As-Sa'di · Tafsir · in Turkish
Al-Baqarah 2:165–177
2:165–167Page 25
وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ ٱللَّهِ أَندَادٗا يُحِبُّونَهُمۡ كَحُبِّ ٱللَّهِۖ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَشَدُّ حُبّٗا لِّلَّهِۗ وَلَوۡ يَرَى ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ إِذۡ يَرَوۡنَ ٱلۡعَذَابَ أَنَّ ٱلۡقُوَّةَ لِلَّهِ جَمِيعٗا وَأَنَّ ٱللَّهَ شَدِيدُ ٱلۡعَذَابِ ١٦٥
And [yet], among the people are those who take other than Allāh as equals [to Him]. They love them as they [should] love Allāh. But those who believe are stronger in love for Allāh. And if only they who have wronged would consider [that] when they see the punishment, [they will be certain] that all power belongs to Allāh and that Allāh is severe in punishment.
إِذۡ تَبَرَّأَ ٱلَّذِينَ ٱتُّبِعُواْ مِنَ ٱلَّذِينَ ٱتَّبَعُواْ وَرَأَوُاْ ٱلۡعَذَابَ وَتَقَطَّعَتۡ بِهِمُ ٱلۡأَسۡبَابُ ١٦٦
[And they should consider that] when those who have been followed disassociate themselves from those who followed [them], and they [all] see the punishment, and cut off from them are the ties [of relationship],
وَقَالَ ٱلَّذِينَ ٱتَّبَعُواْ لَوۡ أَنَّ لَنَا كَرَّةٗ فَنَتَبَرَّأَ مِنۡهُمۡ كَمَا تَبَرَّءُواْ مِنَّاۗ كَذَٰلِكَ يُرِيهِمُ ٱللَّهُ أَعۡمَٰلَهُمۡ حَسَرَٰتٍ عَلَيۡهِمۡۖ وَمَا هُم بِخَٰرِجِينَ مِنَ ٱلنَّارِ ١٦٧
Those who followed will say, "If only we had another turn [at worldly life] so we could disassociate ourselves from them as they have disassociated themselves from us." Thus will Allāh show them their deeds as regrets upon them. And they are never to emerge from the Fire.
165- (Bütün bunlara rağmen) insanlardan bir kısmı Allah’ın yanı sıra birtakım ortaklar ediniyorlar da onları Allah sever gibi seviyorlar. İman edenlerin Allah’a olan sevgisi ise çok daha güçlüdür. Zulmedenler azabı görecekleri vakit (anlayacakları gibi şimdi de) kuvvetin bütünüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli olduğunu bir bilseler! 166- O zaman kendilerine uyulanlar, uyanlardan uzaklaşacaklardır. O azabı görecekler ve aralarındaki bütün bağlar da kopacaktır. 167- (Onlara) uyanlar da: “Keşke, bizim için (dünyaya) bir dönüş imkânı olsa da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak!” derler. İşte böylece Allah onlara amellerini üzerlerine çökmüş pişmanlıklar halinde gösterecektir. Onlar o ateşten çıkacak da değillerdir.
165. Bu âyet-i kerimenin bir önceki âyetle bağlantısı ne kadar da güzeldir! Yüce Allah vahdaniyetini, bunun kat’i delillerini ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıran ve kesin bilgiye ulaştıran apaçık belgelerini beyan ettikten sonra, burada da şöyle buyurmaktadır:“İnsanlardan bir kısmı” bunca eksiksiz açıklamaya rağmen bazı yaratılmışları “Allah’ın yanı sıra birtakım ortaklar ediniyorlar…” Yani ibadet, muhabbet, tazim ve itaatte Allah’a denk ve benzer tutuyorlar. Artık delilin ortaya konulmasından ve tevhidin açıklanmasından sonra bu durumda olan bir kimsenin, Allah’a karşı inatlaşan, Allah’a karşı çıkan bir kimse olduğu yahut da Allah’ın âyetleri ve Allah’ın yarattıkları üzerinde tefekkür ve düşünmekten yüz çeviren bir kimse olduğu anlaşılır. O nedenle de böylesinin bu yüz çevirmesinde ve inatlaşmasında en küçük bir mazereti dahi olamaz. Aksine böyleleri hakkında azap hak olmuştur. Allah’la birlikte ortaklar edinen bu kimseler, onları yaratma, rızık verme ve varlıkların işlerini idare etme gibi hususlarda Allah’a eşit görüyor değillerdi. Sadece, ortak edindiklerini ibadette Allah’a eşit kabul ediyor ve kendilerini Allah’a yakınlaştırsınlar diye bu varlıklara ibadet ediyorlardı. Yüce Allah’ın:“ediniyorlar” buyurmasında Allah’ın hiçbir denginin olmadığına, müşriklerin birtakım yaratılmışları O’na denk tutmalarının ise sadece mücerret bir adlandırma ve anlamsız boş sözlerden ibaret olduğuna delil vardır. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyrulmaktadır:“Onlar Allah’a ortak koştular. De ki: Bunların adlarını söyleyin bakalım! Siz yeryüzünde ona bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz; yoksa siz üstünkörü söz mü söylüyorsunuz?”(er-Râd, 13/33); “Onlar ancak sizin ve atalarınızın adlandırdığı ve Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerden ibarettir. Onlar ancak zanna uyarlar.”(en-Necm, 53/23) Hiçbir yaratılmış Allah’a denk olamaz; çünkü Allah yaratıcıdır, onun dışındaki varlıklar ise yaratılmıştır. O Rabdir, rızık verendir. Onun dışındakiler ise rızık verilendir. Allah hiçbir şeye muhtaç olmayan zengindir, yaratılmışlar ise O’na muhtaçtır. O her bakımdan kâmildir, eksiklikten münezzehtir. Kullar ise bütün yönleri ile eksiktirler. Fayda da veren, zarar da veren Allah’tır. Yaratılmış varlıkların ise kendiliklerinden fayda ve zarar verme güçleri, herhangi bir şeye sahip olmaları söz konusu değildir. Böylelikle kesin olarak Allah’tan başka ilâhlar ve ortaklar edinenlerin sözlerinin bâtıl olduğu ortaya çıkmaktadır. Ortak edinilen bu varlık ister bir melek, ister bir peygamber, ister salih bir kul, ister bir put, ister başka bir şey olsun fark etmez. Yine kesin olarak kâmil sevgiye ve huzurunda tam bir zilletle boyun eğmeye müstahak olan yalnız Allah’tır. Bundan dolayı Yüce Allah mü’minleri:“İman edenlerin Allah’a olan sevgisi ise çok daha güçlüdür.” diyerek övmektedir. Yani mü’minler ortak edinenlerin ortaklarına duydukları sevgiden çok daha kuvvetli bir sevgi ile Allah’ı severler. Çünkü onlar sevgilerini Allah’a tahsis etmişler. Onlar ise o sevgiye başkalarını ortak etmişlerdir. Ayrıca mü’minler gerçek anlamda sevgiye layık olan, sevilmesi kulun salahının, mutluluğunun ve kurtuluşunun tâ kendisi olan bir zatı sevmişlerdir. Müşrikler ise hiçbir şekilde sevilmeye layık olmayan ve sevilmesi de kulun bedbahtlığının, fesada ermesinin, işlerinin darmadağınık olmasının ve yüzüstü kalmasının sebebi olan varlıkları sevmişlerdir. Bundan dolayı da Yüce Allah böylelerini şu buyruğu ile tehdit etmektedir: Allah’a ortaklar koşmak, kulların gerçek Rabbinden başkasına boyun eğmek, Allah’ın yolundan alıkoymak ve insanların zararına çalışmak suretiyle “Zulmedenler” Kıyamet gününde gözleri ile ayan beyan “azabı görecekleri vakit (anlayacakları gibi şimdi de) kuvvetin bütünüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli olduğunu bir bilseler!” Yani azabı göreceklerinde kuvvet ve kudretin bütünü ile Allah’a ait olduğunu, koştukları ortakların ise hiçbir güce sahip olmadıklarını, anlayacaklardır. İşte o gün ortaklarının güçsüz ve aciz olduklarını dünya hayatında iken sandıkları gibi herhangi bir yetkiye sahip olmadıklarını, bu ortakların kendilerini Allah’a yakınlaştıramadığını, Allah’a ulaştıramadıklarını göreceklerdir. Böylelikle zanlarının boş olduğu ortaya çıkacak, çabaları boşa gitmiş olacaktır. Ağır ve çetin azap onlara hak olacak ve ortakları onların azaplarından hiçbir şeyi geri çeviremeyecek, onlara zerre ağırlığı kadar bir faydaları dokunmayacaktır. Tam aksine faydalı olacaklarını sandıkları bu varlıklardan dolayı zarar göreceklerdir. 166-167. “O zaman kendilerine uyulanlar, uyanlardan uzaklaşacaklardır. O azabı görecekler ve aralarındaki bütün bağlar da kopacaktır.” Kendilerine uyulanlar kendilerine uyanlar ile hiçbir ilişkilerinin olmadığını ilan edecek, dünyada iken aralarında bulunan her türlü bağ paramparça olacaktır. Çünkü aradaki bu bağlar Allah’tan başkası içindi ve Allah’ın emrine uygun değildi ve hiçbir aslı olmayan bâtıl ile alakalıydı. Bundan dolayı amelleri darmadağınık ve halleri de perişan olacaktır. Yalan söylemiş olduklarını açıkça anlayacaklar. Fayda vereceğini, sonuç alacaklarını sandıkları amelleri ise aleyhlerine bir hasret ve bir pişmanlığa dönüşmüş olacaktır. Onlar ebediyen, bir daha hiç çıkmamak üzere Cehenneme gireceklerdir. O halde bu hüsrandan öte bir hüsran var mıdır? Buna sebep ise onların bâtıla uymaları, umut bağlanmaması gereken şeye umut bağlamaları, bağlanılmaması gereken yere bağlanmalarıdır. Böylece amellerinin bağlı olduğu şey batıl ve boş olunca amelleri de boşa çıkacaktır. Amelleri boşa çıkınca da umdukları boşa çıktığı için pişmanlık duyacaklar ve umut bağladıkları bu varlıklar kendileri için çok büyük zarara neden olacaktır. Mutlak Melik ve apaçık hakkın kendisi olan Allah’a bağlanan, amelini yalnız O’nun için ihlâsla yapan ve O’nun faydasını uman kişin durumu ise çok farklıdır. Böylesi hakkı yerli yerine koymuştur. O nedenle amelleri de hak olmuştur. Çünkü amelleri hakka bağlıdır. Bundan dolayı böyle bir kimse amelinin neticesini elde ederek kurtulur. Amelinin karşılığını Rabbinin nezdinde kesintisiz ve eksiksiz olarak bulur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olup Allah’ın yolundan alıkoyanların amellerini (Allah) boşa çıkartır. İman edip salih amel işleyenler ve Muhammed’e indirilene -ki o Rabb’lerinden gelen hakkın tâ kendisidir- iman edenlerin ise (Allah) günahlarını bağışlar ve hallerini ıslah eder. Bu böyledir çünkü kâfir olanlar bâtıla uymuşlardır. İman edenler ise Rablerinden gelen hakka uymuşlardır. İşte Allah insanlara misallerini böyle açıklar.”(Muhammed, 47/1-3) İşte o vakit bâtıl önderlerin peşinden gidenler dünya hayatına geri döndürülerek Allah’a ortak koşmayı terk etmek ve ameli Allah için ihlâsla yapmaya yönelmek suretiyle uydukları önderlerden uzaklaşmayı temenni edeceklerdir. Ancak iş işten geçmiş olacaktır. Çünkü o vakit, mühlet verilecek ve süre tanınacak bir vakit değildir. Buna rağmen onlar bu temennilerinde de yalancıdırlar. Zira eğer dünyaya geri döndürülecek olsalar yine kendilerine yasak kılınmış şeylere tekrar dönerler. Onların bu sözleri, uydukları kimseler kendilerinden uzaklaştıklarında öfke ve kızgınlıkla söyledikleri bir sözden ve kuruntudan ibaret bir temenniden öte bir şey değildir. Zira günah onların günahıdır. Kötülüklerde kendisine uyulanların başı İblistir. Bununla beraber o kendilerine uyanlara şöyle diyecektir:“İş olup bitince şeytan da der ki: Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti, ben de size vaadde bulunmuştum ama size verdiğim sözde durmadım. Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de çağrımı kabul ettiniz, o halde beni kınamayın, bilakis kendinizi kınayın.”(İbrahim, 14/22).
2:168–170Page 25
يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ كُلُواْ مِمَّا فِي ٱلۡأَرۡضِ حَلَٰلٗا طَيِّبٗا وَلَا تَتَّبِعُواْ خُطُوَٰتِ ٱلشَّيۡطَٰنِۚ إِنَّهُۥ لَكُمۡ عَدُوّٞ مُّبِينٌ ١٦٨
O mankind, eat from whatever is on earth [that is] lawful and good and do not follow the footsteps of Satan. Indeed, he is to you a clear enemy.
إِنَّمَا يَأۡمُرُكُم بِٱلسُّوٓءِ وَٱلۡفَحۡشَآءِ وَأَن تَقُولُواْ عَلَى ٱللَّهِ مَا لَا تَعۡلَمُونَ ١٦٩
He only orders you to evil and immorality and to say about Allāh what you do not know.
وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ٱتَّبِعُواْ مَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ قَالُواْ بَلۡ نَتَّبِعُ مَآ أَلۡفَيۡنَا عَلَيۡهِ ءَابَآءَنَآۚ أَوَلَوۡ كَانَ ءَابَآؤُهُمۡ لَا يَعۡقِلُونَ شَيۡـٔٗا وَلَا يَهۡتَدُونَ ١٧٠
And when it is said to them, "Follow what Allāh has revealed," they say, "Rather, we will follow that which we found our fathers doing." Even though their fathers understood nothing, nor were they guided?
168- Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olanlarını yiyin. Şeytanın adımlarına da uymayın, zira o size apaçık bir düşmandır. 169- O size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. 170- Onlara:“Allah’ın indirdiğine uyun” denildiği zaman onlar: “Hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Ya ataları bir şeye akıl erdirememiş ve doğruyu bulamamış idiyseler!?
168. “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olanlarını yiyin.” Bu mü’minleri ile kâfirleri ile bütün insanlara yönelik bir hitaptır. Yüce Allah onlara yeryüzünde bulunan tahıl, mahsul, meyve ve hayvanat gibi her bir şeyden yemelerini emrederek lütfunu hatırlatmaktadır. Şu kadar var ki yiyecekleri bu şeyler “helâl ve temiz” olmalıdır. Yani kullanmanız helâl olan şeylerden olmalıdır. Gasp veya hırsızlık yoluyla alınmış yahut da haram kılınan bir işlemle elde edilmiş, haram bir yolla ele geçirilmiş ya da haram olan bir şeye yardımcı olmak üzere alınmış olmamalıdır. Aynı şekilde pis ve murdar da olmamalıdır. Leş, kan, domuz eti ve diğer bütün murdar pislikler böyledir. Bu âyet-i kerime yemek ya da yararlanmak kastı ile kullanım yönünden “eşyada asıl olanın mubahlık” olduğuna, haramın da bizzat (lizatihi) haram ve arızî bir sebeple (li ğayrihi) haram şeklinde iki kısım olduğuna delil vardır. Haram lizatihi, hoş ve temizin aksine murdar ve pis olduğu için haram olan şeydir. Arızî bir sebep dolayısıyla (li ğayrihi) haram ise Allah’ın ya da kullarının hakkı kendisine taalluk ettiğinden dolayı haram olan şey demektir ve helâlin zıddıdır. Yine bu ayette insanın bünyesini ayakta tutacak miktar yemesinin farz olduğuna ve bunu terk edenin günahkâr olacağına delil vardır. Zira ayetteki “yiyin” emrinin zahiri bunu göstermektedir. Yüce Allah, kullarına verdiği emirlere tâbî olmalarını -ki Allah’ın emirlerine uymak insanların iyiliklerinin tâ kendisidir- emrettikten sonra bir de onlara “şeytanın adımlarına uymayı”, yani şeytanın emrettiği yollarda yürümelerini yasaklamıştır. Bu yollar ise küfür, fasıklık ve zulüm kabilinden olan bütün masiyetlerdir. Saibe, hâm ve benzeri (cahiliye döneminde kutsal sayılan) hayvanların haram kılınması bunun kapsamına girdiği gibi haram olan yiyecekleri yemek de bunun kapsamına girmektedir. “Zira o size apaçık bir düşmandır.” Düşmanlığı açıkça ortadadır. O nedenle o size verdiği emirler ile sadece sizi aldatır ve sizin Cehennemliklerden olmanızı ister. Yüce Rabbimiz bize şeytanın adımlarına tâbî olmayı yasaklamakla yetinmeyip -söz söyleyenlerin en doğrusu olarak- bize bu düşmandan sakınmamızı gerektiren düşmanlığını da haber vermektedir. Yine bununla da yetinmeyip şeytanın emrettiği hususları da genişçe açıklamakta, onun emirlerinin her şeyin en çirkini ve en kötüsü olduğunu da bildirerek şöyle buyurmaktadır:
169. “O size ancak kötülüğü… emreder” sahibinin kötülüğüne sebep teşkil eden şerri emreder. Bunun kapsamına her türlü masiyet girmektedir. Buna göre “hayâsızlığı” buyruğu ise özelin genele atfedilmesi kabilinden olur. Çünkü hayâsızlık (الفحشاء); zina, içki içmek, adam öldürmek, iftirada bulunmak, cimrilik ve benzeri gibi her bir aklın çirkin gördüğü ve çirkinliği en ileri derecede olan günahlardır. “ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” Bunun kapsamına bilgisizce Allah hakkında, hem şeriatına hem kaderine dair söz söylemeler girer. Yüce Allah’ı kendisinin ve Peygamberinin vasfetmediği şekilde vasfeden yahut O’nun zatı hakkında bildirdiği sıfatı kabul etmeyen ya da kendi zatı hakkında kabul etmediği bir şeyi ileri süren herkes, Allah hakkında bilgisizce söz söylemiş olur. Allah’a batıl zanları gereği ortaklar edinip putları ona eş tutan ve bunların Allah’a yaklaştırdıklarını iddia edenler de Allah’a karşı bilgisizce söz söylemiş olurlar. Yol gösterici herhangi bir delile dayanmaksızın, Allah bunu helâl, şunu haram kıldı, şunu emretti, bunu yasakladı, diyen bir kimse Allah hakkında bilgisizce söz söylemiş olur. Allah şu mahlûkat türünü -buna dair herhangi bir delil bulunmaksızın- şu sebepten yaratmıştır diyen bir kimse de aynı şekilde Allah hakkında bilgisi olmaksızın söz söylemiş olur. Allah hakkında bilgisizce söz söyleme şekillerinin en büyüklerinden birisi de Yüce Allah’ın ya da Rasûlü’nün sözünü, sapık kesimlerden herhangi bir kesimin kabul ettiği terimlere uygun olarak tevil edip sonra da Allah bunu murad etmiştir, diyenlerin sözüdür. Allah hakkında bilgisizce söz söylemek haramların en büyüklerinden, en kapsamlılarından, şeytanın kendisine davet ettiği yolların en tehlikelilerindendir. İşte şeytanın ve askerlerinin davet ettiği ve ellerinden geldiğince insanları azdırmak için bütün hile ve tuzaklarını ortaya koydukları yollar bunlardır. Yüce Allah ise adaleti, iyiliği, yakınları gözetmeyi emreder. Hayâsızlıktan, kötülükten ve haddi aşmaktan da men eder. Bu bakımdan kul kendisine iyice dikkat etmelidir: Bu iki davetçi tarafın hangisi ile birliktedir ve bu iki gruptan hangisindendir? Senin için hayrı, dünya ve âhiret mutluluğunu isteyen davetçiye mi uymaktasın, her türlü kurtuluşun kendisine itaatle, her türlü arzun ve emelin kendisine hizmetle elde edildiği; açık ve gizli nimetleri ihsan eden, hayırdan başkasını emretmeyen ve şerden başkasını da yasaklamayan, her türlü kâr kendisiyle istediği şekilde ticarette bulunmakla elde edilen Allah’ın davetçisine mi tâbî olmaktasın; yoksa insanın düşmanı olan ve senin için kötülüğü isteyen, bütün gayretiyle dünyada da âhirette de seni helâk etmeye çalışan şeytanın davetçisine mi uymaktasın? O şeytan ki her türlü kötülük ona itaatten kaynaklanır, her türlü hüsran da onu dost bellemekten gelir. O şeytan ki kötülükten başkasını emretmez, hayırdan başka hiçbir şeyden de alıkoymaz.
170. Yüce Allah, müşriklerin durumunu haber vererek onların Allah ve Rasûlü’nün indirdiklerine uymakla emrolundukları vakit bundan yüz çevirdiklerini ve:“Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” diyerek atalarını taklit etmekle yetindiklerini ve Peygamberlere imana rağbet etmediklerini haber vermektedir. Hâlbuki ataları insanların en bilgisizleri ve en aşırı derecede sapıklarıdır. Atalara uymak hakkı reddetmek için ileri sürülen çürük bir gerekçe, yersiz bir şüphedir. Bu onların haktan yüz çevirdiklerine, hakka rağbet etmediklerine ve insaflı davranmadıklarına delildir. Eğer doğru yola girseler ve güzel bir niyetle doğruya yönelecek olsalardı elbette ki hakka ulaşmayı amaçlarlardı. Hakka ulaşmayı amaçlayan ve hak ile batıl arasında bir kıyaslama yapan kimse de -eğer insaflı davranırsa- kesinlikle hakkı görür ve ona tâbî olur. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
2:171Page 26
وَمَثَلُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ كَمَثَلِ ٱلَّذِي يَنۡعِقُ بِمَا لَا يَسۡمَعُ إِلَّا دُعَآءٗ وَنِدَآءٗۚ صُمُّۢ بُكۡمٌ عُمۡيٞ فَهُمۡ لَا يَعۡقِلُونَ ١٧١
The example of those who disbelieve is like that of one who shouts at what hears nothing but calls and cries [i.e., cattle or sheep] - deaf, dumb and blind, so they do not understand.
171- Küfre saplananların durumu, bağırıp çağırıştan başka bir şey duymayanlara haykıran kimsenin haline benzer. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onun için akıl erdirmezler.
171. Yüce Allah Peygamberlerin getirdiklerine bağlı olmayışlarını ve taklide sarılarak onların getirdiklerini reddedişlerini açıkça ortaya koyunca artık onların hakkı kabul etmeyen ve hakkın çağrısına uymayan kimseler oldukları meydana çıkmış, dahası herkes onların asla inatlarından vazgeçmeyeceklerini anlamıştır. İşte bunun ardından Allah, onların kendilerini imana çağıran davetçinin karşısındaki durumunun, çobanları kendilerine seslenen ama o seslenen çobanın ne söylediğini anlayamayan davarlar gibi olduklarını haber vermektedir. Onlar sadece, aleyhlerine delilin ortaya konulması sonucunu veren sesi işitirler, fakat kendilerine yararlı olacak şekilde o sesin mahiyetini kavrayamazlar. Bundan dolayı “sağırdırlar” anlayacak ve kabul etmekle sonuçlanacak bir işitme ile hakkı işitmezler, “kördürler” ibret nazarıyla bakmazlar, “dilsizdirler” kendileri için hayır olan sözler söyleyemezler. Bütün bunlara yol açan sebep ise onların sağlıklı bir akla sahip olmayışlarıdır. Hatta bunlar akılsızların akılsızı ve bilgisizlerin bilgisizidirler. Akıllı bir kimse doğruya davet edildiği, fesattan alıkonulduğu, azaba götürecek yolları izlemek kendisine yasaklandığı; buna karşılık salah ve kurtuluşunu gerektiren ve nimete ulaşmasına sebep teşkil edecek emirler kendisine verildiği vakit kendisine öğüt veren kimseye karşı gelen ve Rabbinin nimetinden yüz çevirip bile bile ateşe atılan, batıla uyan ve hakkı bir kenara iten kimsenin zerre kadar aklının bulunmadığından şüphe eder mi hiç? İsterse ileri derecede hile ve tuzaklara başvursun ve düzenbazlıklara girsin… Şüphesiz ki böyle birisi akılsızların en akılsızıdır.
2:172–173Page 26
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ كُلُواْ مِن طَيِّبَٰتِ مَا رَزَقۡنَٰكُمۡ وَٱشۡكُرُواْ لِلَّهِ إِن كُنتُمۡ إِيَّاهُ تَعۡبُدُونَ ١٧٢
O you who have believed, eat from the good [i.e., lawful] things which We have provided for you and be grateful to Allāh if it is [indeed] Him that you worship.
إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيۡكُمُ ٱلۡمَيۡتَةَ وَٱلدَّمَ وَلَحۡمَ ٱلۡخِنزِيرِ وَمَآ أُهِلَّ بِهِۦ لِغَيۡرِ ٱللَّهِۖ فَمَنِ ٱضۡطُرَّ غَيۡرَ بَاغٖ وَلَا عَادٖ فَلَآ إِثۡمَ عَلَيۡهِۚ إِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٞ رَّحِيمٌ ١٧٣
He has only forbidden to you dead animals,1 blood, the flesh of swine, and that which has been dedicated to other than Allāh. But whoever is forced [by necessity], neither desiring [it] nor transgressing [its limit], there is no sin upon him. Indeed, Allāh is Forgiving and Merciful.
172- Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yiyin ve Allah’a şükredin, eğer O’na kulluk ediyorsanız… 173- O size ancak leşi, kanı, domuz etini bir de Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Fakat kim mecbur kalır da (harama) saldırmamak ve haddi aşmamak (kaydıyla bunlardan yerse) ona günah yoktur. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
172. Daha önce verilen genel emirden sonra bu; özel olarak mü’minlere verilmiş bir emirdir. Çünkü verilen emir ve yasaklardan imanları sebebi ile gerçek anlamda faydalananlar onlardır. Yüce Allah onlara temiz ve helâl rızıklardan yemelerini, bu nimetleri dolayısıyla da -onları Allaha itaat uğrunda ve ona itaate götüren yollara ulaşmak için güç kazanmak amacıyla kullanmaları suretiyle- şükretmelerini emretmektedir. Böylelikle Yüce Allah peygamberlere verdiği emrin aynısını mü’minlere de emretmektedir:“Ey Peygamberler, hoş ve temiz şeylerden yiyin ve salih ameller işleyin.”(el-Mü’minûn, 23/51). Bu âyet-i kerimede şükürden kasıt, salih amel işlemektir. Burada ayrıca “helâl” denmemesi, Yüce Allah’ın hoş ve temiz olan rızıkları mü’minlere sorumluluktan uzak bir şekilde mubah kılmış olmasından dolayıdır. Diğer taraftan mü’minin imanı, onu hakkı (helâl) olmayan şeylere el uzatmaktan alıkoyar. “eğer O’na kulluk ediyorsanız” o halde O’na şükredin, demektir. Bu da Allah’a şükretmeyen kimsenin, yalnızca bir ve tek olarak Allah’a ibadet etmediğini göstermektedir. Öte yandan Allah’a şükreden de, Allah’a ibadet etmiş ve emrolunduğunu yerine getirmiş demektir. Aynı zamanda bu, helâl ve temiz olan şeyleri yemenin salih amele ve onun kabul edilmesine vesile olduğuna da delildir. Nimetlerin akabinde şükretme emri şükrün elde bulunan nimetleri koruması, ele geçmemiş nimetleri de kazandırmasından ötürüdür. Nitekim küfür ve nankörlük de elde bulunmayan nimetlerin daha da uzaklaşmasına, mevcut nimetlerin de yok olmasına sebeptir. Yüce Allah hoş ve temiz şeylerin mübah kılındığını zikrettikten sonra pis şeylerin haram kılındığını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
173. “O size ancak leşi…” Leş, dine uygun boğazlama dışında bir yolla ölmüş olan demektir. Çünkü leş, pistir ve zararlıdır. Zira özü itibari ile kötüdür. Çoğunlukla da bu tür ölümler, hastalık sebebi ile olmaktadır. Bu ise yiyende daha fazla hastalığa sebep olur. Şâri genel olarak yasak kılınmış olan bu leş kapsamından çekirge ölüsü ile denizlerdeki balıkların ölmüş olanlarını istisna etmiştir. Dolayısıyla da bunlar helâl ve temizdir. “Kanı” yani akıtılmış kanı… Nitekim bir başka âyet-i kerimede (Enam, 6/145) bu şekilde kayıtlandırılmıştır. “Domuz etini bir de Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı.” Yani put ve heykellere kesilen, kabir, türbe ve benzerlerine kesilenler gibi… Sözü geçen bu hususlar, haramların bunlardan ibaret olduğunu ifade etmemektedir. Bunların zikredilmesi Yüce Allah’ın:“…şeylerin temiz olanlarından” buyruğunun mefhumundan anlaşılan çeşitli pis ve murdar şeyleri beyan etmek için zikredilmiştir. Çünkü genel olarak haram kılınan şeyler daha önceki bir âyet-i kerimede geçen:“helâl ve temiz olanlarını” buyruğundan anlaşılmaktadır. Yüce Allah’ın bu gibi pis şeyleri ve benzerleri haram kılması bize bir lütfudur ve bizi zarardan korumak içindir. Bununla birlikte “kim mecbur kalır da” yani açlık, bulamamak veya zorlama (ikrah) sebebi ile bunlardan yemeye mecbur kalırsa “(harama) saldırmamak” helâlı kullanma gücü olmakla veya aç olmamakla beraber harama yönelmeksizin “ve haddi aşmamak (kaydıyla bunlardan yerse)” yani zorunluluktan dolayı kendisine mubah kılınan şeyi kullanmakta haddi aşmamak kaydıyla… İşte kim mecbur kalır ve helale güç yetiremez de zaruret miktarınca yiyip daha ileri gitmezse “ona günah yoktur.” Bundan dolayı hakkında bir vebal söz konusu değildir. Günah kalktığına göre emir önceki haline geri döner. Bu durumda insan yemekle emrolunmuştur. Hatta eli ile kendisini tehlikeye atması, kendisini öldürmesi yasaktır. O takdirde yemesi gerekir, yemeyi terk edip de ölecek olursa günahkâr olur, kendi kendisini öldürmüş olur. Böyle bir mubahlık ve genişlik Yüce Allah’ın kullarına rahmetindendir. İşte bundan dolayı konuya son derece uygun şu iki şerefli ismi ile bu âyet-i kerimeyi sona erdirmektedir:“Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” Haram olan şeylerin helâl olması bu iki şarta bağlı olduğuna göre ve bu durumda insanın bunları tam anlamı ile gerçekleştirmesi mümkün olamayacağından, Yüce Allah kendisinin bağışlayıcı olduğunu haber vermektedir. Yani böyle bir durumda özellikle de zaruretin baskısı altında kalmış ve zorluk; duyularını kapatmış iken yapacağı hataları Allah bağışlar. Bu âyet-i kerimede; “Zaruretler mahzurlu şeyleri (yasakları) mubah kılar” şeklindeki meşhur kaideye delil vardır. Buna göre yasak olan her bir şeyi insan kullanmak zorunda kalırsa mutlak egemen ve rahman olan Allah, o şeyi ona mubah kılmış olur. Önünde de sonunda da zahiren ve batınen hamd ve şükür yalnız O’nadır.
2:174–176Page 26
إِنَّ ٱلَّذِينَ يَكۡتُمُونَ مَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلۡكِتَٰبِ وَيَشۡتَرُونَ بِهِۦ ثَمَنٗا قَلِيلًا أُوْلَٰٓئِكَ مَا يَأۡكُلُونَ فِي بُطُونِهِمۡ إِلَّا ٱلنَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ ٱللَّهُ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمۡ وَلَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمٌ ١٧٤
Indeed, they who conceal what Allāh has sent down of the Book and exchange it for a small price - those consume not into their bellies except the Fire. And Allāh will not speak to them on the Day of Resurrection, nor will He purify them. And they will have a painful punishment.
أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ ٱشۡتَرَوُاْ ٱلضَّلَٰلَةَ بِٱلۡهُدَىٰ وَٱلۡعَذَابَ بِٱلۡمَغۡفِرَةِۚ فَمَآ أَصۡبَرَهُمۡ عَلَى ٱلنَّارِ ١٧٥
Those are the ones who have exchanged guidance for error and forgiveness for punishment. How patient they are for [i.e., in pursuit of] the Fire!
ذَٰلِكَ بِأَنَّ ٱللَّهَ نَزَّلَ ٱلۡكِتَٰبَ بِٱلۡحَقِّۗ وَإِنَّ ٱلَّذِينَ ٱخۡتَلَفُواْ فِي ٱلۡكِتَٰبِ لَفِي شِقَاقِۭ بَعِيدٖ ١٧٦
That is [deserved by them] because Allāh has sent down the Book in truth. And indeed, those who differ over the Book are in extreme dissension.
174- Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de onu az bir pahaya değiştirenler var ya! İşte onların yiyip de karınlarına doldurdukları şey ancak ateştir. Kıyamet Günü’nde Allah onlarla ne konuşur ne de onları temize çıkarır. Onlar için acıklı bir azap da vardır. 175- Onlar hidâyete karşılık sapıklığı, mağfirete karşılık azabı satın aldılar. Bunlar azaba ne kadar da sabırlılar?! 176- Bunun sebebi, Allah’ın, Kitabı hak ile indirmesidir. Muhakkak ki Kitap hakkında anlaşmazlığa düşenler, elbette uzak bir aykırılık içindedirler.
174-175. “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de onu az bir pahaya değiştirenler var ya…” Bu, Allah’ın Peygamberlerine indirmiş olduğu şeyleri -ki bu da ilimdir- gizleyen kimselere çok ağır bir tehdittir. Zira Allah o ilim ehlinden onu insanlara açıklayacaklarına ve gizlemeyeceklerine dair ahit almıştır. Her kim bu ilmi dünyevî lezzetler karşılığında gizler, Allah’ın emrini bir kenara bırakırsa işte öylelerinin “yiyip de karınlarına doldurdukları şey ancak ateştir.” Çünkü onların kazandıkları bu bedel ancak ve ancak en kötü bir yol ile ellerine geçmiş, haramlığı en büyük şeyler karşılığında onu almışlardır. Bundan dolayı cezaları da amelleri türünden olacaktır. “Kıyamet Günü’nde Allah onlarla ne konuşur” aksine Allah gazap etmiş ve onlardan yüz çevirmiş olacaktır. Bu da onlar için Cehennem azabından daha büyüktür. “ne de onları temize çıkarır.” Adi ve aşağılık huylardan onları arındırmaz. Onların övülmeye, beğenilmeye ve mükâfatı verilmeye elverişli amelleri bulunmaz. Onları temize çıkarmayışının sebebi, bunun en büyük sebeplerini işlemiş olmalarından ötürüdür. Temize çıkarılmanın en büyük sebebi ise Allah’ın kitabı ile amel etmek, onunla hidâyete ulaşmak ve ona davet etmektir. Bunlar ise Allah’ın kitabını bir kenara attılar, ondan yüz çevirdiler, sapıklığı hidâyete, azabı da mağfirete tercih ettiler. Bunlara ateş azabından başka bir şey uygun düşmez. Peki, ateş azabına nasıl dayanabilecekler ve ona nasıl karşı durabilecekler?
176. “Bunun” yani adil bir şekilde onlara karşılık verilmesinin, hidâyeti kabul etmeyip ondan başka yolları tercih eden kimselere hidâyet yollarının kapatılmasının “sebebi Allah’ın Kitabı hak ile indirmesidir.” İyilik yapana iyilikle karşılık verilmesi, kötülük yapana da kötülüğünün karşılığının verilmesi de bu hakkın bir gereğidir. Aynı zamanda, Yüce Allah’ın:“Kitabı hak ile indirmesidir” buyruğunda insanları hidâyete erdirmek, hakkı batıldan, hidâyeti de sapıklıktan ayırt etmek için indirdiğine delil vardır. O nedenle bu kitabı asıl maksadından uzaklaştıran bir kimse ise en ağır ceza ile cezalandırılmaya layıktır. “Muhakak ki Kitap hakkında anlaşmazlığa düşenler” yani kitap hakkında anlaşmazlığa düşerek bir bölümüne iman edip bir bölümünü inkâr edenler ve kendi heva ve maksatlarına göre kitabı tahrif edip asıl maksadından uzaklaştıranlar “elbette” haktan “uzak bir aykırılık” yani karşı çıkış, karşı geliş “içindedirler.” Çünkü onlar, ittifakı ve çelişkiye düşmemeyi gerektiren ve hakkı getiren kitaba muhalefet etmişlerdir. Böylece işleri karmakarışık bir hal almış, ayrılıkları çoğalmış ve buna bağlı olarak alabildiğine bölünmüşlerdir. Kitaba iman eden ve her hususta onun hükmüne başvurup hükmünü kabul eden gerçek kitap sahipleri ise böyle değildir. Çünkü onlar ittifak halindedirler, sevgi ve onun etrafında birleşmek suretiyle uyum halindedirler. Bu âyet-i kerimeler Allah’ın indirdiklerini gizleyen, dünyalığı ona tercih eden kimselere karşı ilâhi azap ve gazap tehdidini içermektedir. Allah’ın böylelerini muvaffakiyet ve günahlarını bağışlamak suretiyle arındırmayacağını bildirmektedir. Ayrıca bu buyruklar bunun sebebini de söz konusu etmektedir ki bu sebep de onların sapıklığı hidâyete tercih etmeleridir. Bu ise azabın mağfirete tercih edilmesi sonucunu vermektedir. Sonra da Cehenneme karşı ileri derecedeki dayanıklılıkları ifade edilmektedir. Çünkü bunlar Cehennem ateşine götüren yolların ne olduğunu da çok iyi bilmektedirler. Ayrıca bu âyet-i kerimeler Kitab-ı Kerîm’in; Kitap etrafında ittifak etmeyi, ayrılığa düşmemeyi gerektiren hakkı kapsadığı gerçeğini de ihtiva etmekte, Kitaba muhalefet eden herkesin haktan alabildiğine uzak, hakka karşı düşmanca bir tavır, hasmane bir tutum içinde olduğunu da belirtmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
2:177Page 27
۞ لَّيۡسَ ٱلۡبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمۡ قِبَلَ ٱلۡمَشۡرِقِ وَٱلۡمَغۡرِبِ وَلَٰكِنَّ ٱلۡبِرَّ مَنۡ ءَامَنَ بِٱللَّهِ وَٱلۡيَوۡمِ ٱلۡأٓخِرِ وَٱلۡمَلَٰٓئِكَةِ وَٱلۡكِتَٰبِ وَٱلنَّبِيِّـۧنَ وَءَاتَى ٱلۡمَالَ عَلَىٰ حُبِّهِۦ ذَوِي ٱلۡقُرۡبَىٰ وَٱلۡيَتَٰمَىٰ وَٱلۡمَسَٰكِينَ وَٱبۡنَ ٱلسَّبِيلِ وَٱلسَّآئِلِينَ وَفِي ٱلرِّقَابِ وَأَقَامَ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتَى ٱلزَّكَوٰةَ وَٱلۡمُوفُونَ بِعَهۡدِهِمۡ إِذَا عَٰهَدُواْۖ وَٱلصَّٰبِرِينَ فِي ٱلۡبَأۡسَآءِ وَٱلضَّرَّآءِ وَحِينَ ٱلۡبَأۡسِۗ أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ صَدَقُواْۖ وَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُتَّقُونَ ١٧٧
Righteousness is not that you turn your faces toward the east or the west, but [true] righteousness is [in] one who believes in Allāh, the Last Day, the angels, the Book, and the prophets and gives wealth, in spite of love for it, to relatives, orphans, the needy, the traveler, those who ask [for help], and for freeing slaves; [and who] establishes prayer and gives zakāh; [those who] fulfill their promise when they promise; and [those who] are patient in poverty and hardship and during battle. Those are the ones who have been true, and it is those who are the righteous.
177- Yüzlerinizi doğu ve batıya döndürmeniz iyilik (birr) değildir. Fakat asıl iyilik Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba, Peygamberlere iman edenin; mala olan sevgisine rağmen onu akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, ahitleşince ahitlerini yerine getirenlerin; sıkıntıda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenlerin yaptığıdır. Sadık olanlar işte bunlardır, takvâ sahibi olanlar da ancak bunlardır.
177. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yüzlerinizi doğu ve batıya döndürmeniz iyilik (birr) değildir.” Yani kulların yerine getirmeleri istenen birr/iyilik bu değildir. O nedenle bu konuda tartışmalara girmek ve çokça araştırma yapmak, geri planında ayrılık ve anlaşmazlık çıkarmaktan başka bir şey bulunmayan ve bir sonuç vermeyen sıkıntılı işlerdendir. Bu da Peygamberin:“Güçlü kişi, güreşte hasmının sırtını yerine getiren değildir. Asıl güçlü kişi gazap anında kendisine hakim olan kimsedir.” buyruğunu ve benzerlerini andırmaktadır. “Fakat asıl iyilik (birr) Allah’a” yani O’nun bir ve tek olduğuna, bütün kemal sıfatları ile mevsuf, her türlü eksiklikten münezzeh olduğuna “ahiret gününe” yani Yüce Allah’ın Kitabı Kerîm’inde yahut Rasûlunün buyruklarında ölümden sonra gerçekleşeceğini haber verdiği her şeye; “meleklere” yani Allah’ın Kitab-ı Kerîminde bize niteliklerini belirttiği, Rasûlü’nün de bize vasfettiği şekilde meleklere “kitaba” yani Allah’ın Rasûlü’ne indirmiş olduğu tüm kitaplara, bunların en büyüğü olan Kur’ân-ı Kerîm’e, bu kitabın ihtiva ettiği haber ve hükümlere; “peygamberlere” yani genel olarak hepsine özel olarak da onların sonuncuları ve en faziletlileri olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e “iman edenin, mala olan sevgisine rağmen onu akrabaya… verenlerin” bu buyruk ile nefislerin malı onu çıkartıp başkasına veremeyecek derecede çok sevdiği beyan edilmektedir. Mal az ya da çok olsun insanın mal olarak edindiği her bir şeydir. Mala duyduğu sevgiye rağmen onu Allah’a yakınlaşmak maksadı ile infak edenin bu davranışı imanına bir delildir. Mala olan sevgiye rağmen onu vermenin kapsamı içerisine kişinin sağlıklı ve cimri iken, bununla birlikte zengin olmayı ümit edip fakirlikten de korktuğu sırada tasaddukta bulunması da girmektedir. Aynı şekilde sahip olduğu malın azlığına rağmen sadaka vermek daha faziletlidir; çünkü böyle bir durumda kişi malı alıkoymak ister. Zira malının yok olacağından ve fakir düşeceğinden çekinmektedir. Aynı şekilde malın değerli olanını ve kişinin sevdiği malları vermesi de oldukça faziletlidir. Nitekim Yüce Allah:“Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar birre (iyiliğe) kavuşamazsınız.”(Âl-i İmran, 3/92) buyurmaktadır. İşte bütün bu kimseler mala olan sevgisine rağmen malı veren kimseler arasındadırlar. Daha sonra Yüce Allah malın kimlere infak edileceğini de söz konusu etmektedir ki, bunlar insanlar arasında iyiliğimize ve iyilik yapılmaya en layık olan kimselerdir. Bunlar sırasıyla şunlardır:“Akrabalar”; musibetleri dolayısıyla ızdırap duyduğumuz, sevindiklerinde sevindiğimiz, karşılıklı olarak yardımlaştığımız ve birbirimizin yükümlülüklerini paylaştığımız kimselerdir. İyiliğin en güzeli ve en uygun olanı, yakınlıklarına ve ihtiyaçlarına göre akrabalara malî ve sözlü iyiliklerde bulunmak ve buna dikkat etmektir. “Yetimler”; kendilerine kazanç sağlayacak kimseleri olmayan ve ihtiyaçtan kendilerini kurtaracak güçleri bulunmayan kimselerdir. Bu Yüce Allah’ın kullarına rahmetindendir ve O’nun, onlara karşı babanın evladına olan merhametinden daha çok merhametli olduğunu göstermektedir. Allah kullara babalarını kaybetmiş olan kimselere iyilikte bulunmayı tavsiye etmiş ve mallarında onlara bir pay vermelerini farz kılmıştır. Böylelikle onlar da anne-babalarını kaybetmemiş kimseler gibi olurlar. Amelin karşılığı amelin kendi türündendir, o nedenle başkasının yetimine merhamet gösterenin bırakacağı yetime merhamet olunur. “Yoksullar/Miskinler”; “miskin”, ihtiyaçtan adeta hareketsiz kalmış, fakirlikten zelil düşmüş kimse demektir. Bunların da zenginlerin malları üzerinde yoksulluklarını giderecek yahut da hafifletecek şekilde -zenginlerin de güç yetirebildiği ölçüde- hakları vardır. “Yolda kalmışlar”; bu, yurdundan başka bir yerde yolda kalmış yabancıdır. Yüce Allah kullarını böyle birisine de yolculuğunda kendisine yardımcı olacak bir miktar mal vermeye teşvik etmektedir. Çünkü yolculuk halindeki kişinin muhtaç olma ihtimali yüksektir ve harcamaları çoktur. Vatanında bulunup da Allah’ın kendisine nimet ihsan ettiği ve rahatlık verdiği, nimetlerinden bağışladığı bir kimsenin, bu nitelikteki yabancı kardeşine gücü yettiği kadarı ile merhamette bulunması gerekmektedir. Bu da ona azık vermek yahut yolculuğunda kullanacağı bir araç vermek yahut da maruz kaldığı haksızlığı ve benzeri ihtiyaçlarını gidermek şeklinde olabilir. “Dilenenler”; dilenmelerini gerektirecek şekilde bir ihtiyaçla karşı karşıya kalan kimselerdir. İşlediği bir cinâyetin diyetini ödemek yahut da yöneticiler tarafından kendisine tayin edilen bir vergiyi ödemek ya da mescidler, medreseler, köprüler ve buna benzer kamu menfaatine ait yerlerin tamir edilmesi için insanlardan istekte bulunanlar bu kabildendir. Böyle birisi zengin olsa dahi insanlardan istemek hakkına sahiptir. “Köleler” bunun kapsamına hem köle azat etme girer, hem de köle azadına yardımcı olmak girer. Efendisine ödemeyi taahhüt ettiği miktarı ödemek üzere anlaşma yapan kölelere mal vermek de buna dahildir. Kâfirler yahut zalimler elinde bulunan esirleri fidye vererek kurtarmak da böyledir. “Namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren”; İbadetlerin en faziletlileri ve Allah’a yakınlaştırıcı amellerin en mükemmelleri olduğundan dolayı Allah, namaz ile zekâtı bundan önce de defalarca bir arada zikretmiştir. Bu ibadetler hem kalbi, hem bedenî, hem de mâlidir. İmanın ölçüsü bunlarla belli olur ve kişinin sahip olduğu yakîn bunlar vasıtası ile bilinir. “Ahitleşince ahitlerini yerine getirenler”; Ahit gerek Yüce Allah’ın yükümlü kılması ile gerek kulun kendi kendisini yükümlü tutması ile bir şeyi yerine getirme yükümlülüğüdür. Böylelikle bunun kapsamına Allah’ın bütün hakları girer. Çünkü Allah kullarından bunları yerine getirmelerini istemiş, onlar da böyle bir yükümlülüğün altına girmişler ve bu sorumluluğu yüklenmişler, böylece bunları eda etmeleri farz olmuştur. Allah’ın kullara farz kıldığı kul hakları da kulun bizzat kendisinin yerine getirmeyi taahhüt ettiği yeminler, adaklar ve benzeri diğer haklar da bu ahdin kapsamına girmektedir. “Sıkıntıda... sabredenler.” Bu, fakirlik halinde sabredenler, demektir. Çünkü fakir birçok açıdan sabra muhtaçtır. Zira fakirlik dolayısıyla sürekli olarak -başkalarının karşı karşıya kalmadıkları ölçüde- kalbi ve bedeni acı ve ızdıraplarla karşı karşıyadır. Zenginlerin, kendisinin güç yetiremeyeceği nimetler içerisinde olmaları halinde o acı çeker, kendisi yahut çoluk çocuğu aç kalırsa yine acı çeker. Arzusuna uygun olmayan bir şey yiyecek olursa acı çeker, çıplak kalırsa yahut o noktaya yaklaşırsa acı çeker. Elinde bulunanlar ile kendileri için hazırlık yaptığı gelecekteki umutlarına baktığı zaman yine acı çeker. Önleyemeyeceği soğukla karşı karşıya kalırsa acı çeker. Bütün bunlar ve benzerleri, çeşitli musibetlerdir. İşte bu nedenle bunlara karşı sabretmesi, ecrini Allah’tan beklemesi, bunlar dolayısıyla Allah’tan mükâfaat umması emrolunmuştur. “Hastalıkta” aşırı ateş, yara, romatizma, bir organdaki ağrı, hatta diş ve parmak ağrısı ve buna benzer çeşitli türleri ile hastalıkların da aynı şekilde sabra ihtiyacı vardır. Çünkü hastalık halinde ruh zayıf düşer, beden ızdırap çeker. Bu da nefse oldukça ağır gelir, özellikle hastalık uzun sürecek olursa. İşte böylesine de Yüce Allah’ın mükâfatını umarak sabretmesi emrolunmuştur. “Ve savaşın kızıştığı zamanlar” kendileri ile savaşmakla emrolunan düşmanlarla savaş esnasında “sabredenler...” Çünkü karşılıklı çarpışma nefse son derece ağır gelir. İnsan öldürülmekten, yaralanmaktan yahut esir alınmaktan korkar. Böyle bir halde de ecri Allah’tan umularak, Yüce Allah’ın mükâfaatı beklenerek sabra ihtiyaç vardır. Çünkü yardım ve zafer Allah’tandır ve Allah bunu sabredenlere vaat etmiştir. “Sadık olanlar işte bunlardır.” Yani sözü edilen güzel akideye ve imanın sonucu, belgesi ve nuru olan amellere sahip olanlar, insanın güzelliği ve insanlığın hakikatini teşkil eden bu ahlâka sahip olanlar, işte imanlarında sadık olanlar işte bunlardır. Çünkü amelleri imanlarını doğrulamış, tasdik etmiştir. “Takvâ sahibi olanlar da ancak bunlardır.” Çünkü yasak kılınan şeyleri terk etmiş ve emrolundukları şeyleri yapmışlardır. Zira bütün bu hususlar her türlü hayrı ya bizzat veya dolaylı olarak kapsamaktadır. Çünkü ahde bağlı kalmanın kapsamına dinin tümü girmektedir. Bu ayette zikri geçen ibadetler de en önemli ibadetlerdir. Bunları yerine getiren kimse de diğerlerini haydi haydi yerine getirir. O halde bunlar birr/iyilik sahipleri, sadıklar ve takvâ sahibi olanlardır. Yüce Allah’ın bu üç hususa (birr, sadakat, takva) ihsan etmiş olduğu o kadar dünyevi ve uhrevi mükâfat vardır ki bunların, burada geniş geniş açıklanmasına imkân yoktur.
Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences