? 22- O takdirde bu, insafsızca bir taksimdir. 23- Onlar ancak sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden ibarettir ki Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerin hevâsına uyuyorlar. Halbuki Rablerinden onlara hidâyet de gelmiştir. 24- Yoksa insan her umduğuna kavuşacak mı (sanıyorlar)? 25- Halbuki dünya da âhiret de Allah’ındır.

19-20. Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu hidâyeti, hak dini, Allah’a ibadet ve O’nu tevhid etme emrini söz konusu ettikten sonra müşriklerin üzerinde bulunduğu, kemâl sıfatları namına hiçbir şeye sahip bulunmayan, fayda veremeyen, zararı önleyemeyen, sadece müşriklerin taktığı anlamsız ve boş birtakım isimlerden ibaret olan varlıklara ibadetin bâtıl olduğunu söz konusu etmektedir. Bu boş isimleri ise onlar ve onların cahil ve sapık ataları takmıştır. Bu varlıklara hak etmedikleri bu batıl isimleri onlar kendiliklerinden uydurmuşlardır. Böylelikle hem kendilerini hem de başkalarını kandırarak saptırmışlardır. Bu durumdaki putlar, zerre ağırlığı kadar ibadete layık değildirler. Kendilerine bu isimleri taktıkları ve Allah’a ortak koştukları bu varlıkların isimlerinin, onların sahip oldukları bazı sıfatlardan türetilmiş olduklarını ileri sürmüşlerdir. Şöyle ki onlar “Lât” adını ibadete layık demek olan “ilâh” adından, “Uzzâ” adını “Azîz”den, “Menât” adını da “Mennân”dan türetmişlerdir. Böylelikle onlar, Allah’ın isimlerinde haktan sapmış ve O’na ortak koşma yolunu izlemişlerdir. Ne var ki bu gibi isimler anlamsız isimlerdir. Çünkü asgari seviyede aklı bulunan herkes, bu vasıfların bu varlıklar hakkında söz konusu olmadığını çok iyi bilir.

21. “Erkekler sizin de kızlar O’nun, öyle mi?” Kendi iddianıza göre siz, kız çocuklarını Allah’a, erkek çocuklarını da kendinize mi nispet ediyorsunuz?

22. “O takdirde bu, insafsızca bir taksimdir.” Zalimce ve haksızcadır. Yaratılmış olan kulun, Yaratıcıdan üstün olmasını gerektiren bir paylaştırmadan daha büyük çapta zalimce bir taksim olabilir mi? Allah, onların bu söylediklerinden çok yüce, pek büyüktür.

23. “Onlar ancak sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden ibarettir ki Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir.” İzlediğiniz yolun doğruluğuna dair herhangi bir delil ve belge indirmiş değildir. Hakkında Allah’ın herhangi bir delil indirmediği her bir husus da bâtıldır, tutarsızdır, din olarak kabul edilemez. Bizzat kendileri de kabul ettikleri o yolun doğruluğuna dair herhangi bir delile tabi olmamaktadırlar. Bu sözleri söylemeye onları itense, bozuk zanları, derin cehaletleri, nefislerinin arzuladığı şirk ve hevâlarına uygun olan bid’atlerdir. Esasen onlar, zanna tabi olmalarını gerektirecek bir halde ilim ve hidâyetten yoksun da değildirler. (Zira onlara hidayet gelmiştir.) Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Halbuki Rablerinden onlara hidâyet de gelmiştir.” Yani tevhid, nübüvvet ve kulların muhtaç oldukları bütün hususlarda kendilerine doğru yolu gösterecek şeyler, Rablerinden gelmiş bulunmaktadır. Bunların hepsini Yüce Allah, en mükemmel, en açık ve maksada götüren yolu en belirgin şekliyle gösteren bir şekilde beyan etmiş, gerek kendilerinin, gerekse de başkalarının uymalarını gerektirecek şekilde ona dair delil ve belgeleri ortaya koymuştur. Bu açıklama ve delillendirmeden sonra artık kimsenin ileri sürecek herhangi bir delili ve mazereti kalmamıştır. Onların izledikleri yol, en fazla zanna uymaktan ibaret olduğuna ve sonunda da ebedi bedbahtlık ve sonsuz azaba götürdüğüne göre böyle bir hali sürdürmek, akılsızlığın en ileri derecesi ve zulmün son noktasıdır. Bununla birlikte onlar, birtakım temennilerde bulunmakta ve kendilerini aldanışa sürüklemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, temenni ettiklerini elde edeceğini iddia eden ve bu hususta yalan söyleyen kimselerin bu halini reddederek şöyle buyurmaktadır:

24-25. O, onlardan dilediğini dilediğine verir, dilediğini dilediği kimseden alıkoyar. Durum onların dilek ve temennilerine bağlı olmadığı gibi, onların hevâ ve isteklerine de bağlı değildir.

53:26Page 526

۞ وَكَم مِّن مَّلَكٖ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ لَا تُغۡنِي شَفَٰعَتُهُمۡ شَيۡـًٔا إِلَّا مِنۢ بَعۡدِ أَن يَأۡذَنَ ٱللَّهُ لِمَن يَشَآءُ وَيَرۡضَىٰٓ ٢٦

And how many angels there are in the heavens whose intercession will not avail at all except [only] after Allāh has permitted [it] to whom He wills and approves.

26- Göklerde nice melek var ki Allah, dilediği ve razı olduğu kimse hakkında izin vermedikçe şefaatleri hiçbir fayda sağlamaz.

26. Yüce Allah, kendisi dışında meleklere ve diğer varlıklara ibadet ederek onların Kıyamet gününde Allah’ın nezdinde kendilerine fayda sağlayıp şefaatte bulunacağını iddia edenlerin kanaatlerini reddederek şöyle buyurmaktadır:“Göklerde” mukarreb ve üstün meleklerden “nice melek var ki Allah, dilediği ve razı olduğu kimse hakkında izin vermedikçe şefaatleri hiçbir fayda sağlamaz.” Yani onların şefaatleri, bu varlıklara ilâh diye dua eden ve onlara bağlanıp onlardan hayır uman kimselere fayda vermez. Şefaatin fayda vermesi ancak iki şartın bir arada bulunması halinde söz konusudur: Yüce Allah’ın şefaat için izin vermesi, bir de kendisine şefaat edilecek olandan razı olması. Bilinen ve kabul edilen husus şudur ki; sırf Allah için halis olmayan ve şeriate uygun olarak yapılmayan hiçbir ameli Allah, kabul etmeyecektir. O halde müşriklerin, şefaatçilerin şefaatinden bir pay sahibi olmaları söz konusu bile değildir. Çünkü onlar, Erhamurrahimîn’in (merhametliler merhametlisinin) rahmet kapılarını kendi yüzlerine kendileri kapatmışlardır.

53:27–30Page 527

إِنَّ ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِ لَيُسَمُّونَ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةَ تَسۡمِيَةَ ٱلۡأُنثَىٰ ٢٧

Indeed, those who do not believe in the Hereafter name the angels female names,

وَمَا لَهُم بِهِۦ مِنۡ عِلۡمٍۖ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا ٱلظَّنَّۖ وَإِنَّ ٱلظَّنَّ لَا يُغۡنِي مِنَ ٱلۡحَقِّ شَيۡـٔٗا ٢٨

And they have thereof no knowledge. They follow not except assumption, and indeed, assumption avails not against the truth at all.

فَأَعۡرِضۡ عَن مَّن تَوَلَّىٰ عَن ذِكۡرِنَا وَلَمۡ يُرِدۡ إِلَّا ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا ٢٩

So turn away from whoever turns his back on Our message and desires not except the worldly life.

ذَٰلِكَ مَبۡلَغُهُم مِّنَ ٱلۡعِلۡمِۚ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعۡلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ وَهُوَ أَعۡلَمُ بِمَنِ ٱهۡتَدَىٰ ٣٠

That is their sum of knowledge. Indeed, your Lord is most knowing of who strays from His way, and He is most knowing of who is guided.

27- Ahirete iman etmeyenler, meleklere dişi adları takıyorlar. 28- Halbuki onların bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Onlar ancak zanna uyuyorlar. Zan ise haktan yana hiçbir şey ifade etmez. 29- O halde sen, Zikrimizden/Kur'ân’dan yüz çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyen kimselere aldırma. 30- İşte onların bilgileri ancak bu kadardır. Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı da pek iyi bilir, hidâyette olanı da pek iyi bilir.

27. Yani Allah’a ortak koşan ve peygamberlerini yalanlayan o âhirete iman etmeyenler, Allah’a iman etmediklerinden ötürü O’na karşı asılsız ve küstahça sözler söylediler. Allah’a ve Rasûlüne karşı gelmek demek olan işler yaptılar ki bunlardan biri de:“Melekler Allah’ın kızlarıdır”, demeleridir. Rablerini evlat sahibi olmaktan tenzih etmediler. Meleklere de dişiler adını vermekten kaçınmadılar ve bu suretle melekleri bu halden daha yüce ve şerefli kabul etmediler.

28. Üstelik onların bu hususta ne Allah’tan, ne de O’nun peygamberlerinden gelmiş bir ilmî dayanakları da yoktur. Fıtrat ve akıllar da böyle bir şeye delil değildir. Aksine ilim bütünü ile sözlerinin tam aksine delâlet etmekte, Allah’ın çocuk sahibi olmaktan, eşi bulunmaktan münezzeh olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü O, tek ve Sameddir. Doğmamıştır, çocuğu yoktur. Hiçbir kimse de O’na denk değildir. Melekler, üstün ve şerefli varlıklardır. Yüce Allah’a yakındırlar, O’nun emrini eksiksiz yerine getirirler. “Melekler kendilerine verdiği emirlerde Allah’a isyan etmezler. Ne emir olunurlarsa onu yaparlar.”(et-Tahrîm, 66/6) Müşrikler, bu çirkin sözleri söylerken hak namına hiçbir değer ifade etmeyen zanna uymaktadırlar. Hak ise mutlaka kat’i delil ve açık belgelerden çıkartılmış yakîn/kesin bilgi ifade eder.

29. Sözü geçen kimselerin alışkanlıkları bu olduğundan onların hakka uymak gibi bir maksatları bulunmamaktadır. Asıl niyet ve maksatları, kendi nefislerinin arzuladığı şeyler olduğundan ötürü Yüce Allah, Rasûlü’ne Zikrinden yüz çevirenlerden yüz çevirmesini emretmektedir. Bu Zikir ise hikmeti sonsuz bir öğüt (Zikr-i Hakîm), pek yüce Kur’ân-ı Kerîm ve şerefli bir haberdir. Ondan yüz çeviren kimse faydalı ilimlerden yüz çevirmiş, dünya hayatının dışında bir şey istememiş olur. Yani onun arzusunun nihai noktası dünyadır. Bilindiği gibi kul, neyi istiyorsa ancak onun için amel eder. Böylelerinin bütün çalışıp çabalamaları da dünya hayatına, onun lezzet ve arzularına yöneliktir. Bunlar nasıl elde edilebilirse elde etmeye çalışırlar. Hangi yol karşılarına çıkarsa o yoldan hiç düşünmeden dünyalık elde etmeye gayret ederler.

30. “İşte onların bilgileri ancak bu kadardır.” Yani bilgilerinin varabildiği en son nokta, budur. Âhirete iman eden, onu tasdik eden, akıl ve fikir sahibi kimselere gelince onların hedefleri ve iradeleri âhiret yurduna yöneliktir. Onların ilimleri, ilimlerin en faziletlisi ve üstünüdür. O da Allah’ın Kitabından ve Rasûlünün sünnetinden alınmadır. Yüce Allah kimin hidâyete lâyık olduğunu bilir ve o kimselere hidâyet verir. Hidâyete layık olmayan kimseleri de bilir ve onları da kendi nefisleri ile baş başa bırakır, onlara yardım etmez ve onlar da Allah’ın yolundan saparlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı da pek iyi bilir, hidâyette olanı da pek iyi bilir.” Böylece O, lütfunu lâyık olan kimselere ihsan eder.

53:31–32Page 527

وَلِلَّهِ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِي ٱلۡأَرۡضِ لِيَجۡزِيَ ٱلَّذِينَ أَسَٰٓـُٔواْ بِمَا عَمِلُواْ وَيَجۡزِيَ ٱلَّذِينَ أَحۡسَنُواْ بِٱلۡحُسۡنَى ٣١

And to Allāh belongs whatever is in the heavens and whatever is in the earth - that He may recompense those who do evil with [the penalty of] what they have done and recompense those who do good with the best [reward] -

ٱلَّذِينَ يَجۡتَنِبُونَ كَبَٰٓئِرَ ٱلۡإِثۡمِ وَٱلۡفَوَٰحِشَ إِلَّا ٱللَّمَمَۚ إِنَّ رَبَّكَ وَٰسِعُ ٱلۡمَغۡفِرَةِۚ هُوَ أَعۡلَمُ بِكُمۡ إِذۡ أَنشَأَكُم مِّنَ ٱلۡأَرۡضِ وَإِذۡ أَنتُمۡ أَجِنَّةٞ فِي بُطُونِ أُمَّهَٰتِكُمۡۖ فَلَا تُزَكُّوٓاْ أَنفُسَكُمۡۖ هُوَ أَعۡلَمُ بِمَنِ ٱتَّقَىٰٓ ٣٢

Those who avoid the major sins and immoralities, only [committing] slight ones. Indeed, your Lord is vast in forgiveness. He was most knowing of you when He produced you from the earth and when you were fetuses in the wombs of your mothers. So do not claim yourselves to be pure; He is most knowing of who fears Him.

31- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız Allah’ındır. Böylece O, kötülük yapanları yaptıkları karşılığında cezalandıracak ve iyilikte bulunanları da en güzel olanla mükâfatlandıracaktır. 32- Onlar, ufak tefek kusurları olsa da günahların büyüklerinden ve hayâsızlıklardan uzak duran kimselerdir. Gerçekten Rabbinin mağfireti geniştir. O, sizi pek iyi bilmektedir. Sizi topraktan yarattığında da sizler analarınızın karnında cenin halinde iken de (her şeyinizden haberdardı). O nedenle kendinizi temize çıkarmayın. Zira O, kimin takvâlı olduğunu en iyi bilendir.

31. Yüce Allah, mülkün gerçek sahibinin, dünya ve âhiret mülküne tek başına sahip olanın kendisi olduğunu, dünya ve âhirette bulunan her şeyin Allah’ın mülkü olduğunu haber vermektedir. O, bütün bunlar üzerinde, ülkeleri ve halkları üzerinde tasarrufta bulunan pek büyük ve egemen bir kral gibi tasarrufta bulunur. O’nun kaderi ve hükmü onlar hakkında geçerlidir. Üzerlerinde O’nun şer’î hükümleri cereyan eder, onlara emir verip yasaklar koyar. Onlara vermiş olduğu emir ve yasaklara uymalarına göre de amellerine karşılık verir. İtaat edeni mükâfatlandırır, isyankârı da cezalandırır. "Böylece O, kötülük yapanları yaptıkları” küfür, onun aşağısındaki masiyetler ve yaptıkları diğer kötülükler “karşılığında” feci bir ceza ile “cezalandıracak ve” hem Yüce Allah’a ibadet hususunda hem de Allah’ın yarattıklarına çeşitli şekillerde faydalar sağlamak sureti ile ihsan sahibi olup “iyilikte bulunanları da en güzel olanla” dünya ve âhirette daha güzel bir hâl ile “mükâfatlandıracaktır.” Bunun en büyük ve en değerli olanı ise Rablerinin rızasına nail olmak, cenneti ve ondaki pek büyük nimetleri elde etmektir. Daha sonra Yüce Allah bu kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

32. “Onlar, ufak tefek kusurları olsa da günahların büyüklerinden ve hayâsızlıklardan uzak duran kimselerdir.” Yani onlar, Allah’ın kendilerine emrettiği ve terk edilmeleri büyük günah olan farzları yerine getirirler. Zina, içki içmek, faiz yemek, adam öldürmek vb. gibi ağır günah olan büyük haram ve yasakları da terk ederler. “ufak tefek kusurlar” ise kişinin ısrarla işlemediği küçük günahlar yahut da kulun nadiren ve az sayılacak şekilde zaman zaman düştüğü hatalardır. Sırf bunları işlemekle kul, ihsan sahibi “iyilikte bulunanlar” sınıfından çıkmaz. Bu gibi küçük kusurlar, farzları işlemek ve haramları terk etmekle birlikte oldukları takdirde; her şeyi kuşatan Allah’ın mağfiretinin kapsamına girerler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten Rabbinin mağfireti geniştir.” O’nun mağfireti olmamış olsaydı ülkeler ve kullar helâk olur giderdi. Eğer O’nun affediciliği ve hilmi olmasaydı, gök yerin üstüne çöker ve yeryüzünde canlı tek bir varlık kalmazdı. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:“Beş vakit namaz, cumadan cumaya (cuma namazı), Ramazan’dan Ramazan’a (tutulan oruç), büyük günahlardan uzak kalındığı sürece aralarındaki (küçük günah)lara keffârettir.”“O, sizi pek iyi bilmektedir. Sizi topraktan yarattığında da sizler analarınızın karnında cenin halinde iken de (her şeyinizden haberdardı).” Yani O, bütün hallerinizi en iyi bilendir. Mayanızda yoğurulmuş bulunan, Allah’ın size vermiş olduğu emirlerin birçoğuna karşı zaaf ve gecşeklik içerisinde olduğunuzu, haramları işlemeye çağıran ve onları yapmaya çeken hususların çokluğunu ve bunları işlemeye engel olacak hususların ise o kadar güçlü olmadığını bilir. Sizin zayıf olduğunuz hem Allah sizleri topraktan yarattığında hem de sizler annelerinizin karnında bulunuyor iken açıkça görülen bir husustur. Sizdeki bu zayıflık, daima var olacaktır. Yüce Allah sizde, size vermiş olduğu emirleri yerine getirecek gücü var etmiş olmakla birlikte bu zayıflık da varlığını sürdürür. O, sizin bu durumlarınızı bildiğinden dolayı ilâhî hikmet ve Rabbânî cömertlik, sizleri rahmetine, mağfiretine ve affına daldırmasını, ihsanına gark etmesini, suç ve günahların etkilerini üzerlerinizden silip götürmesini gerektirmiştir. Özellikle kul, Rabbinin rızasını bütün vakitlerde maksat olarak gözetiyor, çoğu zaman O’na yakınlaştıracak hususlar için çalışıp çabalıyor, Mevlâsının kendisine gazaplanmasını gerektiren günahlardan kaçınıyor ise bu böyledir. Böylesinden zaman zaman bazı yanılgılar arka arkaya görülse bile Yüce Allah, merhametliler merhametlisi ve cömertler cömerdidir. Kullarına karşı annenin evlâdına oaln merhametinden daha çok merhametlidir. İşte böyle bir kimsenin Rabbinin mağfiretine yakın olması, Yüce Allah’ın da bütün hallerinde onun dualarını kabul etmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O nedenle kendinizi temize çıkarmayın.” Yani insanlara onlar tarafından övülmek maksadı ile nefislerinizin ak-pak olduğunu söylemeyin. "Zira O, kimin takvâlı olduğunu en iyi bilendir.” Çünkü takvânın yeri kalptir. Kalbi bilen de, ondaki iyiliklerin ve takvânın karşılığını verecek olan da O’dur. İnsanlara gelince onların Allah’a karşı size hiçbir faydaları olmaz.

Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
Layout

Читать на русском