As-Sa'diAl‑Baqarah · 2:139–150

As-Sa'di · Tafsir · in Turkish

Al-Baqarah 2:139–150

2:139Page 21

قُلۡ أَتُحَآجُّونَنَا فِي ٱللَّهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمۡ وَلَنَآ أَعۡمَٰلُنَا وَلَكُمۡ أَعۡمَٰلُكُمۡ وَنَحۡنُ لَهُۥ مُخۡلِصُونَ ١٣٩

Say, [O Muḥammad], "Do you argue with us about Allāh while He is our Lord and your Lord? For us are our deeds, and for you are your deeds. And we are sincere [in deed and intention] to Him."

139- De ki:“Bizimle Allah hakkında mı çekişiyorsunuz? Hâlbuki O, bizim de Rabb’imiz, sizin de Rabb’inizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Biz yalnızca O’na ihlâsla bağlananlarız.”

139. “De ki: “Bizimle Allah hakkında mı çekişiyorsunuz?”(Çekişme ve karşılıklı delil getirme anlamındaki) “المحاجة”, ihtilaflı meseleler hakkında iki ve daha fazla kişi arasındaki tartışma demektir. Bu tartışmada hasımlardan her biri kendi görüşünü haklı çıkarmayı, hasmının görüşünü ise çürütmeyi ister. O bakımdan her bir kişi kendi görüşüne delil getirmeye gayret eder. Tartışmada beklenen, en güzel yolla yürütülmesi, yanlış yolda olan kimseyi doğruya, hakka çevirecek en kısa yoldan yapılması ve inat eden kimseye karşı delil getirip hakkı açıklığa kavuşturarak batılın ne olduğunun beyan edilmesidir. Eğer tartışma bu özelliklerin dışına çıkacak olursa, artık bu boşu boşuna bir inatlaşma ve faydasız bir cedelleşme olur. Bu da birçok kötülüklerin ortaya çıkmasına sebep olur. İşte ehli kitap da Allah’a müslümanlardan daha çok yakın olduklarını iddia ediyorlardı. Bu ise belge ve delil ile ispatlanması gereken kuru bir iddiadan ibaretti. Zira herkesin Rabb’i bir ve tek olduğuna, bizden başka Rabb’iniz olmadığına, bizim amelimizin bize, sizin ameliniz de size olduğuna göre, bu konuda bizler ile sizler arasında hiçbir fark yoktur. Bu da her iki kesimden herhangi birisinin başkasına göre Allah’a daha çok yakın olmasını gerektirmez. Çünkü belli bir konuda ortak olunmasına rağmen ve ortada herhangi bir fark söz konusu da değilken ayrıma gitme iddiası batıl bir iddiadır. Birbirine benzer şeyleri, birbirinden ayrı mütâlâa etmektir, apaçık bir inatlaşmadır ve hakka karşı kibirlenmedir. Üstünlük ancak ve ancak salih amellerin yalnızca Allah için ihlâsla yapılmasındadır. Bu ise yalnızca mü’minlerin sahip oldukları bir niteliktir. O halde mü’minlerin diğerlerine göre Allah’a daha yakın oldukları ortaya çıkmaktadır. Çünkü ihlâs, halâsın (kurtuluşun) yoludur. İşte Rahman olan Allah’ın gerçek dostları ile şeytanın dostları arasındaki fark budur. Üstünlük, akıl sahiplerinin kabul ettiği ve son derece cahil ve hakka karşı inatla kibirlenenden başkasının tartışma konusu etmediği gerçek niteliklerle söz konusu olur. Bu âyet-i kerimede tartışma yöntemi de çok incelikli bir şekilde gösterilmekte ve şu esas ifade edilmektedir: Benzer şeyler ortak hükümlere sahiptir, farklı şeylerin hükümleri de farklıdır.

2:140Page 21

أَمۡ تَقُولُونَ إِنَّ إِبۡرَٰهِـۧمَ وَإِسۡمَٰعِيلَ وَإِسۡحَٰقَ وَيَعۡقُوبَ وَٱلۡأَسۡبَاطَ كَانُواْ هُودًا أَوۡ نَصَٰرَىٰۗ قُلۡ ءَأَنتُمۡ أَعۡلَمُ أَمِ ٱللَّهُۗ وَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّن كَتَمَ شَهَٰدَةً عِندَهُۥ مِنَ ٱللَّهِۗ وَمَا ٱللَّهُ بِغَٰفِلٍ عَمَّا تَعۡمَلُونَ ١٤٠

Or do you say that Abraham and Ishmael and Isaac and Jacob and the Descendants were Jews or Christians? Say, "Are you more knowing or is Allāh?" And who is more unjust than one who conceals a testimony1 he has from Allāh? And Allāh is not unaware of what you do.

140- Yoksa siz “İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve oğulları da yahudi veya hıristiyan idi” mi diyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” Yanındaki Allah’tan gelen şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.

140. “Yoksa siz “İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve oğulları da yahudi veya hıristiyan idi” mi diyorsunuz?” İşte bu onların bir diğer iddiaları ve Allah’ın peygamberleri hakkında ortaya attıkları başka bir tartışmadır. Sözü geçen bu peygamberlere müslümanlardan daha yakın olduklarını iddia etmişlerdi. Allah da onların bu iddialarını:“Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” diyerek reddetmektedir. Yüce Allah (bir başka yerde de): “İbrahim bir yahudi değildi, bir hıristiyan da değildi. O hanif bir müslümandı, müşriklerden de değildi.”(Ali İmran, 3/67) buyurmaktadır. Onlar ise; “Hayır, İbrahim yahudi veya hıristiyan idi” derler. Bu durumda ya doğru söyleyen ve bilenler onlardır yahut da bunu bilen ve doğru söyleyen Allah’tır. Bunlardan birisi kaçınılmaz olarak geçerlidir. Bu sorunun cevabı ise müphem bırakılmıştır. Ancak gâyet açık ve nettir. Hatta meselenin apaçık ortada olmasından ötürü, “Elbette Allah daha iyi bilir, daha doğru söyler” gibi bir şey söylemeye gerek bile yoktur. Çünkü durum herkes için açıkça ortadadır. Zira bu, tıpkı “Gece mi daha aydınlıktır, gündüz mü? Ateş mi daha sıcaktır, yoksa su mu? Şirk mi daha güzeldir, yoksa tevhid mi?” sorularının cevabı gibidir. Bu gibi soruların cevabını ise azıcık aklı olan herkes bilir. Hatta kendileri de bunu çok iyi bilirler. İbrahim’in de, diğer peygamberlerin de yahudi veya hıristiyan olmadığını çok iyi bilmektedirler. Ne var ki onlar bu bilgiyi ve tanıklığı gizlediler. Bundan dolayı zulümleri en büyük zulümdür. Ve işte bundan dolayı Yüce Allah:“Yanındaki Allah’tan gelen şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir?” diye buyurmaktadır. Yani bu, insanlar tarafından değil Allah tarafından kendilerine tevdi edilmiş bir şahitliktir. Öyleyse bu şahitliğin yerine getirilmesi için gereken ihtimamı göstermeliydiler. Onlar ise bu şahitliği gizlediler ve onun tam zıddını açığa vurdular. Böylelikle hakkı gizlemek ve hakkı söylememek ile bâtılı açıklamak ve bâtıla davet etmek gibi iki büyük cürümü birlikte işlediler. Bu en büyük zulüm değil midir? Allah’a andolsun ki öyledir ve Allah bundan dolayı onları en ağır şekilde cezalandıracaktır. İşte bu sebepten Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Bilakis Allah onların amellerini tek tek saymış, tespit etmiştir. Bu amellerin cezasını da saklamıştır. Görecekleri ceza ne kötüdür! Zalimlerin barınağı olan Cehennem ateşi ne kötüdür! Yüce Allah’ın cezalandıracağı amelleri ihtiva eden âyetlerin akabinde ilim ve kudretini söz konusu etmesi konusunda Kur’ân’ın izlediği yol işte budur. Bu, vaat ve tehdit, teşvik ve korkutma ifade eder. Aynı şekilde hükümlerin akabinde Allah’ın güzel isimlerinin anılması, dini ya da cezai emirlerin bu güzel isimlerin sonuçlarından ve gereklerinden olduğunu, bu isimlerinin bunu gerektirdiğini ifade eder. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

2:141Page 21

تِلۡكَ أُمَّةٞ قَدۡ خَلَتۡۖ لَهَا مَا كَسَبَتۡ وَلَكُم مَّا كَسَبۡتُمۡۖ وَلَا تُسۡـَٔلُونَ عَمَّا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ١٤١

That is a nation which has passed on. It will have [the consequence of] what it earned, and you will have what you have earned. And you will not be asked about what they used to do.

141- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz.

141. Bu âyet-i kerimenin tefsiri daha önce (Bakara, 134) geçmişti. Tekrar edilmesindeki hikmet ise yaratılmışlara güvenip dayanmamak gerektiğini, esas olanın, insanın sahip olduğu nitelikler olduğunu, yoksa geçmişlerinin ve atalarının yaptıkları olmadığını ortaya koymak içindir. “Gerçek fayda birtakım kimselerin soyundan gelmekle değil, amellerle elde edilir,” demektir.

2:142Page 22

۞ سَيَقُولُ ٱلسُّفَهَآءُ مِنَ ٱلنَّاسِ مَا وَلَّىٰهُمۡ عَن قِبۡلَتِهِمُ ٱلَّتِي كَانُواْ عَلَيۡهَاۚ قُل لِّلَّهِ ٱلۡمَشۡرِقُ وَٱلۡمَغۡرِبُۚ يَهۡدِي مَن يَشَآءُ إِلَىٰ صِرَٰطٖ مُّسۡتَقِيمٖ ١٤٢

The foolish among the people will say, "What has turned them away from their qiblah,1 which they used to face?"2 Say, "To Allāh belongs the east and the west. He guides whom He wills to a straight path."

142- İnsanlardan birtakım akılsızlar; “Onları daha önce yöneldikleri kıblelerinden döndüren nedir?” diyecekler. De ki:“Doğu da, batı da Allah’ındır. O, dilediği kimseyi dosdoğru yola iletir.”

142. Bu âyet-i kerime bir mucize, bir teselli, mü’minlerin kalplerini tatmin, bir itiraz ve ona dair üç yönden cevap ihtiva etmekte; Allah’ın hükmüne ve dinine karşı itiraz edenlerin niteliği ile müslümanların niteliğini ortaya koymaktadır. Yüce Allah insanlar arasından akılsız birtakım kimselerin itiraz edeceklerini haber vermektedir. Akılsızlar ise bizzat kendi maslahatlarını dahi bilemeyen, aksine onları zâyi edip en basit değerler karşısında değiştiren kimselerdir. Yahudiler, hıristiyanlar ve Allah’ın hüküm ve şeriatlerine itiraz eden benzeri kimseler hep akılsızdır. Şöyle ki; müslümanlar önceleri Mekke’de kaldıkları sürece (namazlarında) Beytü’l-Makdis’e yönelmekle emrolunmuşlardı. Daha sonra Medine’ye hicretten itibaren yaklaşık bir buçuk yıl kadar bir süre de aynı yere yönelmekle emrolunmuşlardı. Yüce Allah ilerde bir kısmına işaret edeceği birtakım hikmetler dolayısı ile Kabe’ye yönelmelerini emretti. O’nun hikmeti de bu emri vermesini gerektiriyordu. Böylelikle Yüce Allah insanlar arasından birtakım akılsızların mutlaka:“Onları daha önce yöneldikleri kıblelerinden döndüren nedir?” diyeceklerini müslümanlara haber vermektedir. Yani onları Beytu’l-Makdis’e dönmekten alıkoyan şey nedir? Daha önce yöneldikleri kıble ise Beytü’l-Makdis idi. Bu, Yüce Allah’ın hüküm ve Şeriatına bir itirazdır. O’nun lütuf ve ihsanına bir itirazdır. Yüce Allah mü’minleri teselli ederek bunun meydana geleceğini haber vermekte, ancak bu itirazı kıt akıllı, kısır düşünceli ve dine bağlılığı zayıf kimselerin yapacağını belirtmektedir. Öyleyse onlara aldırış etmeyin, çünkü bu sorunun kaynağı artık bilinmektedir. Zaten aklı başında bir kimse akılsız bir kimsenin itirazına aldırış etmez ve onu kafasına takmaz. Âyet-i kerime aynı şekilde Yüce Allah’ın hükümlerine cahil ve hakka karşı bile bile inat eden sefihlerden başkasının itiraz etmeyeceğini de göstermektedir. Aklı başında doğru yol üzerinde yürüyen bir mü’min ise Rabb’inin hükümlerini kabul ile karşılar, onlara itaat ve teslimiyetle bağlı olduğunu ortaya koyar. Nitekim Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:“Allah ve Rasûlü bir işi hükme bağladığında hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadına o işlerinde istediklerini yapmak hakkı yoktur.”(el-Ahzab, 33/36); “Hayır! Rabb’ine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.”(en-Nisa, 4/65); “Aralarında hükmetmek üzere Allah’a ve Rasûlü’ne davet olunduklarında mü’minlerin sözleri ancak; “İşittik ve itaat ettik” demektir.” (en-Nur, 24/51) Yüce Allah’ın; “akılsızlar” buyruğunda, aslında onların sözlerine cevap vermeye gerek bırakmayacak ve aldırmamayı haklı çıkartacak bir mana vardır; ancak bununla birlikte Yüce Allah bu şüpheyi cevapsız bırakmayıp izale etmekte ve birtakım kalplerde ortaya çıkabilecek itirazların varlığı ihtimali ile bu şüphenin gerçek yüzünü açığa çıkartıp onlara cevap olmak üzere “De ki: Doğu da, batı da Allah’ındır. O dilediği kimseyi dosdoğru yola iletir.” diye buyurmaktadır. Yani doğu da batı da Allah’ın mülkü olduğuna göre, O’nun mülkü dışında hiçbir cihet kalmamaktadır. Bununla birlikte O dilediği kimseyi dosdoğru yola iletir. İşte İbrahim aleyhisselam’ın dininin bir parçasını teşkil eden bu kıbleye sizleri iletmesi de dilediği kimseleri dosdoğru yola iletmenin bir parçasıdır. O halde Yüce Allah’ın mülkü kapsamı içerisinde bulunan bir kıbleye sizi yönlendirdiği için itiraz edenlerin itirazlarının sebebi ne? Çünkü siz O’nun mülkünde olmayan bir tarafa dönmüş değilsiniz. Durumun böyle olması, yalnızca O’nun emrine teslimiyeti gerektirir. Nasıl böyle olmasın ki? Çünkü Allah’ın üzerinizdeki lütfunun hidâyet ve ihsanının bir delili de sizi buna iletmiş olmasıdır. Size itiraz eden aslında -sizi kıskandığı ve çekemediği için- Allah’ın lütfuna itiraz etmektedir. Yüce Allah’ın:“O dilediği kimseyi dosdoğru yola iletir” buyruğu mutlak bir buyruktur. Mutlak buyruklar ise mukayyede hamledilir (onunla birlikte değerlendirilir). Şüphesiz hidâyet ve dalâletin Yüce Allah’ın hikmet ve adaletinin gerektirdiği birtakım sebepleri vardır ve o hitabının başka yerlerinde hidâyetin birtakım sebeplerini de bildirilmektedir. Kul bu sebepleri yerine getirdiği takdirde hidâyeti elde eder. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“Allah onunla rızasına uyanları selamet yollarına hidâyet eder.”(el-Maide, 5/16) Bu âyet-i kerimede bu ümmetin hidâyet bulmasını gerektiren sebep, bütün hidâyet türleri ile ve mutlak olarak (kayıtsız olarak) gelmiştir. Bu hidâyet de Allah’ın bu ümmete bir lütuf ve ihsanıdır. Bu yüzden Yüce Allah bir sonraki ayette şöyle buyurmaktadır:

2:143Page 22

وَكَذَٰلِكَ جَعَلۡنَٰكُمۡ أُمَّةٗ وَسَطٗا لِّتَكُونُواْ شُهَدَآءَ عَلَى ٱلنَّاسِ وَيَكُونَ ٱلرَّسُولُ عَلَيۡكُمۡ شَهِيدٗاۗ وَمَا جَعَلۡنَا ٱلۡقِبۡلَةَ ٱلَّتِي كُنتَ عَلَيۡهَآ إِلَّا لِنَعۡلَمَ مَن يَتَّبِعُ ٱلرَّسُولَ مِمَّن يَنقَلِبُ عَلَىٰ عَقِبَيۡهِۚ وَإِن كَانَتۡ لَكَبِيرَةً إِلَّا عَلَى ٱلَّذِينَ هَدَى ٱللَّهُۗ وَمَا كَانَ ٱللَّهُ لِيُضِيعَ إِيمَٰنَكُمۡۚ إِنَّ ٱللَّهَ بِٱلنَّاسِ لَرَءُوفٞ رَّحِيمٞ ١٤٣

And thus We have made you a median [i.e., just] community that you will be witnesses over the people and the Messenger will be a witness over you. And We did not make the qiblah which you used to face except that We might make evident who would follow the Messenger from who would turn back on his heels.1 And indeed, it is difficult except for those whom Allāh has guided. And never would Allāh have caused you to lose your faith [i.e., your previous prayers]. Indeed Allāh is, to the people, Kind and Merciful.

143- Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık ki siz bütün insanlar üzerine şahitler olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun. Senin (daha önce) yönelmekte olduğun yeri ise Peygambere uyanlarla iki ökçesi üzerinde geri dönenleri bilelim (ortaya koyalım) diye kıble yaptık. O, elbette Allah’ın hidâyet eylediği kimselerden başkasına mutlaka ağır gelecekti. Allah imanınızı zayi edecek değildir. Gerçekten Allah insanlara karşı raûftur, çok merhametlidir.

143. “Böylece sizi vasat” adaletli ve hayırlı “bir ümmet kıldık.” Vasatın dışında kalan şeyler ise uç noktalardır ki, bunlar da tehlike sınırları içerisinde demektir. Allah bu ümmeti bütün dini hususlarda vasat kılmıştır: Peygamberler hususunda bu ümmetin tutumu vasattır. Hıristiyanlar gibi Peygamberler hususunda aşırı gidenler ile yahudiler gibi Peygamberler hakkında olmadık iddialarda bulunanlar arasında vasattır. Çünkü bu ümmet kendilerine yakışan şekilde hepsine iman etmiştir. Şeriati itibari ile de bu ümmet vasattır. Ne yahudilerin aşırılıkları ne de hıristiyanların gevşeklikleri söz konusudur. Temizlik ve yiyecekler konusunda da vasattır. İbadet ve dualarının ancak havra ve mabetlerinde geçerli olan yahudilere benzemezler. Yahudiler necis şeylerden su ile temizlenemezler. Onlara ceza olmak üzere bazı temiz şeyler de kendilerine haram kılınmıştır. Bu ümmet hiçbir şeyi necis kabul etmeyen, hiçbir şeyi haram kabul etmeyen aksine önlerine gelen her şeyi mubah karşılayan hıristiyanlara da benzemezler. Aksine bu ümmetin temizliği en mükemmel ve en eksiksiz şekildedir. Allah onlara hoş ve temiz olan yiyecek, içecek, giyecekleri ve evlilik yolu ile karşı cinsi mubah kılmıştır. Bunlardan pis ve murdar olanları da bu ümmete haram kılmıştır. Öyleyse bu ümmet dini itibari ile en kâmil, ahlâkı itibari ile en üstün, amelleri itibari ile en faziletli ümmettir. Bu ümmete Yüce Allah kendileri dışında kalan hiçbir ümmete vermediği ilmi, güzel ahlâkı, adalet ve ihsanı bahşetmiştir. Bundan dolayı bu ümmetin mensupları “vasat bir ümmet” olmuşlardır. Olgundurlar, mutedildirler. Bunun sebebi ise:“bütün insanlar üzerine şahitler” olmalarıdır. Bu ise onların adaletli olmaları ve adaletle hükmetmeleri dolayısıyladır. Başka dinlere mensup insanlar hakkında hüküm verirler; başkaları ise onlar hakkında hüküm veremez. Bu ümmetin kabul görerek lehine tanıklık ettiği her bir şey makbuldür. Bu ümmetin reddedip aleyhine tanıklık ettiği her şey de merduttur, geçersizdir. Şâyet; hasım tarafların birbirleri aleyhindeki sözleri makbul olmamakla birlikte bu ümmetin başkaları hakkındaki hükmü nasıl kabul edilir? diye sorulacak olursa, şöyle cevap verilir: Hasımların sözlerinin karşılıklı kabul edilmeyiş sebebi, tarafların doğru olmayan iddiada bulunmak gibi bir zan altında bulunmalarından dolayıdır. Böyle bir zan söz konusu olmayıp -bu ümmette olduğu gibi- tam bir adalet söz konusu ise işte esas maksat da adalet ve hak ile hüküm vermektir. Bunun şartı ise ilim ve adalettir. Bu iki özellik de bu ümmette vardır. Bu yüzden bu ümmetin şahitliği makbuldür. Herhangi bir kimse bu ümmetin fazileti hususunda şüpheye düşecek ve bu ümmeti tezkiye edecek birisini isteyecek olursa, işte bu şahitliği bu ümmet hakkında yapacak kişi insanların en mükemmeli olan Peygamberleri sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Bundan dolayı da Yüce Allah:“Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun.” buyurmaktadır. Bu ümmetin başkalarına karşı şahitliği arasında şu da vardır: Kıyamet gününde Yüce Allah rasûllere ve nebilere ümmetlerine tebliğ edip etmediklerini, bu peygamberleri yalanlayan ümmetlere de peygamberlerinin kendilerine tebliğ edip etmediğini soracak, ümmetler bu tebliği inkâr ettiklerinde de peygamberler bu ümmetin (Muhammed Ümmetinin) şahitlik etmesini isteyeceklerdir. Bu ümmetin Peygamberi de bu ümmeti tezkiye edecek (şahitlik etme ehliyetine sahip olduklarını bildirecek)tir. Bu âyet-i kerimede bu ümmetin icmaının kat’i bir delil olduğu ve ümmet olarak -“vasat” ifadesinin mutlak olması dolayısı ile- hatadan korunmuş olduklarını gösteren bir delil de vardır. Şayet onların hata üzere ittifak etmeleri farz edilecek olsaydı, bu durumda onlar tam manasıyla değil sadece bazı hususlarda vasat olabilirlerdi. Yine “Siz bütün insanlar üzerine şahitler olasınız” ifadesi de onların, bir konuda Allah'ın onu helal, haram veya farz kıldığına şahitlik ettikleri vakit bu konuda hata etmekten masum olduklarını ifade eder. Çünkü vasat olmak için verilen hükümde, şahitlikte, fetvada ve benzeri hususlarda adalet şarttır.

“Senin (daha önce) yönelmekte olduğun yeri” yani Beytu’l-Makdis’e yönelmeni “Peygambere uyanlarla iki ökçesi üzerinde geri dönenleri bilelim (ortaya koyalım) diye kıble yaptık.” Yani mükâfaat ve cezanın kendisine bağlı olduğu manada bilelim (ortaya çıkartalım) diye böyle yaptık. Yoksa Yüce Allah bütün işleri daha onlar var olmadan önce bilir. Ancak O’nun bu bilmesi herhangi bir mükâfat ve bir cezayı gerektirmez. Çünkü Yüce Allah’ın adaleti tamdır, (mükâfaat ve ceza konusuda) kullarına karşı delili ortaya koyması eksiksizdir. Bu yüzden amelleri ortaya döküldüğü zaman bu amellerine karşılık mükâfat ve ceza söz konusu olur. O halde biz o kıbleye yönelmeyi sadece “Peygambere uyanlarla” ona iman ederek her konuda ona tâbî olanlarla “iki ökçesi üzerinde geri dönenleri” bilelim ve imtihan edelim diye meşru kıldık. Peygambere her durumda uymanın gereği, O’nun emir kulu olması ve işleri Rabb’i tarafından yönlendirilen bir kimse olmasından dolayıdır. Diğer taraftan, önceki kitaplar O’nun Kabe’ye yönelerek namaz kılacağını da haber vermiştir. Maksadı hakkı bulmak olan insaflı kimsenin ise bu durum imanını artırır, Peygambere olan itaatini daha bir pekiştirir. Ökçeleri üzerinde gerisin geri dönüp haktan yüz çeviren, hevâsına tâbî olana gelince, böylesinin ise küfrüne küfür, şaşkınlığına şaşkınlık katar. Hiçbir aslı olmayan şüphe üzerine kurulu bâtıl deliller öne sürer. “O elbette Allah’ın hidâyet eylediği kimselerden başkasına mutlaka ağır gelecekti.” Yani senin bu kıblenden diğerine döndürülmen ağır gelmiştir. Allah’ın hidâyete erdirdiği kimseler ise Allah’ın üzerlerindeki nimetini itiraf ve takdir ettiler, O’na şükrettiler, O’nun kendilerine ihsanda bulunduğunu ikrar ettiler. Çünkü Yüce Allah kendilerini yeryüzünün diğer bölgelerinden daha üstün ve faziletli kıldığı bu Beyt-i Azim’e yöneltmiş bulunuyor. Bu Beyt’i ziyareti İslâm’ın rükünlerinden bir rükün, büyük ve küçük günahları ortadan kaldıran bir esas kılmıştır. Bundan dolayı Allah’ın hidâyet ettiği kimselere bu Beyt’e yönelmek kolay bir iş gelmiştir. Bunların dışındakilere ise ağır gelmiştir. “Allah imanınızı zayi edecek değildir.” Yani böyle bir şey Allah’a yakışmaz, hatta böylesi Allah için imkânsız şeylerdendir. Yüce Allah imanınızı boşa çıkarmasının kendisi için imkânsız bir şey olduğunu haber vermiştir. Bu buyrukta Yüce Allah’ın mü’minlere, iman ve İslâm’ı lütfettiği kimselere Allah’ın onların imanlarını koruyacağı ve boşa çıkarmayacağına dair büyük bir müjde vardır. İmanlarının korunması ise iki türlüdür: İmanın zâyi olmaya ve boşa çıkmaya karşı korunması ki bu, Allah’ın imanı bozan, ortadan kaldıran ve onu eksilten her türlü endişe veren imtihanlardan ve haktan alıkoyan hevâların peşine düşmekten koruması ile olur. İkincisi de imanı, artırması şeklindeki korumasıdır. Bu da imanlarını artıran ve yakînlerini tamamlayan şeylere onları muvaffak kılması ile olur. O tâ baştan beri sizi imana ilettiği gibi, imanınızı da koruyacak, üzerinizdeki nimetini imanınızı artırmak, ona vereceği mükâfaatı ve sevabı çoğaltmak, onu bulandıracak her bir şeyden de onu korumak suretiyle sizin için muhafaza edecektir. Hatta samimi mü’minin yalancıdan ayırt edilmesi maksadı ile birtakım imtihanlar ortaya çıkacak olursa, bunlar mü’minleri olumsuzluklardan arındırır ve onların sadakatlerini açıkça ortaya koyar. Bu son cümle, sanki Yüce Allah’ın:“Senin (daha önce) yönelmekte olduğun yeri Peygambere uyanlarla iki ökçesi üzerinde geri dönenleri bilelim (ortaya koyalım) diye kıble yaptık.” buyruğunun içerdiği “Böyle bir durum, birtakım mü’minlerin imanlarını terk etmesine sebep teşkil edebilir” şeklindeki bir itirazı bertaraf etmek için zikredilmiş gibidir. Yüce Allah böyle bir vehmi, bu tür bir imtihanı veya başkasını takdir etmek sureti ile “imanınızı zayi edecek değildir” buyurarak bertaraf etmektedir. Bunun kapsamına kıblenin değiştirilmesinden önce vefat eden mü’minler de girmektedir. Allah onların da imanlarını boşa çıkarmaz. Çünkü onlar zamanında Allah’ın emrini uygulamış ve Rasûlüne itaat etmiş kimselerdir. Allah’a itaat etmek ise Allah’ın vermiş olduğu emirlere her zamanın şartları içerisinde uymak demektir. Bu âyet-i kerimede Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin benimsediği “beden âzâlarının işlediği ameller de imanın kapsamına dahildir” şeklindeki görüşünün lehine bir delil vardır. Yüce Allah’ın:“Gerçekten Allah insanlara karşı raûftur, çok merhametlidir” buyruğu da şu demektir: Allah onlara karşı oldukça merhametlidir ve onlara olan şefkati pek büyüktür. Onlara olan şefkat ve rahmetinin bir tecellisi de baştan beri kendilerine ihsan etmiş olduğu nimeti tamamlaması, dili ile imana girmekle birlikte, kalbinden iman etmemiş olan kimseleri ayırt etmesidir. Yine onları iman edenlerin imanının artmasına sebep teşkil eden ve bu yolla da derecelerinin yükselmesini sağlayan imtihanla sınaması ve onları en şerefli ve en kıymetli eve (Kabe’ye) yöneltmesi de bunun bir sonucudur.

2:144Page 22

قَدۡ نَرَىٰ تَقَلُّبَ وَجۡهِكَ فِي ٱلسَّمَآءِۖ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبۡلَةٗ تَرۡضَىٰهَاۚ فَوَلِّ وَجۡهَكَ شَطۡرَ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِۚ وَحَيۡثُ مَا كُنتُمۡ فَوَلُّواْ وُجُوهَكُمۡ شَطۡرَهُۥۗ وَإِنَّ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَٰبَ لَيَعۡلَمُونَ أَنَّهُ ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّهِمۡۗ وَمَا ٱللَّهُ بِغَٰفِلٍ عَمَّا يَعۡمَلُونَ ١٤٤

We have certainly seen the turning of your face, [O Muḥammad], toward the heaven, and We will surely turn you to a qiblah with which you will be pleased. So turn your face [i.e., yourself] toward al-Masjid al-Ḥarām.1 And wherever you [believers] are, turn your faces [i.e., yourselves] toward it [in prayer]. Indeed, those who have been given the Scripture [i.e., the Jews and the Christians] well know that it is the truth from their Lord. And Allāh is not unaware of what they do.

144- Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirmeni elbette görüyoruz. Onun için seni hoşnut olacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. Her nerede bulunursanız bulunun yüzlerinizi o yöne çevirin. Şüphe yok ki kendilerine kitap verilenler bunun Rabb’lerinden gelen bir hak olduğunu pek iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından gafil değildir.

144. Yüce Allah, Peygamberine hitaben:“Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirmeni” Kâbe’ye yönelmeyi emreden vahyin inişini bekleyerek ve arzulayarak göğün her bir tarafına çokça bakıp durmanı “elbette görüyoruz.” Yüce Allah’ın: “yüzünün” buyurup da “gözünün” buyurmamış olması, hem Peygamber’in bu işe fazla önem verdiği dolayısıyladır, hem de yüzün evirilip çevrilmesinin aynı zamanda gözün de evrilip çevrilmesini gerektirmesinden dolayıdır. “Onun için seni hoşnut olacağın bir kıbleye” sevdiğin kıble olan Kâbe’ye “döndüreceğiz.” Biz seni dost edindiğimizden dolayı, o yöne çevireceğiz. Bu buyruk Peygamber’in fazilet ve şerefini de açıklamaktadır. Çünkü Yüce Allah onu hoşnut edecek şeyi yapmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Peygamber’e bu kıbleye yönelmesini açıkça emrederek:“Artık yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir” diye buyurmaktadır. Yüzle insan bedeninin ön tarafına denk gelen yön kastedilmektedir. “Her nerede bulunursanız bulunun” karada yahut denizde, doğuda ya da batıda, güneyde yahut kuzeyde olun “yüzlerinizi o yöne çevirin.” İşte bu buyruktan farz olsun nafile olsun bütün namazlar için Kabe’ye yönelmenin farz olduğu anlaşılmaktadır. Yine bu buyruktan anlaşıldığına göre eğer bizzat kıbleye yönelme imkânı varsa yönelin; aksi takdirde kıblenin bulunduğu tarafa yönelmek yeterlidir. Bedenen kıbleden başka tarafa dönmek ise namazı bozar. Çünkü bir şeyi emretmek onun aksini yasaklamak demektir. Yüce Allah bundan önceki buyruklarda Kitab ehlinden olsun başkalarından olsun, bu işe itiraz edenleri ve onlara verilen cevabı söz konusu etmiş idi. Burada da Kitap ehli ile onların ilim adamlarının, Rasulün bu hususta apaçık bir hak üzere olduğunu bildiklerini söz konusu etmektedir. Çünkü onlar bunu kendi kitaplarında bulmaktadırlar. Dolayısı ile itirazları sadece inat ve kıskançlıklarından dolayıdır. Onlar hatalarını bildiklerine göre artık bu yaptıklarına aldırış etmeyin. Çünkü kişi kendisine itiraz eden kimsenin itiraz ettiği hususun şüpheli olması ve itirazcının da doğru söyleme imkânının bulunması halinde üzülür. Ama itiraz edilenin, haklı ve doğruyu savunan taraf olduğundan emin olunduğu, itiraz eden kişinin de inatçı ve söylediği sözün bâtıl olduğu bilindiği vakit, onun bu itirazına aldırış etmeyi gerektiren bir durum yoktur. Aksine böyle bir itirazcının dünyevi ve uhrevi cezaya çarptırılması beklenir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah onların yapmakta olduklarından gafil değildir.” Aksine O, amellerini tespit eder ve bu yaptıkları ile kendilerini cezalandırır. Bu buyrukta itiraz edenlere bir tehdit, mü’minlere de bir teselli vardır.

2:145Page 22

وَلَئِنۡ أَتَيۡتَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَٰبَ بِكُلِّ ءَايَةٖ مَّا تَبِعُواْ قِبۡلَتَكَۚ وَمَآ أَنتَ بِتَابِعٖ قِبۡلَتَهُمۡۚ وَمَا بَعۡضُهُم بِتَابِعٖ قِبۡلَةَ بَعۡضٖۚ وَلَئِنِ ٱتَّبَعۡتَ أَهۡوَآءَهُم مِّنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَكَ مِنَ ٱلۡعِلۡمِ إِنَّكَ إِذٗا لَّمِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ ١٤٥

And if you brought to those who were given the Scripture every sign, they would not follow your qiblah. Nor will you be a follower of their qiblah. Nor would they be followers of one another's qiblah. So if you were to follow their desires after what has come to you of knowledge, indeed, you would then be among the wrongdoers.

145- Andolsun ki, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü âyeti getirsen bile onlar yine de senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. Esasen onlar da birbirlerinin kıblesine uymaz. Andolsun ki sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâlarına uyarsan, o zaman muhakkak zalimlerden olursun.

145. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanların hidâyete ermelerini çok arzuladığından dolayı elinden geldiğince onlara nasihat eder, güzel davranır ve Allah’ın emrine uymadıkları takdirde de üzülürdü. Kâfirler içerisinde Allah’ın emrine başkaldıran, Allah’ın rasûllerine karşı büyüklük taslayarak kasten ve düşmanlık olsun diye haddi aşarak hidâyeti terk eden kimseler vardı. İşte Yahudiler ve hıristiyanlar da bunlar arasındadır. Kitap ehlinin bu önceki mensupları Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i bilgisizliklerinden dolayı değil, kesin bilgilerine rağmen inkar etmişlerdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah ona şöyle haber vermektedir:“Andolsun ki sen kendilerine kitap verilenlere her türlü âyeti” senin sözlerini açıklayan ve kendisine davet ettiğin şeyi beyan eden her türlü belge ve delili “getirsen bile onlar yine de senin kıblene uymazlar.” Yani sana uymazlar, demektir. Çünkü kıbleye tâbî olmak ona uymanın bir delilidir ve bu ifadelere sebep de kıbledir. Durumun böyle oluşunun sebebi onların bile bile inat eden kimseler olmalarıdır. Onlar hakkı bildikleri halde terk ettiler. Âyetler (belgeler ve mucizeler) ise ancak hakkı açıkça tespit edemeyen ve hakkı arayan kimselere fayda sağlar. Apaçık âyetler böyleleri için durumu açıklığa kavuşturur. Hakka tâbî olmamayı kesinlikle kararlaştırmış olana ise yapabilecek bir şey yoktur. Ayrıca onlar kendi aralarında da anlaşmazlık halindedirler. Onların kimisi diğerinin kıblesine uymamaktadır. Durum böyle iken ey Muhammed, onlar -gerçekten kıskanç düşmanların iken- senin kıblene tâbî olmamalarında garip kaçan bir şey yoktur? Yüce Allah’ın:“Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin.” buyruğu “…uyma!” demekten daha beliğdir. Çünkü böyle bir ifade Peygamber’in onlara muhalefet etme sıfatına sahip olduğunu, bu yüzden de onlara tâbî olmasına imkân olmadığını ifade eder. Burada onlar hakkında “onlara her türlü delil getirilecek olsa bile” denmemiş olması, onların iddialarının lehine getirebilecekleri hiçbir delillerinin bulunmayışından dolayıdır. Aynı şekilde hak kesin delilleri ile açıkça ortaya çıktığı vakit onun hakkında vârid olabilecek birtakım şüphelere cevap getirmeye gerek yoktur. Çünkü bu gibi şüphelerin sonu olmaz ve diğer taraftan bu şüphelerin bâtıl olduğu bilinen bir husustur. Zira apaçık hakka uymayan her bir şeyin bâtıl olduğu bilinen bir şeydir. Dolayısı ile bu gibi şüpheleri çözmek ve ortadan kaldırmakla uğraşmak, nafile işler kabilinden olur. “Andolsun ki... hevâlarına uyarsan” buyruğunda “hevâları” denilip “dinleri” denilmeyişinin sebebi, izlemekte oldukları yolun tamamen hevadan, nefsi arzulardan ibaret oluşundan dolayıdır. Hatta onlar kendi içlerinde bile bu uydukları şeyin din olmadığını bilirler. Gerçek dini terk eden bir kimse ise kaçınılmaz olarak hevâsına tâbî olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?”(el-Furkan, 25/43) Senin hak üzere, onların ise bâtıl üzere olduklarına dair “sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâlarına uyarsan, o zaman” yani “onlara uyduğun takdirde”… Bu, bu sonuç cümlesinin zihinlerde bile olsa öncesinden ayrılmaması için getirilmiş kayıttır. “muhakkak zalimlerden olursun.” Onlar arasında yer alır ve onların kapsamına girersin. Esasen hakkı ve bâtılı bildikten sonra bâtılı hakka tercih eden kimsenin zulmünden daha büyük hangi zulüm vardır? Hitap burada her ne kadar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik ise de şüphesiz onun ümmeti de bu hitabın kapsamındadır. Aynı şekilde bizzat kendisi -hâşâ- böyle bir şey yapacak olursa, mertebesinin yüksekliğine ve iyiliklerinin çokluğuna rağmen zalimlerden oluyorsa, başkasının böyle bir işi yapması halinde zalimlerden olması haydi haydi söz konusudur.

2:146–147Page 23

ٱلَّذِينَ ءَاتَيۡنَٰهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ يَعۡرِفُونَهُۥ كَمَا يَعۡرِفُونَ أَبۡنَآءَهُمۡۖ وَإِنَّ فَرِيقٗا مِّنۡهُمۡ لَيَكۡتُمُونَ ٱلۡحَقَّ وَهُمۡ يَعۡلَمُونَ ١٤٦

Those to whom We gave the Scripture know him [i.e., Prophet Muḥammad (ﷺ)] as they know their own sons. But indeed, a party of them conceal the truth while they know [it].

ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمُمۡتَرِينَ ١٤٧

The truth is from your Lord, so never be among the doubters.

146- Kendilerine Kitab’ı verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıyorlar. Bununla birlikte içlerinden bir grup bile bile hakkı gizliyorlar. 147- Hak Rabb’indendir. O halde sakın şüphecilerden olma.

146. “Kendilerine Kitab’ı verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıyorlar.” Yüce Allah bu buyruğu ile şunu haber vermektedir: Kitap ehli Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın Rasûlü olduğunu, O’nun getirdiklerinin de hak ve gerçek olduğunu bilmektedirler. Kendi oğullarını başkalarıyla karıştırmadan gayet iyi tanıdıkları gibi senin peygamber olduğunu da gayet iyi biliyorlar. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hakkındaki bilgileri hiçbir şüphe ve tereddüde meydan vermeyecek derecede ileri bir seviyededir. Fakat onların bir bölümü -ki bunlar da onu inkar eden çoğunluktur- kesin olmasına rağmen bu tanıklığı bile bile gizlemişlerdir. “Yanında Allah’tan gelen şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir?!”(el-Bakara, 21/40) Bu buyruğun kapsamında Allah Rasûlü’ne ve mü’minlere bir teselli, onların kötülüklerinden ve uyandıracakları şüphelerden de bir sakındırma söz konusudur. Bir kesim ise bildikleri halde hakkı gizleyen kimselerden değildir. Bunların bazısı Peygambere iman ettiği gibi, bazısı da bilgisizliklerinden dolayı onu inkar etmişlerdir. Hakkı açıklamak, beyan etmek ve güzel ifade, delil, örnekleme ve buna benzer hususlarla gücünün yettiği kadar onu süslemek, bâtılı çürütmek, onu haktan ayırıp açıkça ortaya koymak, nefislere onun çirkin olduğunu bunu sağlayacak her yolla göstermek, âlimlere düşen bir görevdir. İşte bu hakkı gizleyenler tam aksini yaptılar ve bunların halleri de tam aksi şekilde ortaya çıktı.

147. “Hak Rabb’indendir.” Yani hak diye adlandırılmaya her şeyden çok daha layık olan, bu haktır. Bunun sebebi onun ihtiva ettiği üstün maksatlar, güzel emirler ile ruhları tezkiye eden, nefsin menfaatlerini elde etmeye teşvik edip onu ifsad eden şeylerin bertaraf edilmesini teşvik eden buyrukları kapsamasıdır. Bunun böyle olması sana Rabb’inden gelmesinden dolayıdır. Çünkü Rabb’in seni terbiye etmesinin bir parçası olarak sana, akıl ve nefisleri terbiyenin yanı sıra bütün maslahatları ihtiva eden bu Kur’ân-ı Kerîm’i indirmiştir. “O halde sakın şüphecilerden olma!” Yani bu hak hususunda senin en küçük bir şüphen dahi olmasın. Aksine onun üzerinde tefekkür et, dikkatle düşün ki bu yolla yakîne ulaşasın. Zira onun üzerinde tefekkür kaçınılmaz olarak şüpheleri uzaklaştırır, yakîne ulaştırır.

2:148Page 23

وَلِكُلّٖ وِجۡهَةٌ هُوَ مُوَلِّيهَاۖ فَٱسۡتَبِقُواْ ٱلۡخَيۡرَٰتِۚ أَيۡنَ مَا تَكُونُواْ يَأۡتِ بِكُمُ ٱللَّهُ جَمِيعًاۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٖ قَدِيرٞ ١٤٨

For each [religious following] is a [prayer] direction toward which it faces. So race to [all that is] good. Wherever you may be, Allāh will bring you forth [for judgement] all together. Indeed, Allāh is over all things competent.

148- Herkesin kendisine döndüğü bir yönü vardır. Öyle ise siz hayır işlerinde birbirinizle yarışın. Her nerede olsanız olun Allah tümünüzü bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.

148. “Herkesin kendisine döndüğü bir yönü vardır.” Yani her bir din mensubunun ibadeti esnasında kendisine yöneldiği bir yönü vardır. Mesele kıbleye yönelme meselesi değildir. Çünkü bu mesele zaman ve hallerin değişmesi ile değişebilen Şer’î hükümlerdendir. Bu mesele neshe ve bir cihetten bir başka cihete nakle konu olabilir. Ancak esas mesele Allah’a itaat, O’na yaklaşmak ve O’nun nezdinde yakınlaşmaya talip olmaktır. İşte mutluluğun adresi ve Allah’a dost oluşun belgesi budur. Eğer nefisler bu özelliklere sahip olmayacak olursa, dünya ve âhirette hüsrana uğrar. Diğer taraftan bu özelliğe sahip olunursa işte gerçekten o zaman kârlı olunur. Bu da bütün şeriatlerde ittifakla kabul olunmuş bir husustur. Allah’ın insanları yaratma sebebi de budur, onlara verdiği emir de budur. “Öyle ise siz hayır işlerinde birbirinizle yarışın.” Hayırlarda yarışma emri, hayırları işleme emrine ek bir mana içermektedir. Çünkü hayır işlerinde yarışmak, hayırları işlemeyi, tamamlamayı, en mükemmel halleri ile yerine getirmeyi ve bunları yapmakta eli çabuk tutmayı ihtiva eder. Dünya hayatında hayırlara çabucak koşuşan kimseler âhirette de Cennetlere çabucak ulaşırlar. Çünkü öne geçenler (sabikûn) insanlar arasında en üstün dereceye sahip olanlardır. Hayırlar ise farzı ile nafilesi ile namaz, oruç, zekât, hac, umre, cihad gibi -gerek faydası başkalarına ulaşan, gerekse kişinin kendisine münhasır kalan- bütün hayır türlerini kapsar. Nefisleri hayırlara koşmakta eli çabuk tutmaya teşvik eden ve gayrete getiren en güçlü hususlardan birisi, Allah’ın bu hayırlara ihsan edeceği sevap ve mükâfatlar olduğundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Her nerede olsanız olun Allah tümünüzü bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.” Sizi kudreti ile Kıyamet gününde bir araya getirecek ve herkese amelinin karşılığını verecektir: “Kötülük edenleri yaptıkları karşılığında cezalandırması, güzel amelde bulunanları da daha güzeli ile mükâfatlandırması için.”(en-Necm, 53/31) Bu âyet-i kerime ayrıca amellere ait her bir fazileti yerine getirmeye delil gösterilebilir. Namazın ilk vaktinde kılınması, kişinin oruç, hac, umre, zekât gibi zimmetinde olan borçlarından bir an önce kurtulmaya gayret göstermesi, ibadetlerin sünnet ve âdâbını yerine getirmesi vb gibi. Allah’a andolsun ki, bu âyet-i kerime oldukça kapsamlı ve pek çok faydalar ihtiva eden bir âyettir.

2:149–150Page 23

وَمِنۡ حَيۡثُ خَرَجۡتَ فَوَلِّ وَجۡهَكَ شَطۡرَ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِۖ وَإِنَّهُۥ لَلۡحَقُّ مِن رَّبِّكَۗ وَمَا ٱللَّهُ بِغَٰفِلٍ عَمَّا تَعۡمَلُونَ ١٤٩

So from wherever you go out [for prayer, O Muḥammad], turn your face toward al-Masjid al-Ḥarām, and indeed, it is the truth from your Lord. And Allāh is not unaware of what you do.

وَمِنۡ حَيۡثُ خَرَجۡتَ فَوَلِّ وَجۡهَكَ شَطۡرَ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِۚ وَحَيۡثُ مَا كُنتُمۡ فَوَلُّواْ وُجُوهَكُمۡ شَطۡرَهُۥ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيۡكُمۡ حُجَّةٌ إِلَّا ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنۡهُمۡ فَلَا تَخۡشَوۡهُمۡ وَٱخۡشَوۡنِي وَلِأُتِمَّ نِعۡمَتِي عَلَيۡكُمۡ وَلَعَلَّكُمۡ تَهۡتَدُونَ ١٥٠

And from wherever you go out [for prayer], turn your face toward al-Masjid al-Ḥarām. And wherever you [believers] may be, turn your faces toward it in order that the people will not have any argument against you, except for those of them who commit wrong; so fear them not but fear Me. And [it is] so I may complete My favor upon you and that you may be guided,

149- Nereden (yola) çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Elbette ki bu Rabb’inden gelen mutlak bir haktır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. 150- Nereden (yola) çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Her nerede olursanız olun yüzlerinizi o yöne döndürün ki -içlerinden zulmedenler hariç- insanların sizin aleyhinizde bir delilleri olmasın. O halde onlardan korkmayın, benden korkun. Böylece size olan nimetimi tamamlayayım ve doğru yolu bulabilesiniz.

149-150. “Nereden (yola) çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.” Yani -umum ifade edecek şekilde- ister yolculuklarında, ister başka hallerde olsun o yöne dön. Allah bir sonraki ayette de genel olarak bütün ümmete hitap ederek:“Her nerede olursanız olun yüzlerinizi o yöne döndürün.” buyurmaktadır. Burada “Elbette ki bu Rabb’inden gelen mutlak bir haktır.” Buyruğu, herhangi bir kimsenin bu hususta en ufak bir şüphesinin olmaması ve herhangi bir şekilde bunun emre uymak için değil de böyle arzulandığı için söylendiğini sanmaması için bu ifadede biri “إن” diğeri de “ل” harfi ile olmak üzere iki ayrı te’kid/pekiştirme edatı getirilmiştir. (Bu, mealde “elbette” ve “mutlak” kelimeleri ile karşılanmaya çalışılmıştır) “Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.” Aksine O, bütün hallerinizde sizi görendir, öyleyse O’na karşı gereken edebi takının. Emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak sureti ile O’nun gözetimi altında olduğunuzu bilin. Hiçbir şekilde amellerinizden gafil kalınmayacak, aksine amellerinizin karşılığını gerçek anlamıyla ve eksiksiz olarak göreceksiniz. Hayır yaparsanız hayır, kötülük işlemiş iseniz kötülük göreceksiniz. Yüce Allah devamla “ki -içlerinden zulmedenler hariç- insanların sizin aleyhinizde bir delilleri olmasın” diye buyurmaktadır. Yani bizim size şerefli Kâbe’ye yönelmeyi meşru kılmamızın sebebi, Kitab Ehlinden olsun, müşriklerden olsun, insanlardan hiçbirisinin size karşı ileri sürebilecekleri bir delili kalmasın diyedir. Eğer Beytü’l-Makdis’e doğru kıblede kalmaya devam etseydin, o zaman onların karşı delil getirmeleri mümkün olurdu. Çünkü Kitap Ehli, kendi kitaplarında onun nihâî kıblesinin Beyt-i Haram olan Kâbe olduğunu görmekteydiler. Müşrikler de bu muazzam Beyt’in övünülecek şeyler arasında olduğunu görüyorlar ve İbrahim’in dininin bir parçası olduğunu kabul ediyorlardı. Eğer Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Beyti kıble edinerek oraya yönelmemiş olsaydı, ona karşı birtakım deliller ileri sürebilir ve şöyle diyebilirlerdi:“Hem İbrahim’in soyundan geliyor, hem de İbrahim’in kıblesine yönelmiyor! Şu halde, İbrahim’in dini üzere olduğunu nasıl iddia edebilir?” İşte kıbleye yönelmek sureti ile hem Kitab Ehline, hem de müşriklere karşı delil ortaya konulmuş oldu ve onların Peygamber’e karşı ileri sürebilecekleri delilleri de kestirilip atıldı. “içlerinden zulmedenler hariç...” Yani insanlar arasından artık herhangi bir delil ileri sürmeye kalkışan olursa, o bu hususta zalim bir kimsedir. Onun ileri süreceği bu delilin hevâ ve zulme uymanın dışında hiçbir dayanağı yoktur. Böyle birisini ikna etmeye yol bulunamaz, ona karşı delil getirmenin bir faydası da yoktur. Aynı şekilde onların delil getirmek kastı ile ileri sürdükleri şüpheleri önemsemenin anlamı da yoktur, ona kulak vermeye gerek de yoktur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde onlardan korkmayın.” Çünkü ileri sürecekleri her delil bâtıldır. Bâtıl da adı gibi destekten mahrumdur. O bâtılı ileri sürene yardım edecek kimse de olmaz. Hak sahibi ise böyle değildir. Çünkü hakkın kendinden gelen bir gücü, bir üstünlüğü vardır. Ayrıca o, hakka sahip olanın Allah’tan korkmasını gerektirir. Yüce Allah da her hayrın başı olan kendinden korkmayı emretmiştir. Çünkü Allah’tan korkmayan bir kimse Allah’a karşı gelmekten geri kalmaz, O’nun emirlerine uymaz. Müslümanların kıblelerinin Kâbe’ye çevrilmesinin sonucu büyük bir fitne ortaya çıkmıştı. Bu fitneyi Kitab Ehli, münafıklar ve müşrikler yaymış, bu konuda çokça söz söylemiş ve pek çok şüpheler uyandırmaya gayret etmişlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah bu hususu geniş geniş açıklayarak en mükemmel bir şekilde beyan etmiş, bu âyet-i kerimelerin ihtiva ettiği çeşitli tekid (pekiştirme) türleri ile de bu konuyu tekid etmiştir: 1- Bir defa emir vermek yeterli olmakla birlikte, Kıbleye yönelme emrini üç defa tekrarlamıştır. 2- Emir ya Rasûle yönelik olur ki o takdirde ümmeti de onun kapsamına girer; yahut da genel olarak bütün ümmete yönelik olur. Bu âyette ise “yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir” buyruğunda özel olarak Allah Rasûlü’ne Kıbleye yönelme emri verilmekle birlikte “yüzlerinizi o yöne döndürün” buyruğunda da genel olarak bütün ümmete emir verilmiştir. 3- Bu buyruklarda inatçıların ileri sürdüğü bâtıl bütün deliller reddedilip çürütülmüş ve tek tek -önceden açıklandığı şekilde- bütün şüpheler çürütülmüştür. 4- Artık Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Kitap ehlinin kıblesine uyma ihtimali ve Kitap ehlinin bu husustaki umudu kökten kesilmiştir. 5- Bir başka te’kid şekli de Yüce Allah’ın:“Elbetteki bu Rabb’inden gelen mutlak bir haktır” buyruğunda görülmektedir. Doğru söyleyen Yüce Rabb’in sadece haber vermesi yeterlidir. Bununla birlikte O, “Elbette ki bu Rabb’inden gelen mutlak bir haktır” diyerek sözünü ayrıca te’kid etmiştir. 6- Bir diğer pekiştirici ifade de, bütün gizlilikleri bilen Yüce Allah’ın Kitap Ehlinin de bu işin bu şekli ile doğru olduğunu bildiklerini haber vermesidir. Ancak onlar bunu bilmekle birlikte bu tanıklığı gizlemektedirler. Yüce Allah’ın, bizi bu Kıble’ye döndürmesi büyük bir nimet olduğundan, bu ümmet üzerinde olan lütuf ve rahmeti sürekli arttığından ve indirmiş olduğu her bir Şer’î hüküm başlı başına büyük bir nimet olduğundan dolayı “Böylece size olan nimetimi tamamlayayım” buyurmuştur. Çünkü asıl nimet Rasûlü’nü göndermek ve O’na Kitab’ını indirmek sûreti ile mü’minleri dinine iletmiş olmasıdır. Bundan sonra bu asıl nimeti tamamlayan diğer nimetler ise sayılamayacak, tespit edilemeyecek kadar çoktur ki bunlar, Allah Rasûlü’nü göndermesinden itibaren dünyadan göç edeceği vakte yakın zamana kadar devam etmiştir. Yüce Allah hem Rasûlullah’ın kendisine, hem de ümmetine öyle haller ve nimetler bağışlamış ki, bunlar ile gerek Peygamberi’nin ve gerek Peygamber’in ümmetinin üzerindeki nimetini tamamlamıştır. Bunun ifadesi olarak da Peygamberine:“Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğenip seçtim.”(el-Maide, 5/3) buyruğunu indirmiştir. Şükrünü edâ etmek şöyle dursun, saymakla dahi bitiremeyeceğimiz lütuflar ihsan eden Allah’a hamdolsun! “ve doğru yolu bulabilesiniz.” Yani hakkı bilip gereğince amel edebilesiniz. Şânı yüce olan Allah kullarına rahmetinin bir tecellisi olarak hidâyete götüren yolları, son derece kolaylaştırmıştır ve bu yolları izlemeye dikkatlerini çekerek bu yolları eksiksiz bir şekilde beyan etmiştir. Öyle ki, bunun bir parçası olarak o hakka karşı inatla duracak kimselere de imkân verir. Bunlar hakka karşı mücadele ederler. Bu sebeple de hak daha bir açıklık kazanır. Hakkın delilleri ve alametleri açıkça ortaya çıkar. Bâtılın tutarsızlığı da belirginleşir, hiçbir asla sahip olmadığı anlaşılır. Eğer bâtıl hakka karşı çıkmamış olsa idi belki de insanların pek çoğu bazı hususları açıkça göremeyeceklerdi. Çünkü eşya çoğunlukla zıtları ile netlik kazanır ve anlaşılır. Gece olmasaydı gündüzün üstünlüğü, çirkin olmasaydı güzelin üstünlüğü ve karanlık olmasaydı aydınlığın yararı bilinmezdi. Bâtıl olmasaydı da hak açık bir şekilde vuzuha kavuşmayacaktı. Bundan dolayı da Allah’a hamdolsun.

Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
Layout

Читать на русском