As-Sa'di · Tafsir · in Turkish
An-Nahl 16:73–100
16:73–76Page 275
وَيَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ مَا لَا يَمۡلِكُ لَهُمۡ رِزۡقٗا مِّنَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ شَيۡـٔٗا وَلَا يَسۡتَطِيعُونَ ٧٣
And they worship besides Allāh that which does not possess for them [the power of] provision from the heavens and the earth at all, and [in fact], they are unable.
فَلَا تَضۡرِبُواْ لِلَّهِ ٱلۡأَمۡثَالَۚ إِنَّ ٱللَّهَ يَعۡلَمُ وَأَنتُمۡ لَا تَعۡلَمُونَ ٧٤
So do not assert similarities to Allāh.1 Indeed, Allāh knows and you do not know.
۞ ضَرَبَ ٱللَّهُ مَثَلًا عَبۡدٗا مَّمۡلُوكٗا لَّا يَقۡدِرُ عَلَىٰ شَيۡءٖ وَمَن رَّزَقۡنَٰهُ مِنَّا رِزۡقًا حَسَنٗا فَهُوَ يُنفِقُ مِنۡهُ سِرّٗا وَجَهۡرًاۖ هَلۡ يَسۡتَوُۥنَۚ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِۚ بَلۡ أَكۡثَرُهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ٧٥
Allāh presents an example: a slave [who is] owned and unable to do a thing and he to whom We have provided from Us good provision, so he spends from it secretly and publicly. Can they be equal? Praise to Allāh! But most of them do not know.
وَضَرَبَ ٱللَّهُ مَثَلٗا رَّجُلَيۡنِ أَحَدُهُمَآ أَبۡكَمُ لَا يَقۡدِرُ عَلَىٰ شَيۡءٖ وَهُوَ كَلٌّ عَلَىٰ مَوۡلَىٰهُ أَيۡنَمَا يُوَجِّههُّ لَا يَأۡتِ بِخَيۡرٍ هَلۡ يَسۡتَوِي هُوَ وَمَن يَأۡمُرُ بِٱلۡعَدۡلِ وَهُوَ عَلَىٰ صِرَٰطٖ مُّسۡتَقِيمٖ ٧٦
And Allāh presents an example of two men, one of them dumb and unable to do a thing, while he is a burden to his guardian. Wherever he directs him, he brings no good. Is he equal to one who commands justice, while he is on a straight path?
73- Allah’ın yanı sıra kendilerine göklerden ve yerden hiçbir rızık sağlama imkanı olmayan ve buna güç de yetiremeyen şeylere tapıyorlar. 74- Artık Allah hakkında misaller getirmeye kalkışmayın. Zira Allah bilir, siz bilmezsiniz. 75- (İşte) Allah şöyle bir misal getirdi: Bir tarafta başkasının malı olan ve hiçbir şeye gücü yetmeyen bir köle, diğer tarafta kendisine tarafımızdan güzel bir rızık verdiğimiz, böylece o da ondan gizli-açık infak eden (hür) bir kimse… Hiç bunlar eşit olurlar mı? Hamd, bütünüyle Allah’a mahsustur. Ama onların çoğu bilmez. 76- Allah, bir misal daha getirdi: İki adam; bunlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye güç yetiremez. Üstelik de efendisine bir yüktür; onu nereye gönderse hiçbir hayır getirmez. Hiç bu, adaleti emreden ve dosdoğru bir yolda giden kimseyle eşit olur mu?
73. Yüce Allah müşriklerin cahilliklerinden ve zulümlerinden dolayı Allah’a ortak koştuklarını ve Allah’ın dışındaki uydurma ilâhlara ibadet ettiklerini haber vermektedir. Oysa bu uydurma ilâhların onlara göklerden de yerden de en asgari miktarda bir rızık sağlama imkânları yoktur. Ne yağmur yağdırabilir, ne bir rızık indirebilir, ne de yerden herhangi bir bitkiyi bitirebilirler. Göklerde de yerde de zerre ağırlığı kadar bile bir şeye sahip değildirler. Bunları yapmak isteseler de yapamazlar. Halbuki bir şeye sahip olmayan kimse, bazen başkalarına fayda sağlayacak bir şeyler yapma güç ve imkanına sahip olabilir. Ancak bunlar, ne herhangi bir şeye sahiptirler, ne de herhangi bir şey yapma güç ve imkanına! İşte onların uydurma ilâhlarının nitelikleri budur. O halde nasıl olur da onları ibadette Allah ile bir tutarlar? Nasıl olur da onları göklerin ve yerin sahibi, bütün her şeyin mülk ve egemenliği kendisinin olan, hamd/övgü ve güç tümüyle yalnız kendisine has olan yüce zâta benzetirler? İşte bundan dolayı Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: 74. “Artık Allah hakkında” Allah ile O’nun mahlûkatının aynı seviyede olduğunu ihtiva eden “misaller getirmeye kalkışmayın. Zira Allah bilir, siz bilmezsiniz.” O nedenle bize düşen, O’nun hakkında bilmediğimiz bir şey söylememek ve O’nun vermiş olduğu misallere kulak vermektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve kendisi dışında ibadet edilen varlıklara dair iki misal vermektedir:
75. Birinci misal: Başkasının mülkiyetinde olan bir köle... Kendi kendisinin sahibi değil. Mal ve dünyalık namına bir şeye de sahip değil. Diğeri ise hür ve zengin bir kimse... Allah, ona kendi katından çeşitli mallardan güzel rızıklar ihsan etmiş. Üstelik iyilik yapmayı seven, cömert bir kimse... Gizli ve açık bu maldan infak ediyor. Hiç bu ikisi eşit olurlar mı? Bunların ikisi de yaratılmış olmakla birlikte asla eşit değildirler. Eşit olmaları da imkânsız bir şeydir. Bunlar eşit olmadıklarına göre hiçbir mülkü, kudreti ve gücü bulunmayan, aksine bütün yönleriyle muhtaç ve aciz olan bir kul, her şeyin mutlak maliki ve her şeye güç yetiren Yüce Rabbe nasıl eşit olur?! İşte bundan dolayı Allah, kendisine övgüde bulunmakta ve bütün türleriyle hamdi/övgüyü yalnız kendisine özgü kılmaktadır:“Hamd, bütünüyle Allah’a mahsustur.” Daha sonra Yüce Allah, sanki: Peki, durum böyle olduğuna göre müşrikler ne diye uydurma ilâhlarını Allah’a eşit tutarlar? diye sorulmuşçasına:“Ama onların çoğu bilmez.” buyurmaktadır. Çünkü gerçekten bilselerdi böyle büyük bir şirke cesaret edemezlerdi.
76. İkinci misal: İki adam var, “bunlardan biri dilsizdir” ne işitir, ne de konuşur ve az ya da çok “hiçbir şeye güç yetiremez. Üstelik de efendisine bir yüktür.” Efendisi ona hizmet eder, kendi kendisinin işini bile göremez. Her bakımdan eksik ve acizdir. Hiç böyle bir kimse “adaleti emreden ve dosdoğru bir yolda giden” yani hem sözleri adalet hem de davranışları dosdoğru olan kimseyle eşit olabilir mi? Bu iki kişi eşit olamayacaklarına göre Allah’ın yanı sıra kendisine ibadet edilen ve kendi işini göremeyen, Allah ona faydalı olacak şeyleri sağlamayacak olsa bunların hiçbirisini yerine getiremeyen uydurma ilâhlar nasıl olur da haktan başka birşey söylemeyen, bütün yaptıkları övgüye değer olan Allah'a denk ve eş olabilir!?
16:77Page 275
وَلِلَّهِ غَيۡبُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۚ وَمَآ أَمۡرُ ٱلسَّاعَةِ إِلَّا كَلَمۡحِ ٱلۡبَصَرِ أَوۡ هُوَ أَقۡرَبُۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٖ قَدِيرٞ ٧٧
And to Allāh belongs the unseen [aspects] of the heavens and the earth. And the command for the Hour is not but as a glance of the eye or even nearer. Indeed, Allāh is over all things competent.
77- Göklerin ve yerin gayb bilgisi yalnız Allah’a aittir. Kıyametin kopması da ancak bir göz kırpma gibi hatta daha da az bir sürede gerçekleşecektir. Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir.
77. Yani göklerin ve yerin gaybını tek başına bilen O’dur. Gizlilikleri, sırları, saklı şeyleri O’ndan başka bilen olmaz. Kıyamet’in ne zaman kopacağına dair bilgi de bunlardandır. Allah’tan başka onun ne zaman gerçekleşeceğini kimse bilemez. Vakti gelip de Kıyamet koptuğunda bu, ancak “bir göz kırpma gibi hatta daha da az bir sürede gerçekleşecektir.” İnsanlar da diriltilerek kabirlerinden kalkacak ve mahşere geleceklerdir. Mühlet isteyecekler için de tüm fırsatlar kaçmış olacaktır. “Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.” O’nun her şeyi kapsayan kudretine kıyasla ölüleri diriltmesi hiç de garip karşılanamaz.
16:78Page 275
وَٱللَّهُ أَخۡرَجَكُم مِّنۢ بُطُونِ أُمَّهَٰتِكُمۡ لَا تَعۡلَمُونَ شَيۡـٔٗا وَجَعَلَ لَكُمُ ٱلسَّمۡعَ وَٱلۡأَبۡصَٰرَ وَٱلۡأَفۡـِٔدَةَ لَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ ٧٨
And Allāh has extracted you from the wombs of your mothers not knowing a thing, and He made for you hearing and vision and hearts [i.e., intellect] that perhaps you would be grateful.
78- Allah, sizi analarınızın karınlarından öyle bir halde çıkardı ki hiçbir şey bilmiyordunuz. O, şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve gönüller verdi.
78. Yani bunca nimetleri tek başına ihsan eden O’dur. O, “sizi analarınızın karınlarından öyle bir halde çıkardı ki hiçbir şey bilmiyordunuz” ve hiçbir şeye güç yetiremiyordunuz. Sonra O, “şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve gönüller verdi.” Allah bu üç organı şerefleri ve üstünlükleri dolayısıyla özellikle zikretmiştir. Çünkü bunlar, bütün bilgilerin kapısıdır. Kula bilgi namına ulaşan her şey, ancak bu üç kapıdan birisi yoluyla ulaşır. Yoksa diğer organları da açık ve gizli bütün güçleri de insanlara ihsan eden, insanın bünyesinde bunları herkeste kendisi için takdir edilen duruma ulaşıncaya kadar peyderpey geliştiren O’dur. Yüce Allah, insanlara bu organları kendisine itaat uğrunda kullanmak suretiyle şükretsinler diye ihsan etmiştir. Bunlar, onları itaat dışında kullanan kimsenin aleyhine delil olurlar ve böyle bir kimse, nimete en çirkin şekliyle karşılık vermiş olur.
16:79Page 275
أَلَمۡ يَرَوۡاْ إِلَى ٱلطَّيۡرِ مُسَخَّرَٰتٖ فِي جَوِّ ٱلسَّمَآءِ مَا يُمۡسِكُهُنَّ إِلَّا ٱللَّهُۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتٖ لِّقَوۡمٖ يُؤۡمِنُونَ ٧٩
Do they not see the birds controlled in the atmosphere of the sky? None holds them up except Allāh. Indeed in that are signs for a people who believe.
79- Gök boşluğunda emre amade kılınmış kuşları görmüyorlar mı? Onları (havada) Allah’tan başkası tutmuyor. Şüphe yok ki bunda iman eden bir topluluk için deliller vardır.
79. Bu deliller iman edenler içindir; çünkü Allah’ın âyetlerinden ve delillerinden yararlananlar ve âyet (alâmet ve belge) kılındıkları hususlar üzerinde tefekkür edenler onlardır. Onların dışındakilerin bakışları ise boş ve gafilce bir bakıştır. Kuşların iman edenler için bir delil ve ibret oluş yönlerine gelince Yüce Allah, kuşları uçmaya elverişli bir halde yaratmış, daha sonra bu hafif havayı kuşların uçmasına elverişli kılmıştır. Diğer taraftan kuşlarda hareket gücü ve uçmaya kendisi vasıtasıyla güç yetirebilecekleri imkânlar var etmiştir. Bunlar da Yüce Allah’ın hikmetine, geniş ilmine, bütün mahlûkatına olan Rabbanî inâyetine ve mükemmel kudretine delildir. Âlemlerin Rabbı olan Allah ne yücedir!
16:80–83Page 276
وَٱللَّهُ جَعَلَ لَكُم مِّنۢ بُيُوتِكُمۡ سَكَنٗا وَجَعَلَ لَكُم مِّن جُلُودِ ٱلۡأَنۡعَٰمِ بُيُوتٗا تَسۡتَخِفُّونَهَا يَوۡمَ ظَعۡنِكُمۡ وَيَوۡمَ إِقَامَتِكُمۡ وَمِنۡ أَصۡوَافِهَا وَأَوۡبَارِهَا وَأَشۡعَارِهَآ أَثَٰثٗا وَمَتَٰعًا إِلَىٰ حِينٖ ٨٠
And Allāh has made for you from your homes a place of rest and made for you from the hides of the animals tents which you find light on your day of travel and your day of encampment; and from their wool, fur and hair is furnishing and enjoyment [i.e., provision] for a time.
وَٱللَّهُ جَعَلَ لَكُم مِّمَّا خَلَقَ ظِلَٰلٗا وَجَعَلَ لَكُم مِّنَ ٱلۡجِبَالِ أَكۡنَٰنٗا وَجَعَلَ لَكُمۡ سَرَٰبِيلَ تَقِيكُمُ ٱلۡحَرَّ وَسَرَٰبِيلَ تَقِيكُم بَأۡسَكُمۡۚ كَذَٰلِكَ يُتِمُّ نِعۡمَتَهُۥ عَلَيۡكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تُسۡلِمُونَ ٨١
And Allāh has made for you, from that which He has created, shadows [i.e., shade] and has made for you from the mountains, shelters and has made for you garments which protect you from the heat and garments [i.e., coats of mail] which protect you from your [enemy in] battle. Thus does He complete His favor upon you that you might submit [to Him].
فَإِن تَوَلَّوۡاْ فَإِنَّمَا عَلَيۡكَ ٱلۡبَلَٰغُ ٱلۡمُبِينُ ٨٢
But if they turn away, [O Muḥammad] - then only upon you is [responsibility for] clear notification.
يَعۡرِفُونَ نِعۡمَتَ ٱللَّهِ ثُمَّ يُنكِرُونَهَا وَأَكۡثَرُهُمُ ٱلۡكَٰفِرُونَ ٨٣
They recognize the favor of Allāh; then they deny it. And most of them are disbelievers.
80- Allah size evlerinizi bir mesken kılmıştır. Ehlî hayvan derilerinden de sizin için gerek göçtüğünüz günde gerek konakladığınız günde hafifçe taşıyacağınız evler, yine yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir süreye kadar faydalanacağınız giyim, döşeme ve kullanım amaçlı eşyalar var etmiştir. 81- Allah yarattığı şeylerden sizin için gölgeler var etmiş ve dağlarda sığınıp saklanacağınız yerler yaratmıştır. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaştığınızda (darbelerden) koruyacak elbiseler/zırhlar var etmiştir. İşte O, teslim/müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlar. 82- Eğer yüz çevirirlerse sana düşen, ancak açıkça bir tebliğden ibarettir. 83- Onlar, Allah’ın nimetini tanıyıp bilir, sonra da onu inkâr ederler. Zaten bir çoğu kâfirdir.
80. Yüce Allah, kullarına olan nimetlerini hatırlatarak onları bu nimetlere şükredip onları itiraf etmeye çağırarak şöyle buyurmaktadır:“Allah size” çeşitli türlerdeki “evlerinizi bir mesken kılmıştır.” Evler, köşkler vb. meskenler sıcak ve soğuğa karşı sizi himaye eder, sizleri, çocuklarınızı ve eşyalarınızı koruyup saklar. Sizler, o meskenlerinizde çeşitli menfaat ve faydalarınız için odalar ve bölmeler yaparsınız. Orada mallarınız ve korunması gereken şeyleriniz muhafaza edilir. Buna benzer daha bilinen pek çok faydalar elde edersiniz. “Ehlî hayvan derilerinden de” ya bizzat derilerin kendinden yahut da derilerin üzerinde bulunan yün, kıl ve tüyden “gerek göçtüğünüz günde ve gerek konakladığınız günde” yani ister yolculuğunuz halinde, isterse de yurt edinmek maksadı gütmeksizin konaklayacağınız yerlerde “hafifçe taşıyacağınız” taşınması size hafif gelecek “evler” var etmiştir. Bu evler sizleri sıcağa, soğuğa ve yağmura karşı koruduğu gibi, eşyanızı da yağmura karşı muhafaza eder. Yine Yüce Allah, sizlere bu hayvanların kimisinin “yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir süreye kadar” bu dünya hayatında faydalanacağınız ve yararlanacağınız “giyim, döşeme ve kullanım amaçlı eşyalar var etmiştir.” Buna bu sayılanlardan yapılan her türlü kap kacak, yatak, döşek, elbise vb. şeyler dahildir. İşte bütün bunlar, Yüce Allah’ın insanlara işlemeleri ve imal etmeleri için kolaylaştırılmış nimetlerdendir.
81. “Allah” sizin sanatınızın eseri olmayan “yarattığı şeylerden sizin için gölgeler var etmiş” Ağaçların, dağların, tepelerin vb. gölgeleri gibi. “ve dağlarda sığınıp saklanacağınız yerler” sıcağa, soğuğa, yağmurlara ve düşmanlara karşı barınacağınız mağaralar “yaratmıştır. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler” Yüce Allah burada soğuktan korunmayı söz konusu etmemiştir. Çünkü daha önce açıkladığımız gibi bu sûrenin ilk bölümleri temel nimetler hakkında, son bölümleri ise onları tamamlayıcı nitelikteki nimetler hakkındadır. Soğuktan korunma da temel nimetlerdendir. Çünkü bu, zaruri ihtiyaçlar arasındadır. O nedenle Yüce Allah, ondan surenin baş tarafında:“...Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve bir çok menfaatler vardır.”(5. ayet) buyurarak söz etmişti. “ve savaştığınızda (darbelerden) koruyacak elbiseler/zırhlar” yani savaş esnasında sizleri silâha karşı koruyacak elbiseler “var etmiştir” ki uzun zırhlar, bele kadar varan zırhlar vb. bunlar arasındadır. “İşte O, teslim/müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlar.” O, size sayılamayacak kadar çok nimetler ihsan etmiştir. Siz, Allah’ın bu nimetlerini hatırlayıp her yönüyle sizleri baştan başa kuşattığını gördüğünüze göre O’nun azametine teslim olmalı, O’nun emrine bağlanmalı, bu nimetleri size ihsan edip bağışlayana itaat uğrunda kullanmalısınız. Nimetlerin çokluğu, kulların Allah’a daha çok şükretmelerini O’na daha çok hamd-u senâda bulunmalarını gerektirir. Ancak zalimler, Allah’a karşı inat etmekten ve O’nun buyruklarına karşı direnmekten başkasını kabul etmediklerinden Yüce Allah, onlar hakkında şöyle buyurmaktadır:
82-83. “Eğer” kendilerine Allah’ın nimetleri ve âyetleri hatırlatıldıktan sonra Allah’tan ve O’na itaatten “yüz çevirirlerse sana düşen, ancak açıkça bir tebliğden ibarettir.” Onların hidâyet bulmaları yahut hidâyete muvaffak kılınmaları konusunda senin hiçbir sorumluluğun yoktur. Senden istenen, öğüt vermek, hatırlatmak, uyarmak ve sakındırmaktır. Sen görevini yerine getirdiğin takdirde onların hesabını görmek Allah’a aittir. Çünkü onlar, Allah’ın lütuf ve ihsanlarını görmekte, Allah’ın nimetlerini bilmektedirler. Fakat buna rağmen bunları bile bile inkâr ediyorlar. “Zaten bir çoğu kâfirdir.” Onlarda bir hayır yoktur. Kavrayışlarının bozukluğu, maksatlarının kötülüğü dolayısıyla ardı arkasına gelen âyetlerin ve delillerin onlara bir faydası olmaz. Onlar Allah’ın nimetlerine nankörlük eden, Allah’a ve peygamberlerine karşı başkaldıran, inatçı her bir zorbayı Allah’ın nasıl cezalandırdığını ilerde görecekler.
16:84–87Page 276
وَيَوۡمَ نَبۡعَثُ مِن كُلِّ أُمَّةٖ شَهِيدٗا ثُمَّ لَا يُؤۡذَنُ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ وَلَا هُمۡ يُسۡتَعۡتَبُونَ ٨٤
And [mention] the Day when We will resurrect from every nation a witness [i.e., their prophet]. Then it will not be permitted to the disbelievers [to apologize or make excuses], nor will they be asked to appease [Allāh].
وَإِذَا رَءَا ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ ٱلۡعَذَابَ فَلَا يُخَفَّفُ عَنۡهُمۡ وَلَا هُمۡ يُنظَرُونَ ٨٥
And when those who wronged see the punishment, it will not be lightened for them, nor will they be reprieved.
وَإِذَا رَءَا ٱلَّذِينَ أَشۡرَكُواْ شُرَكَآءَهُمۡ قَالُواْ رَبَّنَا هَٰٓؤُلَآءِ شُرَكَآؤُنَا ٱلَّذِينَ كُنَّا نَدۡعُواْ مِن دُونِكَۖ فَأَلۡقَوۡاْ إِلَيۡهِمُ ٱلۡقَوۡلَ إِنَّكُمۡ لَكَٰذِبُونَ ٨٦
And when those who associated others with Allāh see their "partners," they will say, "Our Lord, these are our partners [to You] whom we used to invoke [in worship] besides You." But they will throw at them the statement, "Indeed, you are liars."
وَأَلۡقَوۡاْ إِلَى ٱللَّهِ يَوۡمَئِذٍ ٱلسَّلَمَۖ وَضَلَّ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يَفۡتَرُونَ ٨٧
And they will impart to Allāh that Day [their] submission, and lost from them is what they used to invent.
84- O (kıyamet) günü geldiğinde her ümmetten bir şahit çıkaracağız. Sonra o kafirlere ne (mazeret sunmak için) izin verilecek, ne de onlardan (Rablerini) razı etmeleri istenecek. 85- Zalimler azabı görünce artık o onlardan ne hafifletilecek, ne de onlara mühlet verilecek. 86- Şirk koşanlar (Allah'a koştukları) ortaklarını görünce: “Rabbimiz, işte şunlar senin yanı sıra yalvardığımız ortaklarımız!” diyecekler. Onlar da:“Şüphe yok ki siz yalancısınız” diyerek onlara karşılık vereceklerdir. 87- O gün Allah’a teslim olmuşlardır ve uydurdukları da onları bırakıp gitmiştir.
84. Yüce Allah, kâfirlerin kıyamet günündeki hallerini haber vermekte, onların mazeretlerini kabul etmeyeceğini, cezalarını kaldırmayacağını, Allah’a koştukları ortakların onlardan uzak olduklarını belirteceklerini haber vermektedir. O gün onlar, kendilerinin kâfir olduklarını ve Yüce Allah’a iftirada bulunduklarını da itiraf edeceklerdir. “O (kıyamet) günü geldiğinde her ümmetten” amellerine ve hidâyete çağıran davetçiye nasıl karşılık verdiklerine dair şahitlik edecek “bir şahit çıkaracağız.” Yüce Allah’ın çıkaracağı bu şahitler, şahitlerin en temizi ve en adilleri olacaktır. Bunlar peygamberlerdir ve peygamberler onların aleyhlerine şahitlik etti mi artık onlar hakkındak hüküm tamamdır. “Sonra o kafirlere ne” özür beyan etmek için “izin verilecek” Çünkü izledikleri yolun kesin olarak batıl olduğunu bilmelerinden sonra ileri sürecekleri mazeret, yalan bir mazeret olacaktır ve bu, kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Aynı şekilde kusurlarını telafi etmek için dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit bu istekleri de kabul edilmeyecek, Rablerini razı etme istekleri de reddedilecektir. 85. Aksine o azabı görecekleri andan itibaren kendilerine herhangi bir mühlet verilmeyecek ve ertelenmeyecekler; derhal hiçbir şekilde hafifletilmeyecek olan çetin azaba uğrayacaklardır. Çünkü onların hiçbir iyilikleri yoktur. Amelleri sayılıp tespit edilmiş olacak, onlar bu amellerden haberdar edilecek, bu amellerini kendileri de ikrar edip kabul edecek ve rezil rüsvay olacaklardır.
86. “Şirk koşanlar” kıyamet gününde “(Allah'a koştukları) ortaklarını görünce” ve bu ortakların batıl olduğunu anlayıp da onları inkâr etmelerine imkân kalmadığını idarak edince “Rabbimiz, işte şunlar senin yanı sıra yalvardığımız ortaklarımız, diyecekler.” Artık bunların herhangi bir faydaları da yok, şefaatçilik yapmaları da mümkün değil. Böylelikle bizzat kendileri bu ortakların batıl olduklarını söyleyecek ve onları inkâr edeceklerdir. Kendileri ile ortakları arasında düşmanlık ve kin ortaya çıkacaktır. “Onlar da” ortakları, onların sözlerine karşı cevap vererek: “Şüphe yok ki siz yalancısınız” diyecekler. Çünkü siz, bizi Allah’a ortak koştunuz ve O’nunla beraber bize ibadet ettiniz. Biz size böyle bir şeyi emretmemiştik. Ayrıca bizim ulûhiyette herhangi bir hakkımız bulunduğunu da iddia etmemiştik. Kınanması gerekenler sizlersiniz.
87. İşte o vakit Yüce Allah’a teslimiyetlerini arz edecek, O’nun hükmüne boyun eğecek ve azabı hak ettiklerini bileceklerdir. “Uydurdukları da onları bırakıp gitmiştir.” Kalpleri, kendileri hakkında kızgınlık ve öfke ile, Rablerine karşı da kazandıklarından başkası ile kendilerini cezalandırmadığı için övgü duyguları ile dolu bir halde cehennem ateşine girerler.
16:88Page 277
ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ زِدۡنَٰهُمۡ عَذَابٗا فَوۡقَ ٱلۡعَذَابِ بِمَا كَانُواْ يُفۡسِدُونَ ٨٨
Those who disbelieved and averted [others] from the way of Allāh - We will increase them in punishment over [their] punishment for what corruption they were causing.
88- Küfre sapanlar ve Allah yolundan alıkoyanlar var ya, (yeryüzünde) fesada yol açtıkları için onların azaplarına azap katacağız.
88. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede günahkârların âkıbetini söz konusu etmektedir. Onlar, kendileri küfre sapmış, Allah’ın âyetlerini yalanlamış ve O’nun peygamberlerine karşı savaş açmışlar, bir de insanları Allah’ın yolundan alıkoymuş, bunun sonucunda da sapıklığa davet eden kimseler olmuşlardır. Onlar, günahları ve suçları kat kat olduğu ve yeryüzünde fesat çıkardıkları için kat kat azabı hak edeceklerdir.
16:89Page 277
وَيَوۡمَ نَبۡعَثُ فِي كُلِّ أُمَّةٖ شَهِيدًا عَلَيۡهِم مِّنۡ أَنفُسِهِمۡۖ وَجِئۡنَا بِكَ شَهِيدًا عَلَىٰ هَٰٓؤُلَآءِۚ وَنَزَّلۡنَا عَلَيۡكَ ٱلۡكِتَٰبَ تِبۡيَٰنٗا لِّكُلِّ شَيۡءٖ وَهُدٗى وَرَحۡمَةٗ وَبُشۡرَىٰ لِلۡمُسۡلِمِينَ ٨٩
And [mention] the Day when We will resurrect among every nation a witness over them from themselves [i.e., their prophet]. And We will bring you, [O Muḥammad], as a witness over these [i.e., your nation]. And We have sent down to you the Book as clarification for all things and as guidance and mercy and good tidings for the Muslims.1
89- O gün her ümmetin içinden kendilerine karşı birer şahit çıkaracağız, seni de bunlar üzerine şahit getireceğiz! Biz, sana bu Kitab’ı her şey için bir açıklayıcı, hidâyet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için de bir müjde olmak üzere indirdik.
89. Yüce Allah bundan önce “her ümmetten bir şahit” çıkaracağından söz etmişti. Burada da aynısını söz konusu etmekte ve bu şahitler arasından şerefli ve yüce son rasûlü özellikle zikrederek:“Seni de bunlar üzerine şahit getireceğiz” buyurmaktadır. Yani sen ümmetine karşı hayır ve şer hususunda şahitlik edeceksin. Her bir peygamberin kendi ümmetine karşı şahitlik etmesi, Yüce Allah’ın adaletinin kemalindendir. Çünkü her bir peygamber, diğerlerine göre ümmetinin amellerini daha iyi bilir, onlara karşı daha adaletlidir ve onlara karşı layık olmadıkları şekilde şahitlik etmeyecek kadar şefkatlidir. Bu buyruk, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık, bütün insanlar üzerine şahitler olasınız, bu Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun diye.”(el-Bakara, 2/143)“Her ümmetten birer şahit getirip bunlara karşı da seni şahit getireceğimiz zaman halleri nice olur! Küfre sapanlar ve peygambere isyan edenler o gün yerle bir olma temennisinde bulunacaklardır.”(en-Nisa, 4/41-42)“Biz, sana bu Kitab’ı her şey için bir açıklayıcı… olmak üzere indirdik.” Bu Kitap dinin asli/itikadi ve fer’î/fıkhi hükümlerini, iki cihana ait hükümleri, kulların gerek duydukları her bir hususu açık ifadelerle, net ve anlaşılır anlamlar ile açıklamış bulunmaktadır. O kadar ki Yüce Allah kalplerin, her zaman duymaya ve her an tekrarlamaya ihtiyaç duyduğu önemli meseleleri tekrar tekrar sunmakta, bunları çeşitli lafızlarla ve değişik delillerle açıklığa kavuşturmaktadır. Ta ki bunlar kalpte iyice yer etsin ve kalpte yer edişlerine göre hayır ve iyiliği sonuç olarak ortaya çıkarsınlar. Ayrıca Yüce Allah, açık seçik ve az bir lafızda pek çok anlamları bir arada sunmaktadır. Böylelikle bu lafız, o anlamlar için adeta bir kaide ve temel teşkil etmektedir. Mesela bu âyet-i kerimeden sonra gelen âyet-i kerimede bu hususu görmekteyiz. Zira o âyet-i kerimede sayılamayacak kadar çok türde emir ve yasaklar yer almaktadır. u Kur’an-ı Kerim, her şeyin mükemmel bir açıklaması olduğundan dolayı o, ayrıca Yüce Allah’ın bütün kullara karşı bir hücceti ve delilidir. Böylelikle zalimlerin kendi lehlerine sürebilecekleri herhangi bir delilleri ve mazeretleri kalmamış, müslümanlar da bu Kitaptan gereği gibi yararlanmışlardır. Bu itibarla bu Kitap, onlar için din ve dünya işlerinde kendisiyle hidâyet buldukları bir hidâyet rehberi ve kendisi ile dünya ve âhiretin her türlü hayrına nail olabildikleri bir rahmet olmuştur. Bu Kitab’ın hidâyeti, onun vasıtasıyla sahip oldukları faydalı ilim ve salih amel ile ortaya çıkar. Bu Kitap vasıtasıyla nail oldukları rahmet ise bunlara bağlı olarak elde ettikleri dünya ve âhiret sevabı ile müşahhaslaşır. Kalbin salâh bulması, iyiliğe yönelmesi, huzur ve sükûn bulması, buna bir örnektir. Diğer taraftan aklın da tamam olma noktasına ulaşması da bunun bir örneğidir ki esasen akıl, ancak en üstün ve en yüce anlamları ihtiva eden Kur'ân’ın manaları üzere eğitilmedikçe tamam olmaz. Yine bu Kitap sayesinde faziletli amellere, üstün ahlâka, geniş rızka, söz ve fiillerle düşmanlara karşı zafere de ulaşılır. Yüce Allah’ın rızasına ve ihtiva ettiği ebedi nimetleri rahmeti sonsuz yüce Rabbin dışında hiç kimsenin bilmediği pek büyük lütuflara nail olunur.
16:90Page 277
۞ إِنَّ ٱللَّهَ يَأۡمُرُ بِٱلۡعَدۡلِ وَٱلۡإِحۡسَٰنِ وَإِيتَآيِٕ ذِي ٱلۡقُرۡبَىٰ وَيَنۡهَىٰ عَنِ ٱلۡفَحۡشَآءِ وَٱلۡمُنكَرِ وَٱلۡبَغۡيِۚ يَعِظُكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تَذَكَّرُونَ ٩٠
Indeed, Allāh orders justice and good conduct and giving [help] to relatives and forbids immorality and bad conduct and oppression. He admonishes you that perhaps you will be reminded.
90- Şüphesiz ki Allah, size adaleti, ihsanı ve yakınlara vermeyi emrediyor. Fahşâyı, münkeri ve bağyi de yasaklıyor. Düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.
90. Yüce Allah’ın emrettiği “adalet” hem Allah’ın hakları, hem de kulların hakları konusunda adaletli davranmayı kapsar. Bunlarda ise adalet ancak kulun Yüce Allah’ın kendisine farz kılmış olduğu malî ve bedenî bütün hakları tam ve eksiksiz olarak yerine getirmesi ile gerçekleşir. Bu mali ve bedeni hakların bir bölümü Yüce Allah’ın haklarıdır; bir bölümü de O’nun kullarının haklarıdır. Böylece kul, insanlara karşı tam bir adaletle davranır, yönetim ve idaresi altında birtakım kimselerin bulunduğu herkes, yönettiği kimselere karşı bütün görev ve sorumluluklarını eksiksiz eda eder. Bu da halife, hâkim, halife ve hakimlerin vekilleri vb. yetkililerin hepsi için geçerlidir. Adalet, Allah’ın onlara Kitâb-ı Kerîm’inde ve Rasûlü vasıtasıyla farz kılıp yerine getirmelerini emrettiği hususlardır. Alış-veriş ve diğer karşılıklı ilişkilerde kişinin, kullara karşı yerine getirmekle yükümlü olduğu bütün hakları tam verip onların haklarını eksiltmemek, onları aldatıp kandırmamak, onlara zulmetmemek de adaletin bir gereğidir. O halde adalet farzdır. “İhsan” ise müstehab bir fazilettir. İnsanın başkalarına malıyla, bedeniyle, ilmiyle ve diğer çeşitli yollarla faydalı olması buna örnektir. Hatta eti yenen hayvanlara ve diğerlerine karşı iyi davranmak dahi ihsanın kapsamına girer. Yüce Allah’ın -genel olan “ihsan” emri kapsamına girmekle birlikte- özellikle “yakınlara verme”yi söz konusu etmesinin sebebi, onların haklarının daha kuvvetli olması, özellikle onlara haklarını gözetip iyilikte bulunmanın ve buna bilhassa dikkat göstermenin gerekli oluşundan dolayıdır. Yakınıyla uzağıyla bütün akrabalar bunun kapsamına girer. Fakat kim daha yakın ise kendisine iyilik yapılması hakkı daha ileri derecededir. üce Allah’ın:“Fahşâyı... yasaklar” buyruğunda sözü edilen “fahşa”, şeriatlerin ve fıtratların çirkin gördüğü her bir büyük günahtır. Yüce Allah’a şirk koşmak, haksız yere birini öldürmek, zina, hırsızlık, kendini ve amelini beğenmek, kibir, insanları hakir görmek vb. türlü günahlar bunun kapsamına girer. “Münker”in kapsamına da Yüce Allah’ın hakkını ilgilendiren her türlü günah ve isyan girer. Kan, mal, namus, şeref ve haysiyet ile ilgili hususlarda insanlara karşı yapılan her tür haksızlık da “bağy”in kapsamına girmektedir. Böylelikle bu âyet-i kerime bütün emir ve yasakları ihtivâ etmektedir. Onun kapsamına girmeyen herhangi bir şey kalmamaktadır. İşte bu, diğer bütün cüz’î emirlerin kapsamına girdiği temel bir kaidedir. Adalet yahut ihsan özelliğini taşıyan ya da yakın akrabaya vermeyi ihtiva eden her bir mes’ele, Yüce Allah’ın emrettiği hususlara dahildir. Fahşâ, münker veya bağyi ihtiva eden her bir husus da Yüce Allah’ın yasakladığı şeyler arasındadır. Böylece Yüce Allah’ın verdiği emirlerin ne kadar güzel olduğu, O’nun yasakladığı şeylerin de ne kadar çirkin olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu ölçü nazar-ı itibara alınarak insanların sahip oldukları görüşler değerlendirilir, diğer bütün haller de bununla ölçülüp biçilir. Yüce kelâmını bir hidâyet, bir şifa, bir nur ve her bir şeyin durumunu ortaya koyan bir Furkan kılan Allah'ın şanı ne yücedir! İşte bundan dolayı Allah: “Düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor” buyurmaktadır. O, Kitabında size yaptığı açıklamalar ile sizin faydanızı en ileri derecede gerçekleştirecek şeyleri emrediyor ve size zararlı olacak şeyleri de yasaklıyor. Böylelikle O’nun size verdiği öğütleri belki iyice anlar ve bunların mükemmelliklerine akıl erdirirsiniz. Çünkü sizler, O’nun bu buyruklarını iyice anlayıp akledecek olursanız, bunların gereğince amel eder ve en ufak bir bedbahtlığın söz konusu olmadığı bir saadete erersiniz.
anı Yüce Allah, şeriatın aslı itibariyle farz olan şeyleri emrettikten sonra kulun, kendi kendisine uymayı taahhüt ettiği hususları yerine getirmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:
16:91–92Page 277
وَأَوۡفُواْ بِعَهۡدِ ٱللَّهِ إِذَا عَٰهَدتُّمۡ وَلَا تَنقُضُواْ ٱلۡأَيۡمَٰنَ بَعۡدَ تَوۡكِيدِهَا وَقَدۡ جَعَلۡتُمُ ٱللَّهَ عَلَيۡكُمۡ كَفِيلًاۚ إِنَّ ٱللَّهَ يَعۡلَمُ مَا تَفۡعَلُونَ ٩١
And fulfill the covenant of Allāh when you have taken it, [O believers], and do not break oaths after their confirmation while you have made Allāh, over you, a security [i.e., witness]. Indeed, Allāh knows what you do.
وَلَا تَكُونُواْ كَٱلَّتِي نَقَضَتۡ غَزۡلَهَا مِنۢ بَعۡدِ قُوَّةٍ أَنكَٰثٗا تَتَّخِذُونَ أَيۡمَٰنَكُمۡ دَخَلَۢا بَيۡنَكُمۡ أَن تَكُونَ أُمَّةٌ هِيَ أَرۡبَىٰ مِنۡ أُمَّةٍۚ إِنَّمَا يَبۡلُوكُمُ ٱللَّهُ بِهِۦۚ وَلَيُبَيِّنَنَّ لَكُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ مَا كُنتُمۡ فِيهِ تَخۡتَلِفُونَ ٩٢
And do not be like she who untwisted her spun thread after it was strong [by] taking your oaths as [means of] deceit between you because one community is more plentiful [in number or wealth] than another community.1 Allāh only tries you thereby. And He will surely make clear to you on the Day of Resurrection that over which you used to differ.
91- Ahitleştiğiniz zaman Allah’ın ahdini eksiksiz yerine getirin. Pekiştirdikten ve Allah’ı üzerinize kefil kıldıktan sonra yeminleri bozmayın! Şüphe yok ki Allah yaptıklarınızı bilir. 92- Bir grup diğer bir gruptan daha çoktur diye yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat aracı edinip de ipliğini sağlamca eğirdikten sonra bozup dağıtan kadın gibi olmayın! Allah, bu şekilde sizi ancak imtihan eder. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri O, kıyamet gününde elbette size açıklayacaktır.
91. “Ahitleştiğiniz zaman Allah’ın ahdini eksiksiz yerine getirin.” Bu buyruklar, kulun Rabbi ile ahdi olan ibadetleri, adakları ve eğer iyilik ihtiva ediyor ise yaptığı yeminleri tümüyle kapsar. Aynı şekilde kulun başkası ile akdetmiş olduğu taraflar arasındaki ahitleri, başkasına verdiği ve kendisine yükümlülük olmak üzere üstlenip pekiştirdiği sözleri de kapsar. İşte kulun, güç yetirebildiği takdirde bütün bunlara eksiksiz bağlı kalması ve bunları tamamlaması görevidir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu gibi ahidleri bozmayı yasaklayarak: Yüce Allah’ın adı ile akdetmek suretiyle “Pekiştirdikten ve Allah’ı üzerinize kefil kıldıktan sonra” ey akidlerde bulunanlar! “yeminleri bozmayın!” Yüce Allah’ı üzerinize kefil kıldığınız ahitlerinizi sağlamca yerine getirmemek, size helâl değildir. Çünkü bunları yerine getirmeyecek olursanız Yüce Allah’ı ta’zim etmeyi terketmiş ve O’na karşı saygısızca davranmış olursunuz. Diğer taraftan karşıdaki şahıs, sizin yemin vermenize ve bu hususta Allah’ı kefil kılarak yemininizi pekiştirmenize razı olmuştur. O bakımdan karşı taraf size güvenip hakkınızda hüsn-ü zan beslediğine göre sizin de söylediğinizi ve yemin ile pekiştirdiğiniz yükümlülüğünüzü eksiksiz yerine getirmeniz gerekir. “Şüphe yok ki Allah yaptıklarınızı bilir.” Herkese, niyet ve maksadına uygun olarak ortaya koymuş olduğu ameline göre karşılık verir.
92. Ahidlerinizi bozma hususunda “ipliğini sağlamca eğirdikten sonra” eğirdiği bu iplik muhkem bir şekilde örüldükten ve istenen noktaya getldikten sonra onu “bozup dağıtan kadın gibi olmayın.” Böylelikle ahitleri bozmanız, verdiğiniz söz ve vaatlerde durmamanızla, çok kötü ve çirkin olan böyle bir örneğe benzemeyin. Çünkü bu örnekteki kadın, ipliğini sağlamca eğirip bu uğurda yorulduktan sonra yaptığını çözüp bozar ve bu işinden zarar, yorgunluk, akılsızlık ve kıt görüşlülükten başka hiçbir şey ele geçiremez. İşte verdiği sözleri yerine getirmeyip, ahidlerinde durmayan kimseler de dini ve mertliği eksik, zalim, cahil ve akılsız bir kimse demektir. “Bir grup diğer bir gruptan daha çoktur diye yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat aracı edinip…” Yani sizin böyle bir tutum takınmamanız gerekir. Önce sağlamlaştırılmış ahitlerde bulunup sonra da onları bozmak için fırsat beklemeyin. Şöyle ki eğer ahitte bulunan kişi zayıf ve karşı tarafa güç yetiremeyen bir kimse ise ahdini eksiksiz yerine getirir. Ama bunu akit ve yemini ta’zim ettiği için değil de acizliğinden dolayı yapar. Şâyet güçlü olup da dünyevi menfaatinin o ahdini bozmasını gerektirdiğini görürse, Allah adına verdiği ahit ve yemine aldırmadan onu bozar. Bu şekildeki davranışlar, nefislerin hevaları doğrultusunda hareket etmek ve bu hevaları Allah’ın yapmanızı istediklerinin, mertliğin ve güzel ahlâkın önüne geçirmekt demektir. Böyle bir şey genelde bir topluluğun sayıca diğerinden daha çok ve daha güçlü olması dolayısıyla yapılır. “Allah, bu şekilde sizi ancak imtihan eder.” Yüce Allah kimin doğru ve ahdine bağlı olduğunu, kimin de sözünde durmayan ve bedbaht bir kimse olduğunu ortaya çıkartmak için kulları kendileri ile sınadığı çeşitli imtihan sebeplerini ortaya koyar. “Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri O, kıyamet gününde elbette size açıklayacaktır.” Ve herkese amelinin karşılığını vereceği gibi ahdinde durmayanı da cezalandıracaktır.
16:93Page 277
وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ لَجَعَلَكُمۡ أُمَّةٗ وَٰحِدَةٗ وَلَٰكِن يُضِلُّ مَن يَشَآءُ وَيَهۡدِي مَن يَشَآءُۚ وَلَتُسۡـَٔلُنَّ عَمَّا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ٩٣
And if Allāh had willed, He could have made you [of] one religion, but He sends astray whom He wills and guides whom He wills.1 And you will surely be questioned about what you used to do.
93- Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O dilediğini saptırır, dilediğini de hidâyete erdirir. Yaptıklarınızdan muhakkak sorguya çekileceksiniz.
93. Yani “eğer Allah dileseydi” bütün insanları hidâyet üzerinde toplar da “sizi tek bir ümmet yapardı.” Fakat tek başına hidâyet ve dalâlet veren ve hidâyete iletmesi de saptırması da ilim ve hikmetine bağlı fiillerinden olan Yüce Allah, hidâyeti lütfu ile hak edene verir ve onu hak etmeyeni de adaletinin gereği olarak mahrum bırakır. Hayır ve şer bütün “yaptıklarınızdan muhakkak sorguya çekileceksiniz.” O da amellerinizin karşılığını en mükemmel ve en âdil şekilde verecektir.
16:94Page 278
وَلَا تَتَّخِذُوٓاْ أَيۡمَٰنَكُمۡ دَخَلَۢا بَيۡنَكُمۡ فَتَزِلَّ قَدَمُۢ بَعۡدَ ثُبُوتِهَا وَتَذُوقُواْ ٱلسُّوٓءَ بِمَا صَدَدتُّمۡ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ وَلَكُمۡ عَذَابٌ عَظِيمٞ ٩٤
And do not take your oaths as [means of] deceit between you, lest a foot slip after it was [once] firm, and you would taste evil [in this world] for what [people] you diverted from the way of Allāh,1 and you would have [in the Hereafter] a great punishment.
94- Yeminlerinizi aranızda hile ve fesat aracı edinmeyin, yoksa ayağınız sapasağlam yerleştikten sonra kayıverir ve Allah yolundan sapıp alıkoyduğunuz için kötülüğü(n cezasını) tadarsınız. (Ahirette de) büyük bir azabı hak edersiniz.
94. “Yeminlerinizi” ve ahitlerinizle pekiştirdiğiniz sözlerinizi hevânıza uyarak “aranızda” istediğiniz zaman bağlı kaldığınız, istediğiniz zaman bozacağınız bir “hile ve fesat aracı edinmeyin.” Çünkü böyle yapacak olursanız, ayaklarınız dosdoğru yol üzere sebat bulduktan sonra hak yoldan kayıverir. “Allah yolundan sapıp alıkoyduğunuz” hem siz saptığınız hem de başkalarını saptırdığınız “için kötülüğü(n cezasını)” yani sizi üzecek olan azabı “tadarsınız. (Ahirette de)” kat kat arttırılmış “büyük bir azabı hak edersiniz.”
16:95–97Page 278
وَلَا تَشۡتَرُواْ بِعَهۡدِ ٱللَّهِ ثَمَنٗا قَلِيلًاۚ إِنَّمَا عِندَ ٱللَّهِ هُوَ خَيۡرٞ لَّكُمۡ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ٩٥
And do not exchange the covenant of Allāh for a small price. Indeed, what is with Allāh is best for you, if only you could know.
مَا عِندَكُمۡ يَنفَدُ وَمَا عِندَ ٱللَّهِ بَاقٖۗ وَلَنَجۡزِيَنَّ ٱلَّذِينَ صَبَرُوٓاْ أَجۡرَهُم بِأَحۡسَنِ مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ٩٦
Whatever you have will end, but what Allāh has is lasting. And We will surely give those who were patient their reward according to the best of what they used to do.
مَنۡ عَمِلَ صَٰلِحٗا مِّن ذَكَرٍ أَوۡ أُنثَىٰ وَهُوَ مُؤۡمِنٞ فَلَنُحۡيِيَنَّهُۥ حَيَوٰةٗ طَيِّبَةٗۖ وَلَنَجۡزِيَنَّهُمۡ أَجۡرَهُم بِأَحۡسَنِ مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ٩٧
Whoever does righteousness, whether male or female, while he is a believer - We will surely cause him to live a good life, and We will surely give them their reward [in the Hereafter] according to the best of what they used to do.
95- Allah’ın ahdini az bir pahaya satmayın. Çünkü Allah katında olan, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır. 96- Sizin yanınızdakiler tükenir, Allah’ın katındakiler ise kalıcıdır. Sabredenlerin mükâfatını elbette yapmakta olduklarının en güzeliyle vereceğiz. 97- Erkek olsun, kadın olsun kim mü’min olarak salih amel işlerse biz, kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatırız ve böylelerini elbette işlediklerinin en güzeliyle mükâfatlandırırız.
95. Allah, dünyanın gelip geçici faydaları için antları, ahitleri ve yeminleri bozmaktan kullarını sakındırarak buyuruyor ki:“Allah’ın ahdini” ahdi bozmak ve ahde bağlı kalmamak suretiyle elde edeceğiniz “az bir bedele satmayın. Çünkü Allah katında olan” Allah’ın rızasını tercih ederek Allah’a vermiş olduğu ahde tastamam bağlı kalmayı tercih eden kimselere ihsan edeceği dünyevi ve uhrevi mükâfatlar “eğer bilirseniz sizin için” gelip geçici dünyanın değersiz malından “daha hayırlıdır.” O halde kalıcı olanı fani olana tercih etmelisiniz. Çünkü:
96. “Sizin yanınızdakiler” ne kadar çok olursa olsun, mutlaka “tükenir” ve yok olup gider. “Allah’ın katındakiler ise” Yüce Allah bâkî olduğundan dolayı “kalıcıdır” bitmez, yok olmaz. Öyleyse değersiz ve yok olup gideni, fani olanı, kalıcı ve son derece değerli olana tercih eden bir kimse aklı başında bir kişi olamaz. Bu buyruk Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Oysa siz dünya hayatını tercih edersiniz. Halbuki âhiret hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.”(el-A’lâ, 87/16-17)“Allah nezdinde olanlar, iyiler için daha hayırlıdır.”(Al-i İmran, 3/198) Bu buyruklar, dünyaya karşı zahid olmaya bir teşviktir. Özellikle uyulması kesinlik kazanan zühd teşvik edilmektedir. Bu zühdden kasıt ise kula zararlı olan, onu Allah’ın kendisine farz kıldığı şeylerle uğraşmaktan alıkoyan ve bunları Yüce Allah’ın hakkından öncelemeye iten şeylere karşı yapılır. Böyle bir durumda zühd, farzdır. Zühde götüren sebeplerden biri, kulun dünya lezzet ve arzularını âhiretin hayırlarıyla karşılaştırmasıdır. Böyle bir karşılaştırma halinde kul, aradaki farkı tespit eder ve bu iki şeyin daha yüce ve üstün olanını tercih eder. Yalnızca namaz, oruç, zikir vb. gibi faydası kişiyi aşmayan ibadetlere kendisini verip her şeyden uzaklaşmak, övülmeye değer zühd değildir. Aksine kul, güç yetirebildiği zahiri ve batıni şer’i bütün emirleri yerine getirmedikçe, Yüce Allah’ın dinine ve Allah yoluna söz ve fiili ile davet etmedikçe gerçek anlamı ile zahid olamaz. O halde gerçek zühd, din ve dünyada fayda sağlamayan şeylerden yüz çevirip faydalı olan her bir şeye rağbet ederek o uğurda çalışmak demektir. Yüce Allah’a itaate devam edip O’na isyana karşı direnerek kendi nefislerini dinlerine zarar verecek türden dünyevi arzularından uzak tutarak “sabredenlerin mükâfatını elbette yapmakta olduklarının en güzeliyle vereceğiz.” Bir iyiliğe karşılık on katından başlayarak yedi yüz katına ve daha pek çok katına kadar fazlasıyla mükâfatlandıracağız. Şüphesiz Allah, güzel amelde bulunanı mükâfatsız bırakmayacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah, amellerde bulunan kimselerin dünya ve âhiretteki mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
97. “Erkek olsun, kadın olsun kim mü’min olarak salih amel işlerse...” Salih amellerin geçerli olması ve kabul edilmesi için iman şarttır. Hatta iman olmadan ameller “salih olmak”la nitelendirilemez. Onları gerektiren de zaten imandır. Çünkü iman, azaların farz ve müstehap olan amellerini ortaya çıkartan, kesin ve kararlı tasdik demektir. İşte iman ve amel-i salihe bir arada sahip olan kimseye “biz kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatırız.” Bu da kalbinin huzur, ruhunun sükûn bulması, kalbini şaşırtıp meşgul edecek şeylere iltifat etmemesi ve Yüce Allah’ın o kimseye ummadığı yerden hoş ve helâl rızık ihsan etmesiyle olur. “Ve böylelerini elbette” âhirette “işlediklerinin en güzeliyle” hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir kimsenin hatırından geçirmediği türlü lezzetlerle “mükâfatlandıracağız.” Yüce Allah böylesine hem dünyada hem de âhirette iyilik verecektir.
16:98–100Page 278
فَإِذَا قَرَأۡتَ ٱلۡقُرۡءَانَ فَٱسۡتَعِذۡ بِٱللَّهِ مِنَ ٱلشَّيۡطَٰنِ ٱلرَّجِيمِ ٩٨
So when you recite the Qur’ān, [first] seek refuge in Allāh from Satan, the expelled [from His mercy].
إِنَّهُۥ لَيۡسَ لَهُۥ سُلۡطَٰنٌ عَلَى ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَلَىٰ رَبِّهِمۡ يَتَوَكَّلُونَ ٩٩
Indeed, there is for him no authority over those who have believed and rely upon their Lord.
إِنَّمَا سُلۡطَٰنُهُۥ عَلَى ٱلَّذِينَ يَتَوَلَّوۡنَهُۥ وَٱلَّذِينَ هُم بِهِۦ مُشۡرِكُونَ ١٠٠
His authority is only over those who take him as an ally and those who through him associate others with Allāh.
98- Kur’an’ı okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. 99- Doğrusu onun, iman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktur. 100- Onun hakimiyeti ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.
98. Yani kitapların en şereflisi, en üstün ve değerlisi olan, kalpleri ıslah edip düzelten, pek çok ilimler ihtiva eden, Allah’ın Kitab’ını okumak istediğinde “şeytandan Allah’a sığın.” Çünkü şeytanın kula en çok kötülük vermek istediği zamanlar, faziletli amellere başlayacağı vakitlerdir. Onu bu işlerin gerçek maksatlarından ve gerçek anlamlarından alıkoyup uzaklaştırmak için çalışır. Şeytanın kötülüğünden kurtulmanın yolu ise Yüce Allah’a sığınmak ve şeytanın kötülüğünden Allah’ın korumasına girmektir. Onun için de Kur’an okuyan kimse “ أعوذ بالله من الشيطان الرجيم / Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım” sözlerinin anlamını düşünerek söyler. Kalbinden şeytanın kötülüğünü kendisinden uzaklaştırmak için Yüce Allah’a güvenip dayanır. Şeytanın aşağılık vesvese ve düşüncelerini bertaraf etmek için bütün gayretini ortaya koyar. Bunu uzaklaştırmak için en güçlü yol olan iman ve tevekkül ile bezenip süslenmeye gayret gösterir. 99. Gerçek şu ki şeytanın “iman edip de yalnız” bir ve tek olan “Rablerine tevekkül edenler üzerinde hiçbir hakimiyeti” tasallutu “yoktur.” Yüce Allah, iman edip kendisine tevekkül edenlerden, şeytanın kötülüklerini bertaraf eder ve şeytanın onların aleyhine bulabileceği bir yol bırakmaz. 100. “Onun hakimiyeti” tasallutu “ancak kendisini dost edinip...” Bu da onların Allah’ın dostluğundan uzaklaşarak şeytanın itaati çerçevesine girip şeytanın taraftarları arasına katılmalarıyla olur. İşte şeytanı kendilerine hakim olma noktasına çıkartanlar onlardır. Şeytan da onları masiyetlere doğru ittikçe iter ve onlara ateşe giden yolda önderlik eder.
Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences