As-Sa'di · Tafsir · in Turkish
Yunus 10:27–58
10:27Page 212
وَٱلَّذِينَ كَسَبُواْ ٱلسَّيِّـَٔاتِ جَزَآءُ سَيِّئَةِۭ بِمِثۡلِهَا وَتَرۡهَقُهُمۡ ذِلَّةٞۖ مَّا لَهُم مِّنَ ٱللَّهِ مِنۡ عَاصِمٖۖ كَأَنَّمَآ أُغۡشِيَتۡ وُجُوهُهُمۡ قِطَعٗا مِّنَ ٱلَّيۡلِ مُظۡلِمًاۚ أُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلنَّارِۖ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ٢٧
But they who have earned [blame for] evil doings - the recompense of an evil deed is its equivalent, and humiliation will cover them. They will have from Allāh no protector. It will be as if their faces are covered with pieces of the night - so dark [are they]. Those are the companions of the Fire; they will abide therein eternally.
27- Kötülük işleyenlere gelince bir kötülüğün cezası kendisi kadardır ve onları bir zillet kaplayacaktır. Onları Allah’tan kurtaracak hiçbir kimse yoktur. Yüzlerini sanki karanlık gecenin parçaları bürümüştür. İşte bunlar cehennemliktir ve orada ebedi kalacaklardır.
27. Yüce Allah cennetlikleri söz konusu ettikten sonra, cehennemlikleri de söz konusu etmekte ve onların dünya hayatında kazandıkları şeylerin, Yüce Allah’ı gazaplandıran çeşitli küfür, yalanlama ve türlü masiyetlerden oluşan kötü ameller olduğunu zikretmektedir. Onlaırn işledikleri “bir kötülüğün cezası kendisi kadardır.” Yani onlara verilecek ve hoşlarına gitmeyecek olan ceza -değişik hallerine uyun olarak- işledikleri kötülüklere göre olacaktır. “ve onları bir zillet kaplayacaktır.” Kalplerinde de Allah’ın azabından yana bir korku yer edecektir. Bu korkuyu onlardan hiç kimse uzaklaştıramayacak ve bu azaptan da kimse onları koruyamayacaktır. İçlerinde yer eden bu zillet dışlarına da yansıyacak ve yüzlerinde bir siyahlığa dönüşecektir. “Yüzlerini sanki karanlık gecenin parçaları bürümüştür. İşte bunlar cehennemliktir ve orada ebedi kalacaklardır.” Bu iki kesim arasında ne kadar büyük bir fark vardır! Bunların derecelerinin arası ne kadar da uzaktır! “O günde yüzler var ki apaydınlıktır ve Rablerine bakarlar. O günde asık nice suratlar vardır ki kendilerine bel kemiklerini kıran çok belalı işler yapılacağını anlarlar.”(el-Kıyâme, 75/22-25)“O günde apaydınlık yüzler vardır, gülmekte, sevinmektedir. Yine o günde üzerlerini toz toprak kaplamış yüzler de vardır. Bunları da karanlık ve siyahlık kaplayacaktır. İşte bunlar kâfirlerin ve facirlerin ta kendileridir.”(Abese, 80/38-42)
10:28–30Page 212
وَيَوۡمَ نَحۡشُرُهُمۡ جَمِيعٗا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشۡرَكُواْ مَكَانَكُمۡ أَنتُمۡ وَشُرَكَآؤُكُمۡۚ فَزَيَّلۡنَا بَيۡنَهُمۡۖ وَقَالَ شُرَكَآؤُهُم مَّا كُنتُمۡ إِيَّانَا تَعۡبُدُونَ ٢٨
And [mention, O Muḥammad], the Day We will gather them all together - then We will say to those who associated others with Allāh, "[Remain in] your place, you and your 'partners.'"1 Then We will separate them,2 and their "partners" will say, "You did not used to worship us,3
فَكَفَىٰ بِٱللَّهِ شَهِيدَۢا بَيۡنَنَا وَبَيۡنَكُمۡ إِن كُنَّا عَنۡ عِبَادَتِكُمۡ لَغَٰفِلِينَ ٢٩
And sufficient is Allāh as a witness between us and you that we were of your worship unaware."
هُنَالِكَ تَبۡلُواْ كُلُّ نَفۡسٖ مَّآ أَسۡلَفَتۡۚ وَرُدُّوٓاْ إِلَى ٱللَّهِ مَوۡلَىٰهُمُ ٱلۡحَقِّۖ وَضَلَّ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يَفۡتَرُونَ ٣٠
There, [on that Day], every soul will be put to trial for what it did previously, and they will be returned to Allāh, their master, the Truth, and lost from them is whatever they used to invent.
28- O gün hepsini bir araya toplayacak sonra da şirk koşanlara:“Siz de Allah’a eş koştuklarınız da durun yerinizde!” diyeceğiz. Sonra onları tamamen birbirinden ayıracağız. O zaman ortak koştukları da:“Siz bize tapmıyordunuz ki!” diyecekler. 29- “Bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Sizin ibadetinizden bizim haberimiz bile yoktu.” 30- İşte orada herkes önceden ne gönderdi ise onun imtihanını verecektir. Artık onlar gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülmüşlerdir ve uydurmakta oldukları da kaybolup gitmiştir.
28. “O gün hepsini bir araya toplayacak” Bütün mahlukatı belli bir günde bir araya toplayacak ve müşrikleri de Allah’tan başka tapındıklarını da huzura getirecek “sonra da şirk koşanlara: Siz de Allah’a eş koştuklarınız da durun yerinizde!” mahkemeleşmek ve sizinle onlar arasında ilahî hükmün verilmesi için yerinizden ayrılmayın “diyeceğiz.”“Sonra onları tamamen birbirinden ayıracağız.” Aralarında bedenen de kalben de uzaklık meydana getireceğiz. Böylelikle dünya hayatında iken tapındıkları varlıklara içten sevgi duymalarına, son derece samimiyetle bağlı olmalarına rağmen âhirette aralarında bu derece ileri bir düşmanlık meydana gelecektir. O sevgi ve bağlılık, nefret ve düşmanlığa dönüşecektir. “O zaman ortak koştukları da” kendilerini Allah'a eş koşanlardan uzak olduklarını belirterek: “Siz bize tapmıyordunuz ki, diyecekler.” Biz, Yüce Allah’ı herhangi bir ortağı veya dengi bulunmasından tenzih ederiz.
29. “Bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Sizin ibadetinizden bizim haberimiz bile yoktu.” Biz size böyle bir ibadeti emretmediğimiz gibi, böyle bir şeye de çağırmadık. Siz ancak sizi böyle bir ibadete çağırana ibadet etmiştiniz ki o da şeytandır. Nitekim Yüce Allah şöye buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emretmemiş miydim?”(Yâsîn, 36/60) Bir başka yerde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O günde onların hepsini haşredecek, sonra da meleklere şöyle diyecek: Bunlar mı size ibadet ederlerdi? Melekler de diyecekler ki: Tenzih ederiz Seni, bizim velimiz onlar değil Sensin! Aksine onlar cinlere ibadet ediyorlardı, bunların çoğu onlara inanıyorlardı.”(Sebe, 34/40-41) Böylece şerefli melekler, peygamberler, Allah’ın gerçek dostları ve benzerleri, Kıyamet gününde kendilerine ibadet etmiş olanlardan uzaklaşacak, onları kendilerine tapmaya davet etme yönündeki iddiaları reddedeceklerdir. Onlar, bu söylediklerinde haklı olup doğruyu dile getirmiş olacaklardır.
30. İşte o vakit müşrikler, anlatılması imkânsız bir pişmanlık duyacaklardır. İşlemiş oldukları amelleri görüp önceden göndermiş oldukları o kötü hasletleri bileceklerdir. O vakit kendilerinin yalan söylediklerini, Allah’a iftira etmiş olduklarını kavrayacaklardır. Bu ibadetlerinin boşa gittiğini, tapındıkları varlıkların kaybolup gittiğini, aralarındaki her türlü ilişki ve bağın da koparılıp paramparça olduğunu göreceklerdir. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte orada” yani o günde “herkes önceden ne gönderdi ise onun imtihanını verecektir.” Kendi amellerini ve kazançlarını gözden geçirecek, arkasından da bunların cezalarını çekeceklerdir. Amellerine göre ceza ve karşılık göreceklerdir: Hayır yaptılarsa hayır, şer yaptılarsa şer… “Artık onlar gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülmüşlerdir” tutturdukları şirkin doğruluğuna, Allah’tan başka ibadet ettikleri varlıkların kendilerine faydalı olup onlara gelecek azabı önleyeceğine dair “uydurmakta oldukları” sözleri “de kaybolup gitmiştir.”
10:31–33Page 212
قُلۡ مَن يَرۡزُقُكُم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَٱلۡأَرۡضِ أَمَّن يَمۡلِكُ ٱلسَّمۡعَ وَٱلۡأَبۡصَٰرَ وَمَن يُخۡرِجُ ٱلۡحَيَّ مِنَ ٱلۡمَيِّتِ وَيُخۡرِجُ ٱلۡمَيِّتَ مِنَ ٱلۡحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ ٱلۡأَمۡرَۚ فَسَيَقُولُونَ ٱللَّهُۚ فَقُلۡ أَفَلَا تَتَّقُونَ ٣١
Say, "Who provides for you from the heaven and the earth? Or who controls hearing and sight and who brings the living out of the dead and brings the dead out of the living and who arranges [every] matter?" They will say, "Allāh," so say, "Then will you not fear Him?"
فَذَٰلِكُمُ ٱللَّهُ رَبُّكُمُ ٱلۡحَقُّۖ فَمَاذَا بَعۡدَ ٱلۡحَقِّ إِلَّا ٱلضَّلَٰلُۖ فَأَنَّىٰ تُصۡرَفُونَ ٣٢
For that is Allāh, your Lord, the Truth. And what can be beyond truth except error? So how are you averted?
كَذَٰلِكَ حَقَّتۡ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى ٱلَّذِينَ فَسَقُوٓاْ أَنَّهُمۡ لَا يُؤۡمِنُونَ ٣٣
Thus the word [i.e., decree] of your Lord has come into effect upon those who defiantly disobeyed - that they will not believe.
31- De ki:“Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Ya o gözlere ve kulaklara mâlik olan kimdir? Ölüden diriyi çıkartan ve diriden de ölüyü çıkartan kimdir? İşleri yerli yerince kim yönetiyor?” Hemen: “Allah” diyeceklerdir. De ki: “O halde korkmaz mısınız?” 32- İşte gerçek rabbiniz olan Allah budur. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır ki? O halde nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz? 33- İşte böylece Rabbinin, fâsık olanlar hakkındaki “Onlar iman etmezler” sözü gerçekleşmiş olmaktadır.
31. Yani Allah’a hakkında herhangi bir delil indirmediği şeyleri ortak koşan şu kimselere, ulûhiyetin tevhidini inkâr etmelerine rağmen rubûbiyetin tevhidini kabul etmelerini karşı bir delil getirmek sureti ile “De ki: Size gökten” rızıkları indirmek sureti ile “ve yerden” türlü rızıkları çıkarmak sureti ile ve rızık sebeplerini kolaylaştırmak yoluyla “rızık veren kimdir?”“Ya o gözlere ve kulaklara malik olan kimdir?” Bunları yaratan ve bunlara mutlak sahip olan kimdir? Özellikle bunların söz konusu edilmesi, daha değerli ve üstün olanları zikredip daha aşağıdakilere dikkat çekmek kabilindendir. Bir de bunların değer ve faydalarına işaret etmek içindir. “Ölüden diriyi çıkartan” tane ve tohumlardan çeşitli ağaç ve bitkileri, kâfirden mü’mini, yumurtadan kuşu vb. çıkaran “ve diriden de ölüyü” sözü geçenlerin aksini “çıkaran kimdir?”“İşleri” gerek ulvi âlemde gerek süfli âlemde “yerli yerince kim yönetiyor?” Bu ise bütün ilâhî tedbir ve idare çeşitlerinin hepsini kapsamaktadır. İşte sen onlara bütün bunları soracak olursan:“Hemen: Allah, diyeceklerdir.” Çünkü onlar, bütün bunları itiraf etmekte, Yüce Allah’ın sözü geçen bu hususların hiç birisinde ortağı bulunmadığını kabul etmektedirler. O halde sen de onlara susturucu delili getirerek:“De ki: O halde” Allah’tan “korkmaz mısınız?” O’ndan korup da ibadetinizi hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ihlasla yapmayacak ve O’nun dışında tapındığınız her türlü ortak ve putları bir kenara itmeyecek misiniz?!
32. “İşte” kendi zatını nitelendirdiği bu vasıflara sahip “gerçek rabbiniz olan” kendisine ibadet olunan, hamd olunan, bütün yaratıkları nimetleri ile besleyip büyüten “Allah budur.” O hakkın, gerçeğin ta kendisidir. “Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır ki?” Çünkü tek başına yaratan, her şeyi çekip çeviren, idare eden, kulların sahip olduğu bütün nimetleri yalnız kendisi veren O’dur. İyilikleri O’ndan başka veren olmadığı gibi, kötülükleri de O’ndan başka kimse bertaraf edemez. En güzel isimlere, en kâmil ve yüce vasıflara sahip olan, celal ve ikram sahibi olan O’dur. “O halde nasıl oluyor da” bu sıfatlara sahip olana ibadet etmekten “döndürülüyorsunuz” da, gerçek bir varlığa sahip olmayan, kendisine dahi fayda ve zararı olmayan, hiçbir şekilde ölüme, hayata ve öldükten sonra diriltme imkânına sahip bulunmayan varlıklara ibadete yöneliyorsunuz? Bu gibi batıl varlıkların zerre ağırlığı kadar bir şeye mülkiyetleri söz konusu değildir. Hiçbir şekilde bunların Allah’a ortaklıkları da yoktur. Allah nezdinde ise O’nun izni ile olmadıkça hiçbir kimse şefaatçi olamayacaktır. Yazıklar olsun O’na ortak koşanlara, vay haline O’nu inkâr edenlerin! Çünkü bunlar önce dinlerini kaybettiler, sonra akıllarını, hatta dünyalarını da âhiretlerini de kaybettiler. Bu bakımdan Yüce Allah haklarında şöyle buyurmaktadır:
33. “İşte böylece Rabbinin, fâsık olanlar hakkındaki “Onlar iman etmezler” sözü gerçekleşmiş olmaktadır.” Yüce Allah, onlara özlü akıl sahipleri için ibret, gerçek takvâlılara dair bir öğüt ve bütün alemlere bir hidâyet ihtiva eden onca açık âyetleri, belgeleri, parıl parıl parıldayan delilleri kendilerine göstermesine rağmen onlar iman etmezler.
10:34–36Page 213
قُلۡ هَلۡ مِن شُرَكَآئِكُم مَّن يَبۡدَؤُاْ ٱلۡخَلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥۚ قُلِ ٱللَّهُ يَبۡدَؤُاْ ٱلۡخَلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥۖ فَأَنَّىٰ تُؤۡفَكُونَ ٣٤
Say, "Are there of your 'partners' any who begins creation and then repeats it?" Say, "Allāh begins creation and then repeats it, so how are you deluded?"
قُلۡ هَلۡ مِن شُرَكَآئِكُم مَّن يَهۡدِيٓ إِلَى ٱلۡحَقِّۚ قُلِ ٱللَّهُ يَهۡدِي لِلۡحَقِّۗ أَفَمَن يَهۡدِيٓ إِلَى ٱلۡحَقِّ أَحَقُّ أَن يُتَّبَعَ أَمَّن لَّا يَهِدِّيٓ إِلَّآ أَن يُهۡدَىٰۖ فَمَا لَكُمۡ كَيۡفَ تَحۡكُمُونَ ٣٥
Say, "Are there of your 'partners' any who guides to the truth?" Say, "Allāh guides to the truth. So is He who guides to the truth more worthy to be followed or he who guides not unless he is guided? Then what is [wrong] with you - how do you judge?"
وَمَا يَتَّبِعُ أَكۡثَرُهُمۡ إِلَّا ظَنًّاۚ إِنَّ ٱلظَّنَّ لَا يُغۡنِي مِنَ ٱلۡحَقِّ شَيۡـًٔاۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَلِيمُۢ بِمَا يَفۡعَلُونَ ٣٦
And most of them follow not except assumption. Indeed, assumption avails not against the truth at all. Indeed, Allāh is Knowing of what they do.
34- De ki:“Allah’a ortak koştuklarınızın içinde yoktan yaratıp (ölümden) sonra da diriltecek biri mi var?” De ki: “Oysa Allah, yoktan yaratır (ölümden) sonra da diriltir. O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” 35- De ki:“Peki, Allah'a ortak koştuklarınız içinde hakka ileten biri var mı?” De ki: “Ama Allah hakka iletir. O halde acaba hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır, yoksa kendisine yol gösterilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı? Ne oluyor size, nasıl (böyle yanlış) hükmediyorsunuz?” 36- Onların çoğu sadece zanna uyarlar. Zan ise hak olan hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz ki Allah yaptıklarını çok iyi bilendir.
34. Yüce Allah, müşriklerin uydurma ilâhlarının âcizliklerini ve Allah ile birlikte ilâh edinilmelerini gerektirecek vasıflara sahip olmadıklarını beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“De ki: “Allah’a ortak koştuklarınızın içinde yoktan yaratıp” yaratmayı ilkin başlatıp “(ölümden) sonra da diriltecek biri mi var?” Bu soru, nefy ve takrir anlamındadır. Yani onlar, arasında ilkin yaratmayı başlatıp sonra onu tekrar edip diriltecek hiçbir kimse yoktur. Çünkü onlar bunu yapamayacak kadar zayıf ve acizdirler. “De ki: “Oysa Allah” ortağı söz konusu olmaksızın ve bu hususta yardımcısı bulunmaksızın yalnızca “yoktan yaratır (ölümden) sonra da diriltir. O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” Nasıl tek başına ilkin yaratan ve sonra onu tekrarlayan yüce Zat’a ibadetten döndürülüp de hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan varlıklara ibadete sapıyorsunuz?
35. “De ki: “Peki, Allah'a ortak koştuklarınız içinde hakka ileten” hakkı açıklayıp ona irşad eden yahut hakkı ilham eden ve onu izleme muvaffakiyetini veren “biri var mı? De ki: Ama Allah” delilleri ile, belgeleri ile, onu izleme ilham ve muvaffakiyetini vermesi ile en doğru yolu izlemeye yardımcı olmak sureti ile tek başına “hakka iletir.”“O halde acaba hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır, yoksa” bilgisizliği ve sapıklığı dolayısı ile “kendisine yol gösterilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı?” Bunlar, Allah'a ortak koştukları ve başkasını doğruya iletemeyen, hatta kendileri doğruya iletilmedikçe kendi kendilerine doğru yolu da bulamayan varlıklardır. “Ne oluyor size, nasıl (böyle yanlış) hükmediyorsunuz?” Bu batıl hükmü vermenize sebep olan şey nedir? Bunca delil ve belge yalnızca Allah’tan başka hiçbir kimsenin ibadeti hak etmediğini ortaya koyduktan sonra Allah ile beraber bir kimseye ibadetin doğru olduğunu iddia eden bu batıl hükmü, neye dayanarak veriyorsunuz? Allah ile birlikte tapındıkları ilahlarında Allah ile birlikte tapınmalarını gerektirecek manevi ya da fiili hiçbir vasıf bulunmadığı açıkça ortaya çıktığına ve bu ilahların ilahlıklarının batıl olmasını gerektiren türlü eksik vasıflara sahip oldukları da belli olduğuna göre bunlar, Allah ile birlikte ne diye ilah olarak kabul edildiler? Cevap: Bu, şeytanın insana en çirkin iftirayı ve en büyük sapıklığı süslemesi sonucu bunun bir gerçek olduğuna inandırması, insanın da buna alışması, bunu -gerçekle hiçbir ilgisi bulunmadığı halde- gerçek sanmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah'ı bırakıp da başkalarına yalvaranlar, aslında koştukları ortaklara değil, ancak zanna uyuyorlar.”(Yunus, 10/66) Burada da şöyle buyurmaktadır:
36. Yani onlar gerçekte Allah’a ortak olan varlıklara uymuyorlar. Çünkü Allah’ın asla bir ortağı yoktur. Ne akıl ile ne nakil ile bunu ortaya koyan bir delil bulunmamaktadır. Dolayısıyla da “Onların çoğu sadece zanna uyarlar. Zan ise hak olan hiçbir şeyin yerini tutmaz.” Onlar bu uydurma mabudlara ilah adını verdiler ve Allah ile birlikte onlara ibadet ettiler. Oysa “onlar ancak sizin ve atalarınızın adlandırdığı ve Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerden ibarettir.”(en-Necm, 53/23)“Şüphesiz ki Allah yaptıklarını çok iyi bilendir” ve bu yaptıklarına karşılık en büyük cezayı verecektir.
10:37–41Page 213
وَمَا كَانَ هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانُ أَن يُفۡتَرَىٰ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَلَٰكِن تَصۡدِيقَ ٱلَّذِي بَيۡنَ يَدَيۡهِ وَتَفۡصِيلَ ٱلۡكِتَٰبِ لَا رَيۡبَ فِيهِ مِن رَّبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٣٧
And it was not [possible] for this Qur’ān to be produced by other than Allāh, but [it is] a confirmation of what was before it and a detailed explanation of the [former] Scripture, about which there is no doubt,1 from the Lord of the worlds.
أَمۡ يَقُولُونَ ٱفۡتَرَىٰهُۖ قُلۡ فَأۡتُواْ بِسُورَةٖ مِّثۡلِهِۦ وَٱدۡعُواْ مَنِ ٱسۡتَطَعۡتُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ٣٨
Or do they say [about the Prophet (ﷺ)], "He invented it?" Say, "Then bring forth a sūrah like it and call upon [for assistance] whomever you can besides Allāh, if you should be truthful."
بَلۡ كَذَّبُواْ بِمَا لَمۡ يُحِيطُواْ بِعِلۡمِهِۦ وَلَمَّا يَأۡتِهِمۡ تَأۡوِيلُهُۥۚ كَذَٰلِكَ كَذَّبَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡۖ فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلظَّٰلِمِينَ ٣٩
Rather, they have denied that which they encompass not in knowledge and whose interpretation has not yet come to them. Thus did those before them deny. Then observe how was the end of the wrongdoers.
وَمِنۡهُم مَّن يُؤۡمِنُ بِهِۦ وَمِنۡهُم مَّن لَّا يُؤۡمِنُ بِهِۦۚ وَرَبُّكَ أَعۡلَمُ بِٱلۡمُفۡسِدِينَ ٤٠
And of them are those who believe in it, and of them are those who do not believe in it. And your Lord is most knowing of the corrupters.
وَإِن كَذَّبُوكَ فَقُل لِّي عَمَلِي وَلَكُمۡ عَمَلُكُمۡۖ أَنتُم بَرِيٓـُٔونَ مِمَّآ أَعۡمَلُ وَأَنَا۠ بَرِيٓءٞ مِّمَّا تَعۡمَلُونَ ٤١
And if they deny you, [O Muḥammad], then say, "For me are my deeds, and for you are your deeds. You are disassociated from what I do, and I am disassociated from what you do."
37- Bu Kur’ân, Allah’tan (gelmeyip de) başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir. Fakat o, kendisinden öncekileri doğrulamakta ve o kitabı açıklamaktadır. Onda hiçbir şüphe yoktur. O, âlemlerin Rabbindendir. 38- Yoksa onlar:“Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “O halde eğer doğru söyleyenler iseniz onun benzeri bir sûre getirin ve (bunun için) Allah’tan başka kimi (yardıma) çağırabilecekseniz çağırın!” 39- Hayır, onlar ilmini kavrayamadıkları ve te’vili kendilerine henüz gelmemiş bir şeyi yalanlamaktadırlar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Ama bak, zalimlerin sonu nasıl oldu! 40- Aralarından ona inanan kimseler de vardır, ona iman etmeyenler de vardır. Rabbin, fesatçıları en iyi bilendir. 41- Eğer onlar seni yalanlarlarsa de ki:“Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız da size. Siz, benim yaptıklarımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.”
37. Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Bu Kur’ân, Allah’tan (gelmeyip de) başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir.” Bu Kur’ân’ı uydurup da Allah'a nispet etmek imkânsız bir şeydir ve düşünülemez. Çünkü o, öyle yüce bir kitaptır ki “Önünden de arkasından da batıl ona erişemez. Hikmeti sonsuz, her hamde layık olan tarafından indirilmiştir.”(Fussilet, 41/42) Yine o, öyle bir Kitaptır ki “Bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar, birbirine yardımcı olsalar dahi yine bir benzerini getiremezler”(el-İsra, 17/88) O, âlemlerin Rabbinin kelâmı olan bir Kitap’tır. Herhangi bir insanın onun gibi yahut ona yakın bir söz söylemesi nasıl mümkün olabilir? Çünkü söz, söyleyenin azametine ve sahip olduğu sıfatlara uygundur. Eğer azameti ve sıfatlarının kemali bakımından Allah’a benzer bir kimse varsa o takdirde onun, bu Kur’an’ın benzerini getirmesi de mümkün olur. Farz-ı muhal herhangi bir kimsenin, bu Kur’an’ı alemlerin Rabbi Allah’a iftira ederek uydurduğunu kabul etsek dahi Yüce Allah, onu derhal cezalandırır ve hiç vakit geçirmeden onu ibretli bir cezaya çarptırır. “Fakat” Yüce Allah, bu Kitabı alemlere bir rahmet, bütün kullara karşı da bir delil olmak üzere indirmiştir ve “o, kendisinden öncekileri” daha önce Allah’ın indirmiş olduğu semavi kitapları, onlara uygun düşmek, onların tanıklık ettikleri hususları doğrulamak, ineceği yönündeki müjdelerini haklı çıkartıp onların haber verdikleri gibi indirilmek suretiyle “doğrulamakta ve o kitabı” helâli, haramı, dinî ve kaderî hükümleri, doğru haberleri “açıklamaktadır.”“Onda hiçbir şüphe yoktur. O âlemlerin Rabbindendir.” Hakkında hiçbir şekilde şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. Bilakis o, son derece kesin hakkın ta kendisidir. “O” bütün yaratıkları nimetleri ile besleyip büyüten, terbiye eden “âlemlerin Rabbindendir.” Onun tarafından indirilmiştir. Yüce Allah’ın rubûbiyetinin en büyük tecellilerinden biri de insanların dini ve dünyevi maslahatlarını, üstün ahlaki değerleri ve güzel amelleri ihtiva eden bu Kitabı onlara indirmiş olmasıdır.
38. “Yoksa onlar” yani haksızlık ederek ve inatlaşarak Kur'ân’ı yalanlayanlar: “Onu” Muhammed, Allah’a iftira ederek “kendisi uydurdu, mu diyorlar?” Onlara, eğer güç yetirecek olurlarsa iddialarının mümkün olduğunu ortaya koyacak, aksi takdirde sözlerinin batıl olduğunu ortaya çıkaracak bağlayıcı bir hususa davet ederek “de ki: O halde eğer doğru söyleyenler iseniz onun benzeri bir sûre getirin ve (bunun için) Allah’tan başka kimi (yardıma) çağırabilirseniz çağırın” da onun benzeri bir sûre getirmek üzere size yardımcı olsunlar. Ama böyle bir şey ise imkânsızdır. Çünkü eğer böyle bir şey mümkün olsa idi, hiç şüphesiz bunu yapabileceklerini iddia eder ve Kur'ân’ın bir benzerini ortaya koyarlardı. Ancak, onların buna güç yetiremedikleri açıkça ortaya çıktığına göre, söylediklerinin batıl olduğu ve delil olacak bir tarafının da bulunmadığı ortaya çıkmaktadır.
39. Onları, hakkı içeren ve ondan öte hakkın bulunmadığı bu Kur’an-ı Kerim’i yalanlamaya iten neden onların, ilmini kavrayamadıkları bir şeyi yalanlamaya kalkışmalarıdır. Eğer onlar ilmini kuşatabilmiş olsalardı ve onu gereği gibi kavrasalardı, hiç şüphesiz onu doğrular ve ona itaatle boyun eğerlerdi. Aynı şekilde onlara şu ana kadar “onun tevili” de gelmemiştir. Yani üzerlerine inmekle tehdit ettiği azap, kendilerini gelip bulacağını vaad ettiği ibretli ceza henüz onlara gelmemiştir. O nedenle yalanlamaya devam etmektedirler. Onların bu yalanlamaları ise kendilerinden öncekilerin yalanlamaları kabilindendir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Ama bak, zalimlerin sonu nasıl oldu!” Zalimlerin sonu, geriye onlardan hiçbir kimseyi bırakmayan helak oluştur. İşte bunlar da yalanlamayı sürdürmekten sakınsınlar. Aksi takdirde onlara da yalanlayan ümmetlerin ve helâk edilmiş nesillerin başına gelenlerin aynısı gelir. Bu buyrukta işleri iyice araştırıp tetkik etmek gerektiğine ve insanın herhangi bir şeyi iyice anlayıp kavramadan önce kabul veya reddetmekte aceleci davranmaması gerektiğine delil vardır.
40. “Aralarından ona” Kur’ân-ı Kerim’e ve onun getirdiklerine “inanan kimseler de vardır, ona iman etmeyenler de vardır. Rabbin fesatçıları en iyi bilendir.” Fesatçılar ise zulme saparak, inatlaşarak ve bozgunculuğa yönelerek Kur’ân’a iman etmeyen kimselerdir. İşte Yüce Allah onları bu fesatlarına karşılık en çetin azap ile cezalandıracaktır.
41. “Eğer onlar seni yalanlarlarsa” sen yine davetini sürdür, onların hesaplarından sana bir şey düşmediği gibi senin hesabından da onlara bir şey düşmez. Herkesin ameli kendine. O bakımdan “de ki: Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız da size. Siz, benim yaptıklarımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir. “Kim bir salih amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46; el-Casiye 45/15)
10:42–44Page 213
وَمِنۡهُم مَّن يَسۡتَمِعُونَ إِلَيۡكَۚ أَفَأَنتَ تُسۡمِعُ ٱلصُّمَّ وَلَوۡ كَانُواْ لَا يَعۡقِلُونَ ٤٢
And among them are those who listen to you. But can you cause the deaf to hear [i.e., benefit from this hearing], although they will not use reason?
وَمِنۡهُم مَّن يَنظُرُ إِلَيۡكَۚ أَفَأَنتَ تَهۡدِي ٱلۡعُمۡيَ وَلَوۡ كَانُواْ لَا يُبۡصِرُونَ ٤٣
And among them are those who look at you. But can you guide the blind although they will not [attempt to] see?
إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَظۡلِمُ ٱلنَّاسَ شَيۡـٔٗا وَلَٰكِنَّ ٱلنَّاسَ أَنفُسَهُمۡ يَظۡلِمُونَ ٤٤
Indeed, Allāh does not wrong the people at all, but it is the people who are wronging themselves.
42- Onların içinde sana kulak verenler de vardır. Fakat sağırlara, üstelik akıllarını da kullanmıyorlarsa, sen nasıl duyuracaksın ki?! 43- Onların içinde sana bakanlar da vardır. Fakat körlere, üstelik basiretleri de yoksa, sen doğru yolu nasıl gösterebilirsin ki?! 44- Şüphe yok ki Allah, insanlara hiç zulmetmez. Fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.
42. Allah Teala Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i ve onun getirdiklerini yalanlayan bazı kimselerden söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Onların içinde sana” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e, vahyi okuduğu vakit doğru yolu bulmak kastı ile değil de seyretmek, yalanlamak, yanlışlıklarını tespit etmeye çalışmak maksadı ile “kulak verenler de vardır.” Bu ise fayda vermeyen bir dinlemedir. Onun, bu şekilde dinleyenlere bir hayrı olmaz. Şüphesiz böylelerine karşı ilahî tevfikin kapıları kapanmıştır ve onlar, dinlemenin faydasını görmekten mahrum kılınmışlardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat sağırlara, üstelik akıllarını da kullanmıyorlarsa, sen nasıl duyuracaksın ki?!” Bu soru, kesinleşmiş nefiy manasındadır. Yani sen, yüksek sesle söylesen bile işitmek istemeyen sağırlara işittiremezsin. Özellikle de böylelerinin aklı yoksa, hiç işittiremezsin. Sözü anlamayan sağır bir kimseye bir sözü işittirmek nasıl imkânsız bir şeyse bu yalanlayan kimselere de senin yararlanmalarını sağlayacak şekilde bir şeyler işittirmen öyle imkânsız bir şeydir. Delilin işitilmesine gelince onlar, Yüce Allah’ın daha ilerisi mümkün olmayan en üstün delilini kendilerine karşı açıkça ortaya konmuş şekilde işitmişlerdir. İşte bu yol, ilim yolları arasında oldukça büyük bir yol olmakla birlikte onlar için kapanmış bulunmaktadır. Bu yol ise hayır ile ilgili işitilen şeylerden yararlanma yoludur.
43. Daha sonra Yüce Allah, onlar için ikinci yol olan görme yolunun da tıkanmış olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onların içinde sana bakanlar da vardır.” Fakat onların sana bakmalarının kendilerine bir faydası olmaz. Zira senin durumunu inceleyip tetkik etmezler. Sen basiretleri kapalı körleri hidâyet edemediğin gibi bunları da doğru yola iletemezsin. İlme ve gerçekleri bilmeye ulaştıran yollar olan akılları, kulakları ve gözleri işlevini yerine getirmediğine göre artık bunları hangi yol hakka ulaştırabilir ki? Yüce Allah’ın:“Onların içinde sana bakanlar da vardır...” buyruğu şuna delildir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in durumuna, onun yol göstericiliğine, ahlâkına, amellerine ve onun davet ettiği şeylere bakıp bunlar üzerinde düşünmek, doğru söylediğinin ve getirdiklerinin hak olduğunun en büyük delillerinden birisidir ve bu, basiret sahibi kimse için başka herhangi bir delile ihtiyaç bırakmayacak yeterliliktedir.
44. “Şüphe yok ki Allah, insanlara hiç zulmetmez.” Onların günahlarını artırmadığı gibi iyiliklerini de azaltmaz. “Fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.” Hak kendilerine gelmekle birlikte onu kabul etmezler. Yüce Allah bundan sonra kalplerini mühürlemek, kulaklarına ve gözlerine mühür vurmak sureti ile onları cezalandırır.
10:45Page 214
وَيَوۡمَ يَحۡشُرُهُمۡ كَأَن لَّمۡ يَلۡبَثُوٓاْ إِلَّا سَاعَةٗ مِّنَ ٱلنَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيۡنَهُمۡۚ قَدۡ خَسِرَ ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِلِقَآءِ ٱللَّهِ وَمَا كَانُواْ مُهۡتَدِينَ ٤٥
And on the Day when He will gather them, [it will be] as if they had not remained [in the world] but an hour of the day, [and] they will know each other. Those will have lost who denied the meeting with Allāh and were not guided.
45- Allah'ın onları haşredeceği o gün, sanki (dünyada) ancak gündüzün bir saati kadar kalmışlar gibi (gelecek onlara); birbirlerini tanıyacaklar. Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar, hüsrana uğramışlardır ve doğru yolu da bulamamışlardır.
45. Yüce Allah, dünya hayatının çabucak geçtiğini ve insanları gerçekleşeceğinde şüphe bulunmayan bir günde haşredip bir araya toplayacağı vakit onlara sanki dünyada ancak bir günün kısa bir süresi kadar kalmışlar gibi geleceğini, yine sanki dünyada hiçbir nimet ve hiçbir sıkıntı ile karşılaşmamış gibi bir kanaate sahip olacaklarını haber vermektedir. Onlar, dünya hayatında olduğu gibi birbirlerini tanıyacaklardır. O günde takvâ sahibi kimseler kâr edeceklerdir. Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar ve dosdoğru yola, dosdoğru dine uymak sureti ile hidâyet bulmayanlar ise hüsrana uğrayacaklardır. Çünkü onlar, cennet nimetlerini elden kaçırmış ve cehenneme girmeyi hak etmiş olacaklardır.
10:46Page 214
وَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعۡضَ ٱلَّذِي نَعِدُهُمۡ أَوۡ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيۡنَا مَرۡجِعُهُمۡ ثُمَّ ٱللَّهُ شَهِيدٌ عَلَىٰ مَا يَفۡعَلُونَ ٤٦
And whether We show you some of what We promise them, [O Muḥammad], or We take you in death, to Us is their return; then, [either way], Allāh is a witness concerning what they are doing.
46- Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana göstersek de yahut (bundan önce) senin ruhunu alsak da onların dönüşü yalnız Bize olacaktır. Hem Allah, yaptıklarına şahittir.
46. Yani ey Peygamber! Sen bu yalanlayanlar için üzülme, onlar hakkında acele de etme! Onları tehdit ettiğimiz azabın bunlara gelip çatması kaçınılmaz bir şeydir. Bu azap ya dünyada gelip onları bulacaktır ki sen de bunu gözlerinle görecek ve böylelikle için huzur bulacaktır yahut da bu azabı onlara ölümden sonra âhirette göstereceğiz. Her halükarda onların dönüşü Allah’adır. O da dünyada iken yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah yaptıklarını tek tek tespit ettiği halde onlar unutmuşlardır. Allah, her şeye şahit olandır. Bu buyrukta hem onlara büyük bir tehdit vardır, hem de kavmi tarafından yalanlanan ve ona inatla karşı çıkılan Allah Rasûlüne de bir teselli vardır.
10:47–49Page 214
وَلِكُلِّ أُمَّةٖ رَّسُولٞۖ فَإِذَا جَآءَ رَسُولُهُمۡ قُضِيَ بَيۡنَهُم بِٱلۡقِسۡطِ وَهُمۡ لَا يُظۡلَمُونَ ٤٧
And for every nation is a messenger. So when their messenger comes,1 it will be judged between them in justice, and they will not be wronged.
وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَٰذَا ٱلۡوَعۡدُ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ٤٨
And they say, "When is [the fulfillment of] this promise, if you should be truthful?"
قُل لَّآ أَمۡلِكُ لِنَفۡسِي ضَرّٗا وَلَا نَفۡعًا إِلَّا مَا شَآءَ ٱللَّهُۗ لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌۚ إِذَا جَآءَ أَجَلُهُمۡ فَلَا يَسۡتَـٔۡخِرُونَ سَاعَةٗ وَلَا يَسۡتَقۡدِمُونَ ٤٩
Say, "I possess not for myself any harm or benefit except what Allāh should will. For every nation is a [specified] term. When their time has come, then they will not remain behind an hour, nor will they precede [it]."
47- Her ümmetin bir peygamberi vardır. Rasûlleri onlara geldiği zaman aralarında adaletle hükmedilir ve onlara zulmedilmez. 48- “Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdit ne zaman (gerçekleşecek)?” diyorlar. 49- De ki:“Ben kendim için Allah’ın dilediğinden başka ne bir fayda sağlayabilirim, ne de bir zarar(ı defedebilirim). Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir an ne geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.”
47. Geçmiş ümmetlerden “her ümmetin” kendilerini Allah’ı tevhid etmeye ve Allah’ın dinini kabul etmeye çağıran “bir peygamberi vardır. Rasûlleri” onlara âyet ve mucizelerle “geldiği zaman” kimisi onu doğruladı, kimileri de yalanladı. Onların “aralarında” Allah tarafından mü’minlerin kurtarılması ve yalanlayanların helak edilmesi şeklinde “adaletle hükmedilir ve” peygamberlerin gönderilmesinden ve delillerin açıklanmasından önce yahut da suçsuz yere azap edilmek sureti ile “onlara zulmedilmez.”
48-49. Artık seni yalanlayanlar da helak edilen ümmetlere benzemekten sakınsınlar. O takdirde öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri bunların da başına gelir. Hiçbir zaman da kendilerine vaad edilen cezanın geciktiği kanaatine kapılarak:“Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdit ne zaman (gerçekleşecek)?” demesinler. Çünkü bu bir zulümdür. Zira onlar, bu azabı peygamberden istemektedirler. Halbuki onun bu gibi işlerde bir yetkisi yoktur. Ona düşen insanlara tebliğ etmek ve açıklamaktır. Onların hesabını görmek ve onlara azap indirmek ise Allah’a aittir. Bu azap da Allah’ın tayin ettiği vade dolunca, O’nun ilahî hikmetine uygun olarak tespit ve takdir ettiği vakti gelince gelir. Bu zaman geldi mi de “ne bir an ne geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” O bakımdan yalanlayanlar azabı çabuk istemekten çekinmelidirler. Çünkü onlar, aslında Allah’ın azabını acele istemektedirler ki bu azap bir indi mi, artık onun belası günahkârlar topluluğundan asla geri çevrilemez. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:
10:50–52Page 214
قُلۡ أَرَءَيۡتُمۡ إِنۡ أَتَىٰكُمۡ عَذَابُهُۥ بَيَٰتًا أَوۡ نَهَارٗا مَّاذَا يَسۡتَعۡجِلُ مِنۡهُ ٱلۡمُجۡرِمُونَ ٥٠
Say, "Have you considered: if His punishment should come to you by night or by day - for which [aspect] of it would the criminals be impatient?"1
أَثُمَّ إِذَا مَا وَقَعَ ءَامَنتُم بِهِۦٓۚ ءَآلۡـَٰٔنَ وَقَدۡ كُنتُم بِهِۦ تَسۡتَعۡجِلُونَ ٥١
Then is it that when it has [actually] occurred you will believe in it? Now?1 And you were [once] for it impatient.2
ثُمَّ قِيلَ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ ذُوقُواْ عَذَابَ ٱلۡخُلۡدِ هَلۡ تُجۡزَوۡنَ إِلَّا بِمَا كُنتُمۡ تَكۡسِبُونَ ٥٢
Then it will be said to those who had wronged, "Taste the punishment of eternity; are you being recompensed except for what you used to earn?"
50- De ki:“Eğer O’nun azabı geceleyin veya gündüzün size gelip çatsa (ne olacak), söyleyin bana o günahkârlar (böyle bir) azabın nesini acele isterler?” 51- “(Başınıza) geldikten sonra mı ona iman edeceksiniz? (O zaman size şöyle denir:) Şimdi mi (iman ediyorsunuz)? Hani siz onun çabucak gelmesini istiyordunuz?” 52- Sonra da zulmedenlere:“Ebedi azabı tadın! Siz ancak kazanmakta olduklarınızın karşılığı ile cezalandırılacaksınız?”
50. “De ki: Eğer O’nun azabı geceleyin” uyku vaktinizde “veya gündüzün” gafil olduğunuz bir zamanda “size gelip çatsa (ne olacak), söyleyin bana o günahkârlar (böyle bir) azabın nesini acele isterler?” Çabucak gelmesini istedikleri iyi bir şey midir, yoksa bir ceza mıdır? (Bir düşünsünler!)
51. “(Başınıza) geldikten sonra mı ona iman edeceksiniz?” Allah’ın azabı gelip çattığında imanın faydası olmaz. İman edeceklerini iddia ettikleri o durumda onlara bir azar ve çıkışma olmak üzere şöyle denir:“Şimdi mi?” şu zorluk ve sıkıntı halinde mi iman ediyorsunuz? “Hani siz onun çabucak gelmesini istiyordunuz?” Allah’ın kulları hakkındaki sünneti/kanunu şudur: O, azabın gerçekleşmesinden önce kullar, mühlet isteyecek olurlarsa onlara mühlet verir; fakat azap gelip çattı mı artık hiç kimseye -eğer daha önce iman etmemiş ise- imanının faydası olmaz. Nitekim Yüce Allah boğulma noktasına gelen Firavun hakkında şöyle buyurmaktadır:“Nihâyet boğulacağı anda: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına inandım, ben de müslümanlardanım., deyince ona şöyle dendi: “Şimdi mi? Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun.”(Yûnus, 10/90-91) Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Ama bizim azabımızı gördüklerinde imanları onlara fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında geçerli olagelen sünnetidir/kanunudur.”(el-Mü’min, 40/85) Yüce Allah burada da şöyle buyurmaktadır: “(Başınıza) geldikten sonra mı ona iman edeceksiniz? Şimdi mi” iman ettiğinizi iddia ediyorsunuz? “Hani siz onun çabucak gelmesini istiyordunuz?” İşte ellerinizin yaptıkları ve işte çabucak gelmesini istediğiniz şey!
52. “Sonra da zulmedenlere” kıyamet gününde amellerinin karşılığı kendilerine verileceği sırada: “Ebedi azabı” yani içinde ebediyyen kalacağınız ve bir an dahi asla dindirilmeyecek olan bu azabı “tadın! Siz ancak” küfür, yalanlamak ve masiyet türünden “kazanmakta olduklarınızın karşılığı ile cezalandırılacaksınız?”
10:53–56Page 214
۞ وَيَسۡتَنۢبِـُٔونَكَ أَحَقٌّ هُوَۖ قُلۡ إِي وَرَبِّيٓ إِنَّهُۥ لَحَقّٞۖ وَمَآ أَنتُم بِمُعۡجِزِينَ ٥٣
And they ask information of you, [O Muḥammad], "Is it true?" Say, "Yes, by my Lord. Indeed, it is truth; and you will not cause failure [to Allāh]."
وَلَوۡ أَنَّ لِكُلِّ نَفۡسٖ ظَلَمَتۡ مَا فِي ٱلۡأَرۡضِ لَٱفۡتَدَتۡ بِهِۦۗ وَأَسَرُّواْ ٱلنَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُاْ ٱلۡعَذَابَۖ وَقُضِيَ بَيۡنَهُم بِٱلۡقِسۡطِ وَهُمۡ لَا يُظۡلَمُونَ ٥٤
And if each soul that wronged had everything on earth, it would offer it in ransom. And they will confide regret when they see the punishment; and they will be judged in justice, and they will not be wronged.
أَلَآ إِنَّ لِلَّهِ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۗ أَلَآ إِنَّ وَعۡدَ ٱللَّهِ حَقّٞ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ٥٥
Unquestionably, to Allāh belongs whatever is in the heavens and the earth. Unquestionably, the promise of Allāh is truth, but most of them do not know.
هُوَ يُحۡيِۦ وَيُمِيتُ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ ٥٦
He gives life and causes death, and to Him you will be returned.
53- “Sahi, gerçek mi o?” diye senden haber sorarlar. De ki:“Evet, Rabbim hakkı için o, kesinlikle haktır ve siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz.” 54- Zulmeden herkes eğer yeryüzünde bulunan her şeye sahip olsaydı elbette onu (azaptan kurtulmak için) fidye olarak verirdi. Onlar, azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler. Aralarında adaletle hükmedilir ve kendilerine asla zulmedilmez. 55- İyi bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Şunu da iyi bilin ki Allah’ın vaadi haktır. Fakat onların çoğu bilmezler. 56- O, diriltir ve öldürür. Siz O’na döndürüleceksiniz.
53. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır:“Sahi, gerçek mi o?” diye senden haber sorarlar.” Yani yalanlayanlar -gerçeği açıkça anlamak ve doğruyu görmek kastı ile değil de- inatlaşmak ve zora koşma kastı ile senden bilgi almak isterler ve “Sahi, gerçek mi o?” diye sorarlar. Yani kulların öldükten sonra diriltilecekleri ve amellerinin karşılıklarını görmek üzere tekrar kendilerine hayat verileceği, kulların amellerinin karşılığını hayırsa hayır, şer ise şer olarak göreceği doğru mudur? Sen de bu konuda açık ve kesin deliller göstererek ve doğruluğuna dair yemin ederek onlara “de ki: Evet, Rabbim hakkı için o, kesinlikle haktır.” Bunda en ufak bir tereddüt ve şüphe söz konusu değildir. “Ve siz Allah’ı” sizi diriltmesine karşı koymak sureti ile “âciz bırakacak değilsiniz.” Yokken sizi var edip yarattığı gibi amellerinizin karşılığını vermek için de sizi tekrar diriltecektir.
54. Kıyamet günü geldiğinde dünyada iken küfür ve masiyete yönelmek sureti ile “zulmeden herkes, eğer yeryüzünde bulunan” altın, gümüş ve onların dışındaki “her şeye sahip olsaydı” ve Allah’ın azabından kurtulmak için bunu fidye olarak verme imkânı bulunsaydı “elbette onu fidye olarak verirdi.” Ama bunun bile ona faydası olmazdı. Çünkü fayda ve zarar, mükâfaat ve ceza, salih ya da kötü amellere göre olacaktır. O zulmedenler “azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler.” onlar yaptıklarına pişman olacaklardır ama o vakit kurtuluş vakti değildir. “Aralarında” herhangi bir zulüm ve haksızlık söz konusu olmaksızın tam ve eksiksiz bir “adaletle hükmedilir ve kendilerine asla zulmedilmez.”
55. “İyi bilin ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.” Allah onlar hakkında dinî ve kaderî hükmünü vermektedir. Pek yakında da onlara amellerinin karşılığını vermek sureti ile cezaî hükmünü de verecektir. Bundan dolayı daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şunu da iyi bilin ki şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da Allah’ın huzuruna çıkacakları vakte hazırlanmazlar. Hatta buna iman etmiyorlar belki de. Oysa bu konuda kat’i deliller ardı arkasına gelmiştir. Aklî ve naklî belgeler sayılamayacak kadar pek çoktur.
56. “O, diriltir ve öldürür.” Yani diriltme ve öldürme ile diğer idare ve tasarruf türlerinde mutlak tasarruf sahibi O’dur, bunların hiçbirisinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Siz” Kıyamet gününde “O’na döndürüleceksiniz.” O da iyisi ile kötüsü ile amellerinizin karşılığını size verecektir.
10:57–58Page 215
يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ قَدۡ جَآءَتۡكُم مَّوۡعِظَةٞ مِّن رَّبِّكُمۡ وَشِفَآءٞ لِّمَا فِي ٱلصُّدُورِ وَهُدٗى وَرَحۡمَةٞ لِّلۡمُؤۡمِنِينَ ٥٧
O mankind, there has come to you instruction from your Lord and healing for what is in the breasts and guidance and mercy for the believers.
قُلۡ بِفَضۡلِ ٱللَّهِ وَبِرَحۡمَتِهِۦ فَبِذَٰلِكَ فَلۡيَفۡرَحُواْ هُوَ خَيۡرٞ مِّمَّا يَجۡمَعُونَ ٥٨
Say, "In the bounty of Allāh and in His mercy - in that let them rejoice; it is better than what they accumulate."
57- Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, kalplerde olanlara bir şifa, mü’minler için de bir hidâyet ve rahmet gelmiştir. 58- De ki:“Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”
57. Yüce Allah, insanları bu Kitab’a yönelmeye teşvik etmek üzere bu Kitab-ı Kerim’in güzel ve kullar için gerçekten zorunlu olan niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Ey insanlar! Size Rabbinizden”, size öğüt veren, Allah’ın gazabını ve cezasını gerektiren amellere karşı sizi uyaran ve bu gibi amellerin de doğuracağı sonuçları ve kötülükleri açıklayarak sizi sakındıran “bir öğüt, kalplerde olanlara bir şifa...” Bu Kur’an-ı Kerim kalplerde bulunan ve hem şeriata uymaktan alıkoyan arzulara ve şehevî hastalıklara hem de kesin bilgiye zarar veren şüphe hastalıklarına karşı bir şifadır. Çünkü Kur’an-ı Kerim’deki öğütler, teşvikler, korkutmalar, vaatler ve tehditler kulun hem ümide hem de korkuya sahip olmasına vesile olur. Kulun kalbinde hayra karşı bir arzu, kötülüklere karşı da bir korku meydana gelir, Kur’ân-ı Kerim’in bu konudaki buyrukları da tekrarlanarak bunlar gelişecek olursa bu, Yüce Allah’ın muradını nefsin isteklerinden önde tutmayı gerektirir. Böylece kul, Allah’ı razı ve hoşnut kılacak şeyleri kendi nefsinin arzularından daha çok sever. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’de bulunan ve Yüce Allah’ın en mükemmel şekilde tekrarladığı ve açıkladığı kat’i deliller ve belgeler de hakka yöneltilebilecek tüm şüpheleri ortadan kaldırır. Kalbi yakînin en yüksek dereceye ulaştırır. Kalp, hastalığından kurtulup sağlığına kavuşur ve esenlik elbiselerine bürünecek olursa bütün azalar da ona uyar. Çünkü azalar, kalbin düzelişi ile düzelir, bozulması ile bozulurlar. “Mü’minler için de bir hidâyet ve bir rahmet gelmiştir.” Hidâyet, hakkı bilmek ve hakkın gereğince amel etmektir. Rahmet ise Kur’ân ile hidâyet bulan kimselerin nail oldukları hayır, ihsan, dünyevî ve uhrevî mükâfattır. Hidâyet, yolların en üstün ve değerlisidir. Rahmet de maksat ve arzuların en mükemmelidir. Ancak Kur’ân ile hidâyet bulmak, yalnızca mü’minler için söz konusudur ve yalnızca mü’minler hakkında Kur’ân-ı Kerim bir rahmettir. Hidâyet gerçekleşip de bundan doğan rahmet, kişiye eriştiği takdirde artık mutluluk, kurtuluş, kâr, başarı, sevinç ve neşe de tahakkuk eder. Bundan dolayı Yüce Allah bunlarla sevinmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:
58. “De ki: Allah’ın lütfu” yani Allah’ın kullarına lütfedip ihsan buyurduğu nimetlerinin ve lütuflarının en büyüğü olan Kur’an-ı Kerim “ve” din, iman, Allah’a ibadet, O’nu sevmek ve O’nu tanımak olan “rahmeti ile işte yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından” dünya mallarından ve zevklerinden “daha hayırlıdır.” Çünkü hem dünya hem âhiret mutluluğunu içeren din nimeti, gelip geçici ve kısa bir süre sonra zeval bulacak olan tüm dünya mülkü kıyas bile kabul etmez. Şanı Yüce Allah’ın, kendi lütuf ve rahmeti ile sevinmeyi emretmesi, sevincin ruhun rahatlamasını, gayrete gelmesini, Yüce Allah’a şükredip güçlenmesini ve bunların daha da artmasını sağlayan ilim ve imana rağbeti artırmasına vesile olmasındandır. Bu, övülen bir sevinmedir ve dünyanın arzu ve lezzetleri dolayısı ile yahut da batıl ile sevinmekten farklıdır. Zira bu sonuncusu (şımarıklıktır ve) yerilen bir şeydir. Nitekim Yüce Allah, Kârûn’un kavminin ona:“Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.”(el-Kasas, 28/76) dediklerini nakletmektedir. Yine Yüce Allah, peygamberlerin getirdikleri hakka zıt olan batılla sevinip şımaranlarla ilgili olarak da şöyle buyurmaktadır:“Peygamberleri onlara apaçık deliller ile geldiklerinde onlar sahip oldukları ilim dolayısı ile şımardılar.”(el-Mü’min, 40/83)
Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences