As-Sa'diAl‑Ma'idah · 5:1–7

As-Sa'di · Tafsir · in Turkish

المائدة

Al-Ma'idah

The Table Spread · Medinan · 120 ayahs

5:1Page 106

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَوۡفُواْ بِٱلۡعُقُودِۚ أُحِلَّتۡ لَكُم بَهِيمَةُ ٱلۡأَنۡعَٰمِ إِلَّا مَا يُتۡلَىٰ عَلَيۡكُمۡ غَيۡرَ مُحِلِّي ٱلصَّيۡدِ وَأَنتُمۡ حُرُمٌۗ إِنَّ ٱللَّهَ يَحۡكُمُ مَا يُرِيدُ ١

O you who have believed, fulfill [all] contracts.1 Lawful for you are the animals of grazing livestock except for that which is recited to you [in this Qur’ān] - hunting not being permitted while you are in the state of iḥrām.2 Indeed, Allāh ordains what He intends.

1- Ey iman edenler! Anlaşmaları yerine getirin. İhramda iken avlanmayı helâl saymamak şartı ile ve size okunacak olanlar hariç olmak üzere behimetu’l-en’am size helâl kılındı. Şüphesiz Allah dilediği hükmü koyar.

(Medine’de inmiştir, 120 âyettir)

1. Bu buyrukta Yüce Allah, mü’min kullarına imanın gereği olarak anlaşmalara bağlı kalmayı, yani onları eksiksiz yerine getirmeyi, gerektiği gibi tamamlamayı ve onları bozmamayı emretmektedir. Bu emrin kapsamına, kul ile Rabbi arasındaki kulluğa bağlılık, bunu en mükemmel şekilde yerine getirme ve kulluk hukukundan herhangi bir şeyi eksiltmeme şeklindeki anlaşma; kul ile Allah Rasûlü arasındaki O’na itaat ve tâbî olma anlaşması; kul ile anne-babası ve akrabaları arasındaki onlara iyilik yapma, onları gözetme, akrabalık bağlarını kesmeme şeklindeki anlaşma; kul ile arkadaşları arasındaki zenginlikte fakirlikte, kolaylıkta ve zorlukta arkadaşlık haklarını yerine getirme anlaşması; kul ile diğer insanlar arasındaki alışveriş, kira ve buna benzer ticari anlaşmalarla hibe ve benzeri bağış akitleri; hatta müslümanların arasında Allah’ın:“Mü’minler ancak kardeştir” buyruğu ile akdetmiş olduğu hak üzere yardımlaşma, dayanışma, müslümanlar arasında ülfet ve kaynaşma, ilişkileri koparmama şeklindeki hakları yerine getirme gibi her türlü akit ve anlaşma girmektedir. O halde bu emir, dinin hem usulünü hem de füruunu kapsayan bir emirdir. Bütün bunlar Yüce Allah’ın yerine getirilmelerini emretmiş olduğu anlaşmalar kapsamındadır. Daha sonra Yüce Allah, kullarına olan lütuf ve ihsanını hatırlatarak:“Size” yani rahmet olmak üzere sizin menfaatiniz için “behimetu’l-en’am” yani deve, inek, sığır ve koyun türleri “helâl kılındı” buyurmaktadır. Hatta bu hayvanların yabani olanları, ceylanlar, yaban eşekleri ve benzeri av hayvanları da bu kapsama girer. Bazı sahabiler bu âyet-i kerimeyi annesinin kesilmesinden sonra karnında ölen ceninin mubahlığına delil göstermişlerdir. “İhramda iken avlanmayı haram saymamak şartı ile ve size okunacak olanlar hariç olmak üzere” yani bunlardan Yüce Allah’ın: “Leş, kan, domuz eti... size haram kılındı”(el-Maide, 5/3) buyruğunda size haram oldukları belirtilenler müstesnadır. Çünkü o ayette sözü edilen hayvanlar her ne kadar behimetu’l-en’am’dan iseler de haram kılınmışlardır. Behimetu’l-en’am’ın mubah kılınmaları bütün hal ve vakitlerde umumi olmakla birlikte Allah ihramlı iken avlanmayı istisna ederek:“İhramda iken avlanmayı helâl saymamak şartı ile” buyurmuştur. Yani behimetu’l-en’am her durumda size helâldir. Ancak sizler ihramlı iken avlanmayı helâl saymamalısınız. Yani ihramlı iken av hayvanını öldürmek cesaretini göstermemelisiniz. Ceylan ve buna benzer av hayvanlarını avlamak size helâl olmaz. Av (الصيد) ise eti yenen yabani hayvan demektir. “Şüphesiz Allah dilediği hükmü koyar.” Yani Allah tebâreke ve teâlâ her ne dilerse hikmetine uygun olarak o hükmü koyar. Nitekim sizlere anlaşmalara bağlı kalmayı emretmiştir. Buna sebep ise maslahatlarınızın gerçekleşmesi ve size gelecek zararların önlenmesidir. Yine size rahmet olmak üzere bazı hayvanları helâl kılmış, buna karşılık da leş ve diğer arızi bir takım özellikler dolayısı ile istisna ettiklerini size haram kılmıştır. Bundan maksat da sizi ve saygınlığınızı korumaktır. İhramlı iken avlanmayı da ihrama saygı ve tazim olmak üzere haram kılmıştır.

5:2Page 106

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لَا تُحِلُّواْ شَعَٰٓئِرَ ٱللَّهِ وَلَا ٱلشَّهۡرَ ٱلۡحَرَامَ وَلَا ٱلۡهَدۡيَ وَلَا ٱلۡقَلَٰٓئِدَ وَلَآ ءَآمِّينَ ٱلۡبَيۡتَ ٱلۡحَرَامَ يَبۡتَغُونَ فَضۡلٗا مِّن رَّبِّهِمۡ وَرِضۡوَٰنٗاۚ وَإِذَا حَلَلۡتُمۡ فَٱصۡطَادُواْۚ وَلَا يَجۡرِمَنَّكُمۡ شَنَـَٔانُ قَوۡمٍ أَن صَدُّوكُمۡ عَنِ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ أَن تَعۡتَدُواْۘ وَتَعَاوَنُواْ عَلَى ٱلۡبِرِّ وَٱلتَّقۡوَىٰۖ وَلَا تَعَاوَنُواْ عَلَى ٱلۡإِثۡمِ وَٱلۡعُدۡوَٰنِۚ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَۖ إِنَّ ٱللَّهَ شَدِيدُ ٱلۡعِقَابِ ٢

O you who have believed, do not violate the rites of Allāh or [the sanctity of] the sacred month or [neglect the marking of] the sacrificial animals and garlanding [them] or [violate the safety of] those coming to the Sacred House seeking bounty from their Lord and [His] approval. But when you come out of iḥrām, then [you may] hunt. And do not let the hatred of a people for having obstructed you from al-Masjid al-Ḥarām lead you to transgress. And cooperate in righteousness and piety, but do not cooperate in sin and aggression. And fear Allāh; indeed, Allāh is severe in penalty.

2- Ey iman edenler! Allah’ın şeâirine, haram aya, hediye edilen kurbanlıklara, gerdanlıklara ve Rablerinden hem bir lütuf hem de bir rıza arayarak Beyt-i Haram’a yönelip gelenlere saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman artık avlanın. Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoydular diye bir topluluğa karşı beslediğiniz kin, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takvâ üzere birbirinizle yardımlaşın, günahta ve haddi aşmada ise yardımlaşmayın. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah cezası pek şiddetli olandır.

2. “Ey iman edenler! Allah’ın şeairine” yani tazim edilmesini ve çiğnenmemesini emrettiği, dokunulmazlığı ve saygınlığı olan şeylere. Bir şeyin yasak edilmesi, hem onun işlenmesinin yasak olmasını, hem de onun helâl olduğu inancını taşımanın yasak olmasını kapsamaktadır. Dolayısı ile yasak, hem çirkin işi işlemeyi, hem de ona itikat etmeyi kapsar. İhramlıya haram kılınanlarla Harem bölgesi çerçevesinde haram kılınan şeyler de bu yasağın kapsamına dahildir. Bunlar arasına Yüce Allah’ın nas ile zikrettiği:“Haram ay... ” da girmektedir. Yani bu ayda savaşmak ve bunun dışında çeşitli zulümler yapmak sureti ile onun haramlığını/saygınlığını çiğnemeyin. Nitekim Allah azze ve celle bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah katında gökleri ve yeri yarattığı günden beri ayların sayısı Allah’ın kitabında on ikidir. Onlardan dördü haram aylardır. İşte en doğru din budur. O halde bu aylarda nefislerinize zulmetmeyin.”(et-Tevbe, 9/36) İlim adamlarının cumhuruna göre haram aylarda savaşmak yasağı, Yüce Allah’ın:“O Haram aylar çıkınca artık müşrikleri nerede bulursanız öldürün...”(et-Tevbe, 9/5) buyruğu ile ve mutlak olarak kâfirlerle savaşma emrinin yer aldığı diğer umumi buyruklarla ve yine mutlak olarak onlarla savaşmaktan geri kalma dolayısı ile tehdidi söz konusu eden buyruklarla, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Haram aylardan olan Zilkade ayında Taiflilerle savaşması şeklindeki tatbikatı gibi diğer delillerle nesh edilmiştir. Diğer ilim adamları ise: Haram aylarda savaşma yasağı nesh olmuş değildir. Çünkü o, bu ve benzeri özel buyruklar ile yasaklanan bir husustur, demişler ve varid olan mutlak nasları buna göre yorumlamışlar ve: Mutlak naslar mukayyedlere göre açıklanır, demişlerdir. Bazıları da konuyu etraflı bir şekilde ele almış ve şöyle demişlerdir: Haram aylarda savaşı başlatmak caiz değildir, ancak savaşın devamı ve tamamlanması -eğer haram olmayan aylarda savaşa başlanmış ise- caizdir. Bunlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Taiflileri muhasarasını buna göre yorumlamışlardır. Çünkü onlarla savaşın başlangıcı Huneyn’de olmuştur ve bu da Şevval ayında gerçekleşmiştir. Bütün bu açıklamalar savunma maksadı güdülmeyen hücum amaçlı savaş ile ilgilidir. Şâyet kâfirler müslümanlara karşı savaş açacak olurlarsa müslümanların -ilim adamlarının icmaı ile- ister Haram aylarda olsun ister diğer aylarda olsun kendilerini savunma kastı ile savaşmaları caizdir. “Hediye edilen kurbanlıklara” yani hac, umre veya bunun dışında Allah’ın Beytine hediye olarak gönderilen davar ve diğer hediyelere saygınlığını çiğneyerek ulaşmaları gereken yere ulaşmalarını engellemeyin. Hırsızlık veya başka bir yolla bunları almayın. Bunlara karşı herhangi bir kusurunuz olmasın. Yahut da onlara -ulaşması gereken yere ulaşmadan önce telef olma ihtimali dolayısı ile- güç yetiremeyecekleri yükleri taşıtmayın. Aksine onlara da onları götürenlere de gereği gibi saygı gösterin. “Gerdanlıklar” ise hediye türlerinden özel bir türdür. Bu ise kendilerine gerdanlıklar örülen yahut da buna benzer bağlar yapılan hediyelik kurbanlıklardır. Yapılan bu gerdanlıklar Allah’ın şeâirini ızhar etmek, başkalarını da buna uymaya sevketmek, onlara bu konudaki sünneti öğretmek, böylelikle de hediyelik olduğu bilinerek gereken saygının gösterilmesini sağlamak için bu tür hediye hayvanların boyunlarına asılır. O bakımdan hediyeliklerin boynuna gerdanlık takmak sünnetten ve sünnet olan şeairdendir. “Rablerinden hem bir lütuf hem de bir rıza arayarak Beyt-i Haram’a yönelip gelenlere” de “saygısızlık etmeyin.” Yani Beyt-i Haram’a gitmek kastı ile birlikte ticaret ve mubah kazanç yolları ile Allah’ın lütfunu aramak isteyen ya da hac, umre, tavaf, namaz kılma ve bunun dışındaki çeşitli ibadetlerle Allah'ın rızasını kazanmak kastı ile giden kimselere kötü bir masatla ilişmeyin, onları küçük düşürmeyin. Aksine bunlara gereği gibi ikramda bulunun, Rabbinizin Evine ziyaret etmek için gelenlere saygı gösterin. Bunun kapsamına Beytullaha ulaşan yolların güvenliğini sağlamak, oraya gitmek maksadı ile yola çıkanların huzur içinde ve rahat bir şekilde yolculuklarını yapmalarını sağlamak, onları öldürme ve diğer tehlikelere karşı emniyete almak, hem canlarından yana hem de mallarından -haksız vergilerin alınmayacağından, talan ve benzeri şekillerde mallarına zarar verilmeyeceğinden- yana emin olmalarını sağlamak da girmektedir. Bu âyet-i kerime Allah’ın:“Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra artık onlar mescidi harama yaklaşmasınlar”(et-Tevbe, 9/28) buyruğu ile tahsis edilmiştir. Zira müşrik olan bir kimsenin harem bölgesine girmesine müsaade edilmez. Allah’ın lütfunu yahut da onun rızasını arayarak Beytullaha gitmek isteyen kimselere herhangi bir saldırıda bulunmanın yasaklanışı ile bu âyetten tahsis edilen müşriklerin oraya girmelerinin yasak olması, orada masiyetler işlemek ve fesat çıkarmak için Allah’ın Evine gidenlere engel olunacağını göstermektedir. Zira bu, harem bölgesine saygı duymanın tamamlayıcı bir unsurudur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim orada zulüm ile ilhadı (haktan sapmayı) isterse, biz ona pek acıklı azabı tattırırız.”(el-Hac, 22/25) Yüce Allah daha önce ihramlı iken avlanmayı yasakladığı için de burada: “İhramdan çıktığınız zaman artık avlanın” buyurmaktadır. Yani hac ya da umre kastı ile girdiğiniz ihramdan ve Harem bölgesinden çıkacak olursanız, avlanmanız helâl olur ve bu sebepten ötürü söz konusu olan haramlık ortadan kalkar. Haram kılmadan sonra gelen emir, eşyayı haram kılınmadan önceki haline geri çevirir. “Sizi Mescid-i Haramdan alıkoydular diye bir topluluğa karşı beslediğiniz kin sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin” yani bir kavme olan kininiz, düşmanlığınız, onların sizi Mescid-i Haram’dan alıkoymaları dolayısı ile size yaptıkları haksızlık, sizi onlardan intikam almak kastı ile haksızlık yapmaya itmemelidir. Çünkü kula düşen Allah’ın emrine bağlı kalmak, kendisine karşı cinâyet ya da zulüm işlenmiş ve haksızlık edilmiş olsa dahi adalet yolunu izlemektir. Kendisine iftirada bulunana, iftirada bulunmak yahut kendisine hainlik edene hainlik etmek helâl değildir. “İyilik ve takvâ üzere birbirinizle yardımlaşın” yani biriniz diğerine iyilik üzere yardımcı olsun. İyilik (البر), Allah’ın sevip razı olduğu, ister Allah hakları ile ilgili, ister kul hakları ile ilgili olsun zahir ve batın bütün güzel amelleri kapsayan bir isimdir. “Takvâ” ise burada, zahiri ve batıni amellerden Allah ve Rasûlü’nün hoşlanmadığı herbir şeyi terk etmeyi kapsayan bir isimdir. Yapılması emrolunan her bir hayrı yapmak yahut terk edilmesi emrolunmuş her bir kötülüğü terk etmek, kulun bizzat yerine getirmesi emredilen bir husus olduğu gibi, mü’min kardeşlerine bu hususta yardımcı olması da emredilen diğer bir husustur. O, bunu sağlayacak, bu hususta onları gayrete getirecek her türlü sözle ve her bir fiille mü’min kardeşlerine yardımcı olmalıdır. “Günahta” kişiyi günaha ve vebal altına sokan masiyetleri işleme cesaretini göstermekte “ve haddi aşmada” can, mal ve ırzları hususunda diğer insanlara haksızlık etmekte “ise yardımlaşmayın.” Her bir masiyet ve zulümden kişinin kendisini alıkoyması gerektiği gibi, bunların terk edilmesini sağlamak için başkalarına da yardımcı olması gerekir. “Allah’tan korkup sakının, şüphesiz Allah cezası pek şiddetli olandır” Kendisine isyan eden ve haramlarını işlemek cesaretini gösterenlere karşı cezası pek şiddetlidir. O halde, Allah’ın hem dünyevi hem uhrevi cezasının gelip sizi bulmaması için haram şeylerden uzak durun.

5:3Page 107

حُرِّمَتۡ عَلَيۡكُمُ ٱلۡمَيۡتَةُ وَٱلدَّمُ وَلَحۡمُ ٱلۡخِنزِيرِ وَمَآ أُهِلَّ لِغَيۡرِ ٱللَّهِ بِهِۦ وَٱلۡمُنۡخَنِقَةُ وَٱلۡمَوۡقُوذَةُ وَٱلۡمُتَرَدِّيَةُ وَٱلنَّطِيحَةُ وَمَآ أَكَلَ ٱلسَّبُعُ إِلَّا مَا ذَكَّيۡتُمۡ وَمَا ذُبِحَ عَلَى ٱلنُّصُبِ وَأَن تَسۡتَقۡسِمُواْ بِٱلۡأَزۡلَٰمِۚ ذَٰلِكُمۡ فِسۡقٌۗ ٱلۡيَوۡمَ يَئِسَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ مِن دِينِكُمۡ فَلَا تَخۡشَوۡهُمۡ وَٱخۡشَوۡنِۚ ٱلۡيَوۡمَ أَكۡمَلۡتُ لَكُمۡ دِينَكُمۡ وَأَتۡمَمۡتُ عَلَيۡكُمۡ نِعۡمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ ٱلۡإِسۡلَٰمَ دِينٗاۚ فَمَنِ ٱضۡطُرَّ فِي مَخۡمَصَةٍ غَيۡرَ مُتَجَانِفٖ لِّإِثۡمٖ فَإِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٞ رَّحِيمٞ ٣

Prohibited to you are dead animals,1 blood, the flesh of swine, and that which has been dedicated to other than Allāh, and [those animals] killed by strangling or by a violent blow or by a head-long fall or by the goring of horns, and those from which a wild animal has eaten, except what you [are able to] slaughter [before its death], and those which are sacrificed on stone altars,2 and [prohibited is] that you seek decision through divining arrows. That is grave disobedience. This day those who disbelieve have despaired of [defeating] your religion; so fear them not, but fear Me. This day I have perfected for you your religion and completed My favor upon you and have approved for you Islām as religion. But whoever is forced by severe hunger with no inclination to sin - then indeed, Allāh is Forgiving and Merciful.

3- Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlananlar, (ölmeden önce yetişip de) kestikleriniz hariç olmak üzere boğulmuş, darbe almış, yüksek bir yerden yuvarlanmış, süsülmüş ve yırtıcı bir hayvan tarafından yenmiş hayvanlarla putlar üzerine boğazlanan hayvanlar ve fal okları ile kısmet aramanız size haram kılındı. Bütün bunlar fısktır. Bugün kâfirler dininizden (dönmenizden) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı beğenip seçtim. Kim son derece aç olur da günaha meyletmeksizin (bu sayılanlardan yemek) zorunda kalırsa, şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.

3. Burada Yüce Allah’ın daha önce “size okunacak olanlar hariç olmak üzere” buyruğunda sözünü ettiği hususlarla karşı karşıya bulunuyoruz. Şu bilinmelidir ki Allah tebâreke ve teâlâ herhangi bir şeyi haram kılarsa onu, mutlaka kullarını korumak ve bu haram kılınan şeylerdeki zararlara karşı onları himaye etmek için haram kılmıştır. Bu hususu kullara bazen açıklar, bazen de açıklamayabilir. Yüce Allah bizlere “leş”i haram kıldığını haber vermektedir. Leşten (الميتة) kasıt, dine uygun bir kesim olmaksızın hayatını yitirmiş olan hayvandır. Böyle bir hayvanı yemek zararı dolayısı ile haramdır. Bunun zararı ise yiyene zarar verecek şekilde kanının içinde ve eti arasında hapsolup kalmasıdır. Çoğu zaman böyle bir hayvan, ölümüne sebep olacak herhangi bir hastalıktan dolayı ölür ve bu da yiyene zarar verir. Bundan çekirgelerle balıkların ölüleri müstesnadır. Çünkü onlar helâldir. “Kan”dan kasıt bir başka âyeti kerimede de (el-En’am, 6/145) kayıtlandığı gibi akmış kandır. “Domuz eti”; Bu haramlık, domuzun diğer bütün bölümlerini de kapsar. Yüce Allah’ın eti yenmeyen diğer yırtıcı hayvanlar arasından özellikle domuzu anmasının sebebi, Kitap ehlinden olan hıristiyanlardan bir kesimin Allah’ın domuzu kendilerine helâl kıldığını iddia etmeleridir. Yani siz onların bu iddialarına aldanmayın, bilakis o da diğer murdar şeyler arasında olup haram kılınmıştır. “Allah’tan başkası adına boğazlananlar” yani kesimi esnasında Allah’ın dışında put, evliya, türbeler, yıldızlar ve buna benzer yaratılmışların adı anılarak kesilenler. Yüce Allah’ın adının anılması kesilen hayvanı helâl kıldığı gibi üzerine Allah’tan başkasının adının anılması ona manevi bir pislik kazandırır. Çünkü böyle bir şey Allah’a şirk koşmaktır. “Boğulmuş” elle veya iple yahut da hayvanın başını dar bir şeye sokması ve başını oradan çıkartamaması sonucu ölmesi vb. şekillerde boğularak ölen leş; “darbe almış”, kasıtlı olsun olmasın sopa, taş yahut tahta parçası ile vurulmuş ya da üzerine herhangi bir şeyin yıkılması sebebi ile ölmüş olan leş; “yüksek bir yerden yuvarlanmış” dağ, duvar, dam ve buna benzer yüksek yerlerden düşerek ölen; “süsülmüş” başka bir hayvanın süstüğü/boynuzlayıp ölümüne sebep olduğu hayvan; “yırtıcı bir hayvan tarafından yenmiş” yani kurt, arslan, kaplan yahut da av hayvanlarını yakalayan yırtıcı kuşlar tarafından yenilen hayvanlar. Eğer bu yırtıcı hayvanın yemesi sebebi ile ölmüşlerse bunlar da helâl olmaz. Yüce Allah’ın:“(ölmeden önce yetişip de) kestikleriniz hariç olmak üzere” buyruğu işte boğulan, darbe alan, yüksek bir yerden yuvarlanan, süsülen ve yırtıcı bir hayvan tarafından parçalanan hayvanlar ile ilgilidir. Eğer bunlar henüz canları çıkmadan önce kesilecek olurlarsa ve dine uygun kesimin yapılabileceği kadar yaşam belirtilerine sahipse yenilebilirler. Bundan dolayıdır ki fukaha şöyle demiştir:“Yırtıcı hayvan veya bir başkası şâyet avının bağırsaklarını ayırmış ya da boğazını koparmış ise artık ondaki canın varlığıyla yokluğu birdir. Çünkü böyle bir hayvanın kesilmesinde bir fayda olmaz.” Kimi fukaha ise hayvanda yalnızca hayatın var olmasına itibar etmiştir. Eğer hayvanda henüz can varken kesilecek olursa helâl olur, isterse bağırsakları ayrılmış olsun. Âyet-i kerimenin zahirinden anlaşılan da budur. “Ve fal okları ile kısmet aramanız size haram kılındı.” Kısmet aramaktan kasıt, neyin kısmet olduğunu ve neyin takdir edilmiş olduğunu bu yolla arayıp öğrenmek istemektir. Sözü edilen fal okları üç oktur. Bunlar cahiliye döneminde kullanılırdı. Bunlardan birisi üzerinde “yap” diğeri üzerinde “yapma” diye yazılı idi. Üçüncüsü üzerinde ise hiçbir yazı yoktu, boştu. Onlardan herhangi birisi bir yolculuğa çıkmak, evlenmek vb. gibi bir iş yapmak istedi mi boyutları birbirine eşit olan bu okları karıştırır, sonra da onlardan birisini çekerdi. Şâyet üzerinde “yap” yazılı olan ok çıkarsa o işi yapardı. “Yapma” yazılı ok çıkarsa o işi yapmaya girişmezdi. Üzerinde hiçbir yazı bulunmayan ok çıkarsa, bu iki oktan birisi çıkıncaya kadar ok çekmeye devam eder ve ona göre amel ederdi. İşte Allah, bu ve benzeri şekillerde kısmet aramayı onlara haram kıldı, bunun yerine de onlara bütün işlerinde Rablerine istiharede bulunma imkanı verdi. “Bütün bunlar fısktır.” Bununla Yüce Allah’ın kullarını korumak kastı ile haram kılmış olduğu ve az önce zikri geçen bütün haramlara işaret edilmektedir. Bunların fısk olduğu belirtilmektedir, yani bunlar, Allah’a itaatin dışına çıkarak şeytana itaatin alanına girmektir. Sonra Allah kullarına:“Bugün kâfirler dininizden (dönmenizden) ümitlerini kestiler” buyruğu ile onlara olan lütfunu hatırlatmaktadır. Kendisine işaret edilen “bugün” Arafe günüdür. Allah o günde dinini tamamlamış, kulu ve Rasûlünü zafere erdirmişti, müşrikler apaçık bir şekilde yardımsız kalmışlardı. Halbuki önceden mü’minleri dinlerinden geri çevirme arzusuna sahip idiler. Bu konuda umutları da vardı. Ancak İslâm’ın güçlendiğini, zafere kavuştuğunu, üstünlük sağladığını görünce artık mü’minlerin kendi dinlerine geri döneceklerinden yana ümitlerini büsbütün kestiler. Hatta onlardan korkmaya ve çekinmeye başladılar. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Veda Haccını yaptığı hicretin 10. yılında hiçbir müşrik hacca katılamadı ve Beytullah’ı çıplak bir kimse tavaf edemedi. Bu sebeple Allah: “Artık onlardan korkmayın, benden korkun” diye buyurmaktadır. Müşriklerden korkmayın, aksine sizi onlara karşı muzaffer kılan, onları yardımsız bırakan, bütün hile ve tuzaklarını başlarına geçiren Allah’tan korkun. “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” Sizi tam bir zafere kavuşturmak, zahir ve batını ilgilendiren şer’î bütün hükümleri ikmal etmek, usul ve furuû eksiksiz olarak ortaya koymak sureti ile dininizi tamamladım. Bundan dolayı Kitap ve Sünnet; dinin bütün ahkâmında, usûl ve furûunda kelimenin tam anlamı ile yeterlidir. İnsanların akaidi ve ahkamı öğrenmeleri için Kitap ve Sünnet bilgisi dışında Kelam ve benzeri başka ilimlere muhtaç olduklarını söyleyen tekellüf ehli her bir kimse, cahildir ve bu iddiasında haksızdır. Üstelik o, dolaylı olarak dinin (eksik olduğunu ve) ancak kendi söylediği ve davet ettiği şey ile tamamlanacağını iddia ediyor, demektir. Bu ise zulmün en büyüğü, Allah ve Rasûlü’ne cehalet nisbet etmenin en ileri derecesidir. “Üzerinizdeki” gizli ve açık “nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı beğenip seçtim” Sizi bu dine mensup olarak beğenip seçtiğim gibi, bu dini de sizin için beğenip seçtim. O halde onun gereklerini Rabbinize şükür olmak üzere yerine getirin. Size dinlerin en faziletlisi, en şereflisi ve en mükemmelini lütfettiği için de O’na hamd edin. “Kim son derece aç olur da günaha meyletmeksizin (bu sayılanlardan yemek) zorunda kalırsa,” yani Yüce Allah’ın: “leş, kan... size haram kılındı” buyruğunda geçen haramlardan herhangi bir şeyi yemeye mecbur kalır ve böyle bir zaruret ile karşı karşıya gelir de, “günaha meyletmeksizin” yani çaresiz kalmadıkça yememek ve kendisi için yeterli olacak miktardan fazlasını aşmamak sureti ile yerse “şüphesiz Allah Ğafûrdur,” yani mağfiret edendir, “Rahîmdir” yani merhamet edendir. Çünkü böyle bir durumda ona yemeyi mubah kılmış, bünyesini ayakta tutacak kadar yemesine -dininde herhangi bir eksiklik söz konusu olmaksızın- merhameti ile müsaade etmiştir.

5:4Page 107

يَسۡـَٔلُونَكَ مَاذَآ أُحِلَّ لَهُمۡۖ قُلۡ أُحِلَّ لَكُمُ ٱلطَّيِّبَٰتُ وَمَا عَلَّمۡتُم مِّنَ ٱلۡجَوَارِحِ مُكَلِّبِينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ ٱللَّهُۖ فَكُلُواْ مِمَّآ أَمۡسَكۡنَ عَلَيۡكُمۡ وَٱذۡكُرُواْ ٱسۡمَ ٱللَّهِ عَلَيۡهِۖ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَۚ إِنَّ ٱللَّهَ سَرِيعُ ٱلۡحِسَابِ ٤

They ask you, [O Muḥammad], what has been made lawful for them. Say, "Lawful for you are [all] good foods and [game caught by] what you have trained of hunting animals1 which you train as Allāh has taught you. So eat of what they catch for you, and mention the name of Allāh upon it, and fear Allāh." Indeed, Allāh is swift in account.

4- Sana kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: “Size bütün hoş ve temiz şeylerle Allah’ın size öğrettiklerini öğretmek sureti ile alıştırıp eğittiğiniz avcı hayvanların avladıkları helâl kılındı. Artık onların sizin için yakaladıklarını yiyin ve üzerine de Allah’ın adını anın. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir.

4. Yüce Allah peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Sana kendilerine” yiyeceklerden “neyin helâl kılındığını soruyorlar” buyurmaktadır. “De ki: Size bütün hoş ve temiz şeylerle… helâl kılındı” yani bedene de akla da zararı olmayan bununla birlikte faydası veya lezzeti olan her şey size helâl kılındı. Bunun kapsamına köylerde, ovalarda yetişen bütün tahıllar ve meyveler girdiği gibi, Şâri-i Hakîm’in -yırtıcı hayvanlar ve murdar olanlar gibi- istisna ettiği şeyler dışında kalan bütün kara ve deniz hayvanları da girmektedir. O bakımdan bu âyet-i kerime, mefhumu ile pis ve murdar olan şeylerin haram kılındığına da delil olmaktadır. Nitekim Allah bu hususu:“Onlara temiz ve hoş şeyleri helâl, pis ve murdar şeyleri de haram kılar…”(el-Araf, 7/157) buyruğunda açıkça ifade etmektedir. “Allah’ın size öğrettiklerini öğretmek sureti ile alıştırıp eğittiğiniz avcı hayvanların avladıkları” yani alıştırıp öğrettiğiniz avcı hayvanların avladıkları da helal kılındı… Bu âyet-i kerime bazı hususlara delil teşkil etmektedir: 1. Yüce Allah kullarına karşı lütufkardır, merhametlidir. Çünkü helâl yolları onlara geniş tutmuş ve avcı hayvanların avlayıp da kendilerinin fiilen kesmedikleri hayvanları onlara mubah kılmıştır. Avcı hayvanlardan maksat ise köpek, kaplan, şahin vb. gibi azı dişi ile ya da pençesi ile avlayan hayvanlardır. 2. Bu hayvanların örfen alıştırılmış ve öğretilmiş sayılabilecek şekilde eğitilmiş olmaları şarttır. Bu da gönderildiği vakit gitmesi, çağırıldığı vakit geri dönmesi, av hayvanını yakaladığı vakit de ondan yememesi ile anlaşılır. Bundan dolayı Allah burada:“Allah’ın size öğrettiklerini öğretmek sureti ile alıştırıp eğittiğiniz avcı hayvanların avladıkları helâl kılındı. Artık onların sizin için yakaladıklarını yiyin” yani sizin için yakaladıkları av hayvanlarından yiyin, buyurmaktadır. Avcı hayvanın kendisinden yediği hayvanı ise sahibi için mi yoksa kendisi için mi yakaladığı bilinemez. Zira o hayvanı kendisi için yakalamış olabilir. 3. Salınan av köpeğinin yahut kuş ve benzerlerinin, o av hayvanını yaralaması şartı vardır. Çünkü Allah “avcı hayvanların” buyurmaktadır (ki “الجوارح” kelimesi “yaralayıcı” anlamına gelmektedir). Ayrıca bundan önce boğulmuş hayvanların haram olduğu belirtilmiştir. Buna göre köpek veya bir başka avcı hayvanın boğduğu, yahut ağırlığı ile ölümüne sebep olduğu av hayvanı mubah olmaz. Bu hüküm (“الجوارح” ile ifade edilen) avcı hayvanların, avı azı dişleri ile yahut da pençeleri ile yaralayan hayvanlar olduğu görüşüne binaendir. Ancak meşhur olan görüş “الجوارح” kelimesinin (“yaralayan” değil) “kazanan” anlamında olduğudur. Bu ise avı elde edenler ve ona yetişenler manasındadır. O takdirde bu ifadede yukardaki görüşe delil olacak bir husus bulunmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. 4. Köpek beslemek, haram olmakla birlikte sahih hadislerde de geçtiği üzere av köpeğinin beslenmesi caizdir. Çünkü köpeğin avlayacağı hayvanın mubah olması ve onun eğitilmesi, beslenmesinin de caiz olmasını gerektirmektedir. 5. Köpeğin ağzının ava değdiği yer temizdir. Çünkü Yüce Allah bunu mubah kılmıştır ve onun yıkanmasından da söz etmemiştir. İşte bu, köpeğin ağzının değdiği yerin temiz olduğuna delildir. 6. Bu buyrukta ilmin faziletine de işaret edilmektedir. Şöyle ki eğitilmiş avcı hayvanın avı, bilgisi sebebi ile mubahtır. Eğitilmemiş ve av bilgisi olmayan hayvanın avı ise caiz değildir. 7. Köpeğin, kuşun veya benzeri av hayvanlarının eğitilmesi ile uğraşmak kötü bir iş değildir, boş ve batıl işlerden de değildir. Aksine bu, istenen bir iştir. Zira bu, hayvanın avının helâl olmasına ve onunla yararlanmaya vesiledir. 8. Bu buyrukta av köpeklerinin satışının mubah olduğunu söyleyenlerin lehine de delil vardır. Çünkü bir kimse böyle bir hayvanı ancak bu yolla elde etmek durumu ile karşı karşıya kalabilir. 9. Ayette ev hayvanının gönderilmesi esnasında besmele çekmenin şart olduğuna, kasten besmele çekilmeyecek olursa av hayvanının öldüreceği avın mubah olmayacağına da delil vardır. 10. Avcı hayvanın avladığını yemek, ister hayvan tarafından öldürülmüş olsun ister öldürülmemiş olsun caizdir. Hayvanın sahibi ava canlı olarak yetişecek olursa onu kesmesi gerekir, çünkü başka türlü onu yemek mubah olmaz. Daha sonra Yüce Allah kendisinden korkup sakınmaya teşvik etmekte, kıyamet günü hesap vaktinin geleceğini hatırlatarak sakındırmakta, bu hesabın yaklaşmış olduğunu belirterek:“Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir.” buyurmaktadır.

5:5Page 107

ٱلۡيَوۡمَ أُحِلَّ لَكُمُ ٱلطَّيِّبَٰتُۖ وَطَعَامُ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَٰبَ حِلّٞ لَّكُمۡ وَطَعَامُكُمۡ حِلّٞ لَّهُمۡۖ وَٱلۡمُحۡصَنَٰتُ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنَٰتِ وَٱلۡمُحۡصَنَٰتُ مِنَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَٰبَ مِن قَبۡلِكُمۡ إِذَآ ءَاتَيۡتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ مُحۡصِنِينَ غَيۡرَ مُسَٰفِحِينَ وَلَا مُتَّخِذِيٓ أَخۡدَانٖۗ وَمَن يَكۡفُرۡ بِٱلۡإِيمَٰنِ فَقَدۡ حَبِطَ عَمَلُهُۥ وَهُوَ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ مِنَ ٱلۡخَٰسِرِينَ ٥

This day [all] good foods have been made lawful, and the food of those who were given the Scripture is lawful for you and your food is lawful for them. And [lawful in marriage are] chaste women from among the believers and chaste women from among those who were given the Scripture before you, when you have given them their due compensation,1 desiring chastity, not unlawful sexual intercourse or taking [secret] lovers. And whoever denies the faith - his work has become worthless, and he, in the Hereafter, will be among the losers.

5- Bugün size hoş ve temiz olan şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği de size helâldir. Sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Muhsan olan mü’min kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden olan muhsan kadınlar da mehirlerini vermeniz, iffetlerinizi korumanız, zina etmemeniz ve gizli dost tutmamanız şartı ile (size helâldir). Kim imanı inkar ederse şüphesiz onun bütün ameli boşa gitmiştir ve o âhirette zarara uğrayanlardandır.

5. Yüce Allah lütuflarını açıklamak, kullarını kendisine şükretmeye ve adını çokça anmaya davet etmek üzere hoş ve temiz şeyleri onlara helâl kıldığını tekrarlamaktadır. Çünkü Allah, ihtiyaç duyacakları ve kendileri ile yararlanabilecekleri hoş ve temiz şeyleri onlara helâl kılmıştır. “Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği de size helâldir” Yani ey müslümanlar, diğer kâfirler müstesna olmak üzere yahudilerle hıristiyanların kestikleri size helâldir. Diğer kâfirlerin kestikleri ise müslümanlara helâl değildir. Bunun sebebi Kitap ehlinin peygamberlere ve kitaplara müntesip olmalarıdır. Bütün peygamberler de hayvanları Allah’tan başkası adına kesmenin haram olduğu konusunda ittifak üzeredirler. Çünkü bu şirktir. Yahudiler ve Hıristiyanlar da Allah’tan başkası adına hayvan kesmenin haram olduğunu dinî bir hüküm olarak kabul ederler. İşte bundan dolayı diğer kâfirler arasından sadece onların kestikleri mubah kılınmıştır. Âyet-i kerimede geçen “yiyecek”ten kastın, onların kestikleri hayvanlar olduğunun delili de şudur: Tahıl ve meyve gibi, kesilmesi söz konusu olmayan yiyecekler konusunda Kitap ehlinin özel bir durumu yoktur. Aksine bu gibi şeyler onların dışındakilere ait olsa dahi mubahtır. Aynı şekilde burada “yiyecek” kelimesinin onlara ait olarak (kitap verilenlerin yiyeceği denerek) söz konusu edilmesi bunun, onların kesmeleri sebebi ile yenecek hale gelen bir yiyecek olduğuna delildir. Burada “onların yiyecekleri” ifadesi temlik içindir ve bundan maksat da onların sahip oldukları yiyecektir (ve bunlar da bize helaldir), denemez. Çünkü bu, mubah olmayan gasp kapsamına girer ki bu yolla müslümanlardan bile bir şey yenmesi mubah değildir. “Sizin” ey müslümanlar “yiyeceğiniz de onlara helâldir” yani siz yediğiniz şeyleri onlara yedirebilirsiniz, bu da helâldir. “Muhsan olan mü’min kadınlar” da size helâldir. “Muhsan”dan kasıt, hür ve iffetli kadınlardır. “sizden önce kendilerine kitap verilenlerden olan” yani yahudi ve hristiyanlardan “muhsan” yani iffetli ve hür “kadınlar” da size helâl kılınmıştır. Bu buyruk Allah’ın:“Müşrik kadınları iman etmedikçe nikâhlamayın”(el-Bakara, 2/221) buyruğunu tahsis etmektedir. Âyet-i kerimenin mefhumundan mü’min köle kadınlarla/cariyelerle nikâhlanmanın hür erkeklere mubah olmadığı da anlaşılmaktadır. Kitap ehli olan cariyelerle nikah ise hiçbir durumda mubah değildir. Onların, hür mümin erkekler ile evlenmeleri Yüce Allah’ın:“Mü’min cariyelerinizden...”(en-Nisa, 4/25) buyruğu dolayısı ile mutlak olarak caiz değildir. Mü’min cariyelerin, hür mümin erkekler tarafından nikâhlanmaları ise ancak iki şartla caizdir: Bunlardan birincisi, hür kadınlarla evlenme imkânı ve gücü bulamamak; ikincisi de harama karşı kendini koruyamama korkusudur. Ahlaksız ve zinaya karşı iffetini korumayan kadınlara gelince bunlar ister müslüman olsunlar ister kitap ehlinden olsunlar nikâhlanmaları -tevbe etmedikleri sürece- mubah değildir. Çünkü Yüce Allah:“Zina eden erkek ancak zina eden veya müşrik olan bir kadını nikâhlar.”(en-Nur, 24/3) buyurmaktadır. Yüce Allah’ın:“mehirlerini vermeniz” buyruğuna gelince: Yani mehirlerini verdiğiniz takdirde onları nikâhlamanızı size mubah kıldık, demektir. Bir kimse bir kadına mehrini vermemeyi kararlaştıracak olursa, o kadın ona helâl olmaz. Eğer kadın reşid ise ve kendisine mal verilebilecek salahiyette ise bu mehri bizzat ona vermesi emredilir. Aksi takdirde koca bu mehri o kadının velisine verir. Buradaki mehirlerin kadınlara izafe edilmesi, kadının mehrinin tamamına malik olduğunun delilidir. Kadının gönül hoşluğu ile kocasına yahut kendi velisine veya onlardan başka herhangi birisine verdiği miktar müstesna hiçbir kimsenin o mehirde hakkı yoktur. “iffetlerinizi korumanız” yani bu mubahlık kendinizi haram yollarla başka kadınlara yaklaşmaktan korumak sureti ile kendi kadınlarınızın da iffetini korumanız halinde söz konusudur. “zina etmemeniz” ifadesi ise hiçbir kimse ile zina etmemeyi kapsar. “Gizli dost tutmamanız” ise dost (metres) kadınlar ile zina etmektir. Çünkü cahiliye döneminde zina edenlerin kimisi, önüne gelen herkesle zina ederdi. İşte ayette geçen “مسافح” bunlardır. Kimisi ise sevdiği ve dost edindiği ile zina ederdi. Yüce Allah bütün bunların iffete aykırı olduğunu ve evlenme şartları arasında erkeğin zinadan uzak ve iffetini koruyan birisi olması şartının da bulunduğunu haber vermektedir. “Kim imanı inkar ederse şüphesiz onun bütün ameli boşa gitmiştir.” Bu şu demektir: Kim Allah’ı ve iman edilmesi gereken kitaplarını, peygamberlerini yahut şer’î hükümlerden birisini inkar edecek olursa, küfrü üzere ölmesi halinde onun tüm ameli boşa gitmiş olur. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:“Artık içinizden her kim dininden irtidad eder de kâfir olarak ölürse işte böylelerinin bütün amelleri dünyada da âhirette de heder olup gider.”(el-Bakara, 2/217)“Ve o âhirette zarara uğrayanlardandır.” Kıyamet gününde kendilerini, mallarını, ailelerini ziyana sokan ve ebedi bedbahtlığa mahkum olanlardır.

5:6Page 108

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِذَا قُمۡتُمۡ إِلَى ٱلصَّلَوٰةِ فَٱغۡسِلُواْ وُجُوهَكُمۡ وَأَيۡدِيَكُمۡ إِلَى ٱلۡمَرَافِقِ وَٱمۡسَحُواْ بِرُءُوسِكُمۡ وَأَرۡجُلَكُمۡ إِلَى ٱلۡكَعۡبَيۡنِۚ وَإِن كُنتُمۡ جُنُبٗا فَٱطَّهَّرُواْۚ وَإِن كُنتُم مَّرۡضَىٰٓ أَوۡ عَلَىٰ سَفَرٍ أَوۡ جَآءَ أَحَدٞ مِّنكُم مِّنَ ٱلۡغَآئِطِ أَوۡ لَٰمَسۡتُمُ ٱلنِّسَآءَ فَلَمۡ تَجِدُواْ مَآءٗ فَتَيَمَّمُواْ صَعِيدٗا طَيِّبٗا فَٱمۡسَحُواْ بِوُجُوهِكُمۡ وَأَيۡدِيكُم مِّنۡهُۚ مَا يُرِيدُ ٱللَّهُ لِيَجۡعَلَ عَلَيۡكُم مِّنۡ حَرَجٖ وَلَٰكِن يُرِيدُ لِيُطَهِّرَكُمۡ وَلِيُتِمَّ نِعۡمَتَهُۥ عَلَيۡكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ ٦

O you who have believed, when you rise to [perform] prayer, wash your faces and your forearms to the elbows and wipe over your heads and wash your feet to the ankles. And if you are in a state of janābah,1 then purify yourselves. But if you are ill or on a journey or one of you comes from the place of relieving himself or you have contacted women2 and do not find water, then seek clean earth and wipe over your faces and hands with it. Allāh does not intend to make difficulty for you, but He intends to purify you and complete His favor upon you that you may be grateful.

6- Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar kollarınızı yıkayın. Başlarınızı meshedin, iki aşık kemiğinize kadar ayaklarınızı da (yıkayın). Eğer cünüp iseniz (gusledip) iyice temizlenin. Eğer hasta veya yolculukta olursanız yahut içinizden biri ayak yolundan gelirse veya kadınlara yaklaşmış olursanız da su bulamazsanız, o takdirde temiz toprakla teyemmüm edin ve onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Allah size güçlük çıkarmak istemez, aksine sizi iyice temizlemeyi ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.

6. Bu, oldukça önemli bir âyet-i kerimedir ve pek çok hükmü kapsamaktadır. Biz Allah’ın kolaylaştıracağı kadarıyla bu hükümlere yer vereceğiz: 1. Bu sözü edilen hükümlere sarılmak ve gereğince amel etmek imanın gereklerindendir ve bunlar olmaksızın iman tamamlanmaz. Çünkü Allah azze ve celle bu âyetin başında:“Ey iman edenler...” diyerek hitap etmektedir. Yani ey iman edenler, sizin için teşrî’ kıldığımız hükümlerle imanınızın gereği olarak amel edin. 2. Yüce Allah’ın:“Namaza kalkacağınız zaman” buyruğu ile namazı eda etme emri verilmektedir. 3. Yine “Namaza kalkacağınız zaman” buyruğu ile niyet emri de verilmektedir. Çünkü bu, “namaz kastı ve niyeti ile kalkacağınız zaman” demektir. 4. Namazın sıhhati için taharet şarttır. Çünkü Allah namaz için kalkma halinde taharetli olmayı emretmektedir. Emirde aslolan ise farziyet ifade etmesidir. 5. Taharet vaktin girmesi ile değil, namaza niyetlenmekle farz olur. 6. Farz, nafile, farz-ı kifaye, cenaze namazı vb. gibi kendisine namaz adı verilen her bir namazda taharet şarttır. Hatta pek çok ilim adamına göre sadece secde için dahi -tilavet ve şükür secdesi gibi- taharet şarttır. 7. Yüzün yıkanması emredilmiştir. Bir kimsenin karşıdan görülen ve mutad olarak saçın bitim yerlerinden çenenin alt tarafına kadar olan sınır, yüzün uzunlamasına sınırını teşkil eder. Enine sınırı ise kulaklar arasında kalan yerdir. Yüzü yıkama emrinin kapsamına sünnet gereği mazmaza (ağza su vermek) ve istinşak (burna su vermek) da girmektedir. Yine yüzde bulunan tüylerin yıkanması da yüzü yıkamanın kapsamına girer. Sakal eğer sık değilse suyun tene ulaştırılması şarttır. Eğer sık ise yüzeyinin yıkanması yeterlidir. 8. Kolların yıkanması ve sınırının dirseklere kadar oluşu. Buradaki “ إلى : e, a kadar” kelimesi, müfessirlerin çoğunluğunun dediği gibi “ مع : ile birlikte” anlamındadır. Yüce Allah’ın: ﴾ وَلَا تَأۡكُلُوٓاْ أَمۡوَٰلَهُمۡ إِلَىٰٓ أَمۡوَٰلِكُمۡۚ ﴿ / “…onların mallarını mallarınızla katarak (onlarla birlikte) yemeyin.”(en-Nisâ, 4/2) buyruğunda olduğu gibi. Diğer taraftan yıkanılması farz olan kısım, ancak bütün dirseğin yıkanması ile tamam olur. 9. Başın meshedilmesinin emredilmesi. 10. Başın tamamının meshedilmesinin gereği. Çünkü buradaki “ب” harfi teb’id (bir kısmını anlamında) değil, ilsak (bitiştirmek, yapıştırmak) anlamındadır. Bu da başın tümünün meshedilmesini gerektirir. 11. Mesh, ne şekilde olursa olsun yeterlidir. İki elle, birisiyle, bir bez parçası veya bir tahta parçası ile ve buna benzer herhangi bir şey ile olabilir. Çünkü meshi Allah mutlak olarak zikretmiş, herhangi bir sıfat ile kayıtlamamıştır. O halde bu da mutlak olarak sadece meshin yapılmasına delildir. 12. Farz olan, meshtir. Baş yıkanacak olsa ama üzerinden el geçirilmeyecek olsa bu yeterli olmaz. Çünkü o takdirde kişi Allah’ın emrini yerine getirmiş sayılmaz. 13. Aşık kemiklerine kadar ayakların yıkanmasının emredilmesi. Kollar hakkındaki açıklamalar burada da söz konusudur. 14. Cumhurun “ayaklarınızı” anlamındaki “وأرجلكم” kelimesini (“ve erculekum” şeklinde) fethalı okuması ile bu konuda (ayakların yıkanmayıp meshedileceği iddiasında bulunan) Rafızîlerin görüşü reddedilmiştir. Ayakların açık oldukları sürece meshedilmeleri caiz değildir. 15. Bu buyrukta “ayaklarınızı” anlamındaki “وأرجلكم” kelimesinin (“ve erculikum” şeklinde) esreli okunuşunda mestler üzerine meshe bir işaret vardır. Bu durumda her iki kıraat, belli bir manaya göre yorumlanmış olur. Bu kelimenin fethalı okunuşuna göre eğer açık iseler ayakların yıkanması gerekir. Esreli kıraate göre mest ile üzeri kapalı ise ayaklar meshedilir. 16. Abdestte tertibin (sıraya uymanın) emredilmiş olması. Çünkü Yüce Allah yıkanacak abdest azalarını belli bir sıra ile zikretmiştir. Yine Allah meshedilmesi gereken başı, yıkanması gereken iki aza arasında zikretmektedir. Bunun ifade ettiği tek husus, abdest azalarında tertibe riâyet etmektir. 17. Tertibe riayet, bu âyet-i kerimede adları zikrolunan dört azaya hastır. Mazmaza, istinşak ve yüzün yıkanması yahut da sağ ve sol eller ile sağ ve sol ayaklar arasında tertib farz değildir. Ancak mazmaza ve istinşakın, yüzün yıkanmasından önce yapılması ve el ile ayakların sağının da sollarından önce yıkanması müstehabdır. Başın meshedilmesinin kulaklara meshedilmesinden önce yapılması da müstehabdır. 18. Emrolunan şeklin gerçekleşmesi için her namaz için yeni abdest almanın emredilişi. 19. Cünüplükten dolayı gusletme emri. 20. Bedenin tamamen yıkanmasının farz oluşu. Çünkü Yüce Allah temizlenmeyi bedene izafe etmiş ve bu konuda onu bedenin herhangi bir bölümüne tahsis etmemiştir. 21. Cünüplükte saçların ve tüylerin hem yüzeyini hem de iç kısmını yıkamanın emredilişi. 22. Küçük hades, büyük hadesin kapsamına girmektedir. Her ikisini de yerine getirmekle yükümlü olan kimsenin niyet ettikten sonra bedenini tamamen yıkaması yeterlidir. Çünkü Yüce Allah ancak temizlenmeyi söz konusu etmiş ve ayrıca abdest almayı zikretmemiştir. 23. Cünüp, uyanıkken yahut uyurken menisi gelene yahut da meni gelmese bile cima eden kimseye denir. 24. İhtilam olduğunu hatırlamakla birlikte herhangi bir ıslaklık tespit edemeyen kimsenin gusletme yükümlülüğü yoktur. Çünkü onun cünüplüğü tahakkuk etmemiştir. 25. Yüce Allah kullarına bir lütuf olmak üzere teyemmümü meşru kıldığını hatırlatmaktadır. 26. Teyemmümü caiz kılan sebeplerden biri de su ile yıkanmanın zararlı olduğu bir hastalığın varlığıdır. Böyle birine teyemmüm caizdir. 27. Teyemmümü caiz kılan sebeplerin arasında yolculuk halinde olsun küçük abdest ve büyük abdest bozmaktan sonra olsun su bulamamak da vardır. Hastalık halinde ise su kullanmakla zarar görme söz konusu olacaksa su bulunsa bile teyemmüm caizdir. Diğer hallerde ise -ikamet halinde olsa dahi- suyun bulunmaması teyemmümü caiz kılar. 28. Ön ve arkadan çıkan pislik abdesti bozar. 29. Abdesti sadece bu ikisinin bozduğunu söyleyenler de bunu delil gösterirler. Bunların görüşlerine göre avret yerine dokunmakla veya başka bir sebeple abdest bozulmaz. 30. Açıktan söylenmesi hoşa gitmeyen hallerde kinayeli lafızlar kullanmanın müstehaptır. Çünkü Yüce Allah:“yahut içinizden biri ayak yolundan gelirse” buyurmaktadır. 31. Zevk alacak şekilde ve şehvetle kadına dokunmak abdesti bozar. 32. Teyemmümün geçerli olabilmesi için suyun bulunmaması şarttır. 33. Su bulununca -namazda olunsa dahi- teyemmüm bozulur. Çünkü Allah teyemmümü sadece suyun bulunmaması halinde mubah kılmıştır. 34. Vakit girmekle birlikte kişinin yanında su bulunmuyor ise eşyası arasında ve kendisine yakın yerlerde su araması gerekir. Çünkü suyu aramayan kimseye “su bulamayan” denilmez. 35. Ancak taharetinin bir bölümü için yetecek kadar su bulan bir kimsenin önce o miktarı kullanması, ondan sonra da teyemmüm etmesi gerekir. 36. Temiz şeylerle değişikliğe uğramış suyun kullanılması teyemmümden önce gelir. Yani böyle bir su da temizleyicidir. Çünkü su değişikliğe uğramış olsa da bir sudur ve bu da Allah’ın:“Su bulamazsanız” buyruğunun kapsamına girer. 37. Yüce Allah’ın:“teyemmüm edin” buyruğu dolayısı ile teyemmüm için niyet mutlaka gereklidir, çünkü bu ifade “kastedin” demektir. 38. Toprak olsun başka bir şey olsun yeryüzünün üst tabakasında bulunan her bir şey ile teyemmüm yeterlidir. Buna göre: “onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin” buyruğu ya çoğunlukla rastlanıldığı üzere yeryüzünün ellere ve yüze bulaşan, kendisi ile meshedilecek şekilde tozlu olmasından ötürü “tağlib (çoğunluğu esas alma)” kabilinden bir ifadedir yahut da daha faziletli olana irşat amaçlıdır. Yani tozlu toprakla teyemmümün mümkün olması halinde bunun daha evla olacağına işarettir. 39. Necis toprak ile teyemmüm geçerli olmaz. Çünkü bu “temiz” değil aksine pistir. 40. Teyemmümde yalnızca yüze ve ellere meshedilir, diğer azaların meshi söz konusu değildir. 41. Yüce Allah’ın: “yüzlerinize” buyruğu yüzün tamamını kapsar ve yüzün tümünün meshedilmesini gerektirir. Ancak toprağın ağza ve burna sokulmasına gerek yoktur, bu affedilmiştir. Aynı şekilde toprağın, tüyler ve sakallar seyrek olsa bile altlarına sokulması da affedilmiştir. 42. Eller sadece bileklere kadar meshedilir. Çünkü mutlak olarak kullanılmaları halinde ellerin sınırı budur. Eğer meshin dirseklere kadar ulaştırılması şart olsaydı Yüce Allah’ın abdestte bu kaydı zikrettiği gibi burada da bu kaydı söz konusu etmesi gerekirdi. 43. Âyet-i kerime, küçük hades olsun büyük hades olsun bütün hadesler için teyemmümün caiz oluşu konusunda umumidir. Hatta bedeni necaset için dahi söz konusudur. Çünkü Yüce Allah teyemmüm ile tahareti su ile taharete bedel kılmıştır. Âyet-i kerimede bunu mutlak olarak zikredip buna dair her hangi bir kayıt da söz konusu etmemiştir. Burada: Bedenin necaseti, teyemmümün hükmü kapsamına girmez; çünkü buyruk hadeslerle ilgilidir, denebilir ki ilim adamlarının cumhurunun görüşü de budur. 44. Küçük ve büyük hadeste teyemmüm yerleri aynıdır ve bu da yüz ve ellerdir. 45. Her iki hadesten dolayı taharet yapması gereken kimse, bu ikisi için teyemmüm yapacağı niyetinde bulunsa âyetin umumundan ve mutlak oluşundan hareketle tek bir teyemmüm yeterlidir. 46. Her ne ile olursa olsun -el ile veya başka bir şeyle- mesh yeterlidir. Çünkü Yüce Allah: “meshedin” buyurmuş ve ne ile mesh yapılacağını söz konusu etmemiştir. İşte bu her şey ile mesh yapılabileceğine delildir. 47. Abdestte şart olduğu gibi teyemmüm ile taharette de tertip şarttır. Çünkü Yüce Allah ellerin meshedilmesinden önce yüzün meshedilmesini söz konusu etmiştir. Dolayısıyla önce yüz sonra bileklere kadar eller meshedilir. 48. Allah azze ve celle bize teşrî’ etmiş olduğu hükümlerde herhangi bir zorluk, darlık ve sıkıntı takdir etmemiştir. Aksine O’nun şeriatı kullar için rahmettir. Bundan maksat ise onları temizlemek ve onlar üzerindeki nimetini tamamlamasıdır. 49. Zahirin temizliği su ve toprak iledir. Bu zahiri temizlik, batının tevhid ve samimi tevbe ile temizliğini tamamlayıcı bir hususiyettir. 50. Teyemmüm ile taharette duyularla ve müşahade ile idrak olunan bir temizlik ve taharet söz konusu değilse bile hiç şüphesiz ki bu, Yüce Allah’ın emrine uymaktan gelen manevi bir temizliktir. 51. Kulun yapması gereken; Allah’ın şeriatı, taharet ve diğer hükümlerdeki hikmetler ve sırlar üzerinde iyice düşünmektir. Ta ki böylelikle marifeti ve ilmi artsın, Allah’a şükür ve muhabbeti ziyadeleşsin. Yine kulları üstün ve yüksek mevkilere ulaştıran teşrî’ buyurduğu hükümlere de dikkat etmesi icab eder.

5:7Page 108

وَٱذۡكُرُواْ نِعۡمَةَ ٱللَّهِ عَلَيۡكُمۡ وَمِيثَٰقَهُ ٱلَّذِي وَاثَقَكُم بِهِۦٓ إِذۡ قُلۡتُمۡ سَمِعۡنَا وَأَطَعۡنَاۖ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَلِيمُۢ بِذَاتِ ٱلصُّدُورِ ٧

And remember the favor of Allāh upon you and His covenant with which He bound you when you said, "We hear and we obey"; and fear Allāh. Indeed, Allāh is Knowing of that within the breasts.

7- Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve:“Dinledik ve itaat ettik” dediğiniz zaman sizden aldığı sözü hatırlayın ve Allah’tan korkup sakının. Şüphe yok ki Allah göğüslerde olanı çok iyi bilendir.

7. Yüce Allah kullarına dinî ve dünyevî nimetlerini kalpleriyle hatırlamalarını ve dilleriyle anmalarını emretmektedir. Çünkü bunların sürekli olarak hatırlanması Allah’a şükretmeyi, O’nu sevmeyi, kalbin O’nun ihsan ve lütufları ile dolup taşmasını gerektirir. Bu hatırlayış ile dinî nimetlerden ötürü oluşan nefisteki kendini beğenme hali de ortadan kalkar, ayrıca Allah’ın lütuf ve ihsanı da artar. Bir de “Dinledik ve itaat ettik dediğiniz zaman sizden aldığı sözü hatırlayın.” Bundan maksat bu sözü, sözlü olarak telaffuz ettikleri değildir. Aksine bundan kasıt, Allah ve Rasûlüne iman etmekle onlara itaate bağlı kalmayı kabul ettiklerinin ifade edilmesidir. Bundan dolayıdır ki:“Dinledik ve itaat ettik dediğiniz zaman” buyrulmuştur. Yani senin bizi kendisine davet etmiş olduğun Kur’ânî ve kevnî âyetlerini kavrama, itaat etme ve bağlanma anlamında işittik. Bize vermiş olduğun emirlere uymak ve bize yasakladığın şeylerden de uzak kalmak suretiyle itaat ettik. Bu, dinin zahirî ve batınî bütün şer’î hükümlerini kapsar. Mü’minler bununla Allah’ın üzerlerindeki ahdini ve O’na verdikleri sözlerini hatırlarlar, bunu hatırlarından çıkarmazlar, emrolundukları şeyleri tam ve eksiksiz olarak yerine getirmeye gayret ederler. “Ve” bütün hallerinizde “Allah’tan korkup sakının. Şüphe yok ki Allah göğüslerde olanı çok iyi bilendir” Göğüslerin içlerinde sakladıkları düşünceleri, sırları ve hatırdan geçenleri bilir. Öyleyse kalplerinizde Allah’ın razı olmayacağı herhangi bir şeyin ortaya çıkmasından yahut da O’nun hoşlanmayacağı bir işi yapmaktan sakının. Hem O’nun mağfireti ve sevgisi ile hem de kulları hakkında samimi ve iyi niyetler ile kalplerinizi mamur edin. Çünkü böyle olursanız kötülüklerinizi ve günahlarınızı örter ve kalplerinizin salahını bidiği için iyiliklerinizi kat kat artırır.

Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
Layout

Читать на русском