As-Sa'diHud · 11:84–115

As-Sa'di · Tafsir · in Turkish

Hud 11:84–115

11:84–95Page 231

۞ وَإِلَىٰ مَدۡيَنَ أَخَاهُمۡ شُعَيۡبٗاۚ قَالَ يَٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرُهُۥۖ وَلَا تَنقُصُواْ ٱلۡمِكۡيَالَ وَٱلۡمِيزَانَۖ إِنِّيٓ أَرَىٰكُم بِخَيۡرٖ وَإِنِّيٓ أَخَافُ عَلَيۡكُمۡ عَذَابَ يَوۡمٖ مُّحِيطٖ ٨٤

And to Madyan [We sent] their brother Shuʿayb. He said, "O my people, worship Allāh; you have no deity other than Him. And do not decrease from the measure and the scale. Indeed, I see you in prosperity, but indeed, I fear for you the punishment of an all-encompassing Day.

وَيَٰقَوۡمِ أَوۡفُواْ ٱلۡمِكۡيَالَ وَٱلۡمِيزَانَ بِٱلۡقِسۡطِۖ وَلَا تَبۡخَسُواْ ٱلنَّاسَ أَشۡيَآءَهُمۡ وَلَا تَعۡثَوۡاْ فِي ٱلۡأَرۡضِ مُفۡسِدِينَ ٨٥

And O my people, give full measure and weight in justice and do not deprive the people of their due and do not commit abuse on the earth, spreading corruption.

بَقِيَّتُ ٱللَّهِ خَيۡرٞ لَّكُمۡ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَۚ وَمَآ أَنَا۠ عَلَيۡكُم بِحَفِيظٖ ٨٦

What remains [lawful] from Allāh is best for you, if you would be believers. But I am not a guardian over you."

قَالُواْ يَٰشُعَيۡبُ أَصَلَوٰتُكَ تَأۡمُرُكَ أَن نَّتۡرُكَ مَا يَعۡبُدُ ءَابَآؤُنَآ أَوۡ أَن نَّفۡعَلَ فِيٓ أَمۡوَٰلِنَا مَا نَشَٰٓؤُاْۖ إِنَّكَ لَأَنتَ ٱلۡحَلِيمُ ٱلرَّشِيدُ ٨٧

They said, "O Shuʿayb, does your prayer [i.e., religion] command you that we should leave what our fathers worship or not do with our wealth what we please? Indeed, you are the forbearing, the discerning!"1

قَالَ يَٰقَوۡمِ أَرَءَيۡتُمۡ إِن كُنتُ عَلَىٰ بَيِّنَةٖ مِّن رَّبِّي وَرَزَقَنِي مِنۡهُ رِزۡقًا حَسَنٗاۚ وَمَآ أُرِيدُ أَنۡ أُخَالِفَكُمۡ إِلَىٰ مَآ أَنۡهَىٰكُمۡ عَنۡهُۚ إِنۡ أُرِيدُ إِلَّا ٱلۡإِصۡلَٰحَ مَا ٱسۡتَطَعۡتُۚ وَمَا تَوۡفِيقِيٓ إِلَّا بِٱللَّهِۚ عَلَيۡهِ تَوَكَّلۡتُ وَإِلَيۡهِ أُنِيبُ ٨٨

He said, "O my people, have you considered: if I am upon clear evidence from my Lord and He has provided me with a good provision from Him...?1 And I do not intend to differ from you in that which I have forbidden you; I only intend reform as much as I am able. And my success is not but through Allāh. Upon Him I have relied, and to Him I return.2

وَيَٰقَوۡمِ لَا يَجۡرِمَنَّكُمۡ شِقَاقِيٓ أَن يُصِيبَكُم مِّثۡلُ مَآ أَصَابَ قَوۡمَ نُوحٍ أَوۡ قَوۡمَ هُودٍ أَوۡ قَوۡمَ صَٰلِحٖۚ وَمَا قَوۡمُ لُوطٖ مِّنكُم بِبَعِيدٖ ٨٩

And O my people, let not [your] dissension from me cause you to be struck by that similar to what struck the people of Noah or the people of Hūd or the people of Ṣāliḥ. And the people of Lot are not from you far away.

وَٱسۡتَغۡفِرُواْ رَبَّكُمۡ ثُمَّ تُوبُوٓاْ إِلَيۡهِۚ إِنَّ رَبِّي رَحِيمٞ وَدُودٞ ٩٠

And ask forgiveness of your Lord and then repent to Him. Indeed, my Lord is Merciful and Affectionate."

قَالُواْ يَٰشُعَيۡبُ مَا نَفۡقَهُ كَثِيرٗا مِّمَّا تَقُولُ وَإِنَّا لَنَرَىٰكَ فِينَا ضَعِيفٗاۖ وَلَوۡلَا رَهۡطُكَ لَرَجَمۡنَٰكَۖ وَمَآ أَنتَ عَلَيۡنَا بِعَزِيزٖ ٩١

They said, "O Shuʿayb, we do not understand much of what you say, and indeed, we consider you among us as weak. And if not for your family, we would have stoned you [to death]; and you are not to us one respected."

قَالَ يَٰقَوۡمِ أَرَهۡطِيٓ أَعَزُّ عَلَيۡكُم مِّنَ ٱللَّهِ وَٱتَّخَذۡتُمُوهُ وَرَآءَكُمۡ ظِهۡرِيًّاۖ إِنَّ رَبِّي بِمَا تَعۡمَلُونَ مُحِيطٞ ٩٢

He said, "O my people, is my family more respected for power by you than Allāh? But you put Him behind your backs [in neglect]. Indeed, my Lord is encompassing of what you do.

وَيَٰقَوۡمِ ٱعۡمَلُواْ عَلَىٰ مَكَانَتِكُمۡ إِنِّي عَٰمِلٞۖ سَوۡفَ تَعۡلَمُونَ مَن يَأۡتِيهِ عَذَابٞ يُخۡزِيهِ وَمَنۡ هُوَ كَٰذِبٞۖ وَٱرۡتَقِبُوٓاْ إِنِّي مَعَكُمۡ رَقِيبٞ ٩٣

And O my people, work according to your position; indeed, I am working. You are going to know to whom will come a punishment that will disgrace him and who is a liar. So watch; indeed, I am with you a watcher, [awaiting the outcome]."

وَلَمَّا جَآءَ أَمۡرُنَا نَجَّيۡنَا شُعَيۡبٗا وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مَعَهُۥ بِرَحۡمَةٖ مِّنَّا وَأَخَذَتِ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ ٱلصَّيۡحَةُ فَأَصۡبَحُواْ فِي دِيَٰرِهِمۡ جَٰثِمِينَ ٩٤

And when Our command came, We saved Shuʿayb and those who believed with him, by mercy from Us. And the shriek seized those who had wronged, and they became within their homes [corpses] fallen prone

كَأَن لَّمۡ يَغۡنَوۡاْ فِيهَآۗ أَلَا بُعۡدٗا لِّمَدۡيَنَ كَمَا بَعِدَتۡ ثَمُودُ ٩٥

As if they had never prospered therein. Then, away with Madyan as Thamūd was taken away.

84- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. 85- “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. 86- “Eğer mü’min kimseler iseniz Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır. Yoksa ben, üzerinizde bekçi değilim.” 87- Dediler ki:“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” 88- Dedi ki:“Ey kavmim! Ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana tarafından güzel bir rızık ihsan etmiş ise ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem. Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum. Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” 89- “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz sakın Nûh kavminin veya Lût kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın. Lût kavmi de sizden uzak değildir.” 90- “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim Rahîmdir, Vedûddur.” 91- Dediler ki:“Ey Şuayb! Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz. Eğer senin aşiretin olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” 92- Dedi ki:“Ey kavmim! Sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz? Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. 93- “Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, ben de sizinle beraber gözlüyorum.” 94- (Azap) emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 95- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de öylece uzak oldu.

84. Biz “Medyen’e” Filistin yakınlarında Medyen denilen yerde yerleşmiş bulunan ve bu isimle bilinen kabileye “de” nesep itibari ile “kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” Çünkü onlar, onu tanıyordu; böylece ondan bir şeyler alıp öğrenmeleri başkalarına nispeten daha mümkündü. Onlara “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok.” Yani yalnızca O’na ihlasla ibadet edin. Çünkü kavmi, ortak koşan, müşrik kimselerdi. Ortak koşmakla birlikte ölçü ve tartıyı da eksik yapıyorlardı. Bundan dolayı Şuayb, bu davranışlarından da vazgeçmelerini isteyerek şöyle dedi:“Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın” Aksine ölçü ve tartıyı adaletli yapın. “Ben sizi gerçekten hayır” pek bol nimetler, sağlık, çokça mal ve evlat “içinde görüyorum.” Öyleyse Yüce Allah’ın size verdiklerine karşı şükredin, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyin. Aksi takdirde o nimeti sizden çekip alır. “ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.” Sizi çepeçevre kuşatacak ve sizden geriye hiç kimseyi bırakmayacak bir azaptan korkuyorum.

85. “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı” size verilmesi halinde razı olacağınız şekilde “adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin.” İnsanların mallarını eksilterek, ölçü ve tartıyı eksik yapmak sureti ile haksızca alarak hırsızlık yoluna sapmayın. “Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Çünkü masiyetlere devam etmek; dini, akîdeyi, inancı, dünyayı ve âhireti ifsad eder. Ekini ve nesli bozup yok eder.

86. “Eğer mü’min kimseler iseniz” imanın gereğince amel edin, “Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır.” Allah’ın size bıraktığı hayır ve size ait olan şeyler size yeter. İhtiyacınız olmayan ve gerçekten sizin için zararlı olacak şeylere göz dikmeyin. “Yoksa ben üzerinizde bekçi değilim.” Sizin amellerinizi tespit edecek ve bekçiliğini yapacak değilim. Bunları tespit edip hesabını görecek olan, Allah’tır. Bana gelince ben, sadece size benimle gönderilenleri tebliğ etmekle yükümlüyüm.

87. Onlar, bu sözleri peygamberleri ile alay etmek ve onun çağrısını kabul etmelerinin uzak bir ihtimal olduğunu anlatmak üzere söylemişlerdi. Sözlerinin anlamı şudur:“Bize bunları yasaklamanı gerektiren şey, namaz kılman, Allah’a ibadet etmendir. Sen, böyle olsan dahi acaba bu, bizim atalarımızın tapındıklarını terk etmemizi gerektirir mi? Çünkü bu isteğine dair tek delil, onun sana uygun düşmesidir. Biz nasıl olur da sana uyup akıl ve fikir sahibi geçmiş atalarımızın yolunu terk ederiz? Aynı şekilde senin bize söylediklerin, bizim mallarımızda dediğin şekilde ölçü ve tartıları eksiksiz yapmamızı, bu mallarda farz olan hakları tastamam ödememizi de gerektirmez. Aksine biz, bu mallarımızda dilediğimizi yapmaya devam edeceğiz. Çünkü o mallar bizimdir, bu mallarda senin herhangi bir tasarruf yetkin yoktur.” Bunun için de onların alay yollu sözleri arasında: “Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” dediklerini de görüyoruz. Yani yumuşak huyluluk ve vakar senin huyunmuş. Doğru yolda olmak da karakterinmiş. Senden doğruluktan başka herhangi bir şey çıkmazmış ve sen ancak doğru olanı emredermişsin. Kötü ve sapıklık olandan da alıkoymaya kalkışırsın. Yani, asla böyle değil. Asıl maksatları, Şuayb’ın bu sıfatların tam aksi olan akılsızlık ve yoldan çıkmışlık niteliklerine sahip olduğunu söylemektir. Alay yollu söyledikleri bu ifadenin anlamı şudur: Bizim atalarımız haddi aşmış ve beyinsiz kimseler ise sen nasıl yumuşak huylu ve doğru yolda birisi olabilirsin? Onların bu şekilde alay yollu söyledikleri bu sözler ve işin tam aksi olduğuna dair iddiaları hiç de sandıkları gibi değildir. Aksine durum, onların kastettikleri değil, sözlü olarak ifade ettikleri gibidir. Gerçekten de onun kıldığı namaz, ona onları sapık atalarının yaptıklarından vazgeçirmeye çalışmasını ve mallarında da dilediklerini yapmaktan onları alıkoymasını emretmektedir. Çünkü namaz, hayasızlıklardan ve kötülükten alıkoyar. Peki, Allah’tan başkasına ibadet etmekten, Allah’ın kullarının haklarını vermemekten yahut da ölçü ve tartıyı eksilterek haklarını çalmaktan daha büyük bir hayasızlık ve kötülük olabilir mi? Gerçekten de O -salât ve selâm ona olsun- pek yumuşak huylu ve çok akıllı bir kimse idi.

88. Şuayb onlara şöyle dedi:“Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem” benim getirdiğimin doğruluğu hususunda kesin bir bilgi ve tam bir gönül huzuruna sahipsem “ve O, bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş” Allah bana çeşitli türlerden helal mallar bağışlamış “ise ne dersiniz?” Ben “size yasakladığım şeylere kendin uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yani ben size ölçü ve tartıları eksik yapmayı yasaklarken kendim yasakladığım o işi yapmak istemem. O nedenle de bu konuda beni itham etme imkânı söz konusu olamaz. Aksine ben, size herhangi bir şeyi yasaklayacak olursam onu ilk terk eden mutlaka ben olurum. “Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum.” Benim, hallerinizin düzelmesi, sizin faydalanacağınız hususların dosdoğru olması dışında herhangi bir maksadım yoktur. Benim yalnızca kendi lehime güttüğüm özel bir amacım da yoktur. Elimden geldiğince ıslah etmek istiyorum. Bu ifade, bir bakıma kişinin kendi kendisini tezkiye etmesi anlamına geldiğinden dolayı böyle bir ihtimali şu sözleri ile bertaraf etmektedir:“Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır.” Ben herhangi bir hayırlı işi yapmak ve kötülükten de uzak durmak başarısını elde edersem bu, ancak Yüce Allah’ın lütfu iledir. Benim kendi güç ve imkânımla olan bir şey değildir. “Ben yalnız O’na güvenip dayandım.” İşlerimde O’na dayandım, O’nun bana yeteceğine güvendim. “Ve yalnız O’na yönelirim.” Bana emretmiş olduğu türlü ibadetleri edâ etmekte ve çeşitli hayırlı işleri yapmakta ben O’na dönerim. İşte bu iki husus ile kulun halleri doğruluk üzere olur. Bunlar ise kişinin Rabbinden yardım dilemesi ile O’na yönelmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan.”(Hûd, 11/123); “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5)

89. “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz” ve karşı çıkışınız “sakın Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın.” Sizi buralara kadar itmesin. “Lût kavmi de sizden” yurdu itibari ile de zamanı itibari ile de “uzak değildir.”

90. “Rabbinizden” işlemiş olduğunuz günahlar dolayısı ile “mağfiret dileyin, sonra” ömrünüzün geri kalan kısmında da samimi olarak “O’na tevbe edin.” O’na itaat ederek emirlerine aykırı davranmayı terk ederek O’na dönün. “Şüphesiz Rabbim” tevbe edip dönen kimselere “Rahîmdir,” merhamet buyurur. Onun günahlarını bağışlar, tevbesini kabul eder. “Vedûddur” onu sever. Vedûd (çok seven ve çok sevilen), Allah’ın isimlerinden birisidir. Yani O, mü’min kullarını sevdiği gibi onlar da O’nu severler. Bu kelime hem ism-i fail (seven) hem de ism-i mef’ûl (sevilen) anlamını vermektedir.

91. Onlar, Şuayb’ın verdiği öğütlerden, yaptığı nasihatlardan usanarak:“Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz” dediler. Bu ise söylediklerini nefretle karşılamaları ve ondan hoşlanmamalarından dolayıdır. “Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz.” Sen büyüklerden ve liderlerden değilsin. Aksine sen alt tabakadaki zayıf kimselerdensin. “Eğer senin aşiretin” cemaatin ve kabilen “olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” Senin bizim kalbimizde herhangi bir kıymetin, gözümüzde herhangi bir saygınlığın yoktur. Biz sana ilişmemekle senin kabilene saygı göstermiş oluyoruz.

92. Şuayb onlara karşı yumuşaklıkla şöyle dedi:“Ey kavmim, sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli” Sizler nasıl olur da aşiretimden dolayı hatırımı sayıyorsunuz da Allah için hatırımı saymıyorsunuz ve böylelikle sizin için benim aşiret ve kabilem, Allah’tan daha değerli olabiliyor “ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz” Allah’ın emrini arkalarınıza attınız, ona aldırmadınız ve Allah’tan da korkmadınız. “Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır.” Amellerinizden zerre ağırlığı kadar bir şey dahi -yerde olsun gökte olsun- asla O’na gizli kalmaz. O, yaptıklarınızın karşılığını en mükemmel şekli ile verecektir.

93. Kavmi nihâyet onu iyi yorunca, o da onlara karşı bir şey yapamayacak hale gelip acze düşünce dedi ki:“Ey kavmim, kendi yolunuzca yapacağınızı yapın.” Yani siz durumunuz ve dininiz üzere amel etmeye devam edin. “ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini” kimin başına ebedî azabın ineceğini “ve kimin yalancı olduğunu” ben mi, yoksa sizler mi yalancısınız “bileceksiniz.” Onlar bunu azap başlarına indiğinde kesinlikle öğrenmiş oldular. Başıma neler geleceğini “gözleyin, ben de sizinle beraber” sizin başınıza gelecekleri “gözlüyorum.”

94. Şuayb kavminin helak edilmesine dair “emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.” Artık onların ne bir seslerini işitebilirsin, ne de onların bir hareketlerini görebilirsin.

95. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Sanki o yurtlarında hiç bulunmamışlar ve azap gelinceye kadar orada nimetlerden yararlanmamış gibi oldular. “Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de” Yüce Allah o kavmi helak edip rüsvay ettiğinden dolayı “öylece uzak oldu.” Yani bu iki kavim, helak oluşta ve ilahi rahmetten uzak kalışta ortak idi. Şuayb aleyhisselam peygamberlerin hatibi diye adlandırılır. Bunun sebebi kavmi ile güzel bir şekilde diyalog kurmasıdır. Onun bu kıssasında pek çok faydalı dersler ve ibretler vardır ki bazıları şöyledir: 1. Kâfirler İslâm’ın aslı (itikad esasları) ile muhatap oldukları ve bundaki kusurlarından dolayı cezalandırıldıkları gibi İslâm’ın fer’i hükümleri ile de muhataptırlar. Çünkü Şuayb, kavmini hem tevhide hem de ölçü ve tartıları tam yapmaya davet etmiş ve bütün bunlara riâyet edilmemesine karşılık azap tehdidinde bulunmuştu. 2. Ölçü ve tartıların eksik yapılması, büyük günahlar arasındadır. Bu günahları işleyen kimseler için dünyevi cezaya çarptırılmaktan da korkulur. Böyle bir uygulama insanların mallarını çalmak demektir. Ölçü ve tartılarda çalmak, tehdidi gerektirdiğine göre zorla ve baskıyla hırsızlık yapma hakkında tehdit, öncelikli olarak söz konusudur. 3. Amelin karşılığı kendi türündendir. Malının artmasını isteyerek insanların mallarını eksilten kimse, bu isteğinin tam zıddı ile cezalandırılır ve bu uygulaması onun sahip olduğu bolluğun ve rızkın yok olmasına sebep olur. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyruğu bunu göstermektedir:“Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum.” Yani yapıp ettiklerinizle bu hayır ve bereketin yok olmasına sebep olmayın. 4. Kul, Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmeli, haram kazançtansa helâle ve haram kılınmış kazanç yollarındansa mubah kazanç yollarına razı olmalıdır. Böylesi onun için daha hayırlıdır. Çünkü Yüce Allah:“Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Bunda bereket ve rızık artışı vardır. Haram sebeplere saldırırcasına gitmek ise bereketin yok olmasına hatta bereketsizliğe yol açar. 5. Bu konudaki buyruklara riâyet etmek imanın gereği ve sonucudur. Çünkü bu şekilde amel etmenin imanın varlığına bağlı olduğu belirtilmektedir. O halde bu, şuna delildir: Eğer gereken amel ortaya çıkmıyor ise iman ya eksiktir yahut yoktur. 6. Namaz önceki peygamberlere de emredilmiştir ve o, amellerin en faziletlisidir. Öyle ki kâfirler bile namazın faziletinin diğer amellerden önde olduğunu, hayasızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyduğunu kabul etmişlerdir. Namaz, imanın ve imanın gerektirdiği şer’î hükümlere riâyet etmenin ölçüsüdür. Namazın gereği gibi kılınması ile kulun halleri kemal derecesine ulaşır. Dosdoğru kılınmaması ile de kişinin dini halleri bozulur. 7. İnsanın, Allah’ın kendisine rızık olmak üzere verdiği malda -Allah onu o kimseye vermiş olsa dahi- dilediğini yapma hakkı yoktur. Çünkü mal, onun elinde bir emanettir. O, da malda Allah’ın haklarını uygulamakla yükümlüdür. Bu ise o maldaki hakları eda etmekle, Allah ve Rasûlünün haram kıldığı kazanç yollarından uzak durmakla mümkündür. Yoksa kâfirlerin ve onlara benzer durumdakilerin sandıkları gibi onlar mallarında -Allah’ın hükmüne uygun düşsün veya muhalif olsun- istediklerini yapma hakkına sahip değillerdir. 8. Davetçinin başkasına emretmiş olduğu işi ilk önce kendisinin yapması, onun davetinin tamamlayıcı bir unsurudur. Aynı şekilde başkasının vazgeçmesini istediği işten de ilk vazgeçen kişi o olmalıdır. Nitekim Şuayb aleyhisselam şöyle demiştir:“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba neden olur.”(es-Saf, 61/2) 9. Peygamberlerin vazifesi, sünneti ve dini, güç ve imkânları ölçüsünde ıslahı gerçekleştirmektir. Bu nedenle maslahatları tamama erdirmek yahut da güç yetirebildikleri kadarını sağlamak; kötülükleri bertaraf etmek ve azaltmak, ayrıca genel maslahatları özel maslahatlardan önde tutmak onların görevidir. Maslahatın gerçek mahiyeti ise kulların durumlarının düzelmesine, din ve dünya işlerinin dosdoğru olmasına vasıta olan şeydir. 10. Gücü yettiği kadar ıslahta bulunan kimse, gücü yetmediği şeyleri yapmamaktan dolayı kınanmaz ve yerilmez. Kula düşen, gerek nefsinde gerek başkalarında gücünün yettiği kadar ile ıslahı uygulamaktır. 11. Kulun bir göz kırpacak kadarlık bir süre dahi kendi kendisine güvenmemesi gerekir. Aksine kul sürekli olarak Rabbinden yardım dilemeli, Rabbine tevekkül etmeli ve O’ndan kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Herhangi bir ölçüde ilâhi tevfike mazhar olacak olursa bunu da bu tevfikin gerçek sahibine ve ihsan edicisine nispet etmeli, hiçbir zaman kendi kendisini beğenmeye kalkışmamalıdır. Çünkü Yüce Allah (bize Şuayb’ın sözlerini naklederek) şöyle buyurmaktadır: “Benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.” 12. Ümmetlerin azap ile yakalanışlarının ve başlarına gelen musibetlerin anlatılması, günahkârların başına indirilen cezaların söz konusu edildiği kıssaların, vaaz ve kötülüklerden alıkoymak kastı ile yapılan konuşmalarda hatırlatılması gereğini vurgulamaktadır. Aynı şekilde takvaya teşvik esnasında da Yüce Allah’ın takva sahiplerine ihsan ettiği lütufların söz konusu edilmesi gerekmektedir. 13. Günahtan tevbe eden bir kimsenin günahı bağışlandığı ve affedildiği gibi ayrıca Yüce Allah, böyle bir kimseyi sever. O bakımdan:“Tevbe eden bir kimsenin günahının bağışlanması ve Allah’ın onu affetmesi o kimseye yeterlidir. Allah’ın sevgisinin geri kazanılması ise beklenmesin” diyenlerin sözlerine itibar edilmez. Çünkü Yüce Allah:“Rabbinizden mağfiret dileyin ve sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim rahmet edicidir, çok sevendir” buyurmaktadır. 14. Yüce Allah pek çok sebep aracılığıyla mü’minlerin üzerinden birtakım musibetleri def eder. Bu sebeplerin bir bölümünü bilebilirler, kimi zaman da bunların hiçbirisini bilemeyebilirler. Kimi zaman kabileleri ve onlarla aynı vatanı paylaşan kâfirler dolayısı ile onlara gelebilecek bazı kötülükleri önleyebilir. Nitekim Yüce Allah, Şuayb’ın kavmi tarafından taşlanmasını kabilesi dolayısı ile önlemiştir. İslâm’ın ve müslümanların savunulmasını sağlayan bu gibi bağlar için çalışmakta bir sakınca yoktur. Hatta bazen bu gereklidir de. Çünkü ıslâh, güç ve imkân çerçevesinde istenen bir şeydir. Buna göre kâfirlerin idaresi altında bulunan müslümanlar, yönetimin, fertlerin ve halkların dini ve dünyevi haklarının korunacağı bir cumhuriyet yönetimi haline gelmesi için çalışabilirler. Çünkü bu, onların dini ve dünyevi haklarını ortadan kaldıran, bunları yok etmeye çalışan, onları adeta bir parya ve kendilerine bir hizmetçi haline dönüştürmek isteyen devlete kendilerini teslim etmelerinden daha iyidir. Elbette ki eğer devletin müslümanlara ait olması ve asıl yöneticilerin onlar olması imkân çerçevesinde ise o takdirde yapılması gereken kesinlikle budur. Ancak bu, imkansız ise din ve dünyanın korunmasının mümkün olabileceği diğer yol öncelikli hale gelir. Allah doğrusunu en iyi bilendir.

11:96–101Page 232

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا مُوسَىٰ بِـَٔايَٰتِنَا وَسُلۡطَٰنٖ مُّبِينٍ ٩٦

And We did certainly send Moses with Our signs and a clear authority1

إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَمَلَإِيْهِۦ فَٱتَّبَعُوٓاْ أَمۡرَ فِرۡعَوۡنَۖ وَمَآ أَمۡرُ فِرۡعَوۡنَ بِرَشِيدٖ ٩٧

To Pharaoh and his establishment, but they followed the command of Pharaoh, and the command of Pharaoh was not [at all] discerning.

يَقۡدُمُ قَوۡمَهُۥ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ فَأَوۡرَدَهُمُ ٱلنَّارَۖ وَبِئۡسَ ٱلۡوِرۡدُ ٱلۡمَوۡرُودُ ٩٨

He will precede his people on the Day of Resurrection and lead them into the Fire; and wretched is the place to which they are led.

وَأُتۡبِعُواْ فِي هَٰذِهِۦ لَعۡنَةٗ وَيَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِۚ بِئۡسَ ٱلرِّفۡدُ ٱلۡمَرۡفُودُ ٩٩

And they were followed in this [world] with a curse and on the Day of Resurrection. And wretched is the gift1 which is given.

ذَٰلِكَ مِنۡ أَنۢبَآءِ ٱلۡقُرَىٰ نَقُصُّهُۥ عَلَيۡكَۖ مِنۡهَا قَآئِمٞ وَحَصِيدٞ ١٠٠

That is from the news of the cities, which We relate to you; of them, some are [still] standing and some are [as] a harvest [mowed down].1

وَمَا ظَلَمۡنَٰهُمۡ وَلَٰكِن ظَلَمُوٓاْ أَنفُسَهُمۡۖ فَمَآ أَغۡنَتۡ عَنۡهُمۡ ءَالِهَتُهُمُ ٱلَّتِي يَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ مِن شَيۡءٖ لَّمَّا جَآءَ أَمۡرُ رَبِّكَۖ وَمَا زَادُوهُمۡ غَيۡرَ تَتۡبِيبٖ ١٠١

And We did not wrong them, but they wronged themselves. And they were not availed at all by their gods which they invoked other than Allāh when there came the command of your Lord. And they did not increase them in other than ruin.

96- Andolsun ki Biz, Mûsâ’yı mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 97- Firavun’a ve ileri gelenlerine. Onlarsa Firavun’un emrine uydular. Halbuki Firavun’un emri hiç de doğru değildi. 98- O, kıyamet günü kavminin önüne düşecek ve onları ateşe sürecektir. Varacakları o yer, ne kötüdür! 99- Hem bu (dünyada) lanete uğradılar hem de Kıyamet gününde. Verilen bu destek, ne kötüdür! 100- İşte sana anlattığımız bu kıssalar, (helak edilen) şehirlerin haberlerindendir. Onlardan kiminin izleri hâlâ duruyor, kimi de silinip gitmiştir. 101- Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri gelince Allah’ın yanı sıra yalvarıp durdukları ilâhları da onlara hiçbir fayda sağlamadı. Aksine zararlarını artırmaktan başka bir işe yaramadılar.

96. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” asa, el ve buna benzer Yüce Allah’ın onun vasıtası ile göstermiş olduğu ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle ve apaçık bir delille” güneş gibi açıkça ortaya çıkmış bir delil ile “gönderdik.”

97-98. “Firavun’a ve ileri gelenlerine.” Kavminin şereflilerine. Çünkü bunlar kendilerine uyulan kimselerdi. Başkaları ise bunlara uyuyordu. Ancak bunlar, Mûsâ’nın kendilerine göstermiş olduğu ayet ve mucizelere -ki bunlar A’râf suresinde genişçe açıklanmıştı- boyun eğmediler. Onun yerine “Firavun’un emrine uydular. Halbuki Firavun’un emri hiç de doğru değildi.” Aksine Firavun, sapık ve azgın idi. O nedenle de ancak tamamen zararlı olan şeyleri emrederdi. Kavmi de ona tabi olduğu için o, onları da helâke sürükleyip perişan etti:“O, kıyamet günü kavminin önüne düşecek ve onları ateşe sürecektir. Varacakları o yer, ne kötüdür!”

99. “Hem bu” dünyada “lanete uğradılar hem de kıyamet gününde.” Allah, melekler ve bütün insanlar dünyada da âhirette de onlara lanet etmektedir. “Verilen bu destek, ne kötüdür!” Allah’ın azabı ile dünya ve âhirette lanete uğramak gibi aleyhlerinde birbiri ardına gelen ve kendileri için bir araya toplanan bu cezalar, ne kadar da kötüdür!

100. Yüce Allah, geçmiş ümmetlerin peygamberleri ile olan kıssalarını zikrettikten sonra Rasûlüne hitaben şöyle buyurmaktadır:“İşte sana anlattığımız bu kıssalar, (helak edilen) şehirlerin haberlerindendir.” Onlarla uyarıp korkutasın, senin risaletine dair delil olsun, mü’minlere de bir öğüt ve bir hatırlatma olsun diye bu kıssaları anlattık. “Onlardan kiminin izleri hâlâ duruyor.” Yok olmamışlardır, aksine onların orada yaşamış olduklarına delil olan izleri hala durmaktadır. Onlardan “kimi de silinip gitmiştir” meskenleri yıkılmış, konakladıkları yerler yok olup gitmiş ve geriye bir iz kalmamıştır.

101. “Biz onlara” onları çeşitli cezalara uğratmakla “zulmetmedik. Fakat onlar” şirk, küfür ve inat ile “kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri gelince Allah’ın yanı sıra yalvarıp durdukları ilâhları da onlara hiçbir fayda sağlamadı.” Allah’tan başkasına sığınan herkesin hali budur. Zorlu ve çetin azapların gelip çatması halinde onlara bu uydurma ilâhlara yalvarmalarının hiçbir faydası olmaz. “Aksine zararlarını” düşündüklerinin aksine hüsran ve yıkımlarını “artırmaktan başka bir işe yaramadılar.”

11:102Page 233

وَكَذَٰلِكَ أَخۡذُ رَبِّكَ إِذَآ أَخَذَ ٱلۡقُرَىٰ وَهِيَ ظَٰلِمَةٌۚ إِنَّ أَخۡذَهُۥٓ أَلِيمٞ شَدِيدٌ ١٠٢

And thus is the seizure of your Lord when He seizes the cities while they are committing wrong. Indeed, His seizure is painful and severe.

102- İşte Rabbin, (halkı) zalim olan şehirleri yakaladığında böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı can yakıcı ve pek şiddetlidir.

102. “Şüphesiz O’nun yakalayışı can yakıcı ve pek şiddetlidir.” Yani Yüce Allah onları azap ile helak edip ortadan kaldırır. Allah’dan başka ibadet ettikleri varlıkların da onlara en ufak bir faydası olmaz.

11:103–108Page 233

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗ لِّمَنۡ خَافَ عَذَابَ ٱلۡأٓخِرَةِۚ ذَٰلِكَ يَوۡمٞ مَّجۡمُوعٞ لَّهُ ٱلنَّاسُ وَذَٰلِكَ يَوۡمٞ مَّشۡهُودٞ ١٠٣

Indeed in that is a sign for those who fear the punishment of the Hereafter. That is a Day for which the people will be collected, and that is a Day [which will be] witnessed.

وَمَا نُؤَخِّرُهُۥٓ إِلَّا لِأَجَلٖ مَّعۡدُودٖ ١٠٤

And We do not delay it except for a limited term.

يَوۡمَ يَأۡتِ لَا تَكَلَّمُ نَفۡسٌ إِلَّا بِإِذۡنِهِۦۚ فَمِنۡهُمۡ شَقِيّٞ وَسَعِيدٞ ١٠٥

The Day it comes no soul will speak except by His permission. And among them will be the wretched and the prosperous.

فَأَمَّا ٱلَّذِينَ شَقُواْ فَفِي ٱلنَّارِ لَهُمۡ فِيهَا زَفِيرٞ وَشَهِيقٌ ١٠٦

As for those who were [destined to be] wretched, they will be in the Fire. For them therein is [violent] exhaling and inhaling.1

خَٰلِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ ٱلسَّمَٰوَٰتُ وَٱلۡأَرۡضُ إِلَّا مَا شَآءَ رَبُّكَۚ إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٞ لِّمَا يُرِيدُ ١٠٧

[They will be] abiding therein as long as the heavens and the earth endure, except what your Lord should will. Indeed, your Lord is an effecter of what He intends.

۞ وَأَمَّا ٱلَّذِينَ سُعِدُواْ فَفِي ٱلۡجَنَّةِ خَٰلِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ ٱلسَّمَٰوَٰتُ وَٱلۡأَرۡضُ إِلَّا مَا شَآءَ رَبُّكَۖ عَطَآءً غَيۡرَ مَجۡذُوذٖ ١٠٨

And as for those who were [destined to be] prosperous, they will be in Paradise, abiding therein as long as the heavens and the earth endure, except what your Lord should will - a bestowal uninterrupted.

103- Elbette bunda âhiret azabından korkanlar için bir ibret vardır. O, kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür. O, (herkes tarafından) tanık olunacak bir gündür. 104- Biz, onu ancak sayılı bir süre(nin dolması) için ertelemekteyiz. 105- Onun geleceği gün, Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse konuşamayacaktır. İçlerinden kimi bedbaht, kimi de bahtiyar olacaktır. 106- Bedbaht olanlara gelince onlar ateştedirler. Orada onlar, inleyerek ve hırıltılı bir şekilde nefes alıp verirler. 107- Rabbinin dilediği kadarı müstesnâ gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır. Şüphesiz ki Rabbin, dilediğini yapandır. 108- Bahtiyar olanlara gelince onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır. Bu, kesintisi olmayan bir bağıştır.

103. “Elbette bunda” sözü edilen zalimleri çeşitli cezalarla yakalayışında “âhiret azabından korkanlar için bir ibret” hem de zalim ve günahkâr kimselere hem dünyevî ceza hem de uhrevî cezanın olduğuna dair bir delil “vardır.” Daha sonra Yüce Allah âhiretin niteliklerine geçerek şöyle buyurmaktadır: “O kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür.” Bütün insanlar, o günde amellerinin karşılıklarını görmek ve Yüce Allah’ın azametini ve yüce adaletini görüp O’nu hakkı ile tanımak üzere toplanacaklardır. “O, tanık olunacak bir gündür.” O günde Allah, melekleri ve bütün mahlukat hazır bulunacaklardır.

104. “Biz onu” kıyamet gününün gelişini “sayılı bir süre(nin dolması) için ertelemekteyiz.” Dünyanın eceli dolup Yüce Allah’ın orada takdir etmiş olduğu mahlukatın sonu geldiği zaman Allah, onları âhiret yurduna döndürecektir. Dünya hayatında onlara şer’î hükümlerini uyguladığı gibi ahirette de amellerinin karşılığı olacak cezaî hükümleri uygulayacaktır.

105. “Onun geleceği gün” insanların toplanacağı o gün “Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse” peygamberler ve melaike-i kiram da dahil “konuşamayacaktır.” O’nun izni olmaksızın şefaatte de bulunamayacaklardır. “İçlerinden” Allah’ın yarattıklarından “kimi bedbaht, kimi de bahtiyar olacaktır.” Bedbaht olanlar, Allah’ı inkar edip kafir olanlar, peygamberlerini yalanlayanlar ve emrine isyan edenlerdir. Bahtiyar olanlar ise takvâ sahibi mü’minlerdir. Bunların amellerinin karşılıklarına gelince;

106. “Bedbaht olanlara gelince onlar” yani bedbaht olup rezil ve rüsvay olanlar “ateştedirler.” Onun azabına daldırılmış olacaklar ve oranın cezası onlara pek ağır gelecek. “Orada onlar” içinde bulundukları azabın şiddetinden dolayı “inleyerek ve hırıltılı bir şekilde nefes alıp verirler.” Bu ise çıkartılan seslerin en çirkini ve en dehşet vericisidir.

107. “Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır.” Onlar, azabı böyle şiddetli olan cehennem ateşinde ebediyen kalacaklardır. Ancak Yüce Allah’ın -müfessirlerin çoğunluğunun dediği gibi- orada kalmamalarını dilediği müddet bundan müstesnadır. Buradaki istisna da onların cehenneme girişlerinden öncesiyle ilgilidir. O halde onlar -oraya girmelerinden önceki zaman müstesna- tüm zamanlar boyunca cehennemde kalacaklardır. “Şüphesiz ki Rabbin, dilediğini yapandır.” O, ne yapmak dilerse ve hikmeti neyi gerektirirse onu yapar. O’nun şanı yüce ve mübarektir. Hiç kimse O’nun, irade ettiğini yapmaktan alıkoyamaz.

108. “Bahtiyar olanlara gelince” yani mutluluk ve başarıya mazhar olup umduklarına kavuşanlara gelince “onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır.” Daha sonra Yüce Allah, onların cennette ebedi kalışlarını:“Bu kesintisi olmayan bir bağıştır.” buyruğu ile pekiştirmektedir. Yani Yüce Allah’ın onlara vermiş olduğu kalıcı nimetler, üstün lezzetler, süreklidir, devamlıdır. Hiçbir zaman kesintiye uğramayacaktır. Kerim olan Allah’tan lütfu ile bizleri onlardan kılmasını niyaz ederiz.

11:109Page 234

فَلَا تَكُ فِي مِرۡيَةٖ مِّمَّا يَعۡبُدُ هَٰٓؤُلَآءِۚ مَا يَعۡبُدُونَ إِلَّا كَمَا يَعۡبُدُ ءَابَآؤُهُم مِّن قَبۡلُۚ وَإِنَّا لَمُوَفُّوهُمۡ نَصِيبَهُمۡ غَيۡرَ مَنقُوصٖ ١٠٩

So do not be in doubt, [O Muḥammad], as to what these [polytheists] are worshipping. They worship not except as their fathers worshipped before. And indeed, We will give them their share undiminished.

109- O halde şunların (putlara) tapınmalarından yana hiçbir şüphen olmasın. Onlar ancak evvelce babalarının tapındıkları gibi tapınıyorlar. Biz de onların paylarını muhakkak eksiksiz vereceğiz.

109. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“O halde şunların” müşriklerin “(putlara) tapınmalarından yana hiçbir şüphen olmasın.” Bunların hallerinde ve izledikleri yolun batıl olduğunda en ufak bir şüpheye düşme. Onların ne aklî ne de dini bir delilleri vardır. Onların delilleri ve bu konudaki şüphelerinin kaynağı sadece “evvelce babalarının tapındıkları gibi tapınıyor” olmalarıdır. Bilindiği gibi bu, delil olması şöyle dursun şüphe dahi olamaz. Çünkü peygamberlerin dışında kalanların sözleri asla delil olarak gösterilemez, aksine onlara karşı delil getirilir. Hele de bu sapık kimseler gibilerinin sözleri. Onların dinin esaslarına dair söz ve görüşlerindeki yanlışlıkları ve tutarsızlıkları pek çok olup -kendileri ittifak ile kabul etseler de- hepsi yanlıştır ve sapıklıktır. “Biz de onların paylarını muhakkak eksiksiz vereceğiz.” Bu dünyada onlar için takdir edilmiş bulunan payları kendilerine ulaşacaktır. Bu pay çok olsa bile yahut senin gözünde fazla görünse bile bu durum, onların hallerinin doğruluğuna delil teşkil etmez. Çünkü Yüce Allah, dünyayı sevdiğine de sevmediğine de verir. Fakat imanı ve doğru dini sevdiğinden başkasına vermez. Özetle hiçbir zaman zalim kimselerin sapık olan önceki atalarının sözlerini ittifakla kabul etmelerine kanmamak ve Allah’ın onlara verdiklerine ve bağışladığı dünyalığa da aldanmamak gerekir.

11:110–113Page 234

وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَٰبَ فَٱخۡتُلِفَ فِيهِۚ وَلَوۡلَا كَلِمَةٞ سَبَقَتۡ مِن رَّبِّكَ لَقُضِيَ بَيۡنَهُمۡۚ وَإِنَّهُمۡ لَفِي شَكّٖ مِّنۡهُ مُرِيبٖ ١١٠

And We had certainly given Moses the Scripture, but it came under disagreement. And if not for a word1 that preceded from your Lord, it would have been judged between them. And indeed they are, concerning it [i.e., the Qur’ān], in disquieting doubt.

وَإِنَّ كُلّٗا لَّمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمۡ رَبُّكَ أَعۡمَٰلَهُمۡۚ إِنَّهُۥ بِمَا يَعۡمَلُونَ خَبِيرٞ ١١١

And indeed, each [of the believers and disbelievers] - your Lord will fully compensate them for their deeds. Indeed, He is Aware of what they do.

فَٱسۡتَقِمۡ كَمَآ أُمِرۡتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلَا تَطۡغَوۡاْۚ إِنَّهُۥ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرٞ ١١٢

So remain on a right course as you have been commanded, [you] and those who have turned back with you [to Allāh], and do not transgress. Indeed, He is Seeing of what you do.

وَلَا تَرۡكَنُوٓاْ إِلَى ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ فَتَمَسَّكُمُ ٱلنَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ مِنۡ أَوۡلِيَآءَ ثُمَّ لَا تُنصَرُونَ ١١٣

And do not incline toward those who do wrong, lest you be touched by the Fire, and you would not have other than Allāh any protectors; then you would not be helped.

110- Andolsun Mûsâ’ya Kitabı verdik de onun hakkında ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz sadır olmamış olsaydı elbette aralarında hüküm verilmiş olurdu. Doğrusu onlar, bu (Kitaptan) yana büyük bir şüphe içindedirler. 111- Şüphesiz Rabbin, hepsine amellerinin karşılığını tam olarak verecektir. Çünkü O, onların yaptıklarından haberdardır. 112- Artık hem sen, emrolunduğun gibi dosdoğru ol hem de beraberindeki tevbe edenler. Aşırı da gitmeyin. Şüphesiz O, bütün yaptıklarınızı görendir. 113- Bir de zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. (O zaman) sizin Allah’ın dışında hiçbir dostunuz olmaz, hem size yardım da edilmez.

110. Yüce Allah, Mûsâ’ya emir ve yasakları üzerinde ittifak edilmesi, etrafında toplanılması gereken ve Tevrat diye bilinen kitabı verdiğini, ancak buna rağmen ona müntesip olanların Tevrat hakkında inançlarına ve dini birliklerine zarar verecek şekilde anlaşmazlığa düştüklerini haber vermektedir. “Eğer Rabbinden” mühlet verme ve hemen azap etmemeye dair “bir söz sadır olmamış olsaydı elbette aralarında” zalimlerin cezalandırılması sureti ile “hüküm verilmiş olurdu.” Ancak Yüce Allah’ın hikmeti, onlar arasında hüküm vermeyi Kıyamet gününe ertelemeyi gerektirdiğinden onlar, tereddüde düşüren bir kuşku içinde kalmaya devam edegeldiler. Kendi Kitapları karşısındaki durumları bu olan Yahudilerin, Allah’ın sana vahyetmiş olduğu bu Kur’ân-ı Kerim’e iman etmeyişleri ve ondan yana rahatsız edici bir kuşku içinde bulunmaları garip karşılanmaz.

111. “Şüphesiz Rabbin, hepsine amellerinin karşılığını tam olarak verecektir.” Kıyamet gününde Allah’ın adaletli hükmü ile aralarında hüküm vermesi mutlaka gerçekleşecektir ve O, herkese hak ettiği şekilde amelinin karşılığını verecektir. “Çünkü O, onların” hayır ya da şer her “yaptıklarından haberdardır.” Onların amellerinden -küçük olsun, büyük olsun- hiçbir şey O’na gizli kalmaz.

112. Yüce Allah, Yahudilerin dosdoğru yol üzerinde yürümemelerini, bunun da anlaşmazlığa ve ayrılığa düşmeleri sonucunu doğurduğunu haber verdikten sonra Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve onunla birlikte bulunan mü’minlere şu emri vermektedir:“Artık hem sen, emrolunduğun gibi dosdoğru ol hem de beraberindeki tevbe edenler.” Yüce Allah, peygambere de beraberindeki mü’minlere de emrolundukları gibi dosdoğru olmalarını, Allah’ın teşrî’ buyurduğu şer’î hükümlerinin yolundan gitmelerini, Allah’ın indirdiği doğru itikadı kabul etmelerini, ondan sağa ve sola sapmamalarını, bu doğru yol üzere devam edip Allah’ın çizmiş olduğu istikamet sınırını aşarak aşırılığa düşmemelerini emretmektedir. “Şüphesiz O, bütün yaptıklarınızı görendir.” Amellerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz ve size amellerinizin karşılığını verecektir. Bu buyrukta dosdoğru yolu izlemek teşvik edilmekte, onun zıddını yapmak da yasaklanmaktadır.

113. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dosdoğru yolun sınırlarını aşan kimselere meyletmekten sakındırarak şöyle buyurmaktadır:“Bir de zulmedenlere meyletmeyin” Çünkü onlara meyledip zulümlerine muvafakat edecek yahut izlemekte oldukları zulme rıza gösterecek olursanız “size ateş dokunur. (O zaman) sizin Allah’ın dışında” Allah’ın azabına karşı sizi koruyacak ve Allah’ın mükâfaatından size birşeyler sağlayacak “hiçbir dostunuz olmaz. Hem size yardım da edilmez.” Azap size gelecek olursa onu sizden uzaklaştıracak kimse de bulunmaz. Bu âyet-i kerimede her tür zalime meyletmekten sakındırılmaktadır. Onlara meyletmekten kasıt ise zulümlerine katılmak, bu zulmü uygun bulmak ve izlemekte olduğu zulme rıza göstermektir. Zalimlere meyletmek ile ilgili tehdit bu olunca peki ya zalimlerin hali ne olur?! Yüce Allah’tan, bizi zulümden uzak tutumasını niyaz ederiz.

11:114–115Page 234

وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ طَرَفَيِ ٱلنَّهَارِ وَزُلَفٗا مِّنَ ٱلَّيۡلِۚ إِنَّ ٱلۡحَسَنَٰتِ يُذۡهِبۡنَ ٱلسَّيِّـَٔاتِۚ ذَٰلِكَ ذِكۡرَىٰ لِلذَّٰكِرِينَ ١١٤

And establish prayer at the two ends of the day and at the approach of the night. Indeed, good deeds do away with misdeeds. That is a reminder for those who remember.

وَٱصۡبِرۡ فَإِنَّ ٱللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجۡرَ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ١١٥

And be patient, for indeed, Allāh does not allow to be lost the reward of those who do good.

114- Gündüzün iki tarafında, gecenin de (gündüze) yakın saatlerinde namazı dosdoğru kıl. Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alacaklar için bir öğüttür. 115- Sabret, çünkü Allah ihsan sahiplerinin ecrini zayi etmez.

114. Yüce Allah “gündüzün iki tarafında” yani başında ve sonunda namazın dosdoğru kılınmasını emretmektedir. Bunun kapsamına sabah namazı ile öğle ve ikindi namazları girmektedir. “Gecenin de (gündüze) yakın saatlerinde” ifadesine de akşam ve yatsı namazları girer. Aynı zamanda bu, gece namazını da kapsar. Çünkü gece namazı, kulun Yüce Allah’a yakınlaştığı önemli ibadetler arasında yer alır. “Çünkü iyilikler kötülükleri giderir.” Yani bu beş vakit namaz ile bunlara katılan diğer nafile namazlar, iyiliklerin en büyükleri arasında yer alır. İyilikler de kişiyi Allah’a yakınlaştırmanın ve mükâfat sağlamanın yanı sıra kötülükleri de giderip silerler. Bu kötülüklerden kasıt ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş sahih hadislerin de kayıtladığı gibi küçük günahlardır. Nitekim şu hadis bu kabildendir:“Beş vakit namaz, cumadan cumaya (kılınan cuma namazı), ramazandan ramazana (tutulan oruç), -büyük günahlardan uzak kalınması şartı ile- aralarında işlenen günahlara keffarettir.”[31] Hatta Nisa sûresindeki âyet-i kerime de bu kaydı ifade etmektedir ki o da Yüce Allah’ın şu buyruğudur:“Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin (küçük) günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir mekâna sokarız.”(en-Nisâ, 4/31)“Bu” buradaki işaretin daha önce sözü geçen dosdoğru yol üzere istikameti sürdürmek, onu aşmamak, sınırlarını çiğneyip geçmemek, zalimlere meyletmemek, namazı dosdoğru kılmak ve iyiliklerin kötülükleri gidermesi hakkında daha önce geçen bütün açıklamaları kapsaması muhtemeldir. İşte bütün bunlar, “öğüt alacaklar için bir öğüttür.” Bu yolla onlar, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu emirleri ve yasakları kavrarlar. Hayırlı sonuçlar veren, türlü şer ve kötülükleri önleyen bu güzel emirlere uyarlar. Ancak bu emirlere uymak için nefse karşı mücadele vermeye ve bunlara riâyet hususunda sabır göstermeye ihtiyaç vardır. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:

115. “Sabret” yani nefsini Allah’a itaat üzere tut, O’na isyan etmekten alıkoy, bu yola bağlılığını sürdür ve bundan usanıp sıkılma. “Çünkü Allah, ihsan sahiplerinin ecrini zayi etmez.” Aksine Allah, yaptıklarının en güzellerini kabul eder ve onların mükâfatını da bu en güzellere göre verir. Bu da zayıf olan nefsi, gevşediği ve gaflete düştüğü her seferinde Yüce Allah’ın mükâfatlarına teşvik etmek suretiyle sabırdan ayrılmamasını sağlamak için büyük bir teşvik içermektedir.

Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
Layout

Читать на русском