As-Sa'di · Tafsir · in Turkish
Al-Isra 17:66–100
17:66–69Page 288
رَّبُّكُمُ ٱلَّذِي يُزۡجِي لَكُمُ ٱلۡفُلۡكَ فِي ٱلۡبَحۡرِ لِتَبۡتَغُواْ مِن فَضۡلِهِۦٓۚ إِنَّهُۥ كَانَ بِكُمۡ رَحِيمٗا ٦٦
It is your Lord who drives the ship for you through the sea that you may seek of His bounty. Indeed, He is ever, to you, Merciful.
وَإِذَا مَسَّكُمُ ٱلضُّرُّ فِي ٱلۡبَحۡرِ ضَلَّ مَن تَدۡعُونَ إِلَّآ إِيَّاهُۖ فَلَمَّا نَجَّىٰكُمۡ إِلَى ٱلۡبَرِّ أَعۡرَضۡتُمۡۚ وَكَانَ ٱلۡإِنسَٰنُ كَفُورًا ٦٧
And when adversity touches you at sea, lost are [all] those you invoke except for Him. But when He delivers you to the land, you turn away [from Him]. And ever is man ungrateful.
أَفَأَمِنتُمۡ أَن يَخۡسِفَ بِكُمۡ جَانِبَ ٱلۡبَرِّ أَوۡ يُرۡسِلَ عَلَيۡكُمۡ حَاصِبٗا ثُمَّ لَا تَجِدُواْ لَكُمۡ وَكِيلًا ٦٨
Then do you feel secure that [instead] He will not cause a part of the land to swallow you or send against you a storm of stones? Then you would not find for yourselves an advocate.
أَمۡ أَمِنتُمۡ أَن يُعِيدَكُمۡ فِيهِ تَارَةً أُخۡرَىٰ فَيُرۡسِلَ عَلَيۡكُمۡ قَاصِفٗا مِّنَ ٱلرِّيحِ فَيُغۡرِقَكُم بِمَا كَفَرۡتُمۡ ثُمَّ لَا تَجِدُواْ لَكُمۡ عَلَيۡنَا بِهِۦ تَبِيعٗا ٦٩
Or do you feel secure that He will not send you back into it [i.e., the sea] another time and send upon you a hurricane of wind and drown you for what you denied?1 Then you would not find for yourselves against Us an avenger.2
66- Lütfundan (rızkınızı) arayasınız diye sizin için denizde gemileri yürüten, Rabbinizdir. Şüphesiz ki O, size karşı çok merhametlidir. 67- Denizde size bir sıkıntı dokunduğu zaman O’nun dışında yalvardıklarınız kaybolur gider (de yalnız Allah'a yalvarırsınız). Ama O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca da yine yüz çevirirsiniz. Zaten insan çok nankördür. 68- Yoksa siz, Allah'ın sizi karada yere geçirmeyeceğinden yahut da üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Sonra kendinize hiçbir koruyucu da bulamazsınız. 69- Yoksa sizi tekrar o (denize) döndürüp de üstünüze kırıp geçiren bir fırtına göndermeyeceğinden ve küfrünüz/nankörlüğünüz yüzünden sizi boğmayacağından emin mi oldunuz? Sonra bize karşı bunun öcünü alacak kimse de bulamazsınız.
66. Yüce Allah, denizde seyreden gemi ve benzeri araçları kulların emrine verip bunları nasıl yapacaklarını ilham etmek suretiyle ihsan etmiş olduğu nimetini hatırlatmaktadır. O, bu deniz araçlarına da dalgalı denizi elverişli kılmış ve bu araçların deniz üzerinde yürümesini, böylelikle de kulların, gerek yolculuk, gerekse de eşyalarını ve ticaret mallarını taşımak suretiyle onlardan yararlanmalarını sağlamıştır. Bu da O’nun kullarına olan rahmetinin bir tecellisidir. Zira O’nun, kullarına olan rahmet ve şefkati süreklidir. Onların istekleri ve faydaları doğrultusunda olan her bir şeyi onlara ihsan eder.
67. O’nun yalnızca kendisinin hak mabud olduğuna delil teşkil eden rahmetinin bir tecellisi de şudur: Denizde oldukları sırada kullarına herhangi bir sıkıntı isabet edip de dalgaların ardarda gelmesi dolayısıyla yok olmaktan korkacak olurlarsa, rahatlık zamanlarında ölü ya da diri Allah’tan başka yalvardıkları her bir varlık, kaybolup gider. Sanki hiçbir vakit onlara yalvarmamış gibi olurlar. Çünkü o varlıkların güçsüz, zayıf ve sıkıntıları gidermekten yana aciz olduklarını bilirler. Buna karşılık zorlu ve sıkıntılı hallerde bütün yaratılmışların, yardımına sığındıkları göklerin ve yerin yaratıcısına dua ederler. Bu hallerinde ihlasla yalvarıp yakararak O’na yönelirler. Ancak Yüce Allah, onların bu sıkıntılarını giderecek ve onları kurtarıp karaya çıkaracak olursa daha önce Yüce Allah’a dua ettiklerini unutuverir ve faydası olmayan, zarar veremeyen, ne bir şey verebilen, ne de bir şeyi engelleyebilen varlıkları yine O’na ortak koşarlar. Rablerine, mutlak malik ve hükümdarlarına ihlasla dua etmekten ve ibadetten yüz çevirirler. Bu, insanın cahilliğinden ve nankörlüğünden kaynaklanır. Çünkü insan, nimetlere karşı çok nankördür. Yüce Allah’ın kendisine hidâyet verip de akl-ı selim ihsan ve dosdoğru yola hidâyet ettiği kimseler bundan müstesnadır. Böyleleri bilirler ki zorluk ve sıkıntıları açan, dehşetli hallerden kurtaran kim ise darlıkta da bollukta da kolaylıkta da zorlukta da bütün amellerin yalnızca kendisine halis kılınmasını hak eden de yalnızca O’dur. Yüce Allah’ın yardımına mazhar olmayıp kendi zayıf aklıyla başbaşa bırakılana gelince böyle bir kimse, zorluk esnasında ancak o anki menfaatini ve sadece o halden kurtarılmasını düşünür. Kurtuluşu gerçekleşip de zorluğu ortadan kalktı mı cahilliği sebebiyle Allah’ı aciz bıraktığını zanneder ve kalbine âhiret ahvali bir tarafa, dünyevi akıbetlerle bile ilgili hiçbir şey gelmez. İşte bundan dolayı Yüce Allah, böylelerine şu buyruğu ile hatırlatmada bulunup öğüt vermektedir:
68-69. “Yoksa siz, Allah'ın sizi karada yere geçirmeyeceğinden yahut da üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden emin mi oldunuz?” Yani O, herşeye gücü yetendir. Dilerse altınızdan kara parçasını yere geçirmek suretiyle yahut da üst tarafınızdan beraberinde çakıl taşları getiren bir fırtına göndermek suretiyle üzerinize azap indirebilir ve çakıl taşı yağdıran bu azab ile sizi helâk edebilir. Zannetmeyin ki helak yalnızca denizdedir! Eğer böyle düşünüyorsanız da o zaman “sizi tekrar o (denize) döndürüp de üstünüze kırıp geçiren bir fırtına göndermeyeceğinden” yani önüne gelen her bir şeyi kırıp parçalayan oldukça şiddetli bir rüzgar göndermeyeceğinden “ve küfrünüz/nankörlüğünüz yüzünden sizi boğmayacağından emin mi oldunuz? Sonra bize karşı bunun öcünü alacak kimse de bulamazsınız.” Yani bundan dolayı herhangi bir hak talebinde bulunamazsınız. Çünkü Yüce Allah, bu yaptığında sizlere zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmemiştir.
17:70Page 289
۞ وَلَقَدۡ كَرَّمۡنَا بَنِيٓ ءَادَمَ وَحَمَلۡنَٰهُمۡ فِي ٱلۡبَرِّ وَٱلۡبَحۡرِ وَرَزَقۡنَٰهُم مِّنَ ٱلطَّيِّبَٰتِ وَفَضَّلۡنَٰهُمۡ عَلَىٰ كَثِيرٖ مِّمَّنۡ خَلَقۡنَا تَفۡضِيلٗا ٧٠
And We have certainly honored the children of Adam and carried them on the land and sea and provided for them of the good things and preferred them over much of what We have created, with [definite] preference.
70- Andolsun ki biz Âdemoğullarını şerefli kıldık, onları karada ve denizde taşıdık, onlara hoş ve temiz rızıklardan verdik ve onları gerçekten yarattıklarımızın bir çoğundan oldukça üstün kıldık.
70. Bu da Yüce Allah’ın, değeri ölçülemeyecek kadar büyük olan lütuf ve ihsanının bir parçasıdır. Allah, Âdemoğullarını bütün yönleriyle değerli ve şerefli kılmıştır. Onlara ilim ve akıl vererek, peygamberler göndererek, kitaplar indirerek üstün bir şeref ihsan ettiği gibi içlerinden veliler ve seçkin kullar da çıkarmıştır. Onlara gizli ve açık pek çok nimetler ihsan etmiştir. Deve, katır, eşek ve diğer kara vasıtaları üzerinde “karada ve” gemi ile diğer deniz araçları üzerinde “denizde taşıdık, onlara hoş ve temiz” yiyecek, içecek, giyecek ve kendileriyle evlenilecek “rızıklar verdik.” Gerek duydukları ne kadar hoş ve temiz şeyler varsa mutlaka Allah onları kendilerine ihsan etmiş ve onu elde etmeyi onlara kolaylaştırmıştır. “ve onları gerçekten yarattıklarımızın bir çoğundan” onlara tahsis etmiş olduğu üstün meziyetlerle ve diğer yaratılmışların sahip olmadığı üstün faziletlerle “oldukça üstün kıldık.” Peki, kendilerine bunca nimetleri ihsan eden ve üzerlerinden bunca sıkıntıları açıp gideren yüce Zât’a gereği gibi şükretmeyecekler mi? İçinde bulundukları nimetler, o nimetleri ihsan edeni görmelerine engel olmasın yoksa onlarla meşgul olmalarından dolayı Rablerine ibadetten gafil kalırlar hatta o nimetleri O’na isyanlarda kullanırlar.
17:71–72Page 289
يَوۡمَ نَدۡعُواْ كُلَّ أُنَاسِۭ بِإِمَٰمِهِمۡۖ فَمَنۡ أُوتِيَ كِتَٰبَهُۥ بِيَمِينِهِۦ فَأُوْلَٰٓئِكَ يَقۡرَءُونَ كِتَٰبَهُمۡ وَلَا يُظۡلَمُونَ فَتِيلٗا ٧١
[Mention, O Muḥammad], the Day We will call forth every people with their record [of deeds].1 Then whoever is given his record in his right hand - those will read their records, and injustice will not be done to them, [even] as much as a thread [inside the date seed].
وَمَن كَانَ فِي هَٰذِهِۦٓ أَعۡمَىٰ فَهُوَ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ أَعۡمَىٰ وَأَضَلُّ سَبِيلٗا ٧٢
And whoever is blind1 in this [life] will be blind in the Hereafter and more astray in way.
71- O gün, her insan grubunu önderleri ile çağırırız. Kimin kitabı sağ eline verilirse işte onlar kitaplarını/amel defterlerini (sevinç içinde) okurlar ve onlara hurma çekirdeğinin ortasındaki ip kadar bile zulmedilmez. 72- Kim de bu dünyada kör idiyse o, âhirette de kördür ve yolunu daha da şaşırmıştır.
71. Yüce Allah, insanların kıyamet günündeki hallerini haber vermekte ve her bir insan grubunu beraberlerinde doğruya ileten hidâyetçileri ve önderleri ile çağıracağını belirtmektedir ki bunlar da peygamberler ve onların vekili durumundaki kimselerdir. Her bir ümmet, Allah’a arz edileceğinde kendilerini hidâyete davet eden rasûlleri de hazır bulunacaktır. Amelleri, peygamberlerinin kendisine davet ettiği kitaba arzedilecek, o kitaba uygun olup olmadığı tespit edilecek ve böylece insanlar iki kısma ayrılacaklar:“Kimin kitabı” dosdoğru yola ileten önderine uyduğu, onun kitabıyla hidâyet bulduğu, buna bağlı olarak da iyilikleri çoğalıp kötülükleri azaldığı için “sağ eline verilirse işte onlar kitaplarını” onda görecekleri ve kendilerini sevindirecek şeylerden ötürü sevinçli ve neş’eli bir şekilde “okurlar.” Ve işledikleri iyiliklerden herhangi birisinin mükâfatı eksik verilmemek suretiyle “onlara hurma çekirdeğinin ortasındaki ip kadar bile zulmedilmez.”
72. “Kim de bu dünyada” hakkı görmeyen, onu kabul etmeyen, ona itaatle boyun eğmeyen, aksine sapıklığa uyan bir “kör idiyise o” dünyada cennete götüren yolu izlemediği gibi “âhirette de” cennete götüren yolu göremeyecek bir “kördür ve yolunu daha da şaşırmıştır.” Çünkü amelin karşılığı, onun türünden olacaktır. Kişi ne şekilde amel ederse ona o şekilde muamele edilecektir. Bu âyet-i kerimede her bir ümmetin dinine ve kitabına çağırılacağına, gereğince amel edip etmediğine bakılacağına, onların kendisine uymakla emrolunmadıkları başka bir peygamberin şeriatinden sorumlu tutulmayacaklarına, hiçbir kimseye karşı delil ortaya konulup da ona muhalefet etmesi söz konusu olmadıkça azap edilmeyeceğine, hayır sahibi kimselere kitaplarının sağlarından verilip çok sevineceklerine, buna karşılık kötülük ehli kimselerin bunun tam aksi durumda olacaklarına, yani aşırı gam, keder ve helâke marzu kalışları dolayısıyla kendi kitaplarını okuyamayacaklarına dair delil vardır.
17:73–77Page 289
وَإِن كَادُواْ لَيَفۡتِنُونَكَ عَنِ ٱلَّذِيٓ أَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡكَ لِتَفۡتَرِيَ عَلَيۡنَا غَيۡرَهُۥۖ وَإِذٗا لَّٱتَّخَذُوكَ خَلِيلٗا ٧٣
And indeed, they were about to tempt you away from that which We revealed to you in order to [make] you invent about Us something else; and then they would have taken you as a friend.
وَلَوۡلَآ أَن ثَبَّتۡنَٰكَ لَقَدۡ كِدتَّ تَرۡكَنُ إِلَيۡهِمۡ شَيۡـٔٗا قَلِيلًا ٧٤
And if We had not strengthened you, you would have almost inclined to them a little.
إِذٗا لَّأَذَقۡنَٰكَ ضِعۡفَ ٱلۡحَيَوٰةِ وَضِعۡفَ ٱلۡمَمَاتِ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ عَلَيۡنَا نَصِيرٗا ٧٥
Then [if you had], We would have made you taste double [punishment in] life and double [after] death. Then you would not find for yourself against Us a helper.
وَإِن كَادُواْ لَيَسۡتَفِزُّونَكَ مِنَ ٱلۡأَرۡضِ لِيُخۡرِجُوكَ مِنۡهَاۖ وَإِذٗا لَّا يَلۡبَثُونَ خِلَٰفَكَ إِلَّا قَلِيلٗا ٧٦
And indeed, they were about to provoke [i.e., drive] you from the land [i.e., Makkah] to evict you therefrom. And then [when they do], they will not remain [there] after you, except for a little.1
سُنَّةَ مَن قَدۡ أَرۡسَلۡنَا قَبۡلَكَ مِن رُّسُلِنَاۖ وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحۡوِيلًا ٧٧
[That is Our] established way for those We had sent before you of Our messengers; and you will not find in Our way any alteration.
73- (Müşrikler) neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını uydurup bize isnat edesin diye seni vahyimizden saptırıp fitneye düşüreceklerdi. (Eğer bunu yapsaydın) o takdirde seni dost edineceklerdi. 74- Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin. 75- (Eğer bunu yapsaydın) o zaman biz de sana hayatın da ölümün de azabını kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı hiçbir yardımcı da bulamazdın. 76- Seni sıkıştırıp neredeyse yurdundan çıkaracaklardı. (Eğer çıkarsalardı) o zaman kendileri de senin ardında ancak çok az bir süre kalırlardı. 77- Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki sünnet/kanun da budur. Sen bizim sünnetimizde/kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.
73. Yüce Allah, rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e lütuf ve ihsanını, onu her yolla fitneye düşürmeyi şiddetle arzu eden düşmanlarına karşı koruduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Müşrikler) neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını uydurup bize isnat edesin diye seni vahyimizden saptırıp fitneye düşüreceklerdi.” Yani onlar, gerçekleştiremedikleri bir tuzak kurmuşlardı. Sana indirdiğimizden başkasını uydurup Allah’a iftira edesin diye hileler hazırlamışlardı. Böylelikle sen onların hevâlarına uyacak şeyleri getirecek ve Allah’ın sana indirdiklerini terk edecektin. “O taktirde” onların arzularını yerine getirmiş olsaydın “seni dost edineceklerdi.” Sen, o zaman onların candan sevdikleri, seçkin bir kimse olurdun. Onlar için en sevdiklerinden bile daha değerli olurdun. Allah’ın sana ihsan etmiş olduğu üstün ahlâkî değerler, yakından da uzaktan da, dost tarafından da düşman tarafından da sevilen güzel edebin dolayısıyla onların kalbinde yer ederdin. Fakat şunu bil ki sana bu şekilde düşmanlık etmeleri ve karşı çıkmaları, bizatihi sen sen olduğun için değil, getirdiğin haktan dolayıdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Ancak onların yalanladığı sen değilsin. Bilakis o zalimler bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.”(el-En’âm, 6/33)
74. Bununla beraber “eğer biz sana” hak üzere “sebat vermemiş” ve sana onların çağrılarını reddetmeyi ihsan etmemiş “olsaydık” çokça ısrarları ve senin onların hidâyet bulmalarını arzulaman dolayısı ile “az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin.”
75. Eğer onların arzularına meyletmiş olsaydın “o zaman biz de sana hayatın da ölümün de azabını kat kat” dünyada da âhirette de azabı kat kat fazlasıyla “tattırırdık.” Bunun sebebi, Yüce Allah’ın senin üzerindeki kemal derecesindeki nimeti ve senin bilginin kemal derecesinde oluşudur. “Sonra bize karşı” başına gelecek olan bu azaptan seni kurtaracak “hiçbir yardımcı da bulamazdın.” Fakat Yüce Allah, seni şerre götüren sebeplere karşı korumuş ve şerden muhafaza etmiştir. Sana sebat vermiş ve seni dosdoğru yola iletmiştir. Böylece hiçbir şekilde onlara meyletmedin. O’nun senin üzerindeki nimeti mükemmeldir, sana olan ihsanı en ileri derecededir.
76-77. “Seni sıkıştırıp neredeyse yurdundan çıkaracaklardı.” Yani aralarında kalmanı istemediklerinden dolayı seni az kalsın yurdundan (Mekke’den) çıkartma ve oradan sürme noktasına geldiler. Eğer bunu yapacak olsalardı, senden sonra aradan fazla bir zaman geçmeden ilâhi ceza gelip onları bulurdu. Nitekim Yüce Allah’ın, bütün ümmetler hakkında geçerli, hiçbir şekilde değiştirilemeyen ve yürürlükten kaldırılamayan sünneti/kanunu budur: Bir ümmet rasûlünü yalanlayıp onu arasından çıkartmışsa Allah onları dünyada mutlaka cezalandırmıştır. Kâfirler de Peygamber’e tuzak hazırlayıp O’nu yurdundan çıkarınca aradan kısa bir süre geçmişti ki Allah, Bedir’de onları bozguna uğrattı, ileri gelenleri katledildi ve güçleri darmadağın oldu. Allah’a hamd-u senâlar olsun. u âyet-i kerimelerde kulun, Allah’ın sebatına çok ileri derecede muhtaç olduğuna delil vardır. O nedenle kulun, kendisine iman üzere sebat vermesi için Rabbine çokça yalvarıp yakarması, bunu gerçekleştirecek her bir sebebe sarılması ve bu uğurda gayretini ortaya koyması gerekir. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanların en mükemmeli olduğu halde Allah kendisine:“Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin” buyurduğuna göre, onun dışındakilerin durumunu var sen düşün! ine bu buyruklarda Yüce Allah, Rasûlüne, ona olan lütuf ve ihsanını, onu kötülükten korumasını hatırlatmaktadır. Bu da Allah’ın, kötülüğün sebepleri hazır iken kendi lütfuyla kullarını koruması ve iman üzere onlara sebat vermesi şeklindeki lütuf ve ihsanının onlar tarafından farkına varılmasından hoşnut olduğuna delildir. Yine bu buyruklarda şuna da delil vardır: Kulun mertebesi ne kadar yüksek olur ve Yüce Allah’ın onun üzerindeki ardı arkası kesilmeyen nimetleri ne kadar çok olursa -o, kınanmayı gerektirecek bir iş yaptığı taldirde- günahı da o oranda büyük olur ve suçu da kat kat fazla olur. Çünkü Yüce Allah, Rasûlüne şâyet böyle bir iş yapacak olsa idi -hâşâ- ona azabın kat kat tattırılacağını bildirmiştir. Bu buyruklardaki diğer bir husus da şudur: Allah bir ümmeti helâk etmeyi murad etti mi o ümmetin suçları artar, büyür ve çoğalır. Bundan dolayı Allah’ın o ümmet hakkındaki azap sözü hak olur ve o ümmete azabını gönderir. Nitekim peygamberini aralarından çıkaran ümmetler hakkında uygulayageldiği sünneti/kanunu da bu şekildedir.
17:78–81Page 290
أَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ لِدُلُوكِ ٱلشَّمۡسِ إِلَىٰ غَسَقِ ٱلَّيۡلِ وَقُرۡءَانَ ٱلۡفَجۡرِۖ إِنَّ قُرۡءَانَ ٱلۡفَجۡرِ كَانَ مَشۡهُودٗا ٧٨
Establish prayer at the decline of the sun [from its meridian] until the darkness of the night1 and [also] the Qur’ān [i.e., recitation] of dawn.2 Indeed, the recitation of dawn is ever witnessed.
وَمِنَ ٱلَّيۡلِ فَتَهَجَّدۡ بِهِۦ نَافِلَةٗ لَّكَ عَسَىٰٓ أَن يَبۡعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامٗا مَّحۡمُودٗا ٧٩
And from [part of] the night, pray1 with it [i.e., recitation of the Qur’ān] as additional [worship] for you; it is expected that2 your Lord will resurrect you to a praised station.3
وَقُل رَّبِّ أَدۡخِلۡنِي مُدۡخَلَ صِدۡقٖ وَأَخۡرِجۡنِي مُخۡرَجَ صِدۡقٖ وَٱجۡعَل لِّي مِن لَّدُنكَ سُلۡطَٰنٗا نَّصِيرٗا ٨٠
And say, "My Lord, cause me to enter a sound entrance1 and to exit a sound exit2 and grant me from Yourself a supporting authority."
وَقُلۡ جَآءَ ٱلۡحَقُّ وَزَهَقَ ٱلۡبَٰطِلُۚ إِنَّ ٱلۡبَٰطِلَ كَانَ زَهُوقٗا ٨١
And say, "Truth has come, and falsehood has departed. Indeed is falsehood, [by nature], ever bound to depart."
78- Güneşin (batıya) kaymasından gecenin kararmasına kadar (olan vakitlerde) namazı dosdoğru kıl! Bir de sabah Kur’an’ını/namazını... Çünkü sabah Kur’an’ı/namazı şahitlidir. 79- Gecenin bir kısmında da sana mahsus fazladan Kur'ân’la teheccüd kıl! Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama çıkarır. 80- Ve de ki:“Rabbim, beni gireceğim yere doğrulukla girdir, çıkacağım yerden de doğrulukla çıkar ve tarafından bana destekleyici bir delil ver.” 81- De ki:“Hak geldi, batıl yok olup gitti. Çünkü batıl, yok olmaya mahkumdur.”
78. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle emretmektedir:“Güneşin (batıya) kaymasından” yani tam tepeye gelmesinden sonra batıya doğru kaymasından... bunun kapsamına öğle ve ikindi namazları girer. “Gecenin kararmasına kadar” bunun da kapsamına akşam ve yatsı namazları girer “namazı dosdoğru kıl” zahiren ve batınen, vakitleri içerisinde, eksiksiz ve dosdoğru kıl. “Bir de sabah Kur’an’ını/namazını” yani sabah namazını, onun “Kur’an” diye adlandırılması, bu namazda diğerlerine göre daha uzun miktarda Kur’an okumanın meşru oluşu ve bu namazdaki kıraatin fazileti dolayısıyladır. Çünkü Yüce Allah, bu namazda gece ve gündüz meleklerini hazır bulundurur ve onlarda buna şahit olurlar. Bu âyet-i kerimede farz olan beş vakit namazın vakitleri söz konusu edildiği gibi bu vakitlerdeki namazların da farz olduklarını göstermektedir. Çünkü namazların özellikle bu vakitlerde kılınması emredilmiştir. Ayrıca vaktin, namazın sıhhati/kabulü için şart olduğu ve namazın farz olmasının sebebi olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah, bu vakitlerin girişi sebebiyle namazın kılınmasını emretmektedir. Aynı şekilde özür halinde öğle ile ikindi namazlarının, akşam ve yatsı namazlarının cem edileceğini (bir arada kılınacağını) da göstermektedir. Çünkü Yüce Allah, bu namazların vakitlerini bir arada zikretmiştir. Yine sabah namazının ve bu namazda uzunca Kur’an okumanın fazileti ayrıca namazda Kur’an kıraatinin bir rükün olduğu da bu ayetten anlaşılmaktadır. Çünkü bir ibadet, onun bölümlerinin birisinin adını alacak olursa bu, o bölümün farz olduğuna delildir.
79. “Gecenin bir kısmında da” yani gecenin diğer vakitlerinde de “sana mahsus fazladan Kur'ân’la teheccüd kıl!” Böylelikle gece namazı -diğerlerinden farklı olarak- senin kadrinin ve derecelerinin daha çok yükselmesine sebep olsun. Başkaları içinse böyle bir namaz, günahlarına kefarettir. Bu buyruğun şu anlamda olma ihtimali de vardır: Beş vakit namaz, sana da mü’minlere de farzdır. Gece namazı ise böyle değildir. Bu, sadece özel olarak sana farzdır. Senin Allah nezdindeki değerin dolayısıyla, sevabının çoğalması ve böylece Makam-ı Mahmud’a ulaşman için Yüce Allah senin vazifelerini daha da artırmıştır. Makam-ı Mahmud ise büyük şefaat makamı olan, evvelkilerin de sonrakilerin de kendisi dolayısıyla senden övgüyle söz edecekleri bir makamdır. Çünkü o sırada insanlar, önce Âdem’den, daha sonra da sırasıyla Nûh, İbrahim, Mûsâ ve İsâ’dan -hepsine selâm olsun- şefaat etmelerini isteyecekler, onların her biri bunu yapamayacağını söyleyerek özür beyan edip bu isteği geri çevirecektir. Nihâyet bütün insanlar, Âdemoğullarının efendisinin şefaat etmesini isteyecekler ki Yüce Allah, o konumun dehşet ve sıkıntılarından kendilerine merhamet etsin. Peygamber de Rabbi nezdinde şefaatçı olacak, Allah onun şefaatını kabul edecek ve öncekilerin de sonrakilerin de imrenecekleri bir konuma onu yükseltecektir. Böylelikle Peygamber’in bütün insanlara büyük bir iyiliği ve lütfu olacaktır.
80. “Ve de ki: “Rabbim, beni gireceğim yere doğrulukla girdir, çıkacağım yerden de doğrulukla çıkar.” Yani benim bütün giriş ve çıkışlarım senin itaatine ve rızana uygun olsun. Bu, onların ihlâsı ve emre uygunluğunu da içerir. “Tarafından bana destekleyici bir delil ver.” Yani yaptığım ve yapmadığım her şeye dair açık, kesin ve kati bir delilim olsun. Bu, Allah’ın kulunu yükselttiği en üstün haldir. Böylesinin bütün halleri hayır olur ve bütün halleri onu Rabbine yakınlaştırır. Her bir durumda o durumuna dair açık bir delili bulunur. Bu da faydalı ilmi, salih ameli, bütün meseleleri ve bunlara dair delilleri bilmeyi içerir.
81. “De ki: Hak geldi, batıl yok olup gitti.” Hak, Yüce Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vahyettiği her şeydir. İşte alla ona şunu ilan etmesini emretmektedir: Artık karşısında hiçbir şeyin duramayacağı hak gelmiş, batıl ise yok olup gitmiş, sona ermiştir. “Çünkü batıl, yok olmaya mahkumdur.” Batılın sıfatı, niteliği budur. Fakat bazen hak, onun karşısına çıkmayınca batılın bir gücü olur ve o rağbet görür. Ancak hak geldi mi batıl yok olup gider ve onun kıpırdamaya bile mecali kalmaz. Bundan dolayı batıl, ancak Allah’ın âyet ve delillerinin bilinmediği zaman ve mekânlarda revaç bulur.
17:82Page 290
وَنُنَزِّلُ مِنَ ٱلۡقُرۡءَانِ مَا هُوَ شِفَآءٞ وَرَحۡمَةٞ لِّلۡمُؤۡمِنِينَ وَلَا يَزِيدُ ٱلظَّٰلِمِينَ إِلَّا خَسَارٗا ٨٢
And We send down of the Qur’ān that which is healing and mercy for the believers, but it does not increase the wrongdoers except in loss.
82- Biz, Kur’an’dan mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Bunlar, zalimlerin ise ancak hüsrânını arttırır.
82. Kur’an, şifa ve rahmeti içerir. Ancak bu, herkes için değil, sadece O’na iman eden, âyetlerini tasdik eden ve gereğince amel edenler içindir. Onu tasdik etmemek yahut gereğince amel etmemek suretiyle zalim olanlara gelince, onun âyetleri onların ancak hüsranlarını artırır. Zira bu Kur’an ile onlara karşı ilâhi delil ortaya konulmuş olur. Kur’an içerdiği şifa; şüphe, cehalet, bozuk görüş, sapmalar, kötü maksatlar gibi kalbî hastalıkların bütünü için geçerlidir. Çünkü Kur’an, kendisi vasıtasıyla her türlü şüphe ve cehaletin ortadan kalktığı ilm-i yakîni/kesin bilgiyi, ayrıca Allah’ın emrine aykırı her türlü arzu ve isteklerin giderilmesi için de öğüt ve hatırlatmalar içerir. Kur’an aynı zamanda bedeni hastalık ve ağrılara da şifadır. Rahmet oluşuna gelince Kur’an-ı Kerim’de kulun işlemeye teşvik edildiği ve onu rahmete ulaştıran pek çok sebep ve vesileler yer alar. Kul, bunları yerine getirirse ebedî rahmet ve mutluluğa, dünyevî ve uhrevî mükâfata nail olur.
17:83Page 290
وَإِذَآ أَنۡعَمۡنَا عَلَى ٱلۡإِنسَٰنِ أَعۡرَضَ وَنَـَٔا بِجَانِبِهِۦ وَإِذَا مَسَّهُ ٱلشَّرُّ كَانَ يَـُٔوسٗا ٨٣
And when We bestow favor upon man [i.e., the disbeliever], he turns away and distances himself; and when evil touches him, he is ever despairing.
83- İnsana nimet verdiğimiz zaman (itaatten) yüz çevirir ve yan çizer. Ona kötülük dokunduğu zaman da büsbütün ümitsizliğe düşer.
83. Allah’ın kendisine hidâyet verdikleri müstesnâ insanın insan olması bakımından tabiatı budur. Şöyle ki Yüce Allah, insana bir nimet ihsan edecek olursa o, bu nimetlerden dolayı sevinir, hatta şımarır. Rabbine karşı gelir, yan çizer, O’na şükretmez ve O’nu anmaz. “Ona” hastalık ve benzeri bir “kötülük dokunduğu zaman da” hayırdan yana “büsbütün ümitsizliğe düşer.” Artık Rabbinden umudunu keser ve içinde bulunduğu halin ebediyen devam edeceğini zanneder. Yüce Allah’ın hidâyet verdiği kimselere gelince onlar, nimetlere erdiklerinde Rabbe itaatle boyun eğerler ve nimetlerine şükrederler. Darlık ve sıkıntı zamanlarında da Allah’a yalvarıp yakarırlar, O’ndan esenlik diler, içinde bulundukları durumun sona erdirilmesini umarlar. Böylelikle karşı karşıya kaldıkları bela ve musibet hafifler.
17:84Page 290
قُلۡ كُلّٞ يَعۡمَلُ عَلَىٰ شَاكِلَتِهِۦ فَرَبُّكُمۡ أَعۡلَمُ بِمَنۡ هُوَ أَهۡدَىٰ سَبِيلٗا ٨٤
Say, "Each works according to his manner, but your Lord is most knowing of who is best guided in way."
84- De ki:“Herkes kendi karakterine göre amel eder. Rabbiniz, kimin daha doğru yolda olduğunu en iyi bilir.”
84. “De ki: Herkes” her bir insan “kendi karakterine göre amel eder.” Yani kendisine uygun düşen şekilde iş yapar. Eğer o, iyi ve seçkin kimselerden ise onlara ancak alemlerin Rabbinin rızası için yapılacak ameller yakışır. Eğer ilahi yardımdan mahrum olan bir kimse ise onlara da ancak yaratılmışlar için amel etmek ve ancak çıkarlarına uygun düşen şeyleri yapmak yakışır. “Rabbiniz, kimin daha doğru yolda olduğunu en iyi bilendir.” Kimin hidâyete elverişli olduğunu bilir ve ona hidâyet ihsan eder. Hidâyete elverişli olmayan kimselere ise yardımını göndermez ve onları hidâyet etmez.
17:85Page 290
وَيَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلرُّوحِۖ قُلِ ٱلرُّوحُ مِنۡ أَمۡرِ رَبِّي وَمَآ أُوتِيتُم مِّنَ ٱلۡعِلۡمِ إِلَّا قَلِيلٗا ٨٥
And they ask you, [O Muḥammad], about the soul. Say, "The soul is of the affair [i.e., concern] of my Lord. And you [i.e., mankind] have not been given of knowledge except a little."
85- Sana rûhu soruyorlar. De ki:“Rûh, Rabbimin emrindendir. Size ilimden ancak pek az bir şey verilmiştir.”
85. Bu buyruk, işi yokuşa sürmek, inatlaşmak, muhatabı zora sokmak maksadıyla soru sorup daha önemli şeylere dair soru sormayan kimselerin, bu işlerinden vazgeçmeleri gerektiği emrini içermektedir. Hiçbir kimsenin doğru dürüst niteliğini söyleyemeyeceği, keyfiyetini anlatamayacağı kapalı hususlardan birisi olan ruha dair soru sorumaları da böyledir. Halbuki onlar, kullar için gerekli olan bilgide bile yetersizdirler. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlüne, bu sorularına karşılık şöyle demesini emretmektedir:“Rûh, Rabbimin emrindendir.” Yani Allah’ın kendilerine “Ol” emrini vermesi sonucu var olan yaratılmışları arasındandır. Bilmediğiniz başka birçok şey varken ona dair soru sormanın size faydası yoktur. Bu âyette kendisine herhangi bir konuda soru sorulanın; sorana, başka bir hususu öğrenmesi daha uygun ise o soruya cevap vermeyerek, soran için gerekli gördüğü ve ona daha faydalı olacak şeyi öğretmesinin daha uygun ve yerinde olduğuna delil vardır.
17:86–87Page 290
وَلَئِن شِئۡنَا لَنَذۡهَبَنَّ بِٱلَّذِيٓ أَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡكَ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ بِهِۦ عَلَيۡنَا وَكِيلًا ٨٦
And if We willed, We could surely do away with that which We revealed to you. Then you would not find for yourself concerning it an advocate against Us.
إِلَّا رَحۡمَةٗ مِّن رَّبِّكَۚ إِنَّ فَضۡلَهُۥ كَانَ عَلَيۡكَ كَبِيرٗا ٨٧
Except [We have left it with you] as a mercy from your Lord. Indeed, His favor upon you has ever been great.
86- Andolsun ki eğer dilersek sana vahyettiğimizi (kalbinden) silip alırız. Sonra bize karşı bir yardımca da bulamazsın. 87- Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (böyle yapmadık). Gerçekten O’nun, senin üzerindeki lütfu pek büyüktür.
86-87. Allah, Kur’an’ın ve Rasûlüne vahyettiği vahyin hem ona hem de kullarına bir rahmet olduğunu, Rasulünün üzerindeki kayıtsız şartsız en büyük nimetin de bu vahiy olduğunu haber vermektedir. Hiç şüphesiz Allah’ın ona olan bu lütfu, takdir edilemeyecek kadar büyüktür. O halde sana bu Kur’an-ı Kerim’i lütfeden O Yüce Zat, onu senden almaya da kadirdir. Sonra sen, onu sana geri çevirecek bir kimse de bulamazsın, bu hususta Allah nezdinde iltimas edecek birini de bulamazsın. O halde sen, bu Kur’an dolayısıyla sevin. O Kur’an sayesinde gözün aydın olsun. Yalanlayıcıların yalanmaları ve sapıkların alayları da seni üzmesin. Çünkü onlara nimetlerin en üstününü arz ettiğin halde Allah nezdindeki değersizlikleri ve Allah’ın onları yardımından mahrum bırakması dolayısıyla onlar bu nimeti reddettiler.
17:88Page 291
قُل لَّئِنِ ٱجۡتَمَعَتِ ٱلۡإِنسُ وَٱلۡجِنُّ عَلَىٰٓ أَن يَأۡتُواْ بِمِثۡلِ هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ لَا يَأۡتُونَ بِمِثۡلِهِۦ وَلَوۡ كَانَ بَعۡضُهُمۡ لِبَعۡضٖ ظَهِيرٗا ٨٨
Say, "If mankind and the jinn gathered in order to produce the like of this Qur’ān, they could not produce the like of it, even if they were to each other assistants."
88- De ki:“Andolsun bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar, birbirlerine yardımcı olsalar dahi yine de onun benzerini getiremezler.”
88. Bu buyruk, Rasûl’ün getirdiğinin doğruluğuna ve gerçekliğine dair kesin bir delil ve apaçık bir belgedir. Çünkü Yüce Allah, bu buyruk ile insanlara da cinlere de onun benzerini getirmeleri için meydan okumakta, hepsi bu konuda birbirlerine yardımcı olsalar dahi buna asla güçlerinin yetemeyeceğini ve onun benzerini meydana getiremeyeceklerini haber vermektedir. Nitekim haber verdiği gibi de olmuştur. Çünkü Kur’an’ı yalanlayan Kur’an düşmanlarının, Peygamberin getirdiği bu vahyi hangi yolla olursa olsun reddetmelerini gerektirecek pek çok sebep vardı. Üstelik onlar Arap dilini çok iyi bilen, fasih kimseler idiler. Eğer onlar, buna güç yetirip böyle bir şey yapma imkânları olsaydı hiç şüphesiz bunu yaparlardı. Ama ister istemez bu meydan okumaya karşı boyun eğdiler ve ona karşı çıkmaktan acze düştüler. Hem topraktan yaratılmış, bütün yönleriyle eksik, doğru dürüst bilgisi, kudreti, iradesi, meşîeti, kelâmı ve kemali -Rabbinin ihsan ettikleri müstesnâ- bulunmayan bir yaratılmış, nasıl olur da yerin ve göklerin Rabbi, bütün gizliliklere muttali olan, mutlak kemal, mutlak hamd, pek büyük şan ve şeref sahibi, eğer denizler -yedi deniz daha katılarak- mürekkep olsa, ağaçların tümü de kalem olsa kendisinin kelimeleri tükenmeden bu mürekkebin biteceği ve kalemlerin tükeneceği o yüce Zatın sözüne benzer bir söz ortaya koyabilir? Bu nasıl olabilir?! Zira hiçbir yaratılmış, sıfatlarında Allah’a benzemiyor ise O’nun kelâmı da hiçbir kimseninkine benzerlik arzetmeyen sıfatlarından biridir. Zatında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde O’nun bir benzeri yoktur. O’nun şanı yüce ve mübarektir. O halde Allah’ın kelâmı ile yaratılmışın kelâmını birbirinden ayırt edemeyene, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in bu Kur’an’ı iftira ile Allah’a isnat ettiğini ve onu kendiliğinden ortaya koyduğunu iddia edene yazıklar olsun!
17:89–96Page 291
وَلَقَدۡ صَرَّفۡنَا لِلنَّاسِ فِي هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ مِن كُلِّ مَثَلٖ فَأَبَىٰٓ أَكۡثَرُ ٱلنَّاسِ إِلَّا كُفُورٗا ٨٩
And We have certainly diversified for the people in this Qur’ān from every [kind of] example, but most of the people refused except disbelief.
وَقَالُواْ لَن نُّؤۡمِنَ لَكَ حَتَّىٰ تَفۡجُرَ لَنَا مِنَ ٱلۡأَرۡضِ يَنۢبُوعًا ٩٠
And they say, "We will not believe you until you break open for us from the ground a spring
أَوۡ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٞ مِّن نَّخِيلٖ وَعِنَبٖ فَتُفَجِّرَ ٱلۡأَنۡهَٰرَ خِلَٰلَهَا تَفۡجِيرًا ٩١
Or [until] you have a garden of palm trees and grapes and make rivers gush forth within them in force [and abundance]
أَوۡ تُسۡقِطَ ٱلسَّمَآءَ كَمَا زَعَمۡتَ عَلَيۡنَا كِسَفًا أَوۡ تَأۡتِيَ بِٱللَّهِ وَٱلۡمَلَٰٓئِكَةِ قَبِيلًا ٩٢
Or you make the heaven fall upon us in fragments as you have claimed or you bring Allāh and the angels before [us]
أَوۡ يَكُونَ لَكَ بَيۡتٞ مِّن زُخۡرُفٍ أَوۡ تَرۡقَىٰ فِي ٱلسَّمَآءِ وَلَن نُّؤۡمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتَّىٰ تُنَزِّلَ عَلَيۡنَا كِتَٰبٗا نَّقۡرَؤُهُۥۗ قُلۡ سُبۡحَانَ رَبِّي هَلۡ كُنتُ إِلَّا بَشَرٗا رَّسُولٗا ٩٣
Or you have a house of ornament [i.e., gold] or you ascend into the sky. And [even then], we will not believe in your ascension until you bring down to us a book we may read." Say, "Exalted is my Lord! Was I ever but a human messenger?"
وَمَا مَنَعَ ٱلنَّاسَ أَن يُؤۡمِنُوٓاْ إِذۡ جَآءَهُمُ ٱلۡهُدَىٰٓ إِلَّآ أَن قَالُوٓاْ أَبَعَثَ ٱللَّهُ بَشَرٗا رَّسُولٗا ٩٤
And what prevented the people from believing when guidance came to them except that they said, "Has Allāh sent a human messenger?"
قُل لَّوۡ كَانَ فِي ٱلۡأَرۡضِ مَلَٰٓئِكَةٞ يَمۡشُونَ مُطۡمَئِنِّينَ لَنَزَّلۡنَا عَلَيۡهِم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ مَلَكٗا رَّسُولٗا ٩٥
Say, "If there were upon the earth angels walking securely,1 We would have sent down to them from the heaven an angel [as a] messenger."
قُلۡ كَفَىٰ بِٱللَّهِ شَهِيدَۢا بَيۡنِي وَبَيۡنَكُمۡۚ إِنَّهُۥ كَانَ بِعِبَادِهِۦ خَبِيرَۢا بَصِيرٗا ٩٦
Say, "Sufficient is Allāh as Witness between me and you. Indeed He is ever, concerning His servants, Aware and Seeing."
89- Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık. Yine de insanların çoğu küfürde diretmişlerdir. 90- Dediler ki:“Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız.” 91- “Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın.” 92- “Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin veya Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” 93- “Yahut altından bir evin olmalı veya göğe çıkmalısın ki bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim! Ben ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” 94- Kendilerine hidâyet geldiği zaman insanları iman etmekten alıkoyan tek şey, onların:“Allah bir insanı mı peygamber göndermiş?” demeleri olmuştur. 95- De ki:“Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşip yürüyenler melekler olsaydı biz de onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.” 96- De ki:“Benim ve sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır ve onları hakkıyla görendir.”
89. “Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık.” Yani biz, bu Kur’an’da öğütleri ve misalleri çeşit çeşit anlattık. Kulların ihtiyaç duydukları anlamları da tekrar tekrar beyan ettik ki insanlar öğüt alsın ve sakınsınlar. Ancak Yüce Allah’ın kendilerini mutlu kimseler arasında takdir etmiş olduğu ve tevfiki ile kendilerine yardımını esirgemediği pek az kimse dışında öğüt ve ibret alan olmadı. İnsanların çoğunluğu ise bütün nimetlerin en büyüğü olan bu nimeti nankörlükle karşılamaktan başka bir şey yapmadı ve bu nimet karşısında zalim ve cahil nefislerinin arzu ettiği, Kur’an’ın âyetleri dışında birtakım mucizeler gösterilmesini teklif ettiler ve ona karşı inatlaşmaya koyuldular. Her türlü delil ve belgeyi ihtiva eden bu Kur’an’ı getiren Allah’ın Rasûlüne şöyle dediler: 90-93. “Bize yeryüzünden bir pınar” akıp duran ırmaklar “fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız. Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı” tâ ki pazarlarda dolaşma, gidip gelmek ihtiyacından kurtulasın “ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin” Gökten üzerimize azap getirmelisin. “Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” Onları hep birlikte getir yahut da karşımıza göreceğimiz şekilde gelsinler ve senin getirdiklerinin lehine şahitlik etsinler. “Ya da altından” altın ve başka değerli şeylerle süslenmiş “bir evin olmalı veya göğe” görüp fark edeceğimiz bir şekilde “çıkmalısın” bununla birlikte “bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” Bütün bunlar, işi yokuşa sürmek ve muhatabı zora sokmak maksadıyla ileri sürülmüş, insanların en akılsızlarının ve zalimlerinin hakkı reddetmeyi ve Allah’a karşı saygısızlığı içeren sözleri olduğu için Allah Rasûlü de bu âyetleri getiren elçi olduğundan dolayı Yüce Allah, ona kendi zatını tenzih etmesini emrederek:“Rabbimi tenzih ederim!” demesini emretmektedir. Yani benim Rabbim sizin söylediklerinizden pek yüce ve münezzehtir. O, hüküm ve mucizelerinin, onların bozuk heva ve sapık görüşlerine tabi olmasından münezzehtir. “Ben, ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” Bu söylediğiniz hususlarda elimden hiçbir şey gelmez.
94. İşte insanların pek çoğunu iman etmekten alıkoyan sebep de budur. Çünkü onlara gönderilen peygamberler kendi cinslerinden birer insan idi. Yüce Allah’ın kendilerinden bir insanı peygamber olarak göndermiş olması, insanlara rahmetinin bir tecellisidir. Çünkü insanlar, bu vahiyleri meleklerden direkt olarak alamazlar.
95. “De ki: Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşmiş yürüyen” melekleri görmeye ve onlardan vahyi almaya tahammül gösterebilecek “melekler olsaydı biz de onlara gökten” ondan vahyi alma imkânları dolayısıyla “melek bir peygamber gönderirdik.”
96. “De ki: Benim ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.” Yüce Allah’ın, rasûlüne olan tanıklıklarından birisi onu mucizelerle ve indirmiş olduğu âyetlerle desteklemesi, ayrıca ona düşman olan ve onunla mücadeleye girişenlere karşı da ona yardım etmesidir. Eğer Yüce Allah’a birtakım sözleri uydurup yaşlan düzmüş olsaydı şüphesiz Allah, ona ilahî azabını göndererek şahdamarını kopartırdı. “Şüphesiz ki O, haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” O, her şeyden haberdar olan ve her şeyi görendir. Kullarının da hiçbir hali O’na asla gizli kalmaz.
17:97–100Page 292
وَمَن يَهۡدِ ٱللَّهُ فَهُوَ ٱلۡمُهۡتَدِۖ وَمَن يُضۡلِلۡ فَلَن تَجِدَ لَهُمۡ أَوۡلِيَآءَ مِن دُونِهِۦۖ وَنَحۡشُرُهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ عَلَىٰ وُجُوهِهِمۡ عُمۡيٗا وَبُكۡمٗا وَصُمّٗاۖ مَّأۡوَىٰهُمۡ جَهَنَّمُۖ كُلَّمَا خَبَتۡ زِدۡنَٰهُمۡ سَعِيرٗا ٩٧
And whoever Allāh guides - he is the [rightly] guided; and whoever He sends astray1 - you will never find for them protectors besides Him, and We will gather them on the Day of Resurrection [fallen] on their faces - blind, dumb and deaf. Their refuge is Hell; every time it subsides, We increase [for] them blazing fire.
ذَٰلِكَ جَزَآؤُهُم بِأَنَّهُمۡ كَفَرُواْ بِـَٔايَٰتِنَا وَقَالُوٓاْ أَءِذَا كُنَّا عِظَٰمٗا وَرُفَٰتًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ خَلۡقٗا جَدِيدًا ٩٨
That is their recompense because they disbelieved in Our verses and said, "When we are bones and crumbled particles, will we [truly] be resurrected [in] a new creation?"
۞ أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّ ٱللَّهَ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ قَادِرٌ عَلَىٰٓ أَن يَخۡلُقَ مِثۡلَهُمۡ وَجَعَلَ لَهُمۡ أَجَلٗا لَّا رَيۡبَ فِيهِ فَأَبَى ٱلظَّٰلِمُونَ إِلَّا كُفُورٗا ٩٩
Do they not see that Allāh, who created the heavens and earth, is [the one] Able to create the likes of them? And He has appointed for them a term, about which there is no doubt. But the wrongdoers refuse except disbelief.
قُل لَّوۡ أَنتُمۡ تَمۡلِكُونَ خَزَآئِنَ رَحۡمَةِ رَبِّيٓ إِذٗا لَّأَمۡسَكۡتُمۡ خَشۡيَةَ ٱلۡإِنفَاقِۚ وَكَانَ ٱلۡإِنسَٰنُ قَتُورٗا ١٠٠
Say [to them], "If you possessed the depositories of the mercy of my Lord, then you would withhold out of fear of spending." And ever has man been stingy.
97- Allah kimi hidâyete erdirirse işte doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa artık onlar için O’ndan başka hiçbir dost bulamazsın. Biz onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır olarak yüzükoyun haşredeceğiz. Varacakları yer de cehennemdir. Onun ateşi zayıfladıkça biz onlara alevi artırırız. 98- Bu, onların cezasıdır; çünkü onlar, âyetlerimizi inkar ettiler ve:“Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz?” dediler. 99- Onlar, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’ın, (ölümlerinden sonra) onların bir benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? O, onlar için bir ecel tayin etmiştir ki onda hiçbir şüphe yoktur. Fakat zalimler küfürde diretmektedirler. 100- De ki:“Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla muhakkak cimrilik ederdiniz.” Zaten insan pek cimridir.
97. Yüce Allah, hidâyet verenin ve saptıranın yalnızca kendisi olduğunu haber vermektedir. Allah kime hidâyet verir, ona kolay olan bu yolu hazırlar ve onu zor olan sapıklık yolundan da uzak tutarsa işte gerçekten hidâyet bulan kişi odur. Allah kimi de saptıracak olur, ona yardımını göndermez ve onu kendi haline bırakırsa işte Allah’tan başka onu hidâyete iletecek hiçbir kimse olamaz. Yüce Allah, böylelerini rezil ve rüsvay etmek için onları yüzleri üzere kör, sağır ve dilsiz olarak haşredecektir. Göremeyecekleri, konuşamayacakları ve hiçbir şey işitemeyecekleri bir halde diriltecek ve o vakit Allah’ın azabına karşı onlara yardımcı olacak hiçbir dost ve yardımcı da olmayacaktır. “Varacakları yer de” yani karar kılıp yerleşecekleri barınakları da “cehennemdir.” Her türlü üzüntüyü, gam, keder ve azabı barındıran cehennem. “Onun ateşi zayıfladıkça” yani sönmeye doğru gittikçe “biz onlara alevi artırırız.” Yani o içinde bulundukları ateşin alevini daha da çoğaltırız. Böylece azapları hiçbir şekilde dinmeyecektir. Onlar hakkında ölüm hükmü de verilmeyecek ki ölsünler. Azapları da hiç hafifletilmeyecektir.
98. Yüce Allah, bu şekilde onlara azap etmekle onlara zulmetmez. Aksine O’nun âyetlerini kabul etmedikleri, peygamberlerin haber verdiği ve ilâhi kitapların açıkça ifade ettiği ölümden sonra dirilişi ve Rablerinin mükemmel kudretini inkâr ederek O’nun aciz olduğunu söylemelerinin karşılığı olarak cezalandırılacaklardır. Nitekim onlar “Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz? dediler.” Yani böyle bir şey olamaz, dediler. Çünkü bu, onların doğru dürüst çalışmayan akıllarına göre son derece uzak bir ihtimaldir.
99. “Onlar” insanların yaratılışından daha büyük olan “gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’ın, (ölümlerinden sonra) onların bir benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi?” Evet, O elbette ki buna kadirdir, güç yetirir. Fakat O, “onlar için bir ecel tayin etmiştir ki onda hiçbir şüphe yoktur.” Bu ecelde en ufak bir tereddüt yoktur. Yoksa eğer O dileyecek olursa bu ecellerini ansızın getirir. Öldükten sonra dirilişe dair bunca delil ve belge ortaya konulmasına rağmen “zalimler” zulüm ve iftiralarından dolayı “küfürde diretmektedirler.”
100. “De ki: Eğer Rabbimin” tükenmek bilmeyen ve yok olmayan “rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla” Allah’ın hazinelerinin tükenmesi imkânsız olduğu halde “muhakkak cimrilik ederdiniz.” Ama “zaten insan çok cimridir.” Cimrilik ve pintilik onun tabiatında vardır.
Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences