As-Sa'di · Tafsir · in Turkish
Al-Ma'idah 5:8–31
5:8Page 108
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ كُونُواْ قَوَّٰمِينَ لِلَّهِ شُهَدَآءَ بِٱلۡقِسۡطِۖ وَلَا يَجۡرِمَنَّكُمۡ شَنَـَٔانُ قَوۡمٍ عَلَىٰٓ أَلَّا تَعۡدِلُواْۚ ٱعۡدِلُواْ هُوَ أَقۡرَبُ لِلتَّقۡوَىٰۖ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَۚ إِنَّ ٱللَّهَ خَبِيرُۢ بِمَا تَعۡمَلُونَ ٨
O you who have believed, be persistently standing firm for Allāh, witnesses in justice, and do not let the hatred of a people prevent you from being just. Be just; that is nearer to righteousness. And fear Allāh; indeed, Allāh is [fully] Aware of what you do.
8- Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsiz davranmaya sürüklemesin. Adil olun; çünkü o takvâya daha yakındır. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
8. “Ey” iman etmeleri emredilen şeylere “iman edenler!” İmanınızın gereğini yerine getirin ve “Allah için hakkı ayakta tutan ve adaletle şahitlik eden kimseler olun.” Zahir ve batın bütün hareketlerinizi adaleti ayakta tutarak yerine getirin. Bunu da dünyevî herhangi bir maksatla değil yalnız Allah için yapın. Tam anlamı ile adaleti amaçlayın. Söz ve davranışlarınızda ileri de gitmeyin, kusurlu davranarak geride de kalmayın. Yakın-uzak, dost-düşman herkese karşı da böyle davranın. “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsiz davranmaya sürüklemesin.” Adil olmayan ve adaleti gözetmeyen kimselerin yaptıkları gibi yapmayın. Aksine siz yakın dostunuzun lehine şahitlik ettiğiniz gibi gerektiğinde aleyhine de şahitlik edin. Düşmanınızın aleyhinde şehadette bulunduğunuz gibi gerektiğinde lehine de şahitlik edin. İsterse kâfir yahut bid’atçi olsun, yine de onun hakkında adaletli davranmak ve onun getirdiği hakkı kabul etmek gerekir. Bunu da hak o olduğu için yapmalıdır, yoksa o söyledi diye değil. Yine o söyledi diye hakkı da reddetmemelidir. Böyle yapılacak olursa hakka haksızlık yapılmış olur. “Adil olun çünkü o takvâya daha yakındır” yani ne kadar adaletli davranmaya gayret ederseniz, adalet gereğince uygulama yapmak için bütün gücünüzü ne kadar ortaya koyarsanız bu, kalplerinizin takvâya ulaşmasına daha bir yakındır. Adalet tam oldu mu takvâ da tam olur. “Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” Dolayısyla da hayrıyla, şerriyle, küçüğüyle büyüğüyle amellerinizin karşılığı -hem dünyada hem de âhirette- verecektir.
5:9–10Page 108
وَعَدَ ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَهُم مَّغۡفِرَةٞ وَأَجۡرٌ عَظِيمٞ ٩
Allāh has promised those who believe and do righteous deeds [that] for them there is forgiveness and great reward.
وَٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَآ أُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلۡجَحِيمِ ١٠
But those who disbelieve and deny Our signs - those are the companions of Hellfire.
9- Allah, iman edip salih ameller işleyenlere:“Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır” diye vaad etmiştir. 10- Kâfir olup da âyetlerimizi yalanlayanlara gelince işte onlar da cehennem ehlidir.
9. Vaadinden asla caymayan ve söz verenlerin en doğru sözlüsü olan “Allah”, kendisine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe “iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenlere” günahlarını affetmek ve cezalarını da bağışlamak sureti ile mağfiret edeceğini ve Yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediği büyük bir ecir ve mükâfat vereceğini vaadetmiştir. “Onlar için, o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez.”(es-Secde, 32/17)
10. “Kâfir olup da” apaçık hakka delâlet eden “âyetlerimizi” hakikat apaçık ortaya çıktıktan sonra “yalanlayanlara gelince işte onlar da cehennem ehlidir.” Bir arkadaşın arkadaşından ayrılmadığı gibi oradan hiç ayrılmaz ve hep orada kalırlar.
5:11Page 109
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱذۡكُرُواْ نِعۡمَتَ ٱللَّهِ عَلَيۡكُمۡ إِذۡ هَمَّ قَوۡمٌ أَن يَبۡسُطُوٓاْ إِلَيۡكُمۡ أَيۡدِيَهُمۡ فَكَفَّ أَيۡدِيَهُمۡ عَنكُمۡۖ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَۚ وَعَلَى ٱللَّهِ فَلۡيَتَوَكَّلِ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ ١١
O you who have believed, remember the favor of Allāh upon you when a people determined to extend their hands [in aggression] against you, but He withheld their hands from you; and fear Allāh. And upon Allāh let the believers rely.
11- Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani bir topluluk size ellerini uzatmak istemişti de onların ellerini sizden geri çekmişti. Allah’tan korkup sakının. Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.
11. Yüce Allah mü’minlere büyük nimetlerini hatırlatmakta ve bu nimetleri hem kalpleri ile hem de dilleri ile anmaya teşvik etmektedir. Onlar, düşmanlarını öldürmüş olmayı, mallarını ve ülkelerini almayı, onları esir etmeyi bir nimet olarak değerlendirdikleri gibi aynı şekilde Allah'ın, düşmanların onlara uzanan ellerini tutmasını, hile ve tuzaklarını başlarına geçirmesini de Allah’ın üzerlerindeki bir nimeti olarak saymalıdırlar. Çünkü düşmanlar bir iş yapmak ister, bunu yapabileceklerini zannederler de mü’minlere yapmak istedilerini gerçekleştiremezlerse işte bu, Allah’ın mü’min kullarına bir yardımıdır. Mü’minlerin bundan dolayı Allah’a şükretmeleri, O’na ibadet etmeleri ve O’nu anmaları gerekir. Bu ise kâfir, münafık ve haddi aşan herhangi bir kimsenin mü’minlere bir kötülük yapmak isteyip de Allah’ın onun müslümanlara vermek istediği kötülüğü alıkoyması şeklindeki bütün halleri kapsar ve bütün bu haller bu âyetin kapsamına girer. Daha sonra Yüce Allah hem düşmanlarına karşı zafer kazanmak için hem de diğer bütün hallerinde kendisi ile Allah’ın yardımını isteyebilecekleri bir hususu emrederek:“Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler” buyurmaktadır. Yani dini ve dünyevi maslahatlarını elde etmekte O’na güvenmelidirler. Kendi güç ve imkânlarından uzaklaşarak, arzu ettikleri şeyleri ele geçirmek için Yüce Allah’a dayanmalıdırlar. Kulun tevvekkülü imanı ile orantılıdır. Tevekkül ise kalbin, ittifakla kabul edilmiş görevleri arasında yer alır.
5:12–13Page 109
۞ وَلَقَدۡ أَخَذَ ٱللَّهُ مِيثَٰقَ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ وَبَعَثۡنَا مِنۡهُمُ ٱثۡنَيۡ عَشَرَ نَقِيبٗاۖ وَقَالَ ٱللَّهُ إِنِّي مَعَكُمۡۖ لَئِنۡ أَقَمۡتُمُ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتَيۡتُمُ ٱلزَّكَوٰةَ وَءَامَنتُم بِرُسُلِي وَعَزَّرۡتُمُوهُمۡ وَأَقۡرَضۡتُمُ ٱللَّهَ قَرۡضًا حَسَنٗا لَّأُكَفِّرَنَّ عَنكُمۡ سَيِّـَٔاتِكُمۡ وَلَأُدۡخِلَنَّكُمۡ جَنَّٰتٖ تَجۡرِي مِن تَحۡتِهَا ٱلۡأَنۡهَٰرُۚ فَمَن كَفَرَ بَعۡدَ ذَٰلِكَ مِنكُمۡ فَقَدۡ ضَلَّ سَوَآءَ ٱلسَّبِيلِ ١٢
And Allāh had already taken a covenant from the Children of Israel, and We delegated from among them twelve leaders. And Allāh said, "I am with you. If you establish prayer and give zakāh and believe in My messengers and support them and loan Allāh a goodly loan,1 I will surely remove from you your misdeeds and admit you to gardens beneath which rivers flow. But whoever of you disbelieves after that has certainly strayed from the soundness of the way."
فَبِمَا نَقۡضِهِم مِّيثَٰقَهُمۡ لَعَنَّٰهُمۡ وَجَعَلۡنَا قُلُوبَهُمۡ قَٰسِيَةٗۖ يُحَرِّفُونَ ٱلۡكَلِمَ عَن مَّوَاضِعِهِۦ وَنَسُواْ حَظّٗا مِّمَّا ذُكِّرُواْ بِهِۦۚ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلَىٰ خَآئِنَةٖ مِّنۡهُمۡ إِلَّا قَلِيلٗا مِّنۡهُمۡۖ فَٱعۡفُ عَنۡهُمۡ وَٱصۡفَحۡۚ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ١٣
So for their breaking of the covenant We cursed them and made their hearts hardened. They distort words from their [proper] places [i.e., usages] and have forgotten a portion of that of which they were reminded.1 And you will still observe deceit among them, except a few of them. But pardon them and overlook [their misdeeds]. Indeed, Allāh loves the doers of good.
12- Andolsun ki Allah İsrailoğullarından misak almıştı. İçlerinden on iki de nakib göndermiştik. Allah buyurmuştu ki:“Şüphesiz ben sizinle beraberim. Andolsun eğer namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, peygamberlerime iman eder, onlara gereği gibi yardım eder ve Allah’a güzel bir borç verirseniz elbette günahlarınızı örterim ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra içinizden kim küfre saparsa muhakkak o, doğru yoldan sapmış olur.” 13- Böyle iken sözlerini bozdukları için biz de onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar, kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif ederler. Kendilerine verilen öğütten önemli bir kısmı da unuttular. İçlerinden pek azı müstesna olmak üzere sen onların daima hainlik ettiklerini görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphe yok ki Allah ihsan sahiplerini sever.
12. Yüce Allah İsrailoğullarından ağır ve pekiştirilmiş bir söz aldığını haber vermekte, aldığı bu sözün niteliğini, gereğini yerine getirmeleri halinde alacakları ecirleri, yerine getirmeyecek olurlarsa da kazanacakları günahı bildirmektedir. Daha sonra Yüce Allah, onların bu sözlerinin gereğini yerine getirmediklerini ve kendilerine verdiği cezayı söz konusu etmektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Andolsun ki Allah İsrailoğullarından misak” yani oldukça ağır ve pekiştirilmiş bir söz “almıştı.” “İçlerinden on iki de nakib göndermiştik.” Altındakilere başkanlık edecek ve onların işlerine nezaret edecek on iki kişi tayin etmiştik. Bu, onlara nezaret etsinler, emrolundukları şeyleri yerine getirmeleri için onları teşvik etsinler ve doğruya davet etsinler diye idi. “Allah” bu yükleri yüklenen nakiblere “buyurmuştu ki: Şüphesiz ben” yardım ve desteğim ile “sizinle beraberim” Yardım ve destek ise bunu hak ettirecek çaba oranındadır. Daha sonra Allah azze ve celle onlardan aldığı sözü, söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun eğer namazı dosdoğru kılar” yani gereklerini yerine getirerek ve devamlı olmak üzere hem zahiren hem batınen eda eder “zekâtı” hak sahiplerine “verir” en faziletlileri ve mükemmelleri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem olan bütün “peygamberlerime inanır, onlara gereği gibi yardım eder” yani tazim eder ve onlara karşı gerekli olan ihtiram ve itaati gösterirseniz “ve Allah’a güzel bir borç verirseniz” samimiyet, ihlâs ve helâl kazançtan sadaka verir ve ihsanda bulunursanız; evet, bütün bunları yerine getirecek olursanız “elbette günahlarınızı örterim ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokarım.” Böylelikle bunları yapanlara hem arzu edilen cennet ve içindeki nimetlerin verileceği vaadedilmekte, hem de hoşlanılmayan şeyler olan günahların affedileceği ve buna bağlı olarak cezaların bertaraf edileceği vaadedilmektedir. “Bundan” yani yeminlerle sağlamlaştırılıp pekiştirilmiş ve mükafatı da söz konusu edilerek teşvik edilmiş bu söz ve ahitten, bu yükümlülüklerden “sonra içinizden kim küfre saparsa muhakkak o, doğru yoldan” kasti olarak ve bilerek “sapmış olur.” Böylelikle de mükâfattan mahrumiyet ve cezanın gerçekleşmesi gibi sapıtanların hak ettikleri şeyleri hak eder.
13. Bu buyrukta sanki şöyle denmektedir: Acaba onlar, Allah’a verdikleri bu sözü yerine getirdiler mi yoksa bozdular mı? İşte Yüce Allah, onların bu sözlerini bozduklarını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Böyle iken sözlerini bozdukları için” yani sözlerini bozmaları sebebi ile onları çeşitli şekillerde cezalandırdık: Birincisi: “Onları lanetledik” yani rahmetimizden kovup uzaklaştırdık. Çünkü onlar bizzat kendilerine karşı rahmet kapılarını kapatmışlardı. Rahmetin en büyük sebebi olan kendilerinden alınan sözü yerine getirmemişlerdi. İkincisi:“kalplerini katılaştırdık” Öğütlerin etkilemeyeceği, âyet ve uyarıların fayda sağlamayacağı katı bir hale getirdik. O nedenle herhangi bir teşvik onları harekete geçirmiyor, herhangi bir korkutma sebebi ile de ellerini kötülükten geri çekmiyorlardı. Hidâyetin de hayrın da hiçbir fayda sağlayamayacağı, kötülükten başka bir şey bulunmayan böyle bir kalbe sahip olmak, bir kul için en büyük cezalardan birisidir. Üçüncüsü:“Onlar, kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif ederler” yani onlar kelimeleri yerlerinden oynatmak ve tahrif edip değiştirmek belasına uğradılar. Allah’ın belli bir manayı murad ettiği sözü Allah ve Rasûlü’nün murad ettiğinden başka bir hale soktular. Dördüncüsü:“Kendilerine verilen öğütten önemli bir kısmı da unuttular.” Onlara Tevrat ile ve Allah’ın Mûsâ’ya indirdikleri ile öğüt verildi. Fakat onlar bunun önemli bir bölümünü unuttular. Bu ifade hem onun bilgisinin unutulmasını ve onların bu ilmi unutup kaybettiklerini ifade etmektedir. Yani Allah’ın onlara bir ceza olmak üzere bunları unutturduğunu, onların bir çoğunun ellerinde bulunmadığını ifade etmektedir. Hem de bu, emrolunanı terk etme anlamındaki amelin unutulmasını da ifade etmektedir. Böylece onlar emrolunduklarını yerine getirmek muvaffakiyetine nail olamadılar. Bu ayet, kitap ehlinin kitaplarında zikrolunan yahut da kendi dönemlerinde meydana gelen ama onların inkâr ettikleri bazı şeylerin, unuttukları şeyler arasında olduğuna delil gösterilebilir. Beşincisi: Sürekli bir hainliktir ki “içlerinden pek azı müstesna olmak üzere sen onların daima” hem Allah’a hem de mü’min kullara “hainlik ettiklerini görürsün.” Onların en büyük hainlikleri ise kendilerine öğüt veren, haklarında hüsnü zan besleyen kimseye karşı hakkı gizlemeleri ve küfürleri üzere kalmalarıdır. Bu, çok büyük bir hainliktir. İşte bu hoş olmayan hasletler, onların sıfatlarına sahip olan herkes hakkında geçerlidir. Yani Allah’ın verdiği emirleri yerine getirmeyen ve Allah’ın kendisinden aldığı sözlere riâyet etmeyen herkes, tıpkı İsrailoğulları gibi lanetten, kalp katılığından, sözlerin tahrif edilmesi ile müptela oluştan hak ettiği payını alır ve doğruya ulaşma muvaffakiyetini elde edemez. Kendisine verilen öğüdün bir bölümünü de unutur ve mutlaka hainliğe müptela olur. Yüce Allah’tan esenlik dileriz. Allah Teala, onlara hatırlatılan şeylere “حظ” (önemli bir pay, nasip) adını vermektedir. Çünkü en büyük pay ve nasip odur. Onun dışında kalanlar ise geçici dünyevi nasiplerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Derken zineti içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki: “Keşke Karun’a verilenin bize de verilseydi. Gerçekten de o büyük bir pay sahibidir.”(el-Kasas, 28/79) Yüce Allah faydalı olan pay hakkında da şöyle buyurmaktadır: “Buna ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak büyük bir pay sahibi olanlar kavuşturulur.”(Fussilet, 41/35) Yüce Allah’ın: “içlerinden pek azı müstesna olmak üzere” buyruğuna gelince, yani bu pek az bölüm Allah’a verdikleri sözlerinde bağlı kaldılar. O da onlara muvaffakiyet verdi ve onları dosdoğru yola iletti. “Yine de sen onları affet ve aldırış etme.” Yani onlardan affedilmelerini gerektiren türden sadır olacak ve seni rahatsız edecek şeyler dolayısı ile onları sorgulama, onları bağışla! Çünkü bu ihsan çeşitlerindendir. “Şüphe yok ki Allah ihsan sahiplerini sever.” Allah hakkında ihsan, Allah’a O’nu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan dahi O seni görür. Yaratılmışlar hakkında ihsan ise onlara dini ve dünyevi bakımdan faydalı olacak şeyleri karşılıksız olarak vermektir.
5:14Page 110
وَمِنَ ٱلَّذِينَ قَالُوٓاْ إِنَّا نَصَٰرَىٰٓ أَخَذۡنَا مِيثَٰقَهُمۡ فَنَسُواْ حَظّٗا مِّمَّا ذُكِّرُواْ بِهِۦ فَأَغۡرَيۡنَا بَيۡنَهُمُ ٱلۡعَدَاوَةَ وَٱلۡبَغۡضَآءَ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِۚ وَسَوۡفَ يُنَبِّئُهُمُ ٱللَّهُ بِمَا كَانُواْ يَصۡنَعُونَ ١٤
And from those who say, "We are Christians" We took their covenant; but they forgot a portion of that of which they were reminded.1 So We caused among them2 animosity and hatred until the Day of Resurrection. And Allāh is going to inform them about what they used to do.
14- “Biz nasârâyız” diyen (Hıristiyanlardan) da mîsâk almıştık. Onlar da kendilerine verilen öğütlerden önemli bir kısmı unuttular. Biz de Kıyamet gününe kadar aralarına kin ve düşmanlık yerleştirdik. Allah yaptıklarını onlara haber verecektir.
14. Yani yahudilerden söz ve ahit aldığımız gibi aynı şekilde “Biz nasârâyız” yani Meryem oğlu İsa’nın yardımcılarıyız, diyen ve böylece Allah’a ve rasûllerine, onların getirdiklerine iman ettiklerine dair kendilerini tezkiye edenlerden de sağlam bir şekilde söz almıştık. Bununla birlikte onlar da ahitlerini bozdular. “Onlar da kendilerine verilen öğütlerden önemli bir kısmı unuttular” Hem ilmi unuttular, hem de ameli unuttular. “Biz de Kıyamet gününe kadar aralarına kin ve düşmanlık yerleştirdik.” Onların kimini kimine musallat kıldık. Aralarında öyle kötülükler ve öyle olumsuzluklar oldu ki bu, birbirlerine kin duymalarına ve birbirlerine Kıyamet gününe kadar sürüp gidecek düşmanlıklar beslemelerine sebep oldu. Bu, gözle görülen bir durumdur. Zira Hıristiyanlar hâlâ kin, düşmanlık ve ayrılık içerisindedirler. “Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.” ve bundan dolayı onları cezalandıracaktır.
5:15–16Page 110
يَٰٓأَهۡلَ ٱلۡكِتَٰبِ قَدۡ جَآءَكُمۡ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمۡ كَثِيرٗا مِّمَّا كُنتُمۡ تُخۡفُونَ مِنَ ٱلۡكِتَٰبِ وَيَعۡفُواْ عَن كَثِيرٖۚ قَدۡ جَآءَكُم مِّنَ ٱللَّهِ نُورٞ وَكِتَٰبٞ مُّبِينٞ ١٥
O People of the Scripture, there has come to you Our Messenger making clear to you much of what you used to conceal of the Scripture and overlooking much.1 There has come to you from Allāh a light and a clear Book [i.e., the Qur’ān]
يَهۡدِي بِهِ ٱللَّهُ مَنِ ٱتَّبَعَ رِضۡوَٰنَهُۥ سُبُلَ ٱلسَّلَٰمِ وَيُخۡرِجُهُم مِّنَ ٱلظُّلُمَٰتِ إِلَى ٱلنُّورِ بِإِذۡنِهِۦ وَيَهۡدِيهِمۡ إِلَىٰ صِرَٰطٖ مُّسۡتَقِيمٖ ١٦
By which Allāh guides those who pursue His pleasure to the ways of peace1 and brings them out from darknesses into the light, by His permission, and guides them to a straight path.
15- Ey ehl-i kitap, size Rasulümüz geldi. O, kitaptan gizlediğiniz şeylerin çoğunu size açıklıyor ve birçoğunu da affediyor. Şüphesiz ki size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir. 16- Ki Allah onunla, rızası ardınca gidenleri selamet yollarına iletir, onları izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru yola iletir.
15. Yüce Allah yahudi ve hristiyanlardan oluşan kitap ehlinden almış olduğu sözü ve onların -pek azı müstesna- bu sözü bozduklarını söz konusu ettikten sonra hepsine Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmelerini emretmiş ve onlara karşı onun nübüvvetinin doğruluğuna dair kesin bir belgeyi delil olarak göstermiştir ki o da şudur: Bu peygamber onlara insanlardan -hatta kendi dinlerine mensup olan avamdan bile- sakladıkları pek çok şeyi beyan etmektedir. İlim konusunda parmakla gösterilecek kimseler oldukları halde ve o dönemde başkaları da ancak onlar kadar bilgi sahibi iken ve ilim sahibi olmaya istekli olan kimseler ilmi ancak onlar vasıtası ile öğrenebilecek durumda iken Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gelip kendi aralarında gizlemeye çalıştıkları hususları beyan eden bu Kur’ân-ı Azim’i getirmesi -üstelik okuması ve yazması olmayan bir ümmi iken bunu gerçekleştirmesi- onun risaletinin kesin oluşunun en açık delillerindendir. Onların kitaplarında Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sıfatlarının bulunması, ona dair müjdelerin yer alması, recm âyetini açıklaması ve benzeri hususlar bu delillere verilebilecek örnekler arasındadır. “Birçoğunu da affediyor” Hikmetin, açıklanmasını gerektirmediği hususları açıklamaksızın bırakıyor. “Şüphesiz ki size Allah’tan bir nur” yani bilgisizliğin karanlıklarına ve sapıklığın körlüğüne karşı kendisiyle aydınlanılan Kur’ân-ı Kerîm “ve apaçık bir Kitap gelmiştir.” Allah’ı, isimlerini, sıfatlarını, fiillerini bilmek, şer’i hükümler ve cezai hükümler gibi insanların din ve dünya ile ilgili gerek duyacakları bilgileri açıklayan bir kitaptır bu.
16. Bu Kur’ân-ı Kerîm ile kimler hidâyet bulacaktır? Bu hidâyetin gerçekleşmesi için kulun yerine getirmesi gereken şeyler nelerdir? Bu konuda da Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:“Ki Allah onunla, rızası ardınca gidenleri selamet yollarına iletir” Allah’ın rızasını elde etmeye gayret ve çaba göstermek sureti ile güzel bir maksada sahip olan kimseleri Allah, selamet yollarına iletir, hidayet eder. O yolları izleyenler azaptan yana selamette olurlar ve bu da o kimseyi selamet yurduna (cennete) ulaştırır. Hidayet de icmali ve tafsili olarak hakkı bilmek ve gereğince amel etmektir. “Onları izni ile karanlıklardan” küfür, bid’at, masiyet, bilgisizlik ve gafletin karanlıklarından “aydınlığa” imanın, sünnetin, itaatin, ilim ve zikrin aydınlığına “çıkarır.” Bütün bunlar ise Allah’ın izni ile hidâyetin kapsamı içerisine girerler. O Allah ki ne dilerse olur, dilemediği hiç bir şey de olmaz. “ve dosdoğru yola iletir.”
5:17–18Page 110
لَّقَدۡ كَفَرَ ٱلَّذِينَ قَالُوٓاْ إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلۡمَسِيحُ ٱبۡنُ مَرۡيَمَۚ قُلۡ فَمَن يَمۡلِكُ مِنَ ٱللَّهِ شَيۡـًٔا إِنۡ أَرَادَ أَن يُهۡلِكَ ٱلۡمَسِيحَ ٱبۡنَ مَرۡيَمَ وَأُمَّهُۥ وَمَن فِي ٱلۡأَرۡضِ جَمِيعٗاۗ وَلِلَّهِ مُلۡكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَاۚ يَخۡلُقُ مَا يَشَآءُۚ وَٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٖ قَدِيرٞ ١٧
They have certainly disbelieved who say that Allāh is Christ, the son of Mary. Say, "Then who could prevent Allāh at all if He had intended to destroy Christ, the son of Mary, or his mother or everyone on the earth?" And to Allāh belongs the dominion of the heavens and the earth and whatever is between them. He creates what He wills, and Allāh is over all things competent.
وَقَالَتِ ٱلۡيَهُودُ وَٱلنَّصَٰرَىٰ نَحۡنُ أَبۡنَٰٓؤُاْ ٱللَّهِ وَأَحِبَّٰٓؤُهُۥۚ قُلۡ فَلِمَ يُعَذِّبُكُم بِذُنُوبِكُمۖ بَلۡ أَنتُم بَشَرٞ مِّمَّنۡ خَلَقَۚ يَغۡفِرُ لِمَن يَشَآءُ وَيُعَذِّبُ مَن يَشَآءُۚ وَلِلَّهِ مُلۡكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَاۖ وَإِلَيۡهِ ٱلۡمَصِيرُ ١٨
But the Jews and the Christians say, "We are the children of Allāh and His beloved." Say, "Then why does He punish you for your sins?" Rather, you are human beings from among those He has created. He forgives whom He wills, and He punishes whom He wills. And to Allāh belongs the dominion of the heavens and the earth and whatever is between them, and to Him is the [final] destination.
17- Andolsun ki:“Allah Meryem oğlu Mesihtir” diyenler kâfir olmuşlardır. De ki:“Eğer Allah Meryem oğlu Mesih’i, anasını ve yeryüzünde bulunanların hepsini helâk etmek isterse O’ndan kim bir şey kurtarabilir? Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin hükümranlığı Allah’ındır. O dilediğini yaratır. Allah her şeye gücü yetendir. 18- Yahudi ve hıristiyanlar: “Biz Allah’ın oğulları ve sevdikleriyiz” dediler. De ki: “Öyle ise günahlarınız yüzünden niçin size azap ediyor? Hayır, siz de O’nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediği kimseyi mağfiret eder ve dilediği kimseye de azap eder. Göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki her şeyin hükümranlığı Allah’a aittir. Dönüş de yalnız O’nadır.
17. Yüce Allah Kitap ehlinden ahit aldığını, onların bu ahdin gereğini yerine getirmeyip bozduklarını söz konusu ettikten sonra onların son derece çirkin sözlerini de zikretmekte ve Hristiyanların, kendilerinden başka hiçbir kimsenin söylemediği:“Allah Meryem oğlu Mesihtir” şeklindeki sözlerini bildirmektedir. Onların bu konuda şüphe ve tereddüde düşmelerinin sebebi ise İsa’nın babasız olarak dünyaya gelmesidir. Onlar, İsa hakkında böyle batıl bir inanca saplandılar. Ama Havva da İsa’ya benzemektedir. Zira o da annesiz yaratılmıştır. Adem ise bu konuda ondan daha ileridedir. Zira o hem babasız, hem de annesiz olarak yaratılmıştır. O halde niye Mesih’in ilah olduğunu ileri sürdükleri gibi bunların da ilâh olduğunu iddia etmiyorlar? İşte bu, onların sözlerinin delilsiz olduğunun, hatta şüphe dahi söz konusu olmaksızın hevaya uymaktan ibaret olduğunun göstergesidir. Yüce Allah da onların bu iddialarını açık ve akli delillerle reddederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: “Eğer Allah Meryem oğlu Mesih’i, anasını ve yeryüzünde bulunanların hepsini helâk etmek isterse O’ndan kim bir şey kurtarabilir?” Allah sözü edilenleri helâk etmeyi dileyecek olsa bunu engelleme güç ve imkânları bulunmadığına, buna karşı koyacak kudretleri olmadığına göre bu, kendisinin helâk edilmesini engelleyemeyen kimsenin ilâhlığının söz konusu olamayacağına ve hiçbir kurtuluş gücüne sahip olmadığına açık bir delildir. Yüce Allah’ın bir ve tek olduğunun delillerinden birisi de şudur:“Göklerin, yerin ve iki arasındaki her şeyin hükümranlığı Allah’ındır.” O kevnî, şer’î ve cezaî hükmü gereğince onlarda tasarrufta bulunur. Onlar da Allah’ın egemenliği ve idaresi altındadırlar. O halde hiç muhtaç ve mülkiyet altındaki bir kulun, her bakımdan muhtaç olmayan, bir mabud ve ilâh olması mümkün olabilir mi? Bu, imkânsız şeylerin en ileri derecede olanlarındandır. Ayrıca onların Meryem oğlu İsa Mesih’in babasız olarak yaratılmasını garip karşılamalarının açıklanabilir bir tarafı da yoktur. Çünkü Şüphesiz Allah “dilediğini yaratır.” Dilerse baba ve anneden -diğer Âdemoğulları gibi- dilerse Havva’da olduğu gibi bir babadan fakat annesiz, dilerse de İsa’da olduğu gibi babasız, sadece anneden yaratır. Dilerse de Âdem gibi hem babasız, hem annesiz yaratır. Allah azze ve celle’nin herhangi bir şekilde yaratması, O’nun her hususta geçerli olan meşiet ve iradesi iledir ve hiçbir şey O’nun irade ve meşieti açısından zor değildir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah her şeye gücü yetendir.” buyurmaktadır.
18. Yahudi ve hristiyanların iddialarından birisi de kendilerini temize çıkarmak üzere ortaya attıkları batıl bir iddiada bulunmalarıdır. Şöyle ki onların her birisi ayrı ayrı:“Biz Allah’ın oğulları ve sevdikleriyiz” demişlerdi. Onların dinlerine göre “oğul” sevgili demektir. Bununla gerçek oğulluğu kastetmemişlerdi. Çünkü gerçek oğulluk sadece hristiyanların Mesih hakkındaki görüşleri için söz konusudur. Yüce Allah delilsiz bir iddiada bulunduklarından dolayı onların bu görüşlerini reddetmek üzere şöyle buyurmuştur: “Öyle ise günahlarınız yüzünden niçin size azap ediyor?” Sizler gerçekten O’nun sevdikleri olsaydınız sizi cezalandırmazdı. Allah azze ve celle ancak kendisini razı edecek olan işleri yapan kimseleri sever. “Hayır, siz de O’nun yarattığı insanlardansınız.” Sizin hakkınızda da ilâhi adalet ve lütfun hükümleri cereyan eder. “O, dilediği kimseyi” mağfirete layık olursa “mağfiret eder”; azabı gerektiren sebepleri yerine getiren “dilediği kimseye de azap eder.”“Göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki her şeyin hükümranlığı Allah’a aittir. Dönüş de yalnız O’nadır.” Yani sizler O’nun egemenliği altındaki varlıklardansınız. Âhiret yurdunda da Allah’ın huzuruna dönecek kimselersiniz ve O, size amellerinizin karşılığını verecektir. Bu böyle olduğuna göre sizi özel olarak böyle bir üstünlüğe sahip kılan nedir?
5:19Page 111
يَٰٓأَهۡلَ ٱلۡكِتَٰبِ قَدۡ جَآءَكُمۡ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمۡ عَلَىٰ فَتۡرَةٖ مِّنَ ٱلرُّسُلِ أَن تَقُولُواْ مَا جَآءَنَا مِنۢ بَشِيرٖ وَلَا نَذِيرٖۖ فَقَدۡ جَآءَكُم بَشِيرٞ وَنَذِيرٞۗ وَٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٖ قَدِيرٞ ١٩
O People of the Scripture, there has come to you Our Messenger to make clear to you [the religion] after a period [of suspension] of messengers, lest you say, "There came not to us any bringer of good tidings or a warner." But there has come to you a bringer of good tidings and a warner. And Allāh is over all things competent.
19- Ey ehl-i kitap! Size peygamberlerin arasının kesildiği bir zamanda size açıklamalarda bulunan Rasûlümüz gelmiştir. Ta ki “Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı gelmedi” demeyesiniz. İşte size, gerçekten müjdeleyici ve uyarıcı gelmiş bulunuyor. Allah’ın her şeye gücü yeter.
19. Allah Teala Kitap ehlini, kendilerine ihsan etmiş olduğu lütufları sebebi ile Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmeye, “peygamberlerin arasının kesildiği” ve ona ihtiyacın şiddetle arttığı “bir zamanda” onu kendilerine gönderen Allah’a şükretmeye davet etmektedir. Bu durum ona imanı gerektiren bir husustur. Ayrıca o peygamber kendilerine bütün ilâhi talepleri ve şer’î hükümleri açıklamaktadır. Allah böylelikle onların ileri sürebilecekleri herhangi bir mazeret bırakmamış ve onların:“Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı gelmedi” demelerini önlemiş olmaktadır. Çünkü “İşte size, gerçekten müjdeleyici ve uyarıcı gelmiş bulunuyor.” Onlara gönderilen bu peygamber, dünya ve âhiretteki mükâfatı müjdelemekte, bunları kazandıran amelleri ve bu amelleri işleyenlerin niteliklerini açıklamaktadır. Buna karşılık dünya ve âhiretteki ceza ile korkutmakta, bunların gereği olan amellerden ve bu amelleri işleyenlerin niteliklerinden de sakındırmaktadır. “Allah’ın her şeye gücü yeter.” Tüm varlık alemi, itaatle boyun eğerek O’nun kudretine teslim olmuştur. Onlardan hiçbiri O’na karşı gelmeye, isyana kalkışamaz. Peygamberler göndermesi, Kitaplar indirmesi, onlara itaat edenleri mükâfatlandırması, onlara karşı gelip isyan edenleri de cezalandırması Allah’ın kudretinin bir tecellisidir.
5:20–26Page 111
وَإِذۡ قَالَ مُوسَىٰ لِقَوۡمِهِۦ يَٰقَوۡمِ ٱذۡكُرُواْ نِعۡمَةَ ٱللَّهِ عَلَيۡكُمۡ إِذۡ جَعَلَ فِيكُمۡ أَنۢبِيَآءَ وَجَعَلَكُم مُّلُوكٗا وَءَاتَىٰكُم مَّا لَمۡ يُؤۡتِ أَحَدٗا مِّنَ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٢٠
And [mention, O Muḥammad], when Moses said to his people, "O my people, remember the favor of Allāh upon you when He appointed among you prophets and made you possessors1 and gave you that which He had not given anyone among the worlds.
يَٰقَوۡمِ ٱدۡخُلُواْ ٱلۡأَرۡضَ ٱلۡمُقَدَّسَةَ ٱلَّتِي كَتَبَ ٱللَّهُ لَكُمۡ وَلَا تَرۡتَدُّواْ عَلَىٰٓ أَدۡبَارِكُمۡ فَتَنقَلِبُواْ خَٰسِرِينَ ٢١
O my people, enter the blessed land [i.e., Palestine] which Allāh has assigned to you and do not turn back [from fighting in Allāh's cause] and [thus] become losers."
قَالُواْ يَٰمُوسَىٰٓ إِنَّ فِيهَا قَوۡمٗا جَبَّارِينَ وَإِنَّا لَن نَّدۡخُلَهَا حَتَّىٰ يَخۡرُجُواْ مِنۡهَا فَإِن يَخۡرُجُواْ مِنۡهَا فَإِنَّا دَٰخِلُونَ ٢٢
They said, "O Moses, indeed within it is a people of tyrannical strength, and indeed, we will never enter it until they leave it; but if they leave it, then we will enter."
قَالَ رَجُلَانِ مِنَ ٱلَّذِينَ يَخَافُونَ أَنۡعَمَ ٱللَّهُ عَلَيۡهِمَا ٱدۡخُلُواْ عَلَيۡهِمُ ٱلۡبَابَ فَإِذَا دَخَلۡتُمُوهُ فَإِنَّكُمۡ غَٰلِبُونَۚ وَعَلَى ٱللَّهِ فَتَوَكَّلُوٓاْ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ ٢٣
Said two men from those who feared [to disobey] upon whom Allāh had bestowed favor, "Enter upon them through the gate, for when you have entered it, you will be predominant.1 And upon Allāh rely, if you should be believers."
قَالُواْ يَٰمُوسَىٰٓ إِنَّا لَن نَّدۡخُلَهَآ أَبَدٗا مَّا دَامُواْ فِيهَا فَٱذۡهَبۡ أَنتَ وَرَبُّكَ فَقَٰتِلَآ إِنَّا هَٰهُنَا قَٰعِدُونَ ٢٤
They said, "O Moses, indeed we will not enter it, ever, as long as they are within it; so go, you and your Lord, and fight. Indeed, we are remaining right here."
قَالَ رَبِّ إِنِّي لَآ أَمۡلِكُ إِلَّا نَفۡسِي وَأَخِيۖ فَٱفۡرُقۡ بَيۡنَنَا وَبَيۡنَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلۡفَٰسِقِينَ ٢٥
[Moses] said, "My Lord, indeed I do not possess [i.e., control] except myself and my brother, so part us1 from the defiantly disobedient people."
قَالَ فَإِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيۡهِمۡۛ أَرۡبَعِينَ سَنَةٗۛ يَتِيهُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِۚ فَلَا تَأۡسَ عَلَى ٱلۡقَوۡمِ ٱلۡفَٰسِقِينَ ٢٦
[Allāh] said, "Then indeed, it is forbidden to them for forty years [in which] they will wander throughout the land. So do not grieve over the defiantly disobedient people."
20- Hani Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Ey kavmim, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın ki O içinizden peygamberler göndermiş, sizi hükümdar yapmış ve alemlerden hiç kimseye vermediğini de size vermişti. 21- Ey kavmim, Allah’ın size yazdığı Arz-ı Mukaddes’e girin, arkanıza dönmeyin. Yoksa kaybedenler olarak geri dönersiniz. 22- Dediler ki: Ey Mûsâ! Orada zorba bir topluluk var. Doğrusu onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa o zaman gireriz. 23- Korkanlardan Allah’ın kendilerine nimet verdiği iki kişi dedi ki: “Üzerlerine kapıdan girin, oradan girdiniz mi muhakkak siz galip gelirsiniz. Eğer iman edenler iseniz yalnız O’na güvenip dayanın.” 24- Onlar da şöyle dediler:“Ey Mûsâ, onlar orada bulundukça biz asla oraya girmeyiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz de şuracıkta oturuyoruz.” 25- (Musa:)“Ey Rabbim, ben kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle o fasıklar topluluğunun arasını ayır.” dedi. 26- Buyurdu ki: “Artık orası onlara kırk yıl haram edildi. O yerde şaşkın şaşkın dolaşacaklardır. Artık sen de o fasıklar topluluğu için üzülme!
20. Yüce Allah Mûsâ ve kavmine Firavun ve kavminden de esaret ve kölelikten de kurtulma nimetini ihsan edince onlar, kendi vatan ve meskenleri olan Beytu’l-Makdis ile civarına gitmek üzere yola çıkmışlardı. Beytü’l-Makdis’e yaklaştıkları vakit Allah onlara düşmanları yurtlarından çıkarmak üzere cihadı farz kılmıştı. Mûsâ, cihada atılmaları için onlara öğüt vermiş ve hatırlatmalarda bulunup şöyle demişti:“Ey kavmim, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın” yani kalplerinizle hatırlayıp dillerinizle anın. Çünkü bunları hatırlayıp anmak, Allah’ı sevmeye ve O’na ciddiyetle ve gayretle ibadete sevkeder. “İçinizden peygamberler göndermiş” Bu peygamberler de sizleri hidâyete çağırmış, helâk olmakla sonuçlanacak yolları izlemekten sizleri sakındırmış, sizleri ebedi mutluluğu elde etmeye teşvik etmişlerdi. Ayrıca onlar size bilmediğiniz şeyleri de öğretiyorlardı. “Sizi hükümdar yapmış” yani kendi işinizin, idarenizin söz sahibi kendiniz oldunuz. Düşmanlarınızın sizi köleleştirmesi ortadan kalkmış, bunun sonucunda da kendi işlerinizi kendiniz çekip çevirmeye ve yönetmeye başlamış ve dininizi uygulama imkânı bulmuştunuz. “Alemlerden hiç kimseye vermediğini” dini ve dünyevi nimetleri “de size vermişti.” Onlar o dönem içerisinde insanların en hayırlıları ve Allah nezdinde en değerlileri idi. Allah onlara başkalarına vermediği nimetleri ihsan etmişti. İşte Musa iman edip imanlarını sağlamlaştırmalarını, cihad üzere sebat göstermelerini ve cihada cesaretle atılmalarını sağlayacak şekilde kendilerine ihsan edilmiş olan dini ve dünyevi nimetleri hatırlattı ve sonra şöyle dedi:
21. “Ey kavmim, Allah’ın size yazdığı Arz-ı Mukaddes’e” tertemiz kılınmış toprak parçasına “girin” dedi. Böylelikle eğer Allah’ın haberini tasdik eden iman ehli kimseler iseler ruhlarının huzur ve sükûnla dolmasını sağlayacak bir haberi onlara verdi. Allah’ın kendilerine oraya girmelerini takdir etmiş olduğunu, düşmanlarına karşı da muzaffer olacaklarını yazdığını bildirdi ve devamla şöyle dedi: “Arkanıza dönmeyin, yoksa kaybedenler olarak geri dönersiniz.” Düşmanlarınıza karşı elden kaçıracağınız zafer ve kendi ülkenizi fethetme imkânını kaybedişiniz dolayısı ile dünyanızı kaybedersiniz. Elden kaçıracağınız mükâfat ve masiyetiniz sebebi ile hak edeceğiniz ceza sebebiyle de âhiretinizi kaybedersiniz.
22. Onlar da imanlarının zayıflığına, nefislerinin gevşekliğine, Allah ve peygamberinin emrine aldırışsızlıklarına delil olacak bir söz söylediler:“Ey Mûsâ, orada zorba” oldukça güçlü ve yiğit kimselerden oluşan “bir topluluk var” yani bu bizim oraya girişimizin engelleri arasındadır. “Doğrusu onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa o zaman gireriz.” Bu ise korkaklıktan ve yakîn azlığından ötürü söylenmiş bir sözdür. Aksi takdirde akıllarını başlarına toplamış olsalardı, kendilerinin de onların da insanoğlu olduklarını ve asıl güçlü kimsenin Allah’ın kendi tarafından bir kuvvet ile destek verdiği kimseler olduğunu bilirlerdi. Çünkü güç, kuvvet ve takat, ancak Allah iledir. Yine onlara karşı zafer kazanacaklarını da bilirlerdi. Çünkü Allah onlara bu konuda özel olarak vaatte bulunmuştu.
23. “Korkanlardan” yani Allah’tan korkanlardan; kavimlerini yüreklendiren, düşmanlarına karşı savaşıp yurtlarını ele geçirmeye azmettiren, “Allah’ın kendilerine” tevfik ve böyle bir yerde önemli derecede ihtiyaç hissedilen hak sözü söyleme başarısı, sabır ve yakîn ile “nimet verdiği iki kişi dedi ki: Üzerlerine kapıdan girin. Oradan girdiniz mi muhakkak siz galip gelirsiniz.” Yani sizin onlara karşı zafer kazanmanızın arasında tek engel, onlara hücum etme kararını verebilmeniz ve üzerlerine kapıdan girmenizdir. Siz üzerlerine kapıdan girdiniz mi onlar bozguna uğrayıverecekler. Daha sonra en güçlü hazırlığı onlara emrederek:“Eğer iman edenler iseniz yalnız O’na güvenip dayanın” dediler. Özellikle böyle bir konumda Allah’a tevekkül, işi oldukça kolaylaştırır ve düşmanlara karşı zaferi sağlar. Bu, tevekkülün farz olduğuna ve kulun tevekkülünün, imanı oranında söz konusu olacağına bir delildir.
24. Ancak böyle bir söz de onlara fayda sağlamadı, onları kınamanın da bir yararı olmadı. Böylece ancak en aşağılık kimselerin söyleyeceği şu sözleri söylediler:“Ey Mûsâ, onlar orada bulundukça biz asla oraya girmeyiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz şuracıkta oturuyoruz.” Bu sözleri ne kadar da çirkin bir sözdür! Böyle zorlu ve önemli bir konumda peygamberlerine karşı verdikleri cevap ne kötüdür! Oysa bu konumda peygamberlerine yardımcı olmaları ve kendi maneviyatlarını pekiştirip yükseltmeleri gerekirdi. Hatta bu önemli bir ihtiyaçtı. İşte bu ve benzeri konumlar, diğer ümmetler ile Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmeti arasındaki farkı ortaya çıkarmaktadır. Çünkü ashab-ı kiram Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e -Bedir günü savaşma hususunda onlarla istişare ettiği ama onlara savaşmayı kesin olarak emretmediği halde- şöyle demişlerdi:“Ey Allah’ın Rasûlü! Eğer sen bizimle şu denize dalacak olursan şüphesiz biz de seninle birlikte ona dalarız. Eğer sen bizi ölüme kadar götürecek dahi olsan bizden hiçbir kimse senden geri kalmayacaktır. Biz, Mûsâ’nın kavminin Mûsâ’ya dedikleri gibi: “Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz şuracıkta oturuyoruz.” demeyiz. Aksine biz şöyle diyoruz: Sen ve Rabbin savaşın, şüphesiz biz de sizinle birlikte senin önünde, arkanda, sağında ve solunda savaşacağız.”
25. Mûsâ aleyhisselam onların kendisine başkaldırdıklarını görünce şöyle dedi:“Ey Rabbim, ben kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum.” Yani onlarla savaşmak hususunda bize itaat edilmiyor ve ben bunlar üzerinde zorbalık edecek durumda da değilim. “Artık bizimle o fasıklar topluluğunun arasını ayır.” Hikmetinin gerektirdiği cezayı üzerlerine indirmek sureti ile bizimle onlar arasında hükmünü ver. İşte bu, onların söz ve fiillerinin fasıklığı gerektiren büyük günahlardan olduğuna delildir.
26. Yüce Allah azze ve celle Mûsâ’nın duasına cevap vermek üzere:“Buyurdu ki: Artık orası onlara kırk yıl haram edildi. O yerde şaşkın şaşkın dolaşacaklardır.” Yani onlara verilen cezanın bir bölümü de şudur: Allah’ın kendilerine yazıp takdir etmiş olduğu bu şehire girmelerini biz kırk yıl süre ile haram (yasak) kılacağız. Yine bu müddet zarfında yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar, yollarını bulamayacaklar ve rahat edemeyecekler. Bu dünyevi bir ceza idi. Muhtemeldir ki Allah bununla onların günahlarını örtmüş ve bundan daha büyük cezayı bu yolla onlardan uzaklaştırmıştır. Bu buyrukta işlenen günahın cezasının, mevcut nimetin zeval bulması ile yahut varlık sebebi meydana gelmiş bir nimetin engellenmesi ile yahut da bir başka zamana ertelenmesi ile gerçekleşebileceğine delil vardır. Bu sürenin hikmeti de bu sözlerin sahiplerinin çoğunun ölmesi olabilir. Zira o sözler ne sabrı ne de sebatı bulunmayan, aksine düşmanına köleliğe alışmış, kendisini yüceltecek, bulunduğu halden yükseltip ilerletecek herhangi bir gayretten yoksun kalplerden sadır olmuştu. O habis nesil ölünce, kalpleri ve akılları ile düşmanlarını kahretmeye talip olan, köleliği kabul etmeyen, mutluluğa engel olan zillete razı olmayan, eğitilmiş yeni bir nesil oluşacaktı. Allah kulu Mûsâ aleyhisselam’ın genel olarak bütün insanlara, özellikle de kavmine karşı çok merhametli olduğunu bildiği, onlara karşı kalbinin oldukça yumuşayacağını ve kendisini böyle bir ceza dolayısı ile onlar hakkında üzüntü duymaya itecek bir şefkate sahip olduğunu yahut da bu cezanın kalkması için -Allah onu kesin ve kaçınılmaz kılmakla birlikte- dua edebileceği ihtimali dolayısı ile de:“Artık sen de o fasıklar topluluğu için üzülme” buyurdu. Yani onlar için esef duyma, kederlenme. Çünkü onlar fasıklık edip yoldan çıkmışlardır. Onların fasıklıkları da başlarına bu musibetin gelmesini gerektirmiştir. Yoksa biz onlara bu yolla zulmetmiş olmuyoruz.
5:27–31Page 112
۞ وَٱتۡلُ عَلَيۡهِمۡ نَبَأَ ٱبۡنَيۡ ءَادَمَ بِٱلۡحَقِّ إِذۡ قَرَّبَا قُرۡبَانٗا فَتُقُبِّلَ مِنۡ أَحَدِهِمَا وَلَمۡ يُتَقَبَّلۡ مِنَ ٱلۡأٓخَرِ قَالَ لَأَقۡتُلَنَّكَۖ قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ ٱللَّهُ مِنَ ٱلۡمُتَّقِينَ ٢٧
And recite to them the story of Adam's two sons, in truth, when they both made an offering [to Allāh], and it was accepted from one of them but was not accepted from the other. Said [the latter], "I will surely kill you." Said [the former], "Indeed, Allāh only accepts from the righteous [who fear Him].
لَئِنۢ بَسَطتَ إِلَيَّ يَدَكَ لِتَقۡتُلَنِي مَآ أَنَا۠ بِبَاسِطٖ يَدِيَ إِلَيۡكَ لِأَقۡتُلَكَۖ إِنِّيٓ أَخَافُ ٱللَّهَ رَبَّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٢٨
If you should raise your hand toward me to kill me - I shall not raise my hand toward you to kill you. Indeed, I fear Allāh, Lord of the worlds.
إِنِّيٓ أُرِيدُ أَن تَبُوٓأَ بِإِثۡمِي وَإِثۡمِكَ فَتَكُونَ مِنۡ أَصۡحَٰبِ ٱلنَّارِۚ وَذَٰلِكَ جَزَٰٓؤُاْ ٱلظَّٰلِمِينَ ٢٩
Indeed, I want you to obtain [thereby] my sin and your sin so you will be among the companions of the Fire. And that is the recompense of wrongdoers."
فَطَوَّعَتۡ لَهُۥ نَفۡسُهُۥ قَتۡلَ أَخِيهِ فَقَتَلَهُۥ فَأَصۡبَحَ مِنَ ٱلۡخَٰسِرِينَ ٣٠
And his soul permitted to him1 the murder of his brother, so he killed him and became among the losers.
فَبَعَثَ ٱللَّهُ غُرَابٗا يَبۡحَثُ فِي ٱلۡأَرۡضِ لِيُرِيَهُۥ كَيۡفَ يُوَٰرِي سَوۡءَةَ أَخِيهِۚ قَالَ يَٰوَيۡلَتَىٰٓ أَعَجَزۡتُ أَنۡ أَكُونَ مِثۡلَ هَٰذَا ٱلۡغُرَابِ فَأُوَٰرِيَ سَوۡءَةَ أَخِيۖ فَأَصۡبَحَ مِنَ ٱلنَّٰدِمِينَ ٣١
Then Allāh sent a crow searching [i.e., scratching] in the ground to show him how to hide the disgrace1 of his brother. He said, "O woe to me! Have I failed to be like this crow and hide the disgrace [i.e., body] of my brother?" And he became of the regretful.
27- Bir de onlara Adem’in iki oğlunun kıssasını hak ile oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da birininki kabul olunmuş, diğerinden ise kabul olunmamıştı. O:“Seni mutlaka öldüreceğim” demişti. Öbürü:“Allah ancak muttakilerden kabul eder” demişti. 28- “Yemin ederim eğer sen beni öldürmek için bana elini uzatsan bile ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” 29- “Ben isterim ki sen kendi günahını da benim günahımı da yüklenip cehennemliklerden olasın. İşte zalimlerin cezası budur.” 30- Nihâyet nefsi ona kardeşini öldürmeyi güzel gösterdi de o da onu öldürdü. Böylece hüsrana uğrayanlardan oldu. 31- Sonra Allah ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz mi oldum?” dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu.
27. “Bir de onlara Adem’in iki oğlunun kıssasını hak ile oku.” Yani insanlara Adem’in iki oğlu arasında meydana gelen olayı hak ile anlat, yalan değil doğru, oyun değil ciddi olan bu hadiseyi onlara haber verip oku ki ibret alacak olanlar ondan ibret alsın. Adem’in iki oğlundan kasıt, âyetin zahirinin ve siyakın da delâlet ettiği üzere kendi sulbünden olan iki oğludur. Müfessirlerin büyük çoğunluğunun görüşü de budur. Yani sen insanlara onların, sonu sözü geçen duruma kadar varan kurban sunmaları ile ilgili haberlerini oku:“Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı” Onların her birisi Yüce Allah’a yakınlaşmak kastı ile malının bir bölümünü ayırmıştı. “birininki kabul olunmuş, diğerinden ise kabul olunmamıştı.” Bu ise semadan gelen haber ile yahut da geçmiş ümmetlerde görülen âdet ile anlaşılmıştır ki o dönemlerde kurbanın Allah tarafından kabul olunduğunun alâmeti, semadan gelen bir ateşin o kurbanı yakması idi. Adem’in, kurbanı kabul olunmayan oğlu kıskançlık ve çekememezlik ederek diğerine:“Seni mutlaka öldüreceğim” demişti. Diğeri ise bu hususta onu yumuşatmak üzere:“Allah ancak muttakilerden kabul eder” diye cevap vermişti. Ben beni öldürmeni gerektiren ne günah işledim, ne suçum var? Ben sadece bana da sana da herkese de farz olan takvayı ıerine getirip Allah’tan korkup sakındım, o kadar! Burada sözü geçen muttakilerin açıklanması ile ilgili en sahih görüş; bu ameli yerine getirme hususunda Allah'tan korkup sakınanlar, yani Yüce Allah’ın rızasını talep ederek, ihlas ile ve Allah Rasûlü’nün sünnetine ittiba ile amel etmektir.
28. Daha sonra, onu öldürmeyi ne saldırma ne de savunma şeklinde istemediğini haber vererek:“Sen beni öldürmek için bana elini uzatsan da ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim.” dedi. Bu, benim korkaklığım ve acizliğim dolayısı ile değil, aksine “ben alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” Allah’tan korkan bir kimse ise günahlara özellikle de büyük günahlara kalkışmaz. Bu, kendisini öldürmek isteyen kardeşine bir uyarı, Allah’tan korkup O’na karşı takvâlı olması gerektiğine dair bir hatırlatma idi.
29. “Ben isterim ki; sen kendi günahını da benim günahımı da yüklenip cehennemliklerden olasın.” Yani eğer ben katil veya maktul olmaktan birisi olacaksam, senin beni öldürmeni tercih ederim. Böylelikle her iki günahı da sen yüklenmiş olursun. “İşte zalimlerin cezası budur” Bu da öldürmenin büyük günahlardan olduğuna ve cehenneme girmeyi gerektiren suçlardan olduğuna delildir.
30. Anca cani bu sözlerden dolayı cinâyeti işlemekten geri durmadı. Bu azarın ona bir faydası olmadı. Kararını sürdürdü ve sonunda nefsi kendisine kardeşini öldürmeyi kolaylaştırdı. Oysa şeriat ve insan tabiatı cana gereken saygıyı göstermeyi gerektirmektedir. “O da onu öldürdü. Böylece hüsrana uğrayanlardan oldu..” Dünya ve âhiretini kaybedenlerden oldu. Her katilin önünde böyle bir yolu ilk açan kişi o oldu. “Kim kötü bir yol açacak olursa onun vebali ve kıyamet gününe kadar onun ile amel edecek olanların vebali o kimsenin üzerinedir.” İşte bu bakımdan sahih hadiste Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu sabittir: “Bir can öldürüldü mü mutlaka onun kanının (cezasının) yarısı, Adem’in (katil olan) ilk oğlunun boynuna yüklenir. Çünkü öldürme çığrını ilk açan kişi odur.”
31. Kardeşini öldürdükten sonra onu ne yapacağını bilememişti. Çünkü Âdemoğullarından ilk ölen kişi o idi. Bunun üzerine “Allah ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini” bu yolla “göstermek için yeri eşeleyen” ölmüş bir kargayı gömmek üzere toprağı bir kenara çeken “bir karga gönderdi.” Yüce Allah burada “ceset”e (avret anlamına da gelen) “سوأة” demiştir. Çünkü ölenin cesedi bir çeşit avrettir. “Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu” İşte bütün masiyetlerin akibeti bu şekilde pişmanlık ve hüsrandır.
Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences