As-Sa'diAl‑Baqarah · 2:118–138

As-Sa'di · Tafsir · in Turkish

Al-Baqarah 2:118–138

2:118–119Page 18

وَقَالَ ٱلَّذِينَ لَا يَعۡلَمُونَ لَوۡلَا يُكَلِّمُنَا ٱللَّهُ أَوۡ تَأۡتِينَآ ءَايَةٞۗ كَذَٰلِكَ قَالَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِم مِّثۡلَ قَوۡلِهِمۡۘ تَشَٰبَهَتۡ قُلُوبُهُمۡۗ قَدۡ بَيَّنَّا ٱلۡأٓيَٰتِ لِقَوۡمٖ يُوقِنُونَ ١١٨

Those who do not know say, "Why does Allāh not speak to us or there come to us a sign?" Thus spoke those before them like their words. Their hearts resemble each other. We have shown clearly the signs to a people who are certain [in faith].

إِنَّآ أَرۡسَلۡنَٰكَ بِٱلۡحَقِّ بَشِيرٗا وَنَذِيرٗاۖ وَلَا تُسۡـَٔلُ عَنۡ أَصۡحَٰبِ ٱلۡجَحِيمِ ١١٩

Indeed, We have sent you, [O Muḥammad], with the truth as a bringer of good tidings and a warner, and you will not be asked about the companions of Hellfire.

118- Bilmeyenler; “Allah bizimle konuşmalı yahut bize bir âyet gelmeli değil miydi?!” dediler. Onlardan öncekiler de tıpkı onlar gibi söylemişlerdi. Kalpleri birbirine ne kadar da benzemiş! Biz yakîn sahibi olmak isteyenlere âyetleri iyice açıklamışızdır. 119- Şüphe yok ki biz seni Hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.

118. “Bilmeyenler” Yani kitap ehlinden olsun diğer din mensupları arasından olsun, bilgisiz ve cahil olanlar Allah, peygamberlerle konuştuğu gibi bizimle de konuşmalı değil miydi? dediler. “yahut bize bir âyet gelmeli değil miydi!” Bu âyet ile kastettikleri kendi bozuk akılları, işe yaramaz görüşleri ile teklif ettikleri ve yaratıcıya karşı küstahlık ederek istedikleri âyetler, yani mucizelerdir. Bu istekleri ile Peygamberlere karşı da büyüklenmişlerdi. Şu buyruklarda nakledilen istekleri bunlara birer örnektir:“Biz Allah’ı apaçık görmedikçe sana kat’iyyen iman etmeyiz.”(el-Bakara, 2/55); “Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten onlar Mûsâ’dan daha büyüğünü istemişlerdi de; “Allah’ı bize apaçık göster” demişlerdi.” (en-Nisa, 4/153); “Ve şöyle dediler: Bu nasıl Peygamberdir ki yemek yer ve pazarlarda dolaşır? Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi? Yahut O’na bir hazine verilmeli veya mahsullerinden yiyeceği bir bahçesi olmalı değil miydi?”(el-Furkan, 25/7-8); “Dediler ki: Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız...”(el-İsra, 17/90) İşte zalimlerin, Peygamberlerine karşı takındıkları tutum hep böyle olagelmiştir. Onlar mucizeleri doğruyu bulmak kastı ile istemiyorlardı, inatta ve işi yokuşa sürmek için istiyorlardı. Maksatları hakkın açığa kavuşturulması değildi. Çünkü Peygamberler, zaten iman edecek kimselerin benzerini görmeleri halinde iman edebilecekleri türden mucizeler getirmişlerdir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Biz yakîn sahibi olmak isteyenlere âyetleri iyice açıklamışızdır” diye buyurmaktadır. Yakîn sahibi herkes, Allah’ın göz kamaştırıcı delil ve belgelerini, apaçık burhanlarını bilip tanımıştır. Bunlarla yakîne ulaşmış ve ondan her türlü şüphe ve tereddüt uzaklaşmış gitmiştir.

Daha sonra Yüce Allah, Peygamberin gerçeği getirdiğine, bildirdiklerinin doğruluğuna delâlet eden birçok mucizeyi ihtiva eden özlü bir mucizeyi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

119. “Şüphe yok ki biz seni Hak ile müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik.” İşte bu, O’nun getirmiş olduğu bütün âyetleri (mucize ve belgeleri) kapsamaktadır. Bu mucizeler de üç hususta toplanır: Birincisi, bizzat O’nun Peygamber olarak gönderilmesi, İkincisi, O’nun yaşayışı (sireti), önderliği ve doğru yolu göstermesi, Üçüncüsü de O’nun getirmiş olduğu Kur’ân ve Sünnet’in bilinmesi. Birinci ve ikinci tür Yüce Allah’ın:“Biz seni... gönderdik.” buyruğu; üçüncüsü de “hak ile” buyruğu çerçevesine girmektedir. Birinci husus olan peygamber olarak gönderilmesini açıklayalım: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamber olarak gönderilmeden önce yeryüzündeki insanların durumu bilinen bir husustur. Putlara, ateşe, haça tapmakta idiler. Dinlerini değiştirmiş bunun sonucunda da küfrün karanlıkları içerisinde kalmışlardı. Bu karanlık -kitap ehlinden oldukça az kalıntılar müstesna- hepsini kapsamıştı. Bu kalıntılar da Peygamberimizin peygamber olarak gönderilmesinden önce tamamen silinip kalkmıştı. Yüce Allah’ın insanları boşuna yaratmadığı, ihmal edip başıboş bırakmayacağı bilinen bir husustur. Çünkü O hakîmdir, alîmdir, kadîrdir, rahîmdir. Kullarına rahmet ve hikmetinin bir gereği olarak Rahman olan Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın bir ve tek olarak ibadet etmeyi emreden bu büyük Peygamberi göndermiştir. Aklı başında bir kişi yalnızca peygamber olarak gönderilmesinden onun doğru söylediğini anlar. Bu, bizzat onun Allah’ın Rasulü olduğuna dair büyük bir belgedir. İkinci hususa gelince, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i tam anlamıyla tanıyan, peygamber olarak gönderilmesinden önceki hayatını, en mükemmel hasletlere sahip olarak yetişmiş olduğunu bilen, bundan sonra da üstün meziyetlerinin ve bakanların gözlerini kamaştıracak yüce ahlâkının daha da arttığını gören, işte bütün bunları bilen ve onun durumunu inceleyen kimse hiç şüphesiz bunların ancak kâmil peygamberlerin ahlâkı olduğunu bilir. Çünkü Yüce Allah sahip olunan nitelikleri, o niteliklerin sahibi olanları tanımaya, doğru ya da yalan söylediklerini tespit etmeye dair büyük bir delil olarak ortaya koymuştur. Üçüncü husus ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu muazzam Şeriat’ı tanımaktır. Gerçek ve doğru haberleri, güzel emirleri, her türlü çirkini yasaklamayı ve göz kamaştırıcı mucizeleri içeren Kur’ân-ı Kerîm’i yakından bilmektir. İşte düşünülebilecek bütün mucize ve belgeler bu üç tür mucize ve belgenin kapsamına girmektedir. Yüce Allah’ın “müjdeleyici” buyruğu, “Sana itaat eden kimselere dünya ve âhirette mutluluk müjdesini ver”; “uyarıcı” ise “Sana isyan eden kimseleri dünya ve âhirette bedbaht olmak ve helâk olmakla uyar” demektir. “Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.” Cehennemlik oluşlarından dolayı sen sorumlu olmayacaksın. Sana düşen yalnızca tebliğ etmektir, hesaba çekmek ise bizim işimizdir.

2:120Page 19

وَلَن تَرۡضَىٰ عَنكَ ٱلۡيَهُودُ وَلَا ٱلنَّصَٰرَىٰ حَتَّىٰ تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمۡۗ قُلۡ إِنَّ هُدَى ٱللَّهِ هُوَ ٱلۡهُدَىٰۗ وَلَئِنِ ٱتَّبَعۡتَ أَهۡوَآءَهُم بَعۡدَ ٱلَّذِي جَآءَكَ مِنَ ٱلۡعِلۡمِ مَا لَكَ مِنَ ٱللَّهِ مِن وَلِيّٖ وَلَا نَصِيرٍ ١٢٠

And never will the Jews and the Christians approve of you until you follow their religion. Say, "Indeed, the guidance of Allāh is the [only] guidance." If you were to follow their desires after what has come to you of knowledge, you would have against Allāh no protector or helper.

120- Dinlerine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar asla senden hoşnut olmazlar. De ki:“Allah’ın hidâyeti, işte doğru yol ancak budur.” Andolsun ki sana gelen bunca ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyacak olursan artık Allah’tan yana hiçbir dostun ve hiçbir yardımcın olmaz.

120. “Dinlerine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar asla senden hoşnut olmazlar.” Yüce Allah, Rasulüne yahudilerle hıristiyanların kendisinden hoşnut olmalarının, onların dinlerine uymadıkça mümkün olmadığını haber vermektedir. Çünkü onlar kabul ettikleri dine davet ederler ve hidâyetin bu dinde olduğunu iddia ederler. Sen de onlara “De ki:” Benimle gönderilmiş bulunan “Allah’ın hidâyeti, işte doğru yol ancak budur.” Sizin izlediğiniz yol ise Yüce Allah’ın şu buyruğunun da gösterdiği gibi hevânın tâ kendisidir: “Andolsun ki sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâ ve heveslerine uyacak olursan artık Allah’tan yana hiçbir dostun ve hiçbir yardımcın olmaz.” İşte bu buyruk yahudi ve hıristiyanların hevâlarına uymayı ve dinlerine has hususlarda onlara benzemeyi yasaklayan çok önemli bir yasaktır. Hitap her ne kadar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ise de onun ümmeti de bunun kapsamına girmektedir. Çünkü asıl muteber olan muhatabın hususiliği değil, mananın umumiliğidir. Tıpkı asıl muteber olanın nüzûl sebebinin özel oluşu olmayıp lafzın umumi olması gibi.

Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

2:121–123Page 19

ٱلَّذِينَ ءَاتَيۡنَٰهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ يَتۡلُونَهُۥ حَقَّ تِلَاوَتِهِۦٓ أُوْلَٰٓئِكَ يُؤۡمِنُونَ بِهِۦۗ وَمَن يَكۡفُرۡ بِهِۦ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡخَٰسِرُونَ ١٢١

Those to whom We have given the Book recite it with its true recital.1 They [are the ones who] believe in it. And whoever disbelieves in it - it is they who are the losers.

يَٰبَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ٱذۡكُرُواْ نِعۡمَتِيَ ٱلَّتِيٓ أَنۡعَمۡتُ عَلَيۡكُمۡ وَأَنِّي فَضَّلۡتُكُمۡ عَلَى ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٢٢

O Children of Israel, remember My favor which I have bestowed upon you and that I preferred you over the worlds.

وَٱتَّقُواْ يَوۡمٗا لَّا تَجۡزِي نَفۡسٌ عَن نَّفۡسٖ شَيۡـٔٗا وَلَا يُقۡبَلُ مِنۡهَا عَدۡلٞ وَلَا تَنفَعُهَا شَفَٰعَةٞ وَلَا هُمۡ يُنصَرُونَ ١٢٣

And fear a Day when no soul will suffice for another soul1 at all, and no compensation will be accepted from it, nor will any intercession benefit it, nor will they be aided.

121- Kendilerine Kitab’ı verdiğimiz kimseler onu tilâvet eder (hakkını vererek okurlar). İşte bunlar ona iman ederler. Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar zarara uğrayanların tâ kendileridir. 122- Ey İsrailoğulları! Size ihsan ettiğim nimetimi ve vaktiyle sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. 123- Kimsenin kimseye hiçbir fayda sağlayamayacağı, kimseden fidyenin kabul edilmeyeceği ve hiçbir şekilde şefaatin fayda vermeyeceği bir günden de sakının. O gün onlara yardım da edilmez.

121. Yüce Allah, kendilerine kitap verip bu yolla mutlak nimete mazhar kıldığı kimselerin bir özelliğini şöyle bildirmektedir:“onu tilâvet eder (hakkını vererek okurlar)” Yani ona hakkıyla uyarlar. Kitab’ın tilaveti, Kitab’a tâbî olmak, helâlini helâl, haramını haram bilmek, muhkemi ile amel etmek, müteşabihine iman etmek demektir. İşte kitap ehli arasından bu şekilde hareket edenler bahtiyar ve mutlu kimselerdir. Bunlar Allah’ın, üzerlerindeki nimetini gereği gibi bilip tanımış, O’na şükretmiş ve bütün Peygamberlere iman etmiş kimselerdir. Peygamberlerin birini diğerinden ayırmazlar. İşte gerçek mü’min olanlar bunlardır. Yoksa aralarından:“Bize indirilene iman ederiz” deyip “ondan ötesini inkar eden”(el-Bakara, 2/91) kimseler değildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah böylelerini:“Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar zarara uğrayanların tâ kendileridir” buyruğu ile tehdit etmektedir.

122-123. Bu iki âyetin tefsiri daha önce (el-Bakara, 2/47-48. âyetlerde) geçmişti.

2:124–125Page 19

۞ وَإِذِ ٱبۡتَلَىٰٓ إِبۡرَٰهِـۧمَ رَبُّهُۥ بِكَلِمَٰتٖ فَأَتَمَّهُنَّۖ قَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامٗاۖ قَالَ وَمِن ذُرِّيَّتِيۖ قَالَ لَا يَنَالُ عَهۡدِي ٱلظَّٰلِمِينَ ١٢٤

And [mention, O Muḥammad], when Abraham was tried by his Lord with words [i.e., commands] and he fulfilled them. [Allāh] said, "Indeed, I will make you a leader for the people." [Abraham] said, "And of my descendants?" [Allāh] said, "My covenant does not include the wrongdoers."

وَإِذۡ جَعَلۡنَا ٱلۡبَيۡتَ مَثَابَةٗ لِّلنَّاسِ وَأَمۡنٗا وَٱتَّخِذُواْ مِن مَّقَامِ إِبۡرَٰهِـۧمَ مُصَلّٗىۖ وَعَهِدۡنَآ إِلَىٰٓ إِبۡرَٰهِـۧمَ وَإِسۡمَٰعِيلَ أَن طَهِّرَا بَيۡتِيَ لِلطَّآئِفِينَ وَٱلۡعَٰكِفِينَ وَٱلرُّكَّعِ ٱلسُّجُودِ ١٢٥

And [mention] when We made the House [i.e., the Kaʿbah] a place of return for the people and [a place of] security. And take, [O believers], from the standing place of Abraham a place of prayer. And We charged Abraham and Ishmael, [saying], "Purify My House for those who perform ṭawāf1 and those who are staying [there] for worship and those who bow and prostrate [in prayer]."

124- Hani Rabb’i İbrahim’i birtakım kelimelerle imtihan etmiş, o da bunları eksiksiz yerine getirmişti. (Allah:)“Ben seni insanlara önder yapacağım” buyurunca o: “Zürriyetimden de” demişti. (Allah da:)“Benim ahdim zalimleri kapsamaz.” buyurmuştu. 125- Hani biz o Evi insanlar için bir dönüş ve güven yeri kılmıştık. Siz de İbrahim’in makamından bir namazgâh edinin. İbrahim ve İsmail’e de şöyle emir vermiştik:“Evimi tavaf edenler, itikâfa girenler, rüku ve secde edenler için tertemiz kılın.”

124. “Hani Rabb’i İbrahim’i birtakım kelimelerle imtihan etmiş…” Yüce Allah, önderliği ve üstünlüğü ittifakla kabul edilmiş olan kulu ve yakın dostu İbrahim aleyhisselam’a dair haber vermektedir ki bütün kitap ehli, hatta aynı şekilde müşrikler bile İbrahim’e yakın oldukları iddiasındadır. Yüce Allah bize bu yakın dostunu sınayıp birtakım kelimelerle, yani birtakım emir ve yasaklarla imtihan ettiğini haber veriyor. Nitekim Yüce Allah’ın kullarını sınamaktaki âdeti budur. Böylelikle bu sınavlarla imtihan halinde kimin doğru, kimin de yalancı olduğu açıkça ortaya çıkar. Doğru olanların derecesi yükselir, kadri ve kıymeti artar, ameli daha bir arılaşır ve onun altını daha bir somlaşır. İşte bu sınava tâbî tutulanlar ve bu makama erişenler arasında en üstün ve en değerli kişilerden birisi hiç şüphesiz İbrahim el-Halil’dir. O, Rabb’inin kendisini sınadığı o kelimeleri tamamıyla yerine getirmiş, en mükemmel bir şekilde ifa etmiştir. Allah da O’nun bu bağlılığını karşılıksız bırakmayıp mükâfatlandırmış -ki Yüce Allah hiçbir zaman iyi amelleri karşılıksız bırakmaz- ve şöyle buyurmuştur:“Ben seni insanlara önder yapacağım.” Yani insanlar hidâyet hususunda sana uyacaklar, ebedi saadetlerine ulaşabilmek için senin arkandan yürüyecekler. Böylelikle sen ebedi olarak övgüye, büyük bir mükâfaata ve herkes tarafından saygıya nail olacaksın. Allah’a yemin olsun ki bu, uğrunda yarış yapılan en üstün derecedir. Hayırlı amellerde bulunanların giriştiği en yüce makamdır. Azim sahibi rasullerle Allah’a ve Allah’ın yoluna davette onlara uyan her bir sıddîkın elde edebileceği en mükemmel durumdur. İbrahim aleyhisselam bu makama gıpta ettiği ve ayrıca ona ulaştığından dolayı böyle bir şeyi zürriyeti için de istedi. Tâ ki hem kendisinin, hem soyundan gelecek olanların derecesi yükselsin. Bu da onun önderliğinin, Allah’ın kullarının iyiliklerini istemesinin ve onlar arasında doğru yola iletenlerin çoğalmasını arzu etmesinin bir sonucudur. İşte bu büyük ve üstün gayretler Allah içindir, bu yüce makamlara ulaşmak da Allah’ın lütfuyladır. Rahim ve Lâtif olan Allah, İbrahim’in bu isteğine icabet etti ve bu makama erişmeye neyin engel teşkil ettiğini de şöyle haber verdi:“Benim ahdim zalimleri kapsamaz.” Yani kendi nefsine zulmeden, zarar veren, nefsinin değerini düşüren bir kimse dinde önderlik makamına erişemez. Çünkü zulüm bu makama aykırıdır. Bu makam sabır ve yakîn aracılığı ile ulaşılan bir makamdır. Bunun sonucunda ise bu makamın sahibi büyük bir imana, üstün salih amellere, güzel ahlâka, dosdoğru özelliklere, eksiksiz muhabbete, Allah’a itaatle ve korkuyla boyun eğme ve Allah’a yönelme hallerine sahip olur. Zulüm nere, böyle bir makam nere? Âyetin mefhumu zalim olmayan kimselerin önderlik noktasına ulaşabileceğine ancak bununla birlikte bu makama ulaştırıcı sebepleri yerine getirmeleri gerektiğine delildir.

125. Yüce Allah İbrahim’in önderliğine delâlet eden kalıcı bir örneği söz konusu etmektedir. Bu da Beyt-i Haram’dır ki burayı ziyaret etmek, İslâm rükünlerinden bir rükûndür, küçük ve büyük günahların dökülmesine bir sebeptir. Bu Beyt-i Haram’da İbrahim el-Halil’in ve onun soyundan gelenlerin bıraktığı eserler vardır. Bunlarla onun önderliğinin derecesi anlaşılır ve onun durumu hatırlanır. İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hani biz o Evi insanlar için bir dönüş” yani dini ve dünyevi menfaatlerini elde etmek için dönüp geldikleri, tekrar tekrar gidip geldikleri ve bir türlü kendisine doyamadıkları bir mekan “ve güven yeri kılmıştık.” Yani herkesin hatta yabani hayvanların ve ağaç gibi cansız varlıkların dâhil içerisinde güven altında bulunduğu bir belde yaptık. Bundan dolayı cahiliye döneminde Araplar müşrik olmalarına rağmen Beyt-i Haram’a en ileri derecede saygı gösteriyor, herhangi bir kimse harem bölgesinde babasının katilini bulsa dahi, onu rahatsız ve tedirgin etmiyordu. İslâm geldikten sonra onun saygınlığını, teşrif ve tekrimini daha da artırdı. “Siz de İbrahim’in makamından bir namazgâh edinin.” Bu buyruk ile şu an Kâbe’nin kapısının karşısında bulunan malum Makamın kastedilmesi ihtimali olduğu gibi tavaftan sonra kılınan iki rekât namazın kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Bu iki rekâtın Makam-ı İbrahim’in arkasında olması müstehabdır. Müfessirlerin çoğunluğunun kabul ettiği görüş budur. Bir diğer ihtimal de şudur: Bu ayette geçen “makam” kelimesi tekil ve izafet halindedir. O takdirde İbrahim’in hacdaki bütün Makamlarını kapsar ki bunlar da tavaf, sa’y, Arafat vakfesi, Müzdelife vakfesi, Cemrelere taş atma, kurban kesme ve bunların dışında kalan hac amelleri gibi bütün hac ibadetleridir. Buna göre “namazgâh” kelimesi de mabed (ibadet olunan yer) anlamında olur. Yani siz hac ibadetlerinde İbrahim’e tâbî olun, demektir. Birinci manayı içermesi ve lafzın da bu anlama müsait olmasından dolayı bu anlamın daha uygun olması umulur. “İbrahim ve İsmail’e de şöyle emir vermiştik: Evimi tavaf edenler, itikâfa girenler, rüku ve secde edenler” yani namaz kılanlar “için tertemiz kılın.” Yani onlara Allah’ın Evini şirkten, küfür ve masiyetlerden, necasetlerden ve her türlü pislikten temizleyin, diye emir ve vahiy etmiştik. Bu buyrukta “tavaf”ın öncelikle söz konusu edilmesi, tavafın Mescid-i Haram’a has ibadetlerden olmasından dolayıdır. Daha sonra itikâfın söz konusu edilmesi ise itikafın mutlak olarak bir mescidde yapılmasının şart oluşundan dolayıdır. Daha faziletli olmasına rağmen namazın bunlardan sonra söz konusu edilmesinin sebebi işte budur. Yüce Allah’ın Beyt’i kendisine izafe ederek “Evim” demesinin birtakım anlamları vardır. Bunlardan birisi: Bunun, İbrahim ile İsmail’in o Beyt’i tertemiz etmek için -Allah’ın Evi olması dolayısı ile- çok büyük bir gayret harcamalarını gerektirmesidir. Böylelikle onlar bütün gayretlerini ve çabalarını bu uğurda, bütün takatlerini bu yolda harcarlar. Diğer bir husus, izafet bir şeyin şerefini yükseltme ve ikramı ifade eder. Bu izafet de Allah kullarına bu Beyt’i ta’zim etmelerini, ona gereken saygıyı göstermelerini emretmektedir. Bir diğer husus buradaki izafetin, kalplerin ona yönelmesine vesile olmasıdır.

2:126Page 19

وَإِذۡ قَالَ إِبۡرَٰهِـۧمُ رَبِّ ٱجۡعَلۡ هَٰذَا بَلَدًا ءَامِنٗا وَٱرۡزُقۡ أَهۡلَهُۥ مِنَ ٱلثَّمَرَٰتِ مَنۡ ءَامَنَ مِنۡهُم بِٱللَّهِ وَٱلۡيَوۡمِ ٱلۡأٓخِرِۚ قَالَ وَمَن كَفَرَ فَأُمَتِّعُهُۥ قَلِيلٗا ثُمَّ أَضۡطَرُّهُۥٓ إِلَىٰ عَذَابِ ٱلنَّارِۖ وَبِئۡسَ ٱلۡمَصِيرُ ١٢٦

And [mention] when Abraham said, "My Lord, make this a secure city and provide its people with fruits - whoever of them believes in Allāh and the Last Day." [Allāh] said, "And whoever disbelieves - I will grant him enjoyment for a little; then I will force him to the punishment of the Fire, and wretched is the destination."

126- Hani İbrahim; “Rabb’im, bunu emin bir belde kıl! Halkından Allah’a ve âhiret gününe iman edenleri meyvelerle rızıklandır” demişti. Allah da buyurdu ki:“Kâfir olanı dahi kısa bir zaman için faydalandıracak, sonra onu Cehennem azabına mahkûm edeceğim. O, varılacak ne kötü bir yerdir!”

126. “Hani İbrahim; “Rabb’im, bunu emin bir belde kıl!…” Yani İbrahim aleyhisselam bu Beyt’e Allah’ın burayı güvenilir bir belde kılması, buranın ahalisini de türlü ürünlerler rızıklandırması için dua etmiş ve de Allah’a karşı edebinden dolayı bu duayı mü’minler ile kayıtlamıştır. Zira onun yaptığı ilk duasında ifadeleri mutlak/genel idi. Ancak o duası “zulme bulaşmama” kaydı ile kabul edilmişti. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam da bu Beyt’in ahalisine rızık ihsan edilmesi için dua edip de “iman” kaydını zikredince, Yüce Allah’ın lütfu mü’mini de, kâfiri de, isyankârı da, itaatkârı da kapsayıcı olduğundan dolayı Allah “kâfir olanı dahi” diye karşılık vermiştir. Yani ben müslümanları ile kâfirleri ile onların hepsini rızıklandıracağım. Müslüman olan bu rızkı Allah’a ibadete bir yardımcı olarak kullanır, sonra da bu rızıktan ebedi olan Cennet’in nimetlerine geçer. Kâfir ise bu rızık ile kısa bir süre yararlandırıldıktan sonra “onu Cehennem azabına mahkûm edeceğim” yani o istemese dahi ben onu o azaba duçar edeceğim, istemeye istemeye onu zorla oraya sokacağım ki “O, varılacak ne kötü bir yerdir!”

2:127–129Page 20

وَإِذۡ يَرۡفَعُ إِبۡرَٰهِـۧمُ ٱلۡقَوَاعِدَ مِنَ ٱلۡبَيۡتِ وَإِسۡمَٰعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلۡ مِنَّآۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ ١٢٧

And [mention] when Abraham was raising the foundations of the House and [with him] Ishmael, [saying], "Our Lord, accept [this] from us. Indeed, You are the Hearing,1 the Knowing.2

رَبَّنَا وَٱجۡعَلۡنَا مُسۡلِمَيۡنِ لَكَ وَمِن ذُرِّيَّتِنَآ أُمَّةٗ مُّسۡلِمَةٗ لَّكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبۡ عَلَيۡنَآۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلتَّوَّابُ ٱلرَّحِيمُ ١٢٨

Our Lord, and make us Muslims [in submission] to You and from our descendants a Muslim nation [in submission] to You. And show us our rites [of worship] and accept our repentance. Indeed, You are the Accepting of Repentance, the Merciful.

رَبَّنَا وَٱبۡعَثۡ فِيهِمۡ رَسُولٗا مِّنۡهُمۡ يَتۡلُواْ عَلَيۡهِمۡ ءَايَٰتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ وَٱلۡحِكۡمَةَ وَيُزَكِّيهِمۡۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ ١٢٩

Our Lord, and send among them a messenger from themselves who will recite to them Your verses and teach them the Book and wisdom and purify them. Indeed, You are the Exalted in Might,1 the Wise."

127- Hani İbrahim ve İsmail o Evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı:“Rabb’imiz, bizden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, hakkıyla bilensin.” 128- “Rabb’imiz, ikimizi de sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet (yarat) ve bize menasikimizi göster. Tevbelerimizi de kabul buyur. Çünkü sen tevbeleri çokça kabul edensin, çok merhametlisin.” 129- “Rabb’imiz, onlara içlerinden kendilerine Senin âyetlerini okuyacak, Kitab’ı ve Hikmet’i öğretecek ve onları arındıracak bir peygamber gönder. Şüphesiz ki sen Azizsin, Hakimsin.”

127. “Hani İbrahim ve İsmail o Evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı.” Yani İbrahim ile İsmail’in Beyt-i Şerif’in temellerini yükseltirken ve bu büyük işe devam ederkenki hallerini ve nasıl bir korku ve umut içerisinde olduklarını an! Öyle ki bu işi yapmakla birlikte Allah’tan bu amellerini kabul etmesi için niyazda bulunmuşlardı ki Allah bu amellerini oldukça kapsamlı bir şekilde faydalı kılsın.

128. “Rabb’imiz, ikimizi de sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet (yarat)” Hem kendilerinin, hem de soylarından gelecek olanların teslim, yani İslâm’a bağlı olmalarını dilemişlerdi. İslâm’ın gerçek mahiyeti kalbin yüce Rabb’ine saygı ve itaatle boyun eğmesi, emrine bağlanmasıdır ki bu, bedenin âzâlarının itaatini de içine alır. “ve bize menasikimizi göster.” Yani bunları bize gösterme ve müşahede etme tarzında öğret ki daha etkili olsun. Menasikten maksadın -ifadelerin akışının ve konunun delâlet ettiği gibi- bütün hac amelleri olması ihtimali olduğu gibi, bundan daha kapsamlı bir anlama gelme ihtimali de vardır ki, o da dinin tamamı ve bütün ibadetlerdir. Lafzın umumi gelmesi de buna delil teşkil etmektedir. Çünkü (“menasik” kökünden gelen) “nusuk” ibadet etmek demektir. Fakat örfî olarak çoğunlukla (tağlîb yoluyla) hac ibadetleri hakkında kullanılır olmuştur. Buna göre İbrahim ile İsmail’in yaptıkları dua neticede faydalı bilgiye ve salih amele muvaffak kılınmayı ihtiva etmektedir. Daha sonra kul ne olursa olsun kusurlu amelde bulunacağından ve tevbeye ihtiyacı olacağından dolayı şöyle dua etmişlerdir:“Tevbelerimizi de kabul buyur. Çünkü sen tevbeleri çokça kabul edensin, çok merhametlisin.”

129. “Rabb’imiz, onlara” yani soyumuzdan geleceklere, derecelerini daha bir yükseltici olsun, ona itaat etsinler ve onu gereği gibi tanısınlar diye “içlerinden kendilerine Senin âyetlerini okuyacak” lafzen ve ezberden okuyacak ve de ezberleterek “Kitab’ı ve Hikmet’i” manası ile “öğretecek ve onları arındıracak” salih ameller üzere eğitip kötü amellerden de -ki ruhun onlar oldukça arınmasına imkân yoktur- uzaklaştırmak suretiyle arındıracak “bir peygamber gönder. Şüphesiz ki sen Azizsin,” Hiçbir şeyin gücü karşısında imkânsız olmadığı ve her şeye kahredici gücüyle hakim olansın “Hakimsin” Her bir işi yerli yerince yapan hikmet sahibisin. İşte izzet ve hikmetinle sen onlara bu Peygamberi gönder. Yüce Allah her ikisinin de duasını kabul buyurdu ve özel olarak onların soyundan gelenlere, genel olarak da diğer bütün insanlara kendisi ile rahmet buyurduğu bu şerefli son Peygamberi gönderdi. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Ben atam İbrahim’in (Allah tarafından kabul olunan) duasıyım.” diye buyurmuştur.

Yüce Allah İbrahim’i böylece yücelttikten ve onun üstün sıfatlarına dair haber verdikten sonra şöyle buyurmaktadır:

2:130–134Page 20

وَمَن يَرۡغَبُ عَن مِّلَّةِ إِبۡرَٰهِـۧمَ إِلَّا مَن سَفِهَ نَفۡسَهُۥۚ وَلَقَدِ ٱصۡطَفَيۡنَٰهُ فِي ٱلدُّنۡيَاۖ وَإِنَّهُۥ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ لَمِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ١٣٠

And who would be averse to the religion of Abraham except one who makes a fool of himself. And We had chosen him in this world, and indeed he, in the Hereafter, will be among the righteous.

إِذۡ قَالَ لَهُۥ رَبُّهُۥٓ أَسۡلِمۡۖ قَالَ أَسۡلَمۡتُ لِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٣١

When his Lord said to him, "Submit," he said, "I have submitted [in Islām]1 to the Lord of the worlds."

وَوَصَّىٰ بِهَآ إِبۡرَٰهِـۧمُ بَنِيهِ وَيَعۡقُوبُ يَٰبَنِيَّ إِنَّ ٱللَّهَ ٱصۡطَفَىٰ لَكُمُ ٱلدِّينَ فَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنتُم مُّسۡلِمُونَ ١٣٢

And Abraham instructed his sons [to do the same] and [so did] Jacob, [saying], "O my sons, indeed Allāh has chosen for you this religion, so do not die except while you are Muslims."

أَمۡ كُنتُمۡ شُهَدَآءَ إِذۡ حَضَرَ يَعۡقُوبَ ٱلۡمَوۡتُ إِذۡ قَالَ لِبَنِيهِ مَا تَعۡبُدُونَ مِنۢ بَعۡدِيۖ قَالُواْ نَعۡبُدُ إِلَٰهَكَ وَإِلَٰهَ ءَابَآئِكَ إِبۡرَٰهِـۧمَ وَإِسۡمَٰعِيلَ وَإِسۡحَٰقَ إِلَٰهٗا وَٰحِدٗا وَنَحۡنُ لَهُۥ مُسۡلِمُونَ ١٣٣

Or were you witnesses when death approached Jacob, when he said to his sons, "What will you worship after me?" They said, "We will worship your God and the God of your fathers, Abraham and Ishmael and Isaac - one God.1 And we are Muslims [in submission] to Him."

تِلۡكَ أُمَّةٞ قَدۡ خَلَتۡۖ لَهَا مَا كَسَبَتۡ وَلَكُم مَّا كَسَبۡتُمۡۖ وَلَا تُسۡـَٔلُونَ عَمَّا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ١٣٤

That was a nation which has passed on. It will have [the consequence of] what it earned, and you will have what you have earned. And you will not be asked about what they used to do.

130- Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?! Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir. O âhirette de muhakkak salihlerdendir. 131- Rabb’i ona; “Teslim ol” dediği zaman, “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum” demişti. 132- İbrahim bunu oğullarına vasiyet etti. Yakub da “Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti, o halde siz ancak müslümanlar olarak can verin” dedi. 133- Yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına; “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman onlar; “Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz. Biz yalnızca O’na teslim olduk.” demişlerdi. 134- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz.

130. “Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?!” Yani kendini küçük düşüren, kendisini cahil konumuna koyan, aşağılamaya razı olan ve aldanan bir kimse gibi kendisini basit şeyler karşılığında satan kimselerden başkası İbrahim’in üstünlüğünü bilip tanıdıktan sonra onun dininden yüz çevirmez. İbrahim’in dinini isteyip arzulayandan daha doğru yolda ve daha mükemmel bir kimse olmadığı gibi, O’nun dininden yüz çevirenden daha aşağı kimse de olamaz. Daha sonra Yüce Allah İbrahim’in dünya ve âhiretteki durumunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir”; biz onu seçtik ve kendisini onlar sebebi ile hayırlı seçkinlerden kıldığımız amellere muvaffak kıldık. “O âhirette de muhakkak” en üstün derecelere sahip olacak “salihlerdendir.”

131-132 “Rabb’i ona Teslim ol, dediği zaman” Rabb’inin emrine uyarak: “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum, demişti.” Yani ihlâs, tevhid, muhabbet ve tevbe ile Sana teslim oldum. Buna göre Allah’ı tevhid İbrahim’in en belirgin niteliği idi. Daha sonra o, bunu soyundan gelecekler arasında miras bıraktı ve bunu onlara tavsiye etti. Bunu soyundan gelecekler arasında kalıcı bir söz olarak bıraktı. Bu da aralarında miras olarak nesilden nesile aktarıldı ve Yakub’a kadar ulaştı ve o da bunu oğullarına vasiyet etti. O halde sizler de -Ey Yakub (İsrail) oğulları-, özellikle babanız size bunu vasiyet ettiği için bu vasiyete tam anlamı ile bağlı kalmanız ve Peygamberlerin sonuncusuna tâbî olmanız gerekmektedir. Zira Yakub şöyle demişti:“Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti”; bir rahmet, bir ihsan olmak üzere sizin yararınıza bu dini seçti. O halde bu dinin gereklerini yerine getirin. Bu dinin hükümlerine uymak sizin niteliğiniz olsun. Bu dinin emrettiği ahlâk ile ahlâklanın. Bu hal üzere devam edin ki ölüm ancak siz böyle bir yol üzere iken gelip sizi bulsun. Zira bir kimse belli bir şeye bağlı kalarak yaşayacak olursa, o şekilde ölür. Ne şekilde ölürse de o şekilde diriltilir.

133. Yahudiler İbrahim’in, ondan sonra da Yakub’un dini üzere olduklarını iddia ettiklerinden dolayı Yüce Allah onların tutumlarını reddeden bir üslûpla şöyle buyurmaktadır:“Yoksa siz ölüm” yani ölümün belirtileri ve sebepleri “Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız?” Orada mı bulunuyordunuz? O vakit o çocuklarına hem onları sınamak hem de hayatta iken onlara vermiş olduğu tavsiyeyi yerine getirdiklerini bizzat görmek sureti ile gözü arkada kalmasın diye “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” demişti. Onlar da babalarının gözünü aydınlatacak şu cevabı vermişlerdi:“Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz”, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağız ve hiçbir şeyi O’na denk tutmayacağız. “Biz yalnızca O’na teslim olduk.” Böylelikle tevhid ve ameli bir arada zikretmiş oldular. Bilindiği gibi (Peygamber’in çağdaşı olan yahudiler), Yakub’un yanında hazır bulunmamışlardı. Çünkü o vakit henüz var edilmemişlerdi. Yakub’un yanında hazır olmadıklarına göre de (onların iddialarının aksine) Yüce Allah; onun, oğullarına yahudiliği değil Hanifliği vasiyet etmiş olduğunu haber vermektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

134. “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir.” Yani herkesin ameli kendisinedir. Herkes yaptığının karşılığını görecektir. Hiçbir kimse bir diğerinin günahından dolayı sorumlu tutulmayacağı gibi, kimseye de kendi imanı ve takvâsından başka bir şey fayda vermeyecektir. Öyleyse sizin bu geçmiş ümmetin dini üzere olduğunuzu iddia etmekle meşguliyetiniz ve yalnızca söz söylemekle yetinmeniz, aslı olmayan boş bir iddiadır. Aksine size düşen, gerçekten kurtuluşa elverişli midir, değil midir diye halihazırdaki durumunuza bakmaktır.

2:135Page 21

وَقَالُواْ كُونُواْ هُودًا أَوۡ نَصَٰرَىٰ تَهۡتَدُواْۗ قُلۡ بَلۡ مِلَّةَ إِبۡرَٰهِـۧمَ حَنِيفٗاۖ وَمَا كَانَ مِنَ ٱلۡمُشۡرِكِينَ ١٣٥

They say, "Be Jews or Christians [so] you will be guided." Say, "Rather, [we follow] the religion of Abraham, inclining toward truth, and he was not of the polytheists."1

135- “Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. De ki:“Hayır, Hanif olarak İbrahim’in dinine (uyarız). O, müşriklerden değildi.”

135. Yani yahudi ve hıristiyanlar ayrı ayrı müslümanları kendi dinlerine girmeye çağırarak kendilerinin hidâyet üzere, kendilerinden başkalarının ise sapık olduklarını iddia ettiler. İşte Yüce Allah Peygamberine (böyle diyenlere) açık ve kesin bir şekilde şöylece cevap vermesini emretmektedir: “Hayır,” bunun yerine biz “Hanif olarak İbrahim’in dinine” uyarız. “Hanif”ten maksat, Allah’tan başka her şeyden yüz çevirerek Allah’a yönelen, tevhidi yerine getiren, ortak ve eş koşmayı terk eden kimse demektir. İşte hidâyet ona uymaktadır. Onun dininden yüz çevirmek ise küfür ve sapıklıktır.

2:136Page 21

قُولُوٓاْ ءَامَنَّا بِٱللَّهِ وَمَآ أُنزِلَ إِلَيۡنَا وَمَآ أُنزِلَ إِلَىٰٓ إِبۡرَٰهِـۧمَ وَإِسۡمَٰعِيلَ وَإِسۡحَٰقَ وَيَعۡقُوبَ وَٱلۡأَسۡبَاطِ وَمَآ أُوتِيَ مُوسَىٰ وَعِيسَىٰ وَمَآ أُوتِيَ ٱلنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمۡ لَا نُفَرِّقُ بَيۡنَ أَحَدٖ مِّنۡهُمۡ وَنَحۡنُ لَهُۥ مُسۡلِمُونَ ١٣٦

Say, [O believers], "We have believed in Allāh and what has been revealed to us and what has been revealed to Abraham and Ishmael and Isaac and Jacob and the Descendants [al-Asbāṭ]1 and what was given to Moses and Jesus and what was given to the prophets from their Lord. We make no distinction between any of them, and we are Muslims [in submission] to Him."

136- Deyin ki:“Biz Allah’a ve bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Mûsâ’ya ve İsa’ya verilenlere ve bütün Peygamberlere Rabb’leri tarafından verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz yalnızca O’na teslim olduk.”

136. Bu âyet-i kerime kendisine iman edilmesi gereken her şeyi kapsamaktadır. Şu bilinmelidir ki iman, bu esasların kalpten tam anlamıyla tasdik ve ikrar edilmesidir ki bu aynı zamanda hem kalbin amellerini, hem de beden âzâlarının amellerini içine almaktadır. Bu itibarla İslâm imanın kapsamına girdiği gibi, bütün salih ameller de imanın kapsamı içerisindedir. Salih ameller imandandır ve imanın sonuçlarındandır. İman (yalnız başına) mutlak olarak zikredilecek olursa, sözü geçen bütün bu hususlar imanın kapsamına girer. İslâm da aynı şekilde mutlak olarak zikredildiği takdirde iman da onun kapsamına girer. Şayet her ikisi birlikte zikredilecek olurlarsa o zaman iman, kalpte bulunan ikrar ve tasdikin adı; İslâm ise zahiri amellerin adı olur. İman ve salih amellerin birlikte zikredilmesi halinde de durum böyledir. Yüce Allah’ın:“Deyin ki” buyruğu, kalplerinizle uyum halinde olmak üzere, dillerinizle de söyleyin, demektir. İşte mükâfata ve ecir almayı gerektiren “tam deme/söyleme” böyle olur. Kalbin itikadı olmaksızın dil ile söylemek nifak ve küfür olduğu gibi, kalbin amelinden yoksun bulunan sözün de etkisi yoktur ve faydası pek azdır. Söz hayırlı olup beraberinde imanın aslı bulunması halinde, kulun ecir alması söz konusu olmakla birlikte durum böyledir. Ancak yalın bir söz ile kalbî amelin eşlik ettiği söz arasında da önemli bir fark vardır. Yüce Allah’ın:“Deyin ki...” buyruğunda akidenin açıkça ilan edilmesine ve akideye davete işaret vardır. Zira dinin aslı ve temeli akidedir. “İman ettik” buyruğunda ve benzeri gibi bir fiilin bütün ümmete nispet edilerek sâdır olduğu belirtilen buyruklarda ise ümmetin hep beraber Allah’ın ipine sıkı sıkıya sarılması ve birbirleri ile kaynaşmaları gerektiğine bir işaret vardır. Tâ ki onların davetleri de, amelleri de bir olsun. Bu buyrukta zımnen tefrika/ayrılık da yasaklanmaktadır. Yine bu buyrukta mü’minlerin tek bir beden gibi oldukları gerçeğine de işaret edilmektedir. Yüce Allah’ın:“Deyin ki: Biz Allah’a... iman ettik” buyruğunda insanın kayıtlamak sureti ile imanı kendisine izafe etmesinin caiz olduğuna, hatta bunun farz olduğuna delil vardır. Ancak “Ben mü’minim” ve benzeri ifadeler böyle (İman ettik vb. fiil cümleleri gibi) değildir. Zira “Ben mü’minim” vb. ifadeler ancak Allah’ın meşieti ile istisna edilerek (Ben inşaallah mü’minim, şeklinde) söylenebilir. Çünkü (inşaallah demeden “Ben mü’minim” demek) kişinin nefsisini tezkiye etmesi ve kendisi hakkında (kamil) imana sahip olduğunu iddia etmesi anlamına gelir. Yüce Allah’ın:“Biz Allah’a... iman ettik” buyruğunda Allah’ın Vâcibu’l-Vücud olduğu, bir ve tek olduğu, kemâl sıfatlarına sahip bulunduğu, her türlü eksiklik ve kusurdan münezzeh olduğu, bütün ibadetlerin yalnızca kendisine yapılması gerektiği ve bu hakka yalnızca O’nun sahip olduğu; ibadetin hiçbir bölümüne O’ndan başkasının ortak edilmemesi, hiçbir şekilde başkasının O’na ortak koşulmaması gerektiği ifade edilmektedir. “Bize indirilene” buyruğu Kur’ân’ı ve Sünnet’i kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah:“Ve Allah sana Kitab’ı ve Hikmet’i indirdi.”(en-Nisa, 4/113) buyurmaktadır. Bunun da kapsamına Allah’ın Kitab’ının ve Rasûlü’nün Sünnetinin ihtiva etmiş olduğu Yaratıcının sıfatlarına, rasûllerinin sıfatlarına, âhiret gününe, geçmiş ve geleceğe dair gaybi bilgilere, yine onların içerdiği Şer’î emir ve hükümlere, cezaî hükümlere ve diğerlerine iman etmek de dahildir. “İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene…” Burada, tüm peygamberlere indirilmiş bütün kitaplara iman, genel olarak bütün peygamberlere özel olarak da –üstünlükleri ve büyük Şeriatleri getirmeleri dolayısıyla- âyet-i kerimede açıkça sözü edilen peygamberlere iman vurgulanmaktadır. Peygamberlere ve kitaplara imanda göz önünde bulundurulması gereken husus, genel ve kapsamlı şekilde hepsine iman etmektir. Bundan sonra ise mufassal olarak (ismen bilinenlere de) öylece iman etmek icap eder. “Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.” Aksine onların tümüne iman ederiz. İşte bu müslümanların bir özelliğidir. Bu özellikle onlar belli bir din üzere olduğunu iddia eden herkesten ayrılırlar. Yahudiler, hıristiyanlar, sabiîler ve diğerleri -her ne kadar birtakım Peygamber ve kitaplara iman ettiklerini iddia ediyor iseler de- kendi kitapları ve peygamberleri dışındakileri inkar etmektedirler. Böylelikle peygamberler ve kitaplar arasında ayrım yaparlar, kimi peygamber ve kitaplara iman ederken, kimilerini inkar ederler. Onların bu inkar ve yalanlamaları ise tasdikleri ile tezat teşkil etmektedir. Zira kendisine iman ettiklerini iddia ettikleri peygamber de diğer peygamberleri, özellikle de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i tasdik etmiştir. Bunlar Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanladıklarına göre kendi peygamberlerini ve onların verdiği haberleri de yalanlamış ve kendi peygamberlerini inkâr etmiş olurlar. Yüce Allah’ın:“ve bütün Peygamberlere Rabb’leri tarafından verilenlere iman ettik” buyruğunda dünya ve âhiret mutluluğunun ayrılmaz bir parçası olan gerçek lütfun din bağışı olduğuna açık delil vardır. Zira Yüce Allah bizlere; Peygamberlere verilen büyük mülk, hükümdarlık, mal ve benzeri şeylere iman etmemizi emretmemiştir. Aksine O bizlere, peygamberlerine verilen kitap ve şeriatlara iman etmemizi emretmiştir. Yine bu buyrukta peygamberlerin, Allah’tan aldıklarını tebliğ eden kimseler ve Allah ile insanlar arasında Allah’ın dininin tebliğ edilmesi hususunda aracı olduklarına ancak “emir namına hiçbir şeye sahip olmadıklarına” açık delil vardır. “Rabb’leri tarafından” buyruğunda da Allah’ın kullarının kâmil Rabb’i olduğuna işaret vardır. İşte bu kemal Rububiyetinin bir tecellisi olarak onlara kitaplar indirmiş ve peygamberler göndermiştir. O’nun Rububiyeti onları başıboş ve ihmal edilmiş halde bırakılmamalarını gerektirir. Peygamberlere verilenler Rabb’lerinden geldiğine göre peygamberler ile peygamberlik iddiasında bulunanlar arasındaki fark da ortaya çıkmaktadır. Aralarındaki fark ise sırf neye davet ettiklerinin bilinmesi ile anlaşılabilir. Peygamberler hayırdan başka bir şeye çağırmazlar ve sadece her türlü kötülüğü yasaklarlar. Onların her birisi diğerini tasdik eder ve onun doğru olduğuna dair şahitlik eder, aralarında herhangi bir muhalefet veya çelişki olmaz. Çünkü onların getirdikleri Rabb’lerinden gelmiştir. “Eğer o Allah’tan başkasından gelse idi, elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı.”(en-Nisa, 4/82) Peygamberlik iddiasında bulunanların durumu ise çok daha farklıdır. Bu iddiada bulunanların verdikleri haberlerin, emir ve yasakların birbirleri ile çelişmeleri kaçınılmazdır. Nitekim bu iddiada bulunanların hallerini tetkik eden ve davet ettikleri şeyi bilen kimseler bunu açıkça anlarlar. Yüce Allah özel ve genel olarak iman edilecek şeylerin tümünü beyan etmekle birlikte, amelsiz sözün bir faydası olmadığından “Biz yalnızca O’na teslim olduk.” buyurmaktadır. Yani biz O’nun azâmetine saygı ile eğilenler, zahir ve batınımızla ibadetine bağlı kalan kimseleriz. İbadetimizi yalnız O’na halis kılarız. “Halis kılma”; “Ona” anlamındaki “له” kelimesinin daha önce zikredilmesinden anlaşılmaktadır. Bu âyet-i kerime oldukça özlü ve kısa olmakla birlikte, tevhidin üç türü olan rububiyet tevhidi, ulûhiyet tevhidi, isim ve sıfatların tevhidini kapsamakta; bütün peygamberlere ve kitaplara imana; ismi sayılan peygamberlerin faziletine; kalp, dil ve âzâlar ile tasdike, bütün bu hususlarda Allah’a ihlâs ile bağlanmaya; doğru söyleyen Peygamberler ile yalancı olup da Peygamberlik iddiasında bulunanların birbirinden farklı olduklarına, yüce yaratıcının kullarına neleri nasıl söylemeleri gerektiğini öğretmesine, onun dünya ve âhiret mutluluğuna sıkı sıkıya bağlı bulunan dini nimetleri onlara ihsan edip rahmetini onlara bağışladığına delâlet etmektedir. Kitab’ını (gerekli) her şeyin açıklaması, iman eden bir topluluk için de bir hidâyet ve rahmet kılan Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir.

2:137Page 21

فَإِنۡ ءَامَنُواْ بِمِثۡلِ مَآ ءَامَنتُم بِهِۦ فَقَدِ ٱهۡتَدَواْۖ وَّإِن تَوَلَّوۡاْ فَإِنَّمَا هُمۡ فِي شِقَاقٖۖ فَسَيَكۡفِيكَهُمُ ٱللَّهُۚ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ ١٣٧

So if they believe in the same as you believe in, then they have been [rightly] guided; but if they turn away, they are only in dissension, and Allāh will be sufficient for you against them. And He is the Hearing, the Knowing.

137- Artık eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, muhakkak hidâyet bulurlar. Şâyet yüz çevirirlerse, mutlaka apaçık bir ayrılığa düşerler. Onlara karşı sana Allah yeter. O her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.

137. Yani ey mü’minler topluluğu! Eğer kitap ehli de sizin iman ettiğiniz gibi bütün peygamberlere, bütün kitaplara ve bunların kapsamına ilk ve öncelikli olarak giren peygamberlerin sonuncusu ve en faziletlisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve Kur’ân-ı Kerîm’e iman edip de yalnızca Allah’a teslim olur ve peygamberlerden hiçbirisi arasında ayrım gözetmeyecek olurlarsa, işte o vakit “muhakkak” Naim Cennetlerine ulaştıran Sırat-ı Müstakim’e doğru “hidâyet bulurlar.” Yani bu şekilde iman etmedikleri sürece onların hidâyete giden yolu bulmalarına imkân yoktur. Hiçbir şekilde durum onların:“Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dedikleri gibi veya hidâyet ve doğru yolun yalnızca izledikleri yola münhasır olduğu şeklindeki iddiaları gibi değildir. “Hidâyet” hakkı bilmek ve onunla amel etmektir. Bunun zıddı ise ilimden ve ilmin akabinde amelden sapmaktır. İşte bu onların haktan yan çizip hidayetten yüz çevirmelerinin ardından üzerinde oldukları “ayrılık”tır. Ayrılık içerisinde bulunan, Allah ve Rasûlü bir tarafta, kendisi ise ayrı bir tarafta olan kimse demektir. Ayrılık içerisinde olmak Allah ve Rasûlü ile sınır mücadelesine girmeyi, Allah ve Rasulüne ileri derecede düşmanlığı gerektirir. Bu da Allah Rasûlü’ne eziyet etmek için çalışma sonucunu doğurur. Bundan dolayı Allah, Rasûlü’ne onlara karşı yeterli geleceği vaadinde bulunmuştur. Çünkü O, değişik dillerde olan ve türlü türlü ihtiyaçları dile getiren bütün sesleri “işitendir”. Onların önlerindekini de arkalarındakini de, gizliyi de açığı da zahiri de batını da “bilendir”. Durum bu olduğuna göre, Allah onların kötülüklerine karşı sana yeter. Nitekim Allah, Rasûlü’ne vaat ettiğini gerçekleştirmiş ve O’nu onlara üstün ve galip kılmıştır. O kadar ki, onların kimilerini öldürmüş, kimilerini esir almış, kimilerini sürgüne göndermiş ve alabildiğine darmadağın etmiştir. İşte bu buyrukta Kur’ân’ın mucizelerinden bir mucize vardır. Zira o, bir şeyi vukûundan önce haber vermiş ve o, tıpkı haber verdiği şekilde vukûa gelmiştir.

2:138Page 21

صِبۡغَةَ ٱللَّهِ وَمَنۡ أَحۡسَنُ مِنَ ٱللَّهِ صِبۡغَةٗۖ وَنَحۡنُ لَهُۥ عَٰبِدُونَ ١٣٨

[And say, "Ours is] the religion of Allāh. And who is better than Allāh in [ordaining] religion? And we are worshippers of Him."

138- Allah’ın boyası(na sarılın). Kimin boyası Allah’ınkinden daha güzel olabilir ki? Biz yalnız O’na ibadet edenleriz.

138. “Allah’ın boyası(na sarılın)” Yani Allah’ın dini demek olan Allah’ın boyasından ayrılmayın ve bu dinin gereklerini yerine getirin. Zahirî ve batınî bütün amelleri ile onu uygulayın. Akidesine de sarılın ve bunu sürekli olarak yapın. Tâ ki bu din sizin boyanız ve ayrılmaz bir niteliğiniz olsun. Bu dine bağlılık sizin bir niteliğiniz olunca da artık isteyerek, kendi tercihinizle ve seve seve onun emirlerine uyarsınız ve bu din, sizin için bir elbisenin ayrılmaz bir niteliği olan boya gibi tabiatınız haline gelir. Bunun sonucunda da siz dünyevi ve uhrevi saadeti elde edersiniz. Çünkü din üstün ahlâki değerlere, güzel amellere ve yüce işlere teşvik eder. Bundan dolayı üstün akılların şaşkınlığını dile getiren teaccüp (hayret) ifadesi ile: “Kimin boyası Allah’ınkinden daha güzel olabilir ki?” diye buyurmaktadır. Bu, “O’nun boyasından daha güzel bir boya olamaz” demektir. Allah’ın boyası ile diğer boyalar arasındaki farkı görmek için bir örnek isteyen kimse herhangi bir şeyi zıddıyla kıyaslasın. Şimdi bir tarafta Rabb’ine sağlam bir iman ile iman etmiş, sonra bununla birlikte onun etkileri olan kalbî huşu, bedeni azalar ile emirlere bağlılık gibi her tür güzel nitelik ile bezenmiş, mükemmel ahlâkı elde edip çirkin her bir nitelikten, her bir bayağı davranış ve kusurdan uzaklaşmış, sözü ve fiiliyle doğru, sabırlı, tahammüllü, iffetli, şecâat sahibi, söz ve davranışları ile iyilikte bulunan, Allah’ı seven, Allah’tan korkan, O’nun rahmetini uman, mutlak Mabud’a karşı ihlâslı, o mabudun kullarına da iyiliksever olduğu bir makama ulaşmış bir kul… Diğer tarafta da Rabb’ini inkar eden, O’nan uzaklaşan ve diğer yaratılmışlara yönelen, küfür, şirk, yalan, hainlik, düzenbazlık, aldatma, iffetsizlik, söz ve davranışları ile kötülük gibi sıfatlara sahip olan, Mabud’a karşı ihlâslı, kullarına karşı da iyiliksever olmayan başka biri… Şimdi bu ikisini birbirine kıyas et! Böyle bir kıyaslamayı yapacak olursak, ikisi arasındaki büyük farkı açıkça görürüz ve bunun sonucunda Allah’ın boyasından daha güzel bir boya olmadığını açıkça tespit ederiz. Bu buyruktan Allah’ın dini dışında boyanılan boyalardan daha çirkini olmadığı da anlaşılmaktadır. “Biz yalnız O’na ibadet edenleriz.” buyruğu ise bu boyanın mahiyetini beyan etmektedir ki o da ihlâs ve mutabaat (Peygambere tâbî olmak) şeklindeki iki esası yerine getirmekten ibarettir. Çünkü “ibadet” Allah’ın sevdiği ve razı olduğu her türlü zahiri ve batin amellerle sözleri kapsar. Bunların ibadet olabilmeleri ise Yüce Allah’ın bunu Rasûlü vasıtası ile meşru kılmış olmasına bağlıdır. İhlâs ise kulun yaptığı bu amellerde yalnızca Allah’ın rızasını gözetmesi demektir. İşte bu buyrukta da (“ona” anlamındaki) “له” kelimesinin önce gelmesi hasr (yalnız) anlamını vermektedir. Yine Yüce Allah: “Biz yalnız O’na ibadet edenleriz” buyruğunda onların bu niteliğe sahip olduklarını ve bunun onlar üzerinde adeta ayrılmaz bir boya haline geldiğini göstermesi için sübut ve istikrar (devamlılık) anlamlarına delâlet eden ism-i fail ( عابدون : ibadet edenleriz) kalıbını kullanmıştır.

Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
Layout

Читать на русском