As-Sa'di · Tafsir · in Turkish
Hud 11:50–83
11:50–60Page 227
وَإِلَىٰ عَادٍ أَخَاهُمۡ هُودٗاۚ قَالَ يَٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرُهُۥٓۖ إِنۡ أَنتُمۡ إِلَّا مُفۡتَرُونَ ٥٠
And to ʿAad [We sent] their brother Hūd. He said, "O my people, worship Allāh; you have no deity other than Him. You are not but inventors [of falsehood].
يَٰقَوۡمِ لَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ أَجۡرًاۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَى ٱلَّذِي فَطَرَنِيٓۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ٥١
O my people, I do not ask you for it [i.e., my advice] any reward. My reward is only from the one who created me. Then will you not reason?
وَيَٰقَوۡمِ ٱسۡتَغۡفِرُواْ رَبَّكُمۡ ثُمَّ تُوبُوٓاْ إِلَيۡهِ يُرۡسِلِ ٱلسَّمَآءَ عَلَيۡكُم مِّدۡرَارٗا وَيَزِدۡكُمۡ قُوَّةً إِلَىٰ قُوَّتِكُمۡ وَلَا تَتَوَلَّوۡاْ مُجۡرِمِينَ ٥٢
And O my people, ask forgiveness of your Lord and then repent to Him. He will send [rain from] the sky upon you in showers and increase you in strength [added] to your strength. And do not turn away, [being] criminals."
قَالُواْ يَٰهُودُ مَا جِئۡتَنَا بِبَيِّنَةٖ وَمَا نَحۡنُ بِتَارِكِيٓ ءَالِهَتِنَا عَن قَوۡلِكَ وَمَا نَحۡنُ لَكَ بِمُؤۡمِنِينَ ٥٣
They said, "O Hūd, you have not brought us clear evidence, and we are not ones to leave our gods on your say-so. Nor are we believers in you.
إِن نَّقُولُ إِلَّا ٱعۡتَرَىٰكَ بَعۡضُ ءَالِهَتِنَا بِسُوٓءٖۗ قَالَ إِنِّيٓ أُشۡهِدُ ٱللَّهَ وَٱشۡهَدُوٓاْ أَنِّي بَرِيٓءٞ مِّمَّا تُشۡرِكُونَ ٥٤
We only say that some of our gods have possessed you with evil [i.e., insanity]." He said, "Indeed, I call Allāh to witness, and witness [yourselves] that I am free from whatever you associate with Allāh
مِن دُونِهِۦۖ فَكِيدُونِي جَمِيعٗا ثُمَّ لَا تُنظِرُونِ ٥٥
Other than Him. So plot against me all together; then do not give me respite.
إِنِّي تَوَكَّلۡتُ عَلَى ٱللَّهِ رَبِّي وَرَبِّكُمۚ مَّا مِن دَآبَّةٍ إِلَّا هُوَ ءَاخِذُۢ بِنَاصِيَتِهَآۚ إِنَّ رَبِّي عَلَىٰ صِرَٰطٖ مُّسۡتَقِيمٖ ٥٦
Indeed, I have relied upon Allāh, my Lord and your Lord. There is no creature but that He holds it by its forelock [i.e., controls it]. Indeed, my Lord is on a path [that is] straight.
فَإِن تَوَلَّوۡاْ فَقَدۡ أَبۡلَغۡتُكُم مَّآ أُرۡسِلۡتُ بِهِۦٓ إِلَيۡكُمۡۚ وَيَسۡتَخۡلِفُ رَبِّي قَوۡمًا غَيۡرَكُمۡ وَلَا تَضُرُّونَهُۥ شَيۡـًٔاۚ إِنَّ رَبِّي عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٍ حَفِيظٞ ٥٧
But if you turn away, then I have already conveyed that with which I was sent to you. My Lord will give succession to a people other than you, and you will not harm Him at all. Indeed my Lord is, over all things, Guardian."1
وَلَمَّا جَآءَ أَمۡرُنَا نَجَّيۡنَا هُودٗا وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مَعَهُۥ بِرَحۡمَةٖ مِّنَّا وَنَجَّيۡنَٰهُم مِّنۡ عَذَابٍ غَلِيظٖ ٥٨
And when Our command came, We saved Hūd and those who believed with him, by mercy from Us; and We saved them from a harsh punishment.
وَتِلۡكَ عَادٞۖ جَحَدُواْ بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِمۡ وَعَصَوۡاْ رُسُلَهُۥ وَٱتَّبَعُوٓاْ أَمۡرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَنِيدٖ ٥٩
And that was ʿAad, who rejected the signs of their Lord and disobeyed His messengers and followed the order of every obstinate tyrant.
وَأُتۡبِعُواْ فِي هَٰذِهِ ٱلدُّنۡيَا لَعۡنَةٗ وَيَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِۗ أَلَآ إِنَّ عَادٗا كَفَرُواْ رَبَّهُمۡۗ أَلَا بُعۡدٗا لِّعَادٖ قَوۡمِ هُودٖ ٦٠
And they were [therefore] followed in this world with a curse and [as well] on the Day of Resurrection. Unquestionably, ʿAad denied their Lord; then away with ʿAad, the people of Hūd.
50- Âd’a da kardeşleri Hûd’u gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. Siz (O'ndan başkasına ibadet etmekle) sadece iftira ediyorsunuz.” 51- “Ey kavmim! Ben bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” 52- “Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin ki üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin ve gücünüze güç katsın. Günahkar bir halde yüz çevirmeyin.” 53- Dediler ki:“Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin. Biz senin sözüne bakıp ilahlarımızı terk edecek değiliz. Sana inancak da değiliz.” 54-55- “Biz ancak şunu deriz ki: İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış!” Hud dedi ki: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki Ben sizin Alah’ın dışında (O’na) ortak koştuklarınızın hepsinden uzağım. Artık hepiniz bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet tanımayın.” 56- “Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım. (Zira yeryüzünde) kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki idaresi O’nun elinde olmasın. Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” 57- “Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) ben, benimle size gönderilen her şeyi size tebliğ ettim. Rabbim sizin yerinize başka bir kavim getirecek ve siz de O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz. Şüphesiz ki Rabbim, her şeyin üstünde gözetleyicidir.” 58- (Azap) emrimiz gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de katımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları çok ağır bir azaptan kurtardık. 59- İşte Âd! Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler, O’nun peygamberlerine asi oldular ve her inatçı zorbanın emri ardınca gittiler. 60- Hem bu dünyada lanete uğradılar hem de kıyamet gününde. Haberiniz olsun ki Âd, Rablerini inkar etti ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
50. “Âd’a da” yani Yemen topraklarında bulunan ve Ahkâf diye bilinen yerde, meşhur bir kabile olan Âd kavmine de neseb itibari ile “kardeşleri Hud’u gönderdik” ki doğru sözlülüğü dolayısı ile vahyi ve ilmi öğrenme imkânı bulabilsinler. O da onlara “dedi ki: Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. Siz (O'ndan başkasına ibadet etmekle) sadece iftira ediyorsunuz.” Yani Hûd aleyhisselam onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emretti. Allah’tan başkasına ibadet etmekten vazgeçmelerini istedi. O’ndan başkasına ibadet etmek ve bunu caiz görmek sureti ile de Yüce Allah’a iftirada bulunduklarını bildirdi. Yalnızca Allah’a ibadet etmelerinin gerekliliğini ve O’nun dışındaki varlıklara ibadetin yanlışlığını açıkladı.
51. Sonra da emrine itaat etmelerine hiçbir engel bulunmadığını söz konusu ederek şöyle dedi:“Ey kavmim! Ben bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Davet etmem karşılığında mallarınızdan herhangi bir ödeme istemiyorum. Siz de: Bu, bizim mallarımızı almak istiyor, diyemezsiniz. Ben karşılıksız olarak size davette bulunuyor ve size gerçekleri öğretiyorum. “Benim ecrimi vermek ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Sizi davet ettiğim şeyi, onun kabul edilmesi gerektiğini ve onu redetmeyi gerektiren hiçbir hususun bulunmadığını düşünüp anlamayacak mısınız?
52. “Ey kavmim” geçmişte yaptıklarınızdan ötürü “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra” gelecekte de “O’na tevbe edin” samimi olarak tevbe edip Allah’a dönün “ki” bunu yapacak olursanız “üzerinize gökten” yerin verimli olmasını sağlayacak, bol mahsul vermesine sebep teşkil edecek “bol bol yağmur göndersin e gücünüze güç katsın.” Çünkü insanlar arasında en güçlü olanlar onlar idi. Bu yüzden:“Bizden daha güçlü kim vardır?”(Fussilet, 41/15) demişlerdi. İşte peygamberleri de eğer iman edecek olurlarsa Allah’ın güçlerine güç katacağını vaat etmişti. “Günahkar bir halde” kibirlenip O’na ibadet etmekten burun kıvırarak ve O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesareti göstererek Rabbinizden “yüz çevirmeyin.”
53. Hud’un söylediklerini reddetmek üzere “Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin.” dediler. Eğer bundan kasıtları, göstermesini istedikleri mucize türünden bir şeyse bu, hakkın kabulü için gerekli değildir. Aksine gerekli olan peygamberin, getirdiğinin doğruluğunu gösteren bir delil getirmesidir. Eğer maksatları onun, kendilerine söylediklerinin doğruluğuna tanıklık edecek herhangi bir delil getirmediği ise bu iddialarında yalan söylemişlerdir. Çünkü bir peygamber kavmine gönderildi mi, mutlaka Allah ona insanların benzerini görmeleri halinde iman etmelerini gerektirecek türden deliller verir. Şâyet Hûd’un hiçbir delil ve belgesi bulunmamış olsaydı bile kavmini, dini Allah’a halis kılıp O’na hiçbir kimseyi ortak koşmamaya çağırması, salih olan her bir işi ve güzel ahlakı emredip hayasızlıklar, zulüm ve türlü kötülükleri ihtiva eden her çeşit kötü huydan uzak kalmayı yasaklaması, sahip olduğu ve ancak insanların en hayırlılarında, en doğru sözlülerinde bir arada bulunabilecek nitelikleri, işte yalnız bunlar bile onun doğruluğunu ispatlamak için tek başına yeterli bir delildir. Hatta akıl sahibi kimseler, böyle bir delili, bazı kimselerin mucize olarak sadece kendisini kabul ettikleri birtakım olağanüstü hadiselerden bile daha büyük bir mucize olarak görürler. Onun doğruluğuna delil olan apaçık belgelerinden birisi de tek başına, yardımcı ve desteği bulunmayan bir şahıs olmasına rağmen kavmine yüksek sesle seslenerek ve acizliklerini ortaya koyarak:“Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım.”“Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki Ben sizin Alah’ın dışında (O’na) ortak koştuklarınızın hepsinden uzağım. Artık hepiniz bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet vermeyin” demesidir. Halbuki onlar, güç ve üstünlük sahibi düşmanları idi ve onun beraberindeki nuru hangi yolla olursa olsun söndürmek istiyorlardı. O ise hiçbir şekilde onlara aldırmıyor ve tasaya düşmüyordu. Kavmi ona herhangi bir kötülük yapamayacak aciz duruma düşmüşlerdi. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir topluluk için pekçok deliller vardır. “Biz senin sözüne bakıp ilahlarımızı terk edecek değiliz.” Biz -kendi kanaatlerince- senin hakkında herhangi bir delil getirmediğin sözler dolayısı ile ilahlarımıza ibadeti terk etmeyiz. “Sana inancak da değiliz.” Bu sözleri ile peygamberlerinin, kendilerinin iman edecekleri konusundaki ümidini kesmek istiyor ve küfürleri üzerinde kör ve şaşkın hallerini sürdüreceklerini ifade ediyorlardı.
54-55. “Biz” senin hakkında “ancak şunu deriz ki: İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış” ve senin aklını oynatmana sebep olmuş. Bundan dolayı sen akıllı kimselerin söylemeyeceği türden hezeyanlar söyler oldun. Zalimlerin kalplerine mühür vuran Allah her türlü eksiklikten münezzehtir! Nasıl olur da doğrunun da doğrusunu getiren ve insanların en doğru sözlüsü olan bir kimse karşısında -eğer Yüce Allah söylediklerini nakletmemiş olsaydı- aklı başında bir kimsenin, söylediklerini nakletmekten dahi utanacağı böyle aşağılık bir seviyeye düşüyorlar? Buna karşılık Hûd aleyhisselam da kavminden olsun, onların taptıkları ilahlardan olsun kendisine hiçbir zarar gelmeyeceğinden son derece emin olarak şunları söyledi:“Artık hepiniz” imkân bulacağınız bütün yollarla bana zarar vermenin yollarını arayın; “bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet tanımayın.” hiç süre vermeyin.
56. “Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan” yani hepimizin yaratıcısı, bizi de sizleri de çekip çeviren, ihtiyaçlarımızı karşılayan ve bizi terbiye edip besleyen “Allah’a güvenip dayandım.” Bütün işlerimde ben ona bel bağladım. “(Zira yeryüzünde) kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki idaresi O’nun elinde olmasın.” O’nun izni olmaksızın hiçbir canlı ne hareket edebilir, ne de hareketsiz kalabilir. Eğer hepiniz bana zarar vermek için bir araya gelecek olsanız dahi O, sizi bana musallat kılmadı ise sizin buna gücünüz yetmeyecektir. Eğer bu konuda size imkân verirse, bu da O’nun dilediği bir hikmet dolayısı ile olacaktır. “Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” O ne yaparsa adalet ve hikmete dayalı olarak yapar. O’nun kazası da, kaderi de, şeriatı da, emri de, cezası da, mükâfatı da, cezalandırması da hikmetlidir ve bundan ötürü her türlü övgüye layık olandır. Bütün işleri de kendisine hamd ve senâ edilmesini gerektiren şekilde dosdoğru yol üzeredir.
57. “Eğer” benim sizi kendisine davet ettiğim yoldan “yüz çevirirseniz (bilin ki) ben, benimle size gönderilen her şeyi size tebliğ ettim.” Dolayısı ile benim size karşı herhangi bir sorumluluğum kalmamıştır. “Rabbim sizin yerinize” O’na ibadet edecek ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayacak “başka bir kavim getirecek ve siz de O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz.” Çünkü sizin zararınız ancak size döner. Hiçbir isyankârın isyanı O’na zarar vermez. İtaatkârların itaatının da O’na faydası olmaz:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46)“Şüphesiz ki Rabbim her şeyin üstünde gözetleyicidir.”
58. “Emrimiz” yani azabımız; “o neye uğradıysa mutlaka onu ufaltıp kül gibi koyan”(ez-Zâriyât, 51/42) o kısır rüzgar “gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de katımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları çok ağır” çok büyük “bir azaptan kurtardık.” Sabah olduğunda onların meskenlerinden başka hiçbir şey görünmüyordu.
59. “İşte” Yüce Allah’ın zulmetmeleri sebebi ile başlarına bu azabı getirmiş olduğu “Âd!” Çünkü onlar, “Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler.” Sen bize apaçık bir delil getirmedin, dediler. Böylelikle onların Hûd’un çağrısının doğruluğuna inanmakla birlikte inatlaşarak onu bile bile inkâr ettikleri açıkça ortaya çıkmaktadır. “O’nun peygamberlerine asi oldular.” Çünkü bir peygambere asi olan bir kimse bütün peygamberlere asi olmuş demektir. Zira onların davetleri birdir. Yine onlar, Allah’ın âyetlerine karşı inatlaşan “her inatçı” Allah’ın kullarına da zorbalıkla musallat olan her “zorbanın emri ardınca gittiler.” Kendilerine samimiyetle öğüt veren ve kendilerine şefkat gösteren herkese karşı isyan etmeleri yetmediği gibi bir de kendilerini helâke götürmek isteyen her bir aldatıcının arkasından gittiler. Allah da onları helâk etti.
60. “Hem bu dünyada lanete uğradılar hem de kıyamet gününde.” Bu kötü haberleri ve çirkin halleri dolayısı ile onlar, her zaman ve her kuşak içinde mutlaka bu kötülükleri ile anılır ve bundan dolayı arkalarından yergiler yetiştirilir. “Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rablerini inkar etti” Kendilerini yaratanı, rızıklandıran ve besleyip büyüteni bile bile tanımayıp reddettiler. “ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Yüce Allah onları her türlü hayırdan uzaklaştırmakla birlikte her türlü kötülüğe de onlara yaklaştırdı.
11:61–68Page 228
۞ وَإِلَىٰ ثَمُودَ أَخَاهُمۡ صَٰلِحٗاۚ قَالَ يَٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرُهُۥۖ هُوَ أَنشَأَكُم مِّنَ ٱلۡأَرۡضِ وَٱسۡتَعۡمَرَكُمۡ فِيهَا فَٱسۡتَغۡفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُوٓاْ إِلَيۡهِۚ إِنَّ رَبِّي قَرِيبٞ مُّجِيبٞ ٦١
And to Thamūd [We sent] their brother Ṣāliḥ. He said, "O my people, worship Allāh; you have no deity other than Him. He has produced you from the earth and settled you in it, so ask forgiveness of Him and then repent to Him. Indeed, my Lord is near and responsive."
قَالُواْ يَٰصَٰلِحُ قَدۡ كُنتَ فِينَا مَرۡجُوّٗا قَبۡلَ هَٰذَآۖ أَتَنۡهَىٰنَآ أَن نَّعۡبُدَ مَا يَعۡبُدُ ءَابَآؤُنَا وَإِنَّنَا لَفِي شَكّٖ مِّمَّا تَدۡعُونَآ إِلَيۡهِ مُرِيبٖ ٦٢
They said, "O Ṣāliḥ, you were among us a man of promise before this. Do you forbid us to worship what our fathers worshipped? And indeed we are, about that to which you invite us, in disquieting doubt."
قَالَ يَٰقَوۡمِ أَرَءَيۡتُمۡ إِن كُنتُ عَلَىٰ بَيِّنَةٖ مِّن رَّبِّي وَءَاتَىٰنِي مِنۡهُ رَحۡمَةٗ فَمَن يَنصُرُنِي مِنَ ٱللَّهِ إِنۡ عَصَيۡتُهُۥۖ فَمَا تَزِيدُونَنِي غَيۡرَ تَخۡسِيرٖ ٦٣
He said, "O my people, have you considered: if I should be upon clear evidence from my Lord and He has given me mercy from Himself, who would protect me from Allāh if I disobeyed Him? So you would not increase me except in loss.
وَيَٰقَوۡمِ هَٰذِهِۦ نَاقَةُ ٱللَّهِ لَكُمۡ ءَايَةٗۖ فَذَرُوهَا تَأۡكُلۡ فِيٓ أَرۡضِ ٱللَّهِۖ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوٓءٖ فَيَأۡخُذَكُمۡ عَذَابٞ قَرِيبٞ ٦٤
And O my people, this is the she-camel of Allāh - [she is] to you a sign. So let her feed upon Allāh's earth and do not touch her with harm, or you will be taken by an impending punishment."
فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُواْ فِي دَارِكُمۡ ثَلَٰثَةَ أَيَّامٖۖ ذَٰلِكَ وَعۡدٌ غَيۡرُ مَكۡذُوبٖ ٦٥
But they hamstrung her, so he said, "Enjoy yourselves in your homes for three days. That is a promise not to be denied [i.e., unfailing]."
فَلَمَّا جَآءَ أَمۡرُنَا نَجَّيۡنَا صَٰلِحٗا وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مَعَهُۥ بِرَحۡمَةٖ مِّنَّا وَمِنۡ خِزۡيِ يَوۡمِئِذٍۚ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ ٱلۡقَوِيُّ ٱلۡعَزِيزُ ٦٦
So when Our command came, We saved Ṣāliḥ and those who believed with him, by mercy from Us, and [saved them] from the disgrace of that day.1 Indeed, it is your Lord who is the Powerful, the Exalted in Might.
وَأَخَذَ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ ٱلصَّيۡحَةُ فَأَصۡبَحُواْ فِي دِيَٰرِهِمۡ جَٰثِمِينَ ٦٧
And the shriek1 seized those who had wronged, and they became within their homes [corpses] fallen prone
كَأَن لَّمۡ يَغۡنَوۡاْ فِيهَآۗ أَلَآ إِنَّ ثَمُودَاْ كَفَرُواْ رَبَّهُمۡۗ أَلَا بُعۡدٗا لِّثَمُودَ ٦٨
As if they had never prospered therein. Unquestionably, Thamūd denied their Lord; then, away with Thamūd.
61- Semûd’a da kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. O, sizi yerden/topraktan yarattı ve yine orada size yaşama imkanı sağladı. O halde O’ndan mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” 62- Dediler ki:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin. Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun? Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” 63- Dedi ki:“Ey kavmim! Söyleyin bana; eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse, ben de (bu durumda) O’na isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan başka bir şey yapmış olmazsınız. 64- “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi! Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin. Ona herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi yakın bir azap yakalar.” 65- Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine dedi ki:“Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.” 66- (Azap) emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık. Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir. 67- O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı da yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 68- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti. Yine haberiniz olsun ki Semûd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
61. Yani biz, Hicr ve Vâdi’l-Kura’da yerleşmiş bulunan ve ikinci Ad kavmi diye bilinen “Semûd’a da” neseben “kardeşleri” olan Allah’ın kulu ve Rasûlü “Salih’i gönderdik.” O da onları yalnızca Allah’a ibadet etmeye çağırdı ve “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.” O’nu tevhid edin ve dini yalnız O’na halis kılın. “Sizin O’ndan başka” ne gök ehli için de ne de yeryüzü halkı içinde “hiçbir (hak) ilahınız yoktur.”“O sizi yerden/topraktan yarattı” oradan var etti “ve yine orada size yaşama imkanı sağladı.” Yeryüzünde sizi halife yaptı. Üzerinize gizli ve açık nimetler ihsan etti. Size bina yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, dilediğinizi ekip biçme imkânını verdi. Böylece siz, oranın faydalı şeylerinden yararlanıyor ve işinize yarayacak şeyleri kullanabiliyorsunuz. Bütün bu hususlarda nasıl ki O’nun hiçbir ortağı yoksa siz de O’na ibadette başkasını ortak tutmayın. “O halde” işlediğiniz küfür, şirk ve masiyetlerden dolayı “O’ndan mağfiret dileyin, sonra” bunlardan büsbütün vazgeçerek “O’na tevbe edin.” Samimi bir tevbe ile O’na dönün. “Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” Kendisinden gerek dilekte bulunma gerekse de ibadet anlamındaki duayı yapanlara çok yakındır. Onların isteğini vermek, ibadetini kabul etmek, ibadeti dolayısı ile O’na en üstün mükâfatı vermekle duasını kabul eder. Şunu belirtelim ki Yüce Allah’ın “yakın oluşu” genel ve özel olmak üzere iki türlüdür: Genel yakınlık O’nun, ilmi ile bütün yaratıklara yakın olmasıdır. Bu da Yüce Allah’ın:“Biz, ona şah damarından daha yakınız”(Kâf, 50/16) buyruğunda sözü edilen yakınlıktır. Özel yakınlık ise kendisine ibadet edenlere, kendisine dua edip istekte bulunanlara ve kendisini sevenlere yakın olmasıdır. Yüce Allah’ın:“Secde et ve yaklaş”(el-Alak, 96/19) buyruğunda, konumuz olan bu ayette ve:“Kullarım sana beni sorarlarsa, işte muhakkak ben pek yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim.”(el-Bakara, 2/186) buyruğunda sözü edilen yakınlık da budur. Bu tür yakınlık, Allah’ın lütufkârca davranmasını, onların dualarını kabul etmesini ve muradlarını gerçekleştirmesini gerektirir. O yüzden Yüce Allah, bu gibi hususları dile getirirken (“yakın” demek olan) “el-Karîb” ismi ile (“duaları kabul eden” demek olan) “el-Mucib” ismini birlikte zikreder.
62. Peygamberleri Sâlih aleyhisselam onlara yalnızca Yüce Allah’a ihlasla ibadet etmeyi emredip bu konuda onları teşvik edince davetini reddettiler ve ona çok çirkin bir şekilde mukabelede bulundular:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin.” Bizler, senin akıllı ve faydalı bir kişi olduğunu ümid ediyorduk. Bu, onların peygamberleri Salih lehine bir tanıklığıdır. Hâlâ onlar tarafından üstün ahlak ve güzel niteliklerle tanındığını, kavminin en seçkinleri arasında olduğunu göstermektedir. Ancak onların bozuk hevâlarına uymayan vahyi getirince ona şöyle söylediler: Sen önceleri olgun bir kimseydin, şimdi ise bizim senin hakkındaki kanaatimizi boşa çıkardın ve artık hayır umulmayacak bir hale geldin. Onun günahı ise:“Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun?” şeklindeki sözleriyle dile getirdikleri tutumudur. Kanaatlerine göre böyle bir tutum, Salih’e yöneltilecek en büyük eleştiridir. Salih, nasıl olur da onların akıllarını eleştirir ve sapık atalarının akıllarına dil uzatır? Nasıl olur da kendilerine fayda da vermeyen, zarar da veremeyen, hiçbir yararı bulunmayan taşlara, ağaçlara ve benzerlerine ibadet etmekten onları engellemeye kalkışabilir? Nasıl olur da onlara dinlerini Rableri olan Allah’a halis kılmalarını emredebilir? O Allah ki onlar üzerindeki nimetlerinin de ihsanının da ardı arkası kesilmez. Sahip oldukları her bir nimet mutlaka O’ndan gelmiştir. Onlara gelecek kötülükleri de O’ndan başkası uzaklaştıramaz. Buna rağmen onlar:“Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” Senin yaptığın davetten yana kalplerimizde tereddüt doğuracak şekilde bir şüphe içerisindeyiz. İddialarına göre onlar eğer Sâlih’in kendilerini davet ettiği şeyin doğru olduğunu bilselerdi, şüphesiz ona tâbi olacaklardı. Ancak bu iddilarında yalan söylüyorlardı. Nitekim yalanlarının, Yüce Allah’ın şu buyruğunda açıklandığını görüyoruz:
63. “…eğer ben Rabbimden apaçık bir delil” yani kesin bir delil ve bu konuda kesin bir bilgi “üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse” bana risalet vermek ve vahiy indirmek ile lütufta bulunmuş ise bu durumda sizin gitmekte olduğunuz ve çağırdığınız yola uyabilir, sizin arkanızdan gelebilir miyim hiç? Böyle yapar da “Ona isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan” beni hüsrana uğratmaktan ve ziyanımı artırmaktan “başka bir şey yapmış olmazsınız.”
64. “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi!” Devenin su kaynağından bir gün içme hakkı vardı. O gün onlar, onun verdiği sütü içeceklerdi ve onların da su içmek için belli bir günleri olacaktı. “Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin.” Onun bakımı ve yemi konusunda sizin herhangi bir sorumluluğunuz olmayacaktır. “Ona herhangi bir kötülük yapmayın” onu kesmeye kalkışmayın “yoksa sizi yakın bir azap yakalar.”
65. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine” Sâlih aleyhisselam onlara “dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan” aksine gerçekleşmesi muhakkak ve kaçınılmaz olan “bir tehdittir.”
66. Azabın gerçekleşmesine dair “emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık.” Yani biz, onları hem azaptan, hem de rezil ve rüsvay olmaktan kurtardık. “Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir.” Azgınlık eden ümmetleri helâk edip peygamberleri ve onlara uyanları kurtarması da O’nun gücünün ve izzetinin bir delilidir.
67. “O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı” ve kalplerini paramparça etti. “yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar” hareketsizce yere serildiler.
68. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Azap onlara geldiğinde adeta yurtlarında hiç faydalanmamış gibi oldular. Orada hiç kalmamış gibi, bir günlük bir süre dahi orada nimetlere mazhar olmamışlar gibi oldular. Çünkü orada artık nimetler onlardan çok uzaklara düşmüştü. Asla kesilmemek üzere onları yakalayan ebedî azap sanki tâ baştan beri onların tepesinde idi. “Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti.” Gözlerini, basiretlerini açacak özellikteki bunca deliller ve mucizeler kendilerine geldikten sonra bile bile reddettiler, O’nu tanımadılar. “Yine haberiniz olsun ki Semud (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Onlar ne kadar bedbaht ve ne kadar zelildirler! Dünya azabından ve horluğundan Yüce Allah’a sığınırız.
11:69–83Page 229
وَلَقَدۡ جَآءَتۡ رُسُلُنَآ إِبۡرَٰهِيمَ بِٱلۡبُشۡرَىٰ قَالُواْ سَلَٰمٗاۖ قَالَ سَلَٰمٞۖ فَمَا لَبِثَ أَن جَآءَ بِعِجۡلٍ حَنِيذٖ ٦٩
And certainly did Our messengers [i.e., angels] come to Abraham with good tidings; they said, "Peace." He said, "Peace," and did not delay in bringing [them] a roasted calf.
فَلَمَّا رَءَآ أَيۡدِيَهُمۡ لَا تَصِلُ إِلَيۡهِ نَكِرَهُمۡ وَأَوۡجَسَ مِنۡهُمۡ خِيفَةٗۚ قَالُواْ لَا تَخَفۡ إِنَّآ أُرۡسِلۡنَآ إِلَىٰ قَوۡمِ لُوطٖ ٧٠
But when he saw their hands not reaching for it, he distrusted them and felt from them apprehension.1 They said, "Fear not. We have been sent to the people of Lot."
وَٱمۡرَأَتُهُۥ قَآئِمَةٞ فَضَحِكَتۡ فَبَشَّرۡنَٰهَا بِإِسۡحَٰقَ وَمِن وَرَآءِ إِسۡحَٰقَ يَعۡقُوبَ ٧١
And his wife was standing, and she smiled.1 Then We gave her good tidings of Isaac and after Isaac, Jacob.
قَالَتۡ يَٰوَيۡلَتَىٰٓ ءَأَلِدُ وَأَنَا۠ عَجُوزٞ وَهَٰذَا بَعۡلِي شَيۡخًاۖ إِنَّ هَٰذَا لَشَيۡءٌ عَجِيبٞ ٧٢
She said, "Woe to me!1 Shall I give birth while I am an old woman and this, my husband, is an old man? Indeed, this is an amazing thing!"
قَالُوٓاْ أَتَعۡجَبِينَ مِنۡ أَمۡرِ ٱللَّهِۖ رَحۡمَتُ ٱللَّهِ وَبَرَكَٰتُهُۥ عَلَيۡكُمۡ أَهۡلَ ٱلۡبَيۡتِۚ إِنَّهُۥ حَمِيدٞ مَّجِيدٞ ٧٣
They said, "Are you amazed at the decree of Allāh? May the mercy of Allāh and His blessings be upon you, people of the house. Indeed, He is Praiseworthy and Honorable."
فَلَمَّا ذَهَبَ عَنۡ إِبۡرَٰهِيمَ ٱلرَّوۡعُ وَجَآءَتۡهُ ٱلۡبُشۡرَىٰ يُجَٰدِلُنَا فِي قَوۡمِ لُوطٍ ٧٤
And when the fright had left Abraham and the good tidings had reached him, he began to argue [i.e., plead] with Us1 concerning the people of Lot.
إِنَّ إِبۡرَٰهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّٰهٞ مُّنِيبٞ ٧٥
Indeed, Abraham was forbearing, grieving1 and [frequently] returning [to Allāh].
يَٰٓإِبۡرَٰهِيمُ أَعۡرِضۡ عَنۡ هَٰذَآۖ إِنَّهُۥ قَدۡ جَآءَ أَمۡرُ رَبِّكَۖ وَإِنَّهُمۡ ءَاتِيهِمۡ عَذَابٌ غَيۡرُ مَرۡدُودٖ ٧٦
[The angels said], "O Abraham, give up this [plea]. Indeed, the command of your Lord has come, and indeed, there will reach them a punishment that cannot be repelled."
وَلَمَّا جَآءَتۡ رُسُلُنَا لُوطٗا سِيٓءَ بِهِمۡ وَضَاقَ بِهِمۡ ذَرۡعٗا وَقَالَ هَٰذَا يَوۡمٌ عَصِيبٞ ٧٧
And when Our messengers, [the angels], came to Lot, he was anguished for them and felt for them great discomfort1 and said, "This is a trying day."
وَجَآءَهُۥ قَوۡمُهُۥ يُهۡرَعُونَ إِلَيۡهِ وَمِن قَبۡلُ كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ٱلسَّيِّـَٔاتِۚ قَالَ يَٰقَوۡمِ هَٰٓؤُلَآءِ بَنَاتِي هُنَّ أَطۡهَرُ لَكُمۡۖ فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَلَا تُخۡزُونِ فِي ضَيۡفِيٓۖ أَلَيۡسَ مِنكُمۡ رَجُلٞ رَّشِيدٞ ٧٨
And his people came hastening to him, and before [this] they had been doing evil deeds.1 He said, "O my people, these are my daughters;2 they are purer for you. So fear Allāh and do not disgrace me concerning my guests. Is there not among you a man of reason?"
قَالُواْ لَقَدۡ عَلِمۡتَ مَا لَنَا فِي بَنَاتِكَ مِنۡ حَقّٖ وَإِنَّكَ لَتَعۡلَمُ مَا نُرِيدُ ٧٩
They said, "You have already known that we have not concerning your daughters [i.e., women] any claim [i.e., desire], and indeed, you know what we want."
قَالَ لَوۡ أَنَّ لِي بِكُمۡ قُوَّةً أَوۡ ءَاوِيٓ إِلَىٰ رُكۡنٖ شَدِيدٖ ٨٠
He said, "If only I had against you some power or could take refuge in a strong support."
قَالُواْ يَٰلُوطُ إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَن يَصِلُوٓاْ إِلَيۡكَۖ فَأَسۡرِ بِأَهۡلِكَ بِقِطۡعٖ مِّنَ ٱلَّيۡلِ وَلَا يَلۡتَفِتۡ مِنكُمۡ أَحَدٌ إِلَّا ٱمۡرَأَتَكَۖ إِنَّهُۥ مُصِيبُهَا مَآ أَصَابَهُمۡۚ إِنَّ مَوۡعِدَهُمُ ٱلصُّبۡحُۚ أَلَيۡسَ ٱلصُّبۡحُ بِقَرِيبٖ ٨١
They [the angels] said, "O Lot, indeed we are messengers of your Lord; [therefore], they will never reach you. So set out with your family during a portion of the night1 and let not any among you look back - except your wife; indeed, she will be struck by that which strikes them. Indeed, their appointment is [for] the morning. Is not the morning near?"
فَلَمَّا جَآءَ أَمۡرُنَا جَعَلۡنَا عَٰلِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمۡطَرۡنَا عَلَيۡهَا حِجَارَةٗ مِّن سِجِّيلٖ مَّنضُودٖ ٨٢
So when Our command came, We made the highest part [of the city] its lowest and rained upon them stones of layered hard clay, [which were]
مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَۖ وَمَا هِيَ مِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ بِبَعِيدٖ ٨٣
Marked from your Lord. And it [i.e., Allāh's punishment] is not from the wrongdoers [very] far.
69- Andolsun ki İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler. “Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi ve vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi. 70- Ona ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu. Dediler ki:“Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” 71- Hanımı, ayakta dikiliyordu da güldü. Ona İshâk’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik. 72- Dedi ki:“Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!” 73- Dediler ki:“Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîddir, Mecîddir. 74- İbrahim’in korkusu geçip kendisine müjde gelince Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu. 75- Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu, (Allah’a) için için yalvaran ve tamamen (O’na) yönelmiş biri idi. 76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” 77- Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı da:“Bu, çok zor bir gün.” dedi. 78- Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler. Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı. Dedi ki:“Ey kavmim, işte kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin. İçinizde hiç mi aklı başında bir adam yok?” 79- Dediler ki:“Biliyorsun ki bizim, kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.” 80- Dedi ki:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” 81- (Elçiler) dedi ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ilişemeyeceklerdir. Sen gecenin bir vaktinde aile efradınla yola çık ve sizden hiç kimse geriye bakmasın. Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onlara vaadolunan (azap) vakti, sabahtır. Sabah yakın değil mi?” 82- (Azap) emrimiz geldiği zaman o (şehrin) altını üstüne getirdik ve oraya pişmiş çamurdan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. 83- (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi. Bu (taşlar), zalimlerden uzak değildir.
69. “Andolsun ki” o şerefli meleklerden oluşan “elçilerimiz” rasûlümüz Halil “İbrahim’e müjde ile geldiler.” Yüce Allah, onları Lût kavmini helak etmek üzere göndermiş, İbrahim’e de uğramalarını emredip ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermelerini söylemişti. Onlar, onun yanına girdiklerinde:“Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi.” Yani melekler, İbrahim’e selâm verdiler, o da onların selâmını aldı. Bu buyruk selâmın meşruiyetine ve İbrahim aleyhisselam’ın dininde de selâmlaşmanın olduğuna ve selâmın kelamdan/konuşmadan önce olduğuna, selâm alma ifadesinin de selâm verme ifadesinden daha güzel olmasının uygunluğuna delil vardır. Çünkü meleklerin verdikleri selam, süreklilik ifade etmeyen fiil cümlesi şeklinde olduğu halde onun selam alma ifadesi, devamlılığa ve kalıcılığa delil teşkil eden isim cümlesi şeklindedir. Arap dilinde -bilindiği gibi- bu iki tür cümle arasında büyük bir fark vardır. “Ve” İbrahim, melekler yanına girdiklerinde “vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi.” Yani hemen evine girip misâfirlerine semiz ve kızdırılmış taşlar üzerinde pişirilmiş bir dana ikram edip önlerine yaklaştırarak: Buyurmaz mısınız, dedi.
70. “Ona” yani kendilerine ikram ettiği dana etine “ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu.” Onların kendisine kötülük yapmak için ve hoşuna gitmeyecek bir maksat ile geldiklerini zannetti. Bu, onların gerçek durumlarını bilmeden önce olmuştu. “Dediler ki: “Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” Yani bizler Allah’ın elçileriyiz, Allah bizleri Lut kavmini helak etmek için gönderdi.
71. “Hanımı” yani İbrahim’in hanımı “ayakta dikiliyordu” ve misâfirlerine hizmet ediyordu. Durumlarını ve gönderiliş sebeplerini işitince hayret ederek “güldü. Ona İshak’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik.” Bundan da hayret etti ve onun için şöyle dedi:
72. “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?” Çünkü bu iki hal, çocuğun var olmasına bir engeldir. “Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!”
73. “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Çünkü O’nun işine hayret etmeyi gerektirecek bir taraf yoktur. O’nun kusursuz meşieti her şeyi kuşatmıştır. O’nun kudreti açısından bu, şaşılacak bir iş değildir. Özellikle de şu mübarek hanenin halkı olan kimseler hakkında gerçekleştireceği şeyler için bu, böyledir. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı!” Yani Allah’ın rahmeti, ihsanı ve bereketleri üzerinizden eksik olmasın. Bereket ise Allah’ın hayır ve ihsanının bol bol olması, ilâhi hayırların onları bulması demektir. “Şüphe yok ki O, Hamîddir” sıfatları övülendir. Çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatlarıdır. Fiilleri de övülendir. Çünkü O’nun fiilleri ihsandır, cömertliktir, iyiliktir, hikmettir, adalettir. “Mecîddir.” Mecid olmak, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. O, bütün kemal sıfatların en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir.
74. “İbrahim’in” misâfirleri dolayısı ile karşı karşıya kaldığı “korkusu geçip kendisine” çocuğu olacağına dair “müjde gelince” bu sefer Lût kavminin helâk edilmesi hususunda “bizimle” elçilerimiz ile “tartışmaya koyuldu” ve onlara: “Ama orada Lût da var, dedi. Biz, orada olanları daha iyi biliriz. Biz, onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız, dediler.”(el-Ankebût 29/32)
75. “Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu” yani huyu güzel, kendini bilmezlerin cahilliklerine karşılık kalbi geniş ve hemen kızmayan, “(Allah’a) için için yalvaran” yani bütün vakitlerde Yüce Allah’a yalvarıp yakaran, “ve tamamen (O’na) yönelmiş” Yani Allah’ı bilmesi ve muhabbeti dolayısı ile Allah’a çokça dönen, O’na çokça yönelen ve O’nun dışındaki şeylerden yüz çeviren “biri idi.” İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın helâk edilmelerini kesin hükme bağladığı kimseler hakkında tartışıyordu.
76. Ona şöyle denildi “Ey İbrahim, bundan” yani bu tartışmadan “vazgeç. Artık Rabbinin” onların helâk edileceklerine dair “emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” O nedenle senin tartışmanın bir faydası yoktur.
77. “Elçilerimiz” yani İbrahim aleyhisselam’a uğrayan melekler, onun yanından ayrılıp “Lût’a gelince o, onlar sebebiyle” gelişleri sebebi ile “üzüldü” bu ona ağır geldi. “ve içi daraldı da: Bu, çok zor” zorlu ve tehlikeli “bir gün, dedi.” Çünkü Lût, kavminin onları rahat bırakmayacağını biliyordu. Zira melekler, son derece mükemmel ve güzel, tüysüz genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. İşte Lût’un kaygılanmasının sebebi bu idi. Nitekim korktuğu da başına geldi. Zira:
78. “Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler.” Daha önce yapmakta oldukları hayasızlığı Lut’un misâfirleri ile yapmak için hızlıca koşup geldiler. “Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı.” Yani alemler arasında kendilerinden önce hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı yapıyorlardı. “Dedi ki: Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için” benim misâfirlerimden “daha temizdir.” Bu, Süleyman’ın, yanına davacı olarak gelen ve her birisi kendisinin olduğunu iddia ettiği çocuğu -hakkı ortaya çıkarmak kastı ile- ortadan ikiye bölme teklifine benzemektedir. Çünkü Lût, kızlarına ulaşmalarının imkânsız olduğunu ve onların da kızlarıyla herhangi bir işleri olmadığını biliyordu. Bu sözdeki esas maksat, bu büyük hayasızlığı engellemekti. “Allah’tan korkun. Beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin.” Yani ya Allah’tan korkarak bu işten vazgeçeceksiniz, yahut da misâfirlerimin önünde beni küçük düşürmeme yoluna gideceksiniz. “İçinizde” sizi alıkoyacak ve bu işten vazgeçirecek “hiç mi aklı başında bir adam yok?, dedi.” İşte bu, onların hayır ve insanlıktan uzaklaşmış, tamamı sıyrılmış olduklarını göstermektedir.
79. Ona:“Biliyorsun ki kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen, bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun, dediler.” Yani biz erkeklerden başkasını istemeyiz. Bizim kadınlara karşı bir isteğimiz yoktur.
80. Bunun üzerine Lût aleyhisselam’ın tedirginliği daha da arttı ve şöyle dedi:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut” beni gereği gibi koruyabilecek bir kabile gibi “güçlü bir yere sığınabilseydim.” O zaman sizi bu işten alıkoyardım. Bu, maddi sebepler göz önünde bulundurularak söylenmiştir. Yoksa Lût aleyhisselam, esasen en güçlü koruyucu olan ve gücüne karşı kimsenin duramadığı Yüce Allah’a sığınmış idi.
81. İş, nihai dereceye ulaşıp sıkıntılar da artınca:“(Elçiler) dedi ki: Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz.” Yani kalbinin yatışması ve huzur bulması için ona kim olduklarını haber verdiler. “Onlar sana asla” kötülük için “ilişemeyeceklerdir.” Daha sonra Cibril kalkıp kanadı ile onların gözlerini silme kör etti. Bunun üzerine Lût’u sabahın gelişi ile tehdit ederek dağıldılar. Melekler de Lût’a ailesi ile birlikte “gecenin bir vaktinde” gitmesini emrettiler. Yani tan yerinin ağarmasından çok önce yola çıkmasını istediler. Böylelikle onların şehirlerinden uzaklaşma imkânını bulacaklardı. “ve sizden hiç kimse geriye bakmasın.” Yani çıkıp gitmekte elinizi çabuk tutun. Sizin bütün gayretiniz kurtulmak olsun. Arkaya dönüp bakmayın bile. “Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan” azap “ona da isabet edecektir.” Çünkü o da bu günahta kavmine ortaktır. Zira Lût aleyhisselam’a misâfir geldiği takdirde onları kavmine haber veriyordu. “Onlara vaadolunan (azap) vakti sabahtır.” Adeta Lût, bu azabın çabuk gelmesini istemiştir, o nedenle de:“Sabah yakın değil mi?” denilmiştir.
82. Azabın inmesi ve onlara gelip çatmasına dair “emrimiz geldiği zaman o (şehrin)” yurtlarının “altını üstüne getirdik” yani yurtlarını üzerlerine ters çevirdik “ve oraya pişmiş çamurdan” alabildiğine sıcak ateşte pişmiş taşlardan “birbiri ardınca” yani kasabanın dışında ayrı duranların da arkasından gidecek şekilde “taşlar yağdırdık.”
83. “(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi.” Bu taşlar üzerinde ilâhi azap ve gazabın alâmetleri vardı. “Bu (taşlar)” Lût kavminin yaptıklarına benzer işler yapan “zalimlerden uzak değildir.” Öyleyse kullar, onlara isabet edenlerin kendilerine de isabet etmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalıdırlar.
Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences