As-Sa'diAr‑Ra'd · 13:19–43

As-Sa'di · Tafsir · in Turkish

Ar-Ra'd 13:19–43

13:19–24Page 252

۞ أَفَمَن يَعۡلَمُ أَنَّمَآ أُنزِلَ إِلَيۡكَ مِن رَّبِّكَ ٱلۡحَقُّ كَمَنۡ هُوَ أَعۡمَىٰٓۚ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُواْ ٱلۡأَلۡبَٰبِ ١٩

Then is he who knows that what has been revealed to you from your Lord is the truth like one who is blind? They will only be reminded who are people of understanding -

ٱلَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهۡدِ ٱللَّهِ وَلَا يَنقُضُونَ ٱلۡمِيثَٰقَ ٢٠

Those who fulfill the covenant of Allāh and do not break the contract,

وَٱلَّذِينَ يَصِلُونَ مَآ أَمَرَ ٱللَّهُ بِهِۦٓ أَن يُوصَلَ وَيَخۡشَوۡنَ رَبَّهُمۡ وَيَخَافُونَ سُوٓءَ ٱلۡحِسَابِ ٢١

And those who join that which Allāh has ordered to be joined1 and fear their Lord and are afraid of the evil of [their] account,

وَٱلَّذِينَ صَبَرُواْ ٱبۡتِغَآءَ وَجۡهِ رَبِّهِمۡ وَأَقَامُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقۡنَٰهُمۡ سِرّٗا وَعَلَانِيَةٗ وَيَدۡرَءُونَ بِٱلۡحَسَنَةِ ٱلسَّيِّئَةَ أُوْلَٰٓئِكَ لَهُمۡ عُقۡبَى ٱلدَّارِ ٢٢

And those who are patient, seeking the face [i.e., acceptance] of their Lord, and establish prayer and spend from what We have provided for them secretly and publicly and prevent evil with good - those will have the good consequence of [this] home1 -

جَنَّٰتُ عَدۡنٖ يَدۡخُلُونَهَا وَمَن صَلَحَ مِنۡ ءَابَآئِهِمۡ وَأَزۡوَٰجِهِمۡ وَذُرِّيَّٰتِهِمۡۖ وَٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ يَدۡخُلُونَ عَلَيۡهِم مِّن كُلِّ بَابٖ ٢٣

Gardens of perpetual residence; they will enter them with whoever were righteous among their forefathers, their spouses and their descendants. And the angels will enter upon them from every gate, [saying],

سَلَٰمٌ عَلَيۡكُم بِمَا صَبَرۡتُمۡۚ فَنِعۡمَ عُقۡبَى ٱلدَّارِ ٢٤

"Peace [i.e., security] be upon you for what you patiently endured." And excellent is the final home.

19- Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör gibi olur mu? Ancak olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır. 20- Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. 21- Onlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler, Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler. 22- Onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler. Kötülüğü iyilikle savarlar. İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır. 23- (Bu güzel son) Adn cennetleridir ki onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girip: 24- “Sabretmenize karşılık selâm olsun sizlere! Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!”(derler).

19. Allah, ilim ve amel sahibi kimseler ile onların zıddı olan kimseler arasındaki farkı belirterek şöyle buyurmaktadır:“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen” bunu kavrayarak gereğince amel eden “kimse” hakkı bilmeyen ve gereğince amel etmeyen “hiç kör kimse gibi olur mu?” Bunlar arasında, gök ve yer arası kadar büyük bir fark vardır. O halde kulun, iki kesimden hangisinin daha iyi, âkıbetinin daha hayırlı olduğu üzerinde iyice düşünmesi, ibretle tefekkür etmesi ve daha iyi gördüğü yolu tercih edip o kesimin arkasından gitmesi gerekir. Ancak herkes kendisine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünemez. “Ancak” âlemin özü, Âdem oğullarının seçkinleri olup sağlam akıl ve sağlıklı görüş sahibi olan “olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.” Eğer bu sağlam akıl sahiplerinin niteliklerinin ne olduğu sorulacak olursa bu konuda, Yüce Allah’ın onları nitelemiş olduğu şu buyruklarından daha güzelini bulmak mümkün değildir: 20. “Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler” Allah’ın kendilerine emrettiği ve gereklerini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirmeleri hususunda kendileri ile ahitleştiği hususları eksiksiz yerine getirirler. Bunları yerine getirmek ise bu hakları tastamam icra etmek ve bu konuda ihlâs ve samimiyetle hareket etmek suretiyle onları dört dörtlük ifa etmek demektir. Bu ahitleri gereği gibi ifa etmenin tamamlayıcı bir unsuru olmak üzere de onlar “antlaşmayı bozmazlar.” Yani Allah’a verdikleri söz ve ahitleri yerine getirirler ki bunun kapsamına kulların yaptıkları antlaşmalar, sözleşmeler, yemin ve ahitler de girmektedir. Buna göre kulun, pek büyük mükâfatlara nail olacakları belirtilen olgun akıl sahiplerinden olması, ancak bu sayılanları eksiksiz olarak yerine getirmesi, onları bozmaması, gereklerini yerine getirirken de hiçbir şeyi eksiltmemesi ile mümkündür.

21. “Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler.” Bu, Yüce Allah’ın birleştirmeyi emrettiği bütün hususlar hakkında umumidir: Allah'a, Rasûlüne iman etmek, O’nu ve Rasûlünü sevmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na ibadete bağlı kalmak, Rasûlüne itaatten ayrılmamak; babaların ve annelerin haklarını yerine getirip onlara söz ve davranışlarla iyi davranmak, onların haklarını ihlal edecek kötü davranışta bulunmamak; akraba ve yakınlara söz ve davranışlarla iyilikte bulunmak; eşleri, arkadaşları, köleleri/hizmetçileri vb. herkesin dini ve dünyevi haklarını eksiksiz ve tam olarak yerine getirmek suretiyle birleştirilmesi gerekenleri birleştirmiş olurlar. Kulun, Allah’ın emrettiğini birleştirmesini sağlayan sebep ise Allah’tan korkması ve hesap gününden çekinmesidir. Bu sebeple de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler.” Yani O’ndan korktukları için, hesap gününde de huzuruna varmaktan çekindikleri için Allah’a isyanı gerektirecek şeyleri işlemeye de Allah’ın vermiş olduğu emirlerde kusurlu hareket etmeye de cesaret edemezler. Çünkü Allah’ın cezasından korkar ve mükâfatını umarlar.

22. “Onlar Rablerinin rızasını isteyerek” emrolundukları işleri ifa etmek, kendilerine yasak kılınan hususlardan uzak kalmak, acı ve ızdırap verici ilâhi takdire de rıza göstermek suretiyle “sabrederler.” Ancak bu sabrın yalnızca Allah’ın rızasının istenerek yapılması şarttır. Bunun dışında herhangi bir maksat veya bozuk bir gaye ile olmamalıdır. Fayda verecek olan sabır işte budur. Kul, bu sabırda yalnızca Rabbinin rızasını ister, O’na yakınlaşmak ve O’nun mükâfatını elde etmek ümidi ile tahammül gösterir. İman ehlinin özellikleri arasında sayılan sabır, işte budur. Maksadı kahramanlık ve metanet göstermek, nihai derecesi de övünmek olan sabra gelince böyle bir sabır, iyi kimsede de günahkâr kimsede de mü’minde de kâfirde de görülebilir ve bu, gerçek anlamda övülecek bir sabır değildir. “Namazı” rükünleri ile şartları ile zahiren ve batınen tamamlayıcı unsurları ile “dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler.” Bunun kapsamına da hem zekât, kefâret ve nafaka gibi farz infâklar hem de müstehab infâklar girmektedir. İşte bunlar, infâk ihtiyacı ortaya çıktıkça, gizli ve açık infâklarını yaparlar. “Kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani herhangi bir söz veya davranış ile kötülükte bulunan kimseye, yaptığının benzeri ile karşılık vermezler, aksine ona iyilik yaparak karşılık verirler. Kendilerini mahrum bırakana verirler, zulmedeni affederler. İlişkileri kopartanı gözetirler. Kötülük yapana iyilikte bulunurlar. Onlar kötülük yapana iyilik yaptıklarına göre ya kötülük yapmayana nasıl davranırlar, var sen hesap et! “İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır” üstün niteliklerini ve güzel hasletlerini belirttiğimiz bu kimselerindir. Yüce Allah bu güzel sonu da şu buyruğu ile açıklamaktadır:

23. “(Bu güzel son) Adn” yani devamlı kalacakları, ayrılmayacakları, başka bir yere nakledilmeyi istemeyecekleri “cennetleridir” Çünkü ondan daha üstün bir mükâfat olmadığını bileceklerdir. Zira bu cennetlerde pek çok nimetler, bütün istek ve arzuların nihai derecesini teşkil edecek her tür sevinç onların olacaktır. Onların nimetlerini ve göz aydınlıklarını tamamlayıcı bir unsur olmak üzere de “onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden” erkek veya kadın fark etmez “salih olanlarla birlikte gireceklerdir.” Aynı şekilde kendileri ile benzer durumda olan kimseler, arkadaşları ve sevdikleri de onlarla birlikte olacaktır. Çünkü bunlar da onların eşleri ve zürriyetleri kabilindendir. “Melekler de her kapıdan onların yanına girip…” esenliğe kavuştukları için, Yüce Allah’ın bu lütuf ve ikramları dolayısı ile onları tebrik ederek şöyle derler: 24. “Sabretmenize karşılık” sabretmeniz sebebi ile “selâm olsun sizlere!” Yani size Allah’tan selâm ve esenlik dilekleri vardır ve siz buna kavuşmuş bulunuyorsunuz. Bu ise hoşlanılmayan her bir şeyin ortadan kaldırılmasını ihtiva eden, arzu edilen her bir şeyin de gerçekleştirilmesini gerektiren bir ifadedir. İşte sizleri bu üstün mevkilere ve bu değerli cennetlere ulaştıran bu sabırdır. “Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!” Öyleyse gerçek anlamda kendisinin iyiliğini isteyen, kendisine değer veren kimsenin, bu akıl sahiplerinin niteliklerinden bir pay almak için nefsi ile gereken mücahedeyi yapması gerekmektedir. Olur ki böylelikle nefsi, bütün nefislerin temennisi ve her türlü lezzet ve sevinçleri kapsayan, ruhların sürurunu gerektiren o yurda kavuşabilir. İşte amelde bulunacaklar böylesi için amel etsinler. Hayırlı amellerde birbirleri ile yarışacaklar bunun için yarışmalıdırlar.

13:25Page 252

وَٱلَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهۡدَ ٱللَّهِ مِنۢ بَعۡدِ مِيثَٰقِهِۦ وَيَقۡطَعُونَ مَآ أَمَرَ ٱللَّهُ بِهِۦٓ أَن يُوصَلَ وَيُفۡسِدُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِ أُوْلَٰٓئِكَ لَهُمُ ٱللَّعۡنَةُ وَلَهُمۡ سُوٓءُ ٱلدَّارِ ٢٥

But those who break the covenant of Allāh after contracting it and sever that which Allāh has ordered to be joined and spread corruption on earth - for them is the curse, and they will have the worst home.1

25- Allah’a verdikleri sözü (yeminleriyle) pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlara gelince işte onlar için lanet vardır ve yurdun kötüsü de onlarındır.

25. Allah, cennetliklerin durumunu söz konusu ettikten sonra cehennemliklerin durumunun da onların niteliklerinin aksi olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah’a verdikleri sözü (yeminleriyle) pekiştirdikten sonra bozanlar” Yani Yüce Allah, onların bu sözlerini peygamberler aracılığı ile pekiştirdikten, yeminlerle sağlamlaştırdıktan sonra bu sözlere bağlı kalmak ve teslimiyet göstermekle karşılık vermeyip aksine yüz çevirmekle ve ahdi bozmakla karşılık verenler; “Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparanlar” böylelikle kendileri ile Rableri arasında iman ve salih amel ile korunması gereken bağı kurmayanlar, akrabalık bağını gözetmeyenler, üzerlerindeki hakları eda etmeyenler aksine küfür ve masiyetler işleyerek, Allah yolundan alıkoyarak, bu yolu eğriltmeye çalışarak “yeryüzünde fesat çıkaranlara gelince işte onlar için lanet” yani Allah’tan, meleklerinden ve mü’min kullar tarafından ilahi rahmetten uzak kalmalarının dilenmesi ve kınanma “vardır ve yurdun kötüsü” yani ihtiva ettiği can yakıcı bütün azaplarla birlikte cehennem “de onlarındır.”

13:26Page 252

ٱللَّهُ يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ وَيَقۡدِرُۚ وَفَرِحُواْ بِٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَمَا ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَا فِي ٱلۡأٓخِرَةِ إِلَّا مَتَٰعٞ ٢٦

Allāh extends provision for whom He wills and restricts [it]. And they rejoice in the worldly life, while the worldly life is not, compared to the Hereafter, except [brief] enjoyment.

26- Allah rızkı dilediğine genişletir ve daraltır. Onlar ise dünya hayatı dolayısı ile şımardılar. Halbuki dünya hayatı âhirete nispetle sadece bir geçimliktir.

26. Yani dilediği kimseye rızkı genişletip bollaştıran ve dilediği kimsenin de rızkını daraltıp kısan yalnızca O’dur. “Onlar” kâfirler “ise dünya hayatı dolayısı ile şımardılar.” Onların bu şımarıklıkları da dünya hayatına gönül huzur ile meyledip âhiretten gafil kalmalarına sebep oldu. Bu ise onların akıllarının eksikliğindendir. Çünkü “dünya hayatı âhirete nispetle sadece bir geçimliktir.” Kısa bir süre kendisinden yararlanılan daha sonra ise sahiplerinden ve arkadaşlarından uzak düşen, arkasından da oldukça uzun sürecek bir bedbahtlık getirecek olan önemsiz ve değersiz bir şeydir.

13:27–29Page 252

وَيَقُولُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَوۡلَآ أُنزِلَ عَلَيۡهِ ءَايَةٞ مِّن رَّبِّهِۦۚ قُلۡ إِنَّ ٱللَّهَ يُضِلُّ مَن يَشَآءُ وَيَهۡدِيٓ إِلَيۡهِ مَنۡ أَنَابَ ٢٧

And those who disbelieved say, "Why has a sign not been sent down to him from his Lord?" Say, [O Muḥammad], "Indeed, Allāh leaves astray whom He wills and guides to Himself whoever turns back [to Him] -

ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَتَطۡمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكۡرِ ٱللَّهِۗ أَلَا بِذِكۡرِ ٱللَّهِ تَطۡمَئِنُّ ٱلۡقُلُوبُ ٢٨

Those who have believed and whose hearts are assured by the remembrance of Allāh. Unquestionably, by the remembrance of Allāh hearts are assured."

ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ طُوبَىٰ لَهُمۡ وَحُسۡنُ مَـَٔابٖ ٢٩

Those who have believed and done righteous deeds - a good state is theirs and a good return.

27- Kâfir olanlar:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. De ki:“Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri de doğru yola iletir.” 28- (Kendisine yönelen) bu kimseler, iman eden ve gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır. Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur. 29- İman edip salih amel işleyenlere ne mutlu! Güzel bir dönüş yeri de onlarındır.

27. Yüce Allah, Allah’ın âyetlerini inkâr edenlerin, Allah Rasûlüne karşı inatlaşarak birtakım mucize taleplerinde bulunup şöyle dediklerini haber vermektedir:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Onlar böyle bir mucize görecek olursa iman edeceklerini iddia ediyorlardı. Yüce Allah da onlara şöylece cevap vermektedir:“De ki: Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri” O’nun rızasını isteyenleri “de doğru yola iletir.” Hidâyet bulmak ve sapıklık, kulların ellerinde değildir, o halde nasıl onlar bunu, gösterilmesini istedikleri mucizelere bağlı kabul ediyorlar? Bununla birlikte onlar, bu iddialarında da yalancıdırlar. Zira “Eğer biz (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık onlar yine de -Allah dilemedikçe- iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.”(el-Enâm, 6/111) Diğer taraftan Allah Rasûlünün de onların teklif ettikleri mucizeleri getirme yükümlülüğü yoktur. Aksine onlara herhangi bir mucize getirip de getirdiği dinin hak olduğu açıkça ortaya çıkacak olursa bu kadarı yeterlidir ve bununla maksat hasıl olur. Üstelik bu, onların tayin ederek mucize istemelerinden onlar için daha faydalıdır. Çünkü teklif ettikleri şekilde mucize gelecek olur da ona inanmazlarsa bu sefer azap derhal gelip onları bulur.

28. Daha sonra Yüce Allah, iman edenlerin alametini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Kendisine yönelen) bu kimseler, iman eden ve gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır.” Kalplerinden huzursuzluğun, rahatsızlığın ve ızdırabın kaybolduğu, onların yerini sevinç ve neşenin aldığı kimselerdir. “Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allah’ın zikri ile huzur bulur.” Allah’ı anmanın dışında herhangi bir şey ile huzur bulmaması da hakkıdır, öyle olmalıdır. Çünkü kalpler için yaratıcılarını sevmekten, O’nunla huzur bulmaktan, O’nu bilmekten daha daha tatlı bir şey yoktur. Kalpler, Allah’ı tanımaları ve O’nu sevmeleri oranında Allah’ı anarlar. Bu açıklama, “Allah’ın zikri”nin, kulun Rabbini tesbih, tehlil, tekbir ve buna benzer şekillerde anmak olduğu görüşüne göredir. “Allah’ın zikri”, O’nun mü’minlere bir hatırlatma ve öğüt olmak üzere indirmiş olduğu Kitabıdır, diye de açıklanmıştır. Buna göre ise kalplerin Allah’ın zikri ile huzura kavuşması şu anlama gelir: Kalpler, Kur’an-ı Kerim’in anlamlarını ve hükümlerini bildiği zaman bunlarda huzur bulur. Çünkü bu hüküm ve anlamlar, delil ve belgelerle desteklenmiş apaçık hakkı gösterir. Böylelikle kalpler de huzur bulur. Çünkü kalpler, ancak yakîn ve ilim ile huzur bulur. Bu ise Allah’ın Kitabında en mükemmel şekli ile ve en üstün hali ile bulunmaktadır. Bu kitabı esas almayan diğer kitaplara gelince kalpler, onlarla huzur bulmaz. Aksine delillerin çatışması ve hükümlerin çelişmesinden ötürü sürekli huzursuzluk içerisinde bulunurlar:“Eğer o, Allah’tan başkasından gelseydi elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı.”(en-Nisâ, 4/82) Bu gerçeği hem Allah’ın Kitabını inceleyip onun üzerinde düşünen, hem de onun dışındaki diğer çeşitli ilimler üzerinde düşünen kimseler anlar. İşte kul bu şekilde düşündü mü Allah’ın Kitabı ve bu kitabı esas alanlar ile diğer kitaplar arasında çok büyük bir fark görecektir.

29. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih amel işleyenlere” Yani kalpleri ile Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe iman edip bu imanı salih amellerle; yani hem de Allah’ı sevmek, Allah’tan korkmak, O’nun mükâfatını ve O’na kavuşmayı ummak gibi kalbi amellerle hem de namaz gibi azaların amelleri ile tasdik edenlere “ne mutlu! Güzel bir dönüş yeri de onlarındır.” Onlar için hem güzel bir hal, hem de güzel bir dönüş söz konusudur. Bu ise onların, dünya ve âhirette Allah’ın rızasına ve lütuflarına nail olmaları, mükemmel derecedeki rahat ve huzura kavuşmaları ile olur. Cennette bulunan ve -sahih hadislerde varid olduğu üzere- binekli kimsenin gölgesinde yüz yıl yürüdüğü halde katedemeyeceği Tûbâ ağacı[36] da bu nimetler arasındadır.

13:30Page 253

كَذَٰلِكَ أَرۡسَلۡنَٰكَ فِيٓ أُمَّةٖ قَدۡ خَلَتۡ مِن قَبۡلِهَآ أُمَمٞ لِّتَتۡلُوَاْ عَلَيۡهِمُ ٱلَّذِيٓ أَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡكَ وَهُمۡ يَكۡفُرُونَ بِٱلرَّحۡمَٰنِۚ قُلۡ هُوَ رَبِّي لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ عَلَيۡهِ تَوَكَّلۡتُ وَإِلَيۡهِ مَتَابِ ٣٠

Thus have We sent you to a community before which [other] communities have passed on so you might recite to them that which We revealed to you, while they disbelieve in the Most Merciful. Say, "He is my Lord; there is no deity except Him. Upon Him I rely, and to Him is my return."

30- İşte seni de kendilerinden önce nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete, sana vahyettiğimizi kendilerine okuman için gönderdik. Ne var ki onlar Rahmân’ı inkar etmektedirler. De ki:“O (Rahman), benim Rabbimdir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. Ben, yalnız O’na güvenip dayandım, dönüşüm de yalnız O’nadır.”

30. Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“İşte seni de” kavmini hidâyete davet etmek üzere “kendilerinden önce” peyamberlerimizi onlara göndermiş olduğumuz “nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete, sana vahyettiğimizi kendilerine okuman için gönderdik.” Bu yüzden sen, daha önce benzeri görülmedik bir peygamber değilsin ki kavmin peygamberliğini red ve inkâr etsinler. Hem sen, kendiliğinden de bir şey söylemiyorsun. Aksine Allah’ın sana vahyetmiş olduğu, kalpleri temizleyen ve nefisleri arındıran Allah’ın âyetlerini okumaktasın. Senin kavmin ise “Rahmân’ı inkar etmektedirler.” Onun rahmet ve ihsanına -ki bunun en büyüğü bizim seni onlara peygamber olarak gönderip sana kitap indirişimizdir- kabul ve şükür ile karşılayacakları yerde ona nankörlük ile karşılık verdiler. Kendilerinden önce geçip de peygamberlerini yalanlamış olan kavimleri, günahları sebebi ile Allah’ın nasıl yakalamış olduğundan da mı ibret almıyorlar? “De ki: O (Rahman), benim Rabbimdir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur.” Bu buyruk, hem ulûhiyetin tevhidini hem de rububiyetin tevhidini içermektedir: O, beni var ettiği günden beri nimetleri ile beni terbiye edip yetiştiren Rabbim’dir. Hem de bütün işlerimde “yalnız O’na güvenip” dayandığım ilahımdır ve “dönüşüm de yalnız O’nadır.” Bütün ibadetlerimi O’na yaparım, bütün ihtiyaçlarımı O’na arzederim.

13:31Page 253

وَلَوۡ أَنَّ قُرۡءَانٗا سُيِّرَتۡ بِهِ ٱلۡجِبَالُ أَوۡ قُطِّعَتۡ بِهِ ٱلۡأَرۡضُ أَوۡ كُلِّمَ بِهِ ٱلۡمَوۡتَىٰۗ بَل لِّلَّهِ ٱلۡأَمۡرُ جَمِيعًاۗ أَفَلَمۡ يَاْيۡـَٔسِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَن لَّوۡ يَشَآءُ ٱللَّهُ لَهَدَى ٱلنَّاسَ جَمِيعٗاۗ وَلَا يَزَالُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ تُصِيبُهُم بِمَا صَنَعُواْ قَارِعَةٌ أَوۡ تَحُلُّ قَرِيبٗا مِّن دَارِهِمۡ حَتَّىٰ يَأۡتِيَ وَعۡدُ ٱللَّهِۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يُخۡلِفُ ٱلۡمِيعَادَ ٣١

And if there was any Qur’ān [i.e., recitation] by which the mountains would be removed or the earth would be broken apart or the dead would be made to speak,1 [it would be this Qur’ān], but to Allāh belongs the affair entirely. Then have those who believed not accepted that had Allāh willed, He would have guided the people, all of them? And those who disbelieve do not cease to be struck, for what they have done, by calamity - or it will descend near their home - until there comes the promise of Allāh. Indeed, Allāh does not fail in [His] promise.

31- Eğer kendisi ile dağların yürütüldüğü veya yerin parça parça edildiği yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an olsaydı (o, bu olurdu). Fakat bütün emir (ve idare) yalnız Allah’ındır. İman edenler hâlâ şu gerçeği anlamadılar mı ki Allah dileseydi elbette insanların tümünü hidâyete erdirirdi! Allah’ın vaadi gelinceye kadar kâfirlerin başına işledikleri yüzünden sürekli ani bir musibet gelip çatacak yahut da yurtlarının yakınına çökecektir. Şüphesiz Allah vaadinden dönmez.

31. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’in indirilmiş diğer kitaplara üstünlüğünü beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Eğer kendisi ile dağların” yerlerinden kopartılıp “yürütüldüğü veya yerin” bahçelerle ve ırmaklarla “parça parça edildiği yahut ölülerin konuşturulduğu” ilâhi kitaplar arasından “bir Kur’an olsaydı” elbetteki o, bu Kur’an olurdu. “Fakat bütün emir (ve idare) yalnız Allah’ındır.” O nedenle hikmetinin gerektirdiği mucizeleri O gönderir. O halde yalanlayıcılara ne oluyor ki onlar bu gibi mucizelerin indirilmesini kendileri talep ediyorlar? Onların da başkalarının da emir ve idareden herhangi bir payları var mıdır? “İman edenler hâlâ şu gerçeği anlamadılar mı ki Allah dileseydi elbette insanların tümünü hidâyete erdirirdi!” Bilsinler ki O, onların tümünü hidâyete erdirmeye kadirdir. Ancak böyle bir şeyi dilememektedir. Aksine O, dilediğini hidâyete erdirir, dilediğini de sapıklıkta bırakır. “Allah’ın” kendilerine kaldırılmasına imkân bulunmayan kesintisiz azabın ineceğine dair “vaadi gelinceye kadar kâfirlerin başına işledikleri yüzünden sürekli ani bir musibet gelip çatacak yahut da yurtlarının yakınına çökecektir.” Buna kadar da kâfirler böylece küfürleri üzerine kalacaklar, bir türlü ibret ve öğüt almayacaklardır. Allah, onlara ardı arkasına yurtlarında olsun, yurtlarına yakın bir yerde olsun türlü musibetleri başlarına getirmekle birlikte yine de Allah’ın azabı kendilerine gelinceye kadar küfürleri üzerinde ısrar edeceklerdir. “Şüphesiz Allah vaadinden dönmez.” Bu, Allah’ın küfür, inat ve zulümlerine karşılık onları tehdit etmiş olduğu azabın ineceğine dair bir korkutma ve tehdit mahiyetindedir.

13:32Page 253

وَلَقَدِ ٱسۡتُهۡزِئَ بِرُسُلٖ مِّن قَبۡلِكَ فَأَمۡلَيۡتُ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ ثُمَّ أَخَذۡتُهُمۡۖ فَكَيۡفَ كَانَ عِقَابِ ٣٢

And already were [other] messengers ridiculed before you, and I extended the time of those who disbelieved; then I seized them, and how [terrible] was My penalty.

32- Andolsun senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Ben de o kâfirlere mühlet verdim, sonra da onları yakalayıverdim. Benim cezalandırmam nasılmış?

32. Allah, Rasûlüne sebat vermek ve onu teselli etmek amacıyla şöyle buyurmaktadır:“Andolsun senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti.” Yalanlanan ve kendisine eziyet edilen ilk peygamber sen değilsin. “Ben de o kâfirlere” peygamberlerini inkâr edenlere “mühlet verdim.” Onlara bir süre tanıdım. Öyle ki azaba uğratılmayacaklarını sandılar. “Sonra da onları” çeşitli azaplar ile “yakalayıverdim. Benim cezalandırmam nasılmış?” Elbette ki oldukça şiddetli bir ceza ve can yakıcı bir azap idi. Bu yüzden seni yalanlayan ve seninle alay eden bu kimseler, bizim kendilerine mühlet verişimize sakın aldanmasınlar. Çünkü önceki ümmetler arasında da benzeri durumda olanlar vardı. O halde bunlar da kendilerine geçmişlerine yapıldığı gibi yapılmasından sakınmalıdırlar.

13:33–34Page 253

أَفَمَنۡ هُوَ قَآئِمٌ عَلَىٰ كُلِّ نَفۡسِۭ بِمَا كَسَبَتۡۗ وَجَعَلُواْ لِلَّهِ شُرَكَآءَ قُلۡ سَمُّوهُمۡۚ أَمۡ تُنَبِّـُٔونَهُۥ بِمَا لَا يَعۡلَمُ فِي ٱلۡأَرۡضِ أَم بِظَٰهِرٖ مِّنَ ٱلۡقَوۡلِۗ بَلۡ زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ مَكۡرُهُمۡ وَصُدُّواْ عَنِ ٱلسَّبِيلِۗ وَمَن يُضۡلِلِ ٱللَّهُ فَمَا لَهُۥ مِنۡ هَادٖ ٣٣

Then is He who is a maintainer of every soul, [knowing] what it has earned, [like any other]? But to Allāh they have attributed partners. Say, "Name them. Or do you inform Him of that1 which He knows not upon the earth or of what is apparent [i.e., alleged] of speech?"2 Rather, their [own] plan has been made attractive to those who disbelieve, and they have been averted from the way. And whomever Allāh sends astray - there will be for him no guide.

لَّهُمۡ عَذَابٞ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۖ وَلَعَذَابُ ٱلۡأٓخِرَةِ أَشَقُّۖ وَمَا لَهُم مِّنَ ٱللَّهِ مِن وَاقٖ ٣٤

For them will be punishment in the life of [this] world, and the punishment of the Hereafter is more severe. And they will not have from Allāh any protector.

33- Her bir nefsin işlediklerini görüp gözetleyen (Allah, hiç böyle olmayanla bir) midir?! Buna rağmen onlar, Allah’a ortaklar koştular. De ki:“Onların adlarını söyleyin bakalım (kimmiş onlar?) Siz O’na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz yoksa üstünkörü bir söz mü söylüyorsunuz?” Hayır, bilakis o kâfirlere kendi tuzakları süslü gösterildi ve onlar doğru yoldan alıkondular. Allah kimi saptırırsa artık ona hidâyet verecek hiç kimse yoktur. 34- Onlar için dünya hayatında bir azap vardır. Âhiret azabı ise elbette daha zorludur. Onları Allah’a karşı koruyacak kimseleri de yoktur.

33. “Her bir nefsin işlediklerini görüp gözetleyen” ve böylelikle gerek dünyada hemen, gerekse âhirette karşılığını tam bir adaletle verecek olan şanı Yüce Allah, hiç böyle olmayan gibi midir? “Buna rağmen onlar Allah’a ortaklar koştular.” Halbuki Allah tektir, hiçbir ortağı, dengi ve benzeri bulunmayan Sameddir. Sen onlara eğer iddialarında doğru iseler “de ki: Onların adlarını söyleyin” de onların durumlarının ne olduğunu bilelim. “Siz O’na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz” O, gizli ve açık her şeyi bildiğine bununla beraber ortağının bulunmadığını söylediğine göre O’nun ortağı olduğu iddiasının batıl olduğu ve sizin de Allah’a ortağı olmadığı halde olduğunu haber vermeye kalkışan küstah kimseler durumunda olduğunuz ortaya çıkmaktadır. Bu ise ileri sürülebilecek en çürük iddiadır. Bu yüzden:“Yoksa üstünkörü bir söz mü söylüyorsunuz?” Yani Yüce Allah’ın bir ortağı bulunduğu şeklindeki iddianızın varabileceği en nihai nokta, bunun üstünkörü söylenmiş, aslı astarı olmayan bir söz olmasıdır. Gerçekte ise Allah’tan başka hiçbir hak ilah yoktur. Yaratılmışlar arasında ibadetin en ufak bir bölümünü dahi hak eden hiçbir varlık yoktur. “Hayır, bilakis o kâfirlere” uydurup düzdükleri “kendi tuzakları süslü gösterildi” Bu ise onların küfürleri, şirkleri ve Allah’ın âyetlerini yalanlamalarıdır. “Ve onlar doğru yoldan” Yüce Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran dosdoğru yoldan “alıkondular. Allah kimi saptırırsa artık ona hidâyet verecek hiç kimse yoktur.” Çünkü O’nun dışında hiçbir kimsenin bu konuda en ufak bir hakkı ve yetkisi yoktur.

34. “Onlar için dünya hayatında bir azap vardır. Âhiret azabı ise” ağırlığı ve sürekliliği dolayısı ile dünya azabından “elbette daha zorludur. Onları Allah’a karşı koruyacak” Allah’ın azabına karşı himaye edecek “kimseleri de yoktur.” Çünkü O’nun azabı gönderilecek olursa, O’na karşı hiçbir kimse ve hiçbir güç koruyamaz.

13:35Page 254

۞ مَّثَلُ ٱلۡجَنَّةِ ٱلَّتِي وُعِدَ ٱلۡمُتَّقُونَۖ تَجۡرِي مِن تَحۡتِهَا ٱلۡأَنۡهَٰرُۖ أُكُلُهَا دَآئِمٞ وَظِلُّهَاۚ تِلۡكَ عُقۡبَى ٱلَّذِينَ ٱتَّقَواْۚ وَّعُقۡبَى ٱلۡكَٰفِرِينَ ٱلنَّارُ ٣٥

The example [i.e., description] of Paradise, which the righteous have been promised, is [that] beneath it rivers flow. Its fruit is lasting, and its shade. That is the consequence for the righteous, and the consequence for the disbelievers is the Fire.

35- Takva sahiplerine vaat edilen cennetin durumu şöyledir: Altlarından ırmaklar akar, yiyecekleri de gölgeleri de devamlıdır. Takvâ sahiplerinin âkıbeti işte budur. Kâfirlerin âkıbeti ise ateştir.

35. Allah’ın kendilerine yasakladığı şeyleri terk eden ve verdiği emirlerde de herhangi bir kusur etmeyen “takvâ sahiplerine vaat edilen cennetin durumu” nitelikleri ve gerçek mahiyeti “şöyledir: Altlarından” belli yatakları olmaksızın akan, baldan, şaraptan, sütten ve sudan “ırmaklar akar” ve bu ırmaklar o bahçeleri, ağaçları sulayıp durur ve bunlar da çeşitli meyveler verirler. “yiyecekleri de gölgeleri de devamlıdır. Takvâ sahiplerinin âkıbeti” yani sonunda varacakları yerleri “işte budur. Kâfirlerin âkıbeti ise ateştir.” Her iki kesim arasındaki apaçık fark ne kadar da büyüktür!

13:36Page 254

وَٱلَّذِينَ ءَاتَيۡنَٰهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ يَفۡرَحُونَ بِمَآ أُنزِلَ إِلَيۡكَۖ وَمِنَ ٱلۡأَحۡزَابِ مَن يُنكِرُ بَعۡضَهُۥۚ قُلۡ إِنَّمَآ أُمِرۡتُ أَنۡ أَعۡبُدَ ٱللَّهَ وَلَآ أُشۡرِكَ بِهِۦٓۚ إِلَيۡهِ أَدۡعُواْ وَإِلَيۡهِ مَـَٔابِ ٣٦

And [the believers among] those to whom We have given the [previous] Scripture rejoice at what has been revealed to you, [O Muḥammad], but among the [opposing] factions are those who deny part of it [i.e., the Qur’ān]. Say, "I have only been commanded to worship Allāh and not associate [anything] with Him. To Him I invite, and to Him is my return."

36- Kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler sana indirilenle sevinirler. Fakat (kafir) gruplar arasında onun bir kısmını inkâr eden kimseler de vardır. De ki:“Bana, ancak Allah’a ibadet etmem ve O’na ortak koşmamam emrediledi. Ben, yalnızca O’na davet ederim ve dönüşüm de yalnız O’nadır.”

36. “Kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler” o Kitabı indirmekle ve onu öğretmekle lutüfta bulunduklarımız “sana indirilenle sevinirler.” O bakımdan ona iman eder, onu tasdik eder, ilâhi kitapların birbirlerine uygun düşüp birbirlerini tasdik etmelerinden de memnun kalırlar. Kitap ehlinden iman edenlerin hali işte budur. “Fakat (kafir) gruplar arasında” yani hakka savaş açan çeşitli kâfir grupların arasında “onun bir kısmını inkâr eden kimseler” Bu Kur’an-ı Kerim’in bir kısmını inkâr edip onu tasdik etmeyenler “de vardır.”“Kim doğru yolu bulursa ancak kendi lehine doğru yolu bulmuş olur, kim de sapıklığa düşerse o da ancak kendi aleyhine sapmış olur.”(el-İsrâ, 17/15) O bakımdan ey Muhammed, sen ancak Yüce Allah’ın yoluna davet eden bir uyarıcısın. “De ki: Bana, ancak Allah’a ibadet etmem ve O’na ortak koşmamam” dinimi yalnızca Allah’a halis kılmam “emrediledi. Ben yalnızca O’na davet ederim ve dönüşüm de yalnız O’nadır.” Ben O’na döneceğim, O da benim, dinine yaptığım davet ve O’nun emirlerini yerine getirmem dolayısıyla beni mükâfatlandıracaktır.

13:37Page 254

وَكَذَٰلِكَ أَنزَلۡنَٰهُ حُكۡمًا عَرَبِيّٗاۚ وَلَئِنِ ٱتَّبَعۡتَ أَهۡوَآءَهُم بَعۡدَ مَا جَآءَكَ مِنَ ٱلۡعِلۡمِ مَا لَكَ مِنَ ٱللَّهِ مِن وَلِيّٖ وَلَا وَاقٖ ٣٧

And thus We have revealed it as an Arabic legislation.1 And if you should follow their inclinations after what has come to you of knowledge, you would not have against Allāh any ally or any protector.

37- İşte biz onu böylece Arapça bir hüküm olarak indirdik. Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâ ve heveslerine uyarsan, senin Allah tarafından ne bir yardımcın ne de bir koruyucun olur.

37. Yani andolsun Biz sana bu Kur’an-ı Kerim’i, bu şerefli kitabı “Arapça bir hüküm” yani dillerin en açığı ve en fasihi olan Arapça ile oldukça sağlam ve muhkem bir kitap olarak indirdik. Tâ ki onun hakkında herhangi bir şüphe ve tereddüt meydana gelmesin. Yalnızca ona uyulsun ve bu konuda sağa sola kayılmasın. Cahillerin ona zıt ve onunla çelişen hevalarına tâbi olunmasın. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlüne onun Allah tarafından korunmuş olduğu lütfunu hatırlatmak ve ahkâm hususunda ümmetine uyulacak bir örnek teşkil etmesi için -masum olmasına rağmen tehditvari bir üslupla- şöyle buyurmaktadır:“Eğer sana gelen” ve onların hevalârına uymanı yasaklayan bunca apaçık “ilimden sonra onların hevâ ve heveslerine uyarsan, senin Allah tarafından ne” senin işlerini üstlenecek ve böylelikle sevdiğin şeyleri gerçekleştirecek “bir yardımcın ne de” hoşuna gitmeyecek şeylere karşı seni koruyacak “bir koruyucun olur.”

13:38–39Page 254

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا رُسُلٗا مِّن قَبۡلِكَ وَجَعَلۡنَا لَهُمۡ أَزۡوَٰجٗا وَذُرِّيَّةٗۚ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ أَن يَأۡتِيَ بِـَٔايَةٍ إِلَّا بِإِذۡنِ ٱللَّهِۗ لِكُلِّ أَجَلٖ كِتَابٞ ٣٨

And We have already sent messengers before you and assigned to them wives and descendants. And it was not for a messenger to come with a sign except by permission of Allāh. For every term is a decree.

يَمۡحُواْ ٱللَّهُ مَا يَشَآءُ وَيُثۡبِتُۖ وَعِندَهُۥٓ أُمُّ ٱلۡكِتَٰبِ ٣٩

Allāh eliminates what He wills or confirms, and with Him is the Mother of the Book.1

38- Andolsun ki biz senden önce de peygamberler göndermiş ve onlara eşler ve evlâtlar vermişizdir. Allah’ın izni olmaksızın bir peygamberin herhangi bir mucize getirmesi mümkün değildir. Her vadenin (yazılmış olduğu) bir kitap vardır. 39- Allah dilediğini siler ve (dilediğini) sabit bırakır. Ana Kitap ise onun katındadır.

38. “Andolsun ki biz senden önce de peygamberler göndermiş” yani insanlara ilk gönderilen peygamber sen değilsin ki senin peygamberliğini garip karşılasınlar “ve onlara eşler ve evlâtlar vermişizdir.” O bakımdan düşmanların -senden önceki diğer peygamber kardeşlerinin eşleri ve zürriyetleri olduğu gibi- senin de olduğu için seni ayıplamasınlar. Onlar senden önceki peygamberlerin de bu durumda olduklarını bildikleri halde seni bundan dolayı ne diye ayıplıyorlar? Bunun tek sebebi, hevâlarına ve kötü maksatlarına uymalarıdır. Eğer onlar, kendilerinin teklif ettikleri bir mucize göstermeyi senden isteyecek olurlarsa, şunu bilmeliler ki senin bu konuda hiçbir yetkin yoktur. Zira “Allah’ın izni olmaksızın bir peygamberin herhangi bir mucize getirmesi mümkün değildir.” Allah da böyle bir şeye ancak kader ve kazası ile tayin ettiği vakti gelince izin verir. “Her vadenin (yazılmış olduğu) bir kitap vardır.” Ne ondan önceye alınır ne de sonraya kalır. Onların, mucizelerin çabucak gelmesini istemeleri yahut azabın hemen indirilmesini beklemeleri, Yüce Allah'ın sonradan olacağını takdir ettiği bir şeyi öne almasını gerektirmez. Ayrıca O, ne dilerse onu yapar.

39. “Allah” kaderlerden “dilediğini siler ve” aralarından dilediğini “sabit bırakır.” Bu silme ve değiştirme, O’nun ezeli ilminde sabit olup da Kaleminin yazdıklarında söz konusu değildir. Çünkü bunlarda herhangi bir değişiklik meydana gelmez. Zira Yüce Allah’ın ilminde herhangi bir eksik veya gediğin olması, Allah hakkında imkânsız bir şeydir. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah “Ana Kitap ise O’nun katındadır” buyurmaktadır. Ana Kitaptan kasıt ise diğerlerinin kendisine tabi olduğu Levh-i Mahfuz’dur. Levh-i Mahfuz onların aslıdır, diğerleri ise dallar ve kollar mesabesindedir. Değişiklik ve değiştirmeler işte bu dallar ve kollarda meydana gelir. Bunlardan kasıt da meleklerin yazdıkları günlük ameller vb.dir. Allah Teala, bunların silinmelerine de sabit bırakılmaları için birtakım sebebler takdir etmiştir. Bu sebepler Levh-i Mahfuz’da tespit edileni aşamaz. Mesela Yüce Allah iyiliği, ihsanı ve akrabalık bağını gözetmeyi, ömrün uzamasının ve rızkın genişlemesinin sebepleri arasında takdir ettiği gibi, günahları da rızkın ve ömrün bereketinin ortadan kaldırılmasına sebep kılmıştır. Yine Yüce Allah, çeşitli tehlike ve kötü hallerden kurtaran sebepleri, esenliğe, sağlık ve afiyete sebep kılmıştır. Onlara maruz kalmayı da o kötü hallere uğramaya sebep olarak takdir etmiştir. İşleri kendi kudret ve iradesine göre idare eden O’dur. O’nun bu türden idare ettikleri ise kendi bildiği ve Levh-i Mahfuz’da yazmış olduğu şeylere aykırı olmaz.

13:40–41Page 254

وَإِن مَّا نُرِيَنَّكَ بَعۡضَ ٱلَّذِي نَعِدُهُمۡ أَوۡ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِنَّمَا عَلَيۡكَ ٱلۡبَلَٰغُ وَعَلَيۡنَا ٱلۡحِسَابُ ٤٠

And whether We show you part of what We promise them or take you in death, upon you is only the [duty of] notification, and upon Us is the account.

أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّا نَأۡتِي ٱلۡأَرۡضَ نَنقُصُهَا مِنۡ أَطۡرَافِهَاۚ وَٱللَّهُ يَحۡكُمُ لَا مُعَقِّبَ لِحُكۡمِهِۦۚ وَهُوَ سَرِيعُ ٱلۡحِسَابِ ٤١

Have they not seen that We set upon the land, reducing it from its borders?1 And Allāh decides; there is no adjuster of His decision. And He is swift in account.

40- Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana göstersek de yahut (bundan önce) senin ruhunu alsak da sana düşen ancak tebliğdir. Hesap görmek ise yalnız Bize aittir. 41- Görmediler mi ki Biz yeryüzüne geliyoruz da onu etrafından eksiltiyoruz. Allah hükmeder, O’nun hükmünü kovuşturup bozacak hiç kimse yoktur. O, hesabı pek çabuk görendir.

40. Yüce Allah peygamberi Muhammed’e sallallahu aleyhi ve sellem hitaben şöyle buyurmaktadır: Onlara vaad olunan azabın gelip çatması hususunda onlar hakkında acele etme. Çünkü onlar eğer bu azgınlık ve tutumlarını sürdürecek olurlarsa tehdit olundukları azabın onları gelip bulması kaçınılmaz bir şeydir. “Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını” dünyada “sana göstersek de” böylelikle senin gözün de aydın olsa “yahut (bundan önce) senin ruhunu” onlara bu azap isabet etmeden önce “alsak da sana düşen ancak tebliğdir.” İnsanlara vahyi açıklamaktır. Azap konusu senin işin değildir. “Hesap görmek ise yalnız Bize aittir.” İnsanların üzerlerindeki sorumluluklarından neler yaptıkları yahut neyi yapmadıkları konusunda onları hesaba çekip mükâfat vermek yahut cezalandırmak bizim işimizdir.

41. Daha sonra Yüce Allah yalanlayanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Görmediler mi ki Biz arza geliyoruz da onu etrafından eksiltip duruyoruz.” Bir görüşe göre bu, yalanlayanların helak edilmesi ve zalimlerin kökten imha edilmesi ile olmaktadır. Bir görüşe göre de müşriklerin ülkelerinin (Müslümanlar tarafından) fethedilmesi, mal ve sayılarının azaltılması ile olur. Bunun dışında başka görüşler de ileri sürülmüştür. Allah daha iyi bilir ama kuvvetli olan görüş, bundan kastın şu olduğudur: Bu yalanlayıcıların ülkelerinin fethedilip ele geçirilmesini Yüce Allah müyesser kılar. Oranın çeşitli yerlerine türlü musibetler yağdırır. Bundaki amaç da bu eksiltme onları tamamı ile ortadan kaldırmadan ve Allah, hiçbir kimsenin geri çeviremeyeceği azabı başlarına getirmeden önce onları uyarmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah hükmeder, O’nun hükmünü kovuşturup bozacak hiç kimse yoktur.” Bunun kapsamına Yüce Allah’ın hem şer’î hükmü, hem kaderî hükmü, hem de cezaî hükmü girer. Yüce Allah’ın vermiş olduğu bütün bu hükümler, son derece hikmetli ve sağlamdır. Bunlarda herhangi bir tutarsızlık, bir eksiklik bulunmaz. Aksine bunlar, adalet esasına dayalıdır ve övgüye layıktır. Hiç kimse bunları bozamaz. Bunların tenkit edilebilecek bir yönü de yoktur. Başkalarının hükmü ise böyle değildir. Çünkü başka hükümler, doğruya isabet ettirebilir de ettiremeyebilir de. “O, hesabı pek çabuk görendir.” Yani azabı çabuk istemesinler. Çünkü gelecek olan her şey, yakın demektir.

13:42–43Page 254

وَقَدۡ مَكَرَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ فَلِلَّهِ ٱلۡمَكۡرُ جَمِيعٗاۖ يَعۡلَمُ مَا تَكۡسِبُ كُلُّ نَفۡسٖۗ وَسَيَعۡلَمُ ٱلۡكُفَّٰرُ لِمَنۡ عُقۡبَى ٱلدَّارِ ٤٢

And those before them had plotted, but to Allāh belongs the plan entirely. He knows what every soul earns, and the disbelievers will know for whom is the final home.

وَيَقُولُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَسۡتَ مُرۡسَلٗاۚ قُلۡ كَفَىٰ بِٱللَّهِ شَهِيدَۢا بَيۡنِي وَبَيۡنَكُمۡ وَمَنۡ عِندَهُۥ عِلۡمُ ٱلۡكِتَٰبِ ٤٣

And those who have disbelieved say, "You are not a messenger." Say, [O Muḥammad], "Sufficient is Allāh as Witness between me and you, and [the witness of] whoever has knowledge of the Scripture."1

42- Onlardan öncekiler de tuzaklar kurmuştu. Ne var ki bütün tuzaklar, Allah’a aittir. O, herkesin ne kazandığını bilir. Kâfirler de pek yakında bu yurdun sonunun kimin olacağını bileceklerdir. 43- Kâfir olanlar:“Sen (Allah tarafından) gönderilmiş (bir peygamber) değilsin” derler. De ki:“Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve yanında Kitabın bilgisi bulunanlar yeter.”

42. “Onlardan öncekiler de” kendilerine gönderilen peygamberlere ve bu peygamberlerin getirdikleri hakka karşı “tuzaklar kurmuştu.” Ancak onların bu tuzak kurmalarının kendilerine hiçbir faydası olmadı. Hiçbir sonuç alamadılar. Zira onlar, esasen Allah’a karşı savaş açmakta ve O’na meydan okumaktadırlar. “Ne var ki bütün tuzaklar, Allah’a aittir.” Hiç kimse Allah’ın izin vermediği bir tuzağı kurma gücü yoktur. Her şey O’nun kaza ve takdiri çerçevesindedir. Onlar, Allah’ın dinine karşı tuzak kuruyor olsalar dahi, onların bu tuzak kurmaları pek yakında aleyhlerine dönecek, hüsrana uğrayacaklar ve pişman olacaklardır. Çünkü Allah “herkesin ne kazandığını bilir.” Her nefsin içinden geçirdiklerini, ne yapmak istediğini, zahiri ve batıni bütün amellerini bilir. Tuzak kurmak da nefsin kazandığı bu işlerden biridir. O halde onların tuzakları da Allah’a gizli kalmaz. O nedenle onların, hakka ve hak ehline zarar verecek ve kendilerine fayda sağlayacak herhangi bir tuzak kurmalarına imkân yoktur. “Kâfirler de pek yakında bu yurdun sonunun kimin olacağını bileceklerdir.” Onların mı yoksa Allah’ın peygamberlerinin mi? Bilindiği gibi güzel âkıbet takvâ sahiplerinindir. Küfrün ve kâfirlerin değildir.

43. “Kâfir olanlar: Sen (Allah tarafından) gönderilmiş (bir peygamber) değilsin, derler.” Yani seni ve seninle gönderilenleri yalanlıyorlar. Şâyet onlar, bu konuda bir tanık isteyecek olurlarsa onlara “de ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah... yeter.” O’nun sözü ile fiili ile ve ikrarı ile şahitliği yeter. O’nun sözlü şahitliği, insanların en doğru sözlüsüne risaletini ispatlayıcı olmak üzere indirmiş olduğu vahiyleridir. Fiilî şahitliğine gelince Yüce Allah, Rasûlünü desteklemiş, ona hem kendisinin hem ashabının hem de ona tâbi olanların kudretlerinin çerçevesi dışında kalacak şekilde yardımcı olmuş, zafer vermiştir. Bu da Yüce Allah’ın bu hususta onu fiili olarak desteklemesi suretiyle yaptığı şahitliğidir. İkrarı ile şahitliğine gelince Allah Rasûlü, O’nun peygamberi olduğunu haber vermiş ve insanlara da kendisine uymalarını emretmiştir. Kendisine uyanın Allah’ın rızasına ve lütfuna nail olacağını, kendisine uymayanlar için de cehennem ateşi ve ilâhi gazap olduğunu, böylesinin malının da kanının da helâl olacağını bildirmişti. Yüce Allah da peygamberinin bu söylediklerini takrir etmiştir. Eğer o, Yüce Allah’a karşı yalan birtakım sözler uydurmuş olsaydı O, derhal onu cezalandırırdı. “Ve yanında Kitabın bilgisi bulunanlar yeter.” Bu, Tevrat ve İncil ehlinin bütün ilim adamlarını kapsar. Onlar arasından iman edip hakka tâbi olanlar, Allah Rasûlünün peygamberliğine şahitlik eder ve yapmakla yükümlü olduğu bu şahitliği açıkça dile getirmiş olur. Bunu gizleyenlere gelince Yüce Allah’ın bunlar hakkında yapmaları gereken bir şahitliklerinin bulunduğunu haber vermesi, bizzat onların haber vermelerinden daha beliğ, daha ileridir. Eğer onların yanında yapmaları gereken bir şahitlik bilgisi bulunmasaydı onlar, delilini ortaya koyarak bu şahitlik talebini reddederlerdi. Onların bu konuda susmaları, yapmaları gereken bir şahitliği gizlediklerinin delilidir. Yüce Allah’ın Kitap ehlinin şahitliğini göstermesini emretmesi, onların bu işe ehil olmalarından dolayıdır. Zira her hususta o işin ehlinin ve başkalarına göre o hususu daha çok bilenlerin tanıklığına başvurulur. Arapların ve diğer kavimlerin müşrikleri arasındaki ümmiler gibi bu hususlara yabancı olanların şahitliğine ise başvurulmaz. Çünkü onların bu konuda bilgi ve malumatları olmadığından dolayı onların şahitliğine başvurmanın bir faydası yoktur.

Ra’d Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’a hamdolsun.

Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
Layout

Читать на русском