As-Sa'di · Tafsir · in Turkish
Al-Baqarah 2:178–193
2:178–179Page 27
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ كُتِبَ عَلَيۡكُمُ ٱلۡقِصَاصُ فِي ٱلۡقَتۡلَىۖ ٱلۡحُرُّ بِٱلۡحُرِّ وَٱلۡعَبۡدُ بِٱلۡعَبۡدِ وَٱلۡأُنثَىٰ بِٱلۡأُنثَىٰۚ فَمَنۡ عُفِيَ لَهُۥ مِنۡ أَخِيهِ شَيۡءٞ فَٱتِّبَاعُۢ بِٱلۡمَعۡرُوفِ وَأَدَآءٌ إِلَيۡهِ بِإِحۡسَٰنٖۗ ذَٰلِكَ تَخۡفِيفٞ مِّن رَّبِّكُمۡ وَرَحۡمَةٞۗ فَمَنِ ٱعۡتَدَىٰ بَعۡدَ ذَٰلِكَ فَلَهُۥ عَذَابٌ أَلِيمٞ ١٧٨
O you who have believed, prescribed for you is legal retribution for those murdered - the free for the free, the slave for the slave, and the female for the female.1 But whoever overlooks from his brother [i.e., the killer] anything,2 then there should be a suitable follow-up and payment to him [i.e., the deceased's heir or legal representative] with good conduct. This is an alleviation from your Lord and a mercy. But whoever transgresses after that3 will have a painful punishment.
وَلَكُمۡ فِي ٱلۡقِصَاصِ حَيَوٰةٞ يَٰٓأُوْلِي ٱلۡأَلۡبَٰبِ لَعَلَّكُمۡ تَتَّقُونَ ١٧٩
And there is for you in legal retribution [saving of] life, O you [people] of understanding, that you may become righteous.1
178- Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas farz kılındı. Hür hür olana, köle köle olana, dişi dişiye karşılık (kısas olunur). Fakat kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa artık (diyet alan) güzellikle (alsın; katil de) ona güzellikle ödesin. Bu Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Kim bundan sonra haddi aşarsa onun için pek acıklı bir azap vardır. 179- Ey olgun akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır; olur ki sakınırsınız.
178. “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas farz kılındı.” Yüce Allah mü’min kullarına öldürülenler hakkında kısası farz kılma lütfunu hatırlatmaktadır. Kısas, öldürmelerde eşitlik sağlamak ve katilin, -kullar arasında adaleti ve dengeyi sağlamak üzere- maktulü öldürdüğü şekilde öldürülmesi demektir. Hitabın bütün mü’minlere yöneltilmiş olması, hepsinin bunu yerine getirmekle yükümlü olduğuna delildir. Hatta katilin velileri ve kendisi bile öldürülenin velisine -velileri kısas talebinde bulundukları takdirde ve katile kısasın uygulanması mümkün ise- yardımcı olmalıdırlar. Cahiliye âdetinde ve benzerlerinde görüldüğü şekliyle cinâyet işleyenlerin himaye edilmesinde olduğu gibi bu haddin uygulanmasına engel olmaları ve velinin kısası almasını önlemeleri caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah kısası tafsilatı ile açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Hür hür olana…” Bu lafzın mantukuna erkek erkeğe, dişi dişiye, aynı şekilde erkek dişiye, dişi de erkeğe karşılık kısas edilir hükmü de girmektedir. Buna göre bu buyruğun mantuku Yüce Allah’ın “dişi dişiye” buyruğundan anlaşılan mefhumdan önceliklidir. Çünkü sünnet erkeğin dişi karşılığında öldürüleceğine delalet etmektedir. Bununla birlikte ne kadar yukarı çıkarsa çıksınlar ebeveynler (anne, baba, dedeler ve nineler) bu buyruğun kapsamının dışındadır. Zira bu hususta sünnetin vürudu sebebi ile ebeveynler çocuklarına karşılık kısas olarak öldürülmezler. Ayrıca Yüce Allah’ın “kısas” buyruğunda da babanın çocuğuna karşılık öldürülmesinin adalet olmadığına delil vardır. Çünkü babanın kalbindeki şefkat ve merhamet ya aklî bir dengesizlik yahut gerçekten çocuğunun kendisine çok aşırı eziyet vermesi gibi bir sebep olmadıkça onun çocuğunu öldürmesine engel teşkil eder. Yine sünnet-i seniyye ile kâfir karşılığında mü’minin öldürülmesi de bu umumi ifadenin kapsamı dışındadır. Âyet-i kerimede yalnızca mü’minlere hitap edilmesi de bunu ifade etmektedir. Ayrıca Allah’ın dostunun Allah’ın düşmanı karşılığında öldürülmesi de adalet değildir. “köle köle olana” İster erkek ister dişi olsun, kıymetleri ister eşit ister farklı olsun köle de köle karşılığında öldürülür. Yine buyruğun mefhumu, hür kimsenin köleye karşılık öldürülmeyeceğine delildir. Çünkü hür ile köle birbirine eşit değildirler. “dişi dişiye” Bazı ilim adamları dişinin dişiye karşılık öldürülmesi ibaresinin mefhumunu esas alarak kadına karşılık erkeğin öldürülmesinin caiz olmadığını söylemişlerdir. Buna dair açıklama ise az önce geçmiş bulunuyor. Bu âyet-i kerimede öldürmelerde aslolanın kısas olduğuna, diyetin ise kısasın bir bedeli olduğuna delil vardır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Fakat kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa” diye buyurmaktadır. Yani öldürülenin velisi katili affederek diyet kabul ederse yahut velilerin bazıları affedecek olursa kısas düşer, bunun yerine diyet ödenmesi gerekir. Kısas uygulamakta muhayyerlik ve diyeti tercih etmek maktulün velisinin hakkıdır. Veli katili affedecek olursa, o takdirde onun “güzellikle” yani katile zorluk çıkarmadan, ona güç yetiremeyeceği şeyi yüklemeden, aksine yapacağı ödemeyi ondan güzellikle ve ona sıkıntı vermeden diyetini istemelidir. Buna karşılık katilin de ödemesi gereken diyeti “güzellikle” yani savsaklamadan ve eksiltmeden, maktulün velisine fiilî ya da sözlü bir kötülükte bulunmaksızın ödemesi gerekir. Öldürülenin velisinin onu affetmekle iyilikte bulunmasının karşılığı diyet borcunu güzel bir şekilde ödemekten başka ne olabilir ki? Bu insanlar arasındaki bütün hak ve borçlanmalarda emrolunmuş bir husustur. Şöyle ki alacaklı olan hakkını güzel bir şekilde istemelidir, borçlu olan da borcunu güzellikle ödemelidir. Yüce Allah’ın:“Kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa” buyruğunda kısasın affedilerek diyetin kabul edilmesine bir teşvik ve hak sahiplerinin kalbine rikkat veren bir incelik vardır. Bundan daha güzeli ise hiçbir karşılık istemeksizin affetmektir. Yüce Allah’ın:“Kardeşi tarafından” buyruğunda, katilin kâfir olmayacağına delil vardır. Çünkü burada kardeşlikten kasıt iman kardeşliğidir ve öldürmesi sebebi ile katil, bu iman kardeşliğinin dışına çıkarılmamaktadır. O halde küfürden daha aşağı olan diğer masiyetlerin failleri sırf bu masiyetleri sebebiyle haydi haydi kâfir olmazlar. Ancak işlediklerinden dolayı imanları eksilir. Maktulün velileri yahut onların bir kısmı kısastan vazgeçip katili affedecek olurlarsa artık katilin kanı dökülemez. Böylelikle hem maktulün velilerine karşı hem başkalarına karşı katilin kanı koruma altında olur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Kim bundan” yani aftan “sonra haddi aşarsa onun için” âhirette “pek acıklı bir azap vardır” buyurmaktadır. Katilin öldürülmesi yahut (diyet ödemesi halinde) öldürülmemesi şeklindeki cezalar ise bundan önceki buyruklardan anlaşılmaktadır. Çünkü katil kendisine denk birisini öldürecek olursa bundan dolayı öldürülmesi gerekir. “Pek acıklı bir azab”ı (kısas yoluyla) öldürülmek diye yorumlayan ve âyet-i kerimenin katilin mutlaka öldürülmesi gerektiğine delil olduğunu, affedilmesinin ise caiz olmadığını söyleyen birtakım ilim adamları da vardır; ancak doğru olan birinci görüştür. Çünkü onun cinâyeti (affedilip edilmemesi açısından) başkasının cinâyetinden daha büyük değildir.
Daha sonra Yüce Allah kısasın meşru kılınmasındaki büyük hikmetini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:
179. “Kısasta sizin için hayat vardır.” Yani bu yolla kanların dökülmesi önlenir, saldırganların önü alınır. Çünkü başkasını öldürdüğü takdirde kendisinin de öldürüleceğini bilen bir kimse, kolay kolay başkasını öldüremez. Katilin öldürüldüğü görülecek olursa, başkası bundan dehşete kapılır ve uzak durur. Eğer katilin cezası öldürülmenin dışında bir ceza olursa, hiçbir zaman öldürme ile meydana gelen kötülüklerin önüne geçilemez. Diğer şer’î hadler de böyledir. Hepsinin suçluyu öyle bir cezalandırması ve suç işlemekten öyle bir önleyici özelliği vardır ki, bu hakîm ve gaffâr olanın sonsuz hikmetine delildir. “Hayat” kelimesinin belirtisiz gelmesi ise tazim ve çokluk ifade etmesi içindir. Bu hükmün gerçek mahiyetini ancak olgun ve öz akıl sahipleri kavrayabileceğinden dolayı, başkalarına değil de yalnızca onlara hitap edilmiştir. Bu da Yüce Allah’ın kullarının, kendisinin koymuş olduğu hükümlerdeki hikmetler, kemaline delalet eden maslahatlar, hikmet ve hamdinin mükemmelliğine delâlet eden hususlar, adaleti ve geniş rahmeti hakkında fikir yürütmelerini ve akıllarını kullanmalarını istediğine delil bulunmaktadır. Bu seviyede olan kimseler de hitabın kendilerine tevcih edildiği ve en Yüce Rabbin kendilerine seslenmiş olduğu “olgun akıl sahipleri” ifadesiyle övülmeye hak kazanırlar. Aklını kullanan bir topluluk için ise fazilet ve şeref olarak da bu, yeter. “Olur ki sakınırsınız/takaya erersiniz.” Çünkü Rabbini gereği gibi tanıyan, din ve şeriatındaki büyük sırları, harîkulade hikmetleri, yüce belgeleri bilen bir kimsenin bu bilgisi, onun Allah’ın emrine uymasını, O’na isyanı da büyük bir suç görerek terk etmesini gerektirir. Ve böylelikle o, takva sahiplerinden olmayı hak eder.
2:180–182Page 27
كُتِبَ عَلَيۡكُمۡ إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ ٱلۡمَوۡتُ إِن تَرَكَ خَيۡرًا ٱلۡوَصِيَّةُ لِلۡوَٰلِدَيۡنِ وَٱلۡأَقۡرَبِينَ بِٱلۡمَعۡرُوفِۖ حَقًّا عَلَى ٱلۡمُتَّقِينَ ١٨٠
Prescribed for you when death approaches [any] one of you if he leaves wealth [is that he should make] a bequest for the parents and near relatives according to what is acceptable - a duty upon the righteous.1
فَمَنۢ بَدَّلَهُۥ بَعۡدَ مَا سَمِعَهُۥ فَإِنَّمَآ إِثۡمُهُۥ عَلَى ٱلَّذِينَ يُبَدِّلُونَهُۥٓۚ إِنَّ ٱللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٞ ١٨١
Then whoever alters it [i.e., the bequest] after he has heard it - the sin is only upon those who have altered it. Indeed, Allāh is Hearing and Knowing.
فَمَنۡ خَافَ مِن مُّوصٖ جَنَفًا أَوۡ إِثۡمٗا فَأَصۡلَحَ بَيۡنَهُمۡ فَلَآ إِثۡمَ عَلَيۡهِۚ إِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٞ رَّحِيمٞ ١٨٢
But if one fears from the bequeather [some] error or sin and corrects that which is between them [i.e., the concerned parties], there is no sin upon him. Indeed, Allāh is Forgiving and Merciful.
180- Sizden birine ölüm gelip çattığı zaman eğer bir hayır (mal) bırakacaksa anneye, babaya ve yakın akrabaya maruf bir şekilde vasiyette bulunmak, takvâ sahipleri üzerine bir hak olarak farz kılındı. 181- Artık kim onu işittikten sonra değiştirirse, günah ancak onu değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz ki Allah her şeyi işitendir, bilendir. 182- Kim vasiyet edenin (hataen haktan) sapmasından yahut (bile bile) günaha düşmesinden korkar da aralarını bulursa, ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.
180. Ey mü’minler topluluğu “sizden birine ölüm gelip çattığı zaman” yani ölümün kertesine getiren hastalık vb. gibi ölümün belirtileri görülecek olursa ve “eğer hayır (mal) bırakacaksa” vasiyette bulunmayı Allah size farz kılmıştır. Bu buyrukta ve bundan başka birçok buyrukta geçen “hayır” örfen çok mal anlamındadır. Bu durumda olan bir kimsenin annesine, babasına ve insanlar arasında kendisine en yakın olanlara örfe göre vasiyette bulunmakla görevlidir. Bu da durumuna göre israfa sapmadan, yakın olanları bırakıp sadece uzak akrabaya vasiyete kalkışmadan, aksine onları yakınlık derecelerine ve ihtiyaçlarına göre sıraya koyarak yapmalıdır. Nitekim ayette akrabanın “daha yakın olanlar” anlamına gelen “والأقربين” ismi tafdil sîgası ile ifade edilmesi de bundan dolayıdır. “Takvâ sahipleri üzerine bir hak olarak” buyruğu, bunun farz olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü “hak” sabit olan demektir. Ayrıca Allah bunu takvânın gerekleri arasında saymıştır. Şunu bilmek gerekir ki müfessirlerin çoğunluğu (cumhuru) bu âyet-i kerimenin miras âyetleri ile nesh edildiği görüşündedirler. Bazılarının görüşüne göre ise bu ayet, mirasçılar hakkında değil sadece anne baba ve yakın akrabalar hakkındadır. Ancak böyle bir tahsise dair herhangi bir delil bulunmamaktadır. Bu hususta en uygun olanı şöyle söylemektir: Anne babaya ve akrabalara dair bu vasiyet ile ilgili buyruk mücmeldir. Yüce Allah bunu (o dönemlerde) cari bir örfe (maruf) göre indirmiştir. Daha sonra Yüce Allah mirasçı olan anne baba ile onların dışında kalan diğer mirasçı akrabaları ve onların haklarını miras âyetleri ile genişçe açıklamış ve böylece daha önce mücmel olan “marûf/örfe göre” tabiri de açıklık kazanmıştır. Böylelikle de anne baba ile onların dışında olup herhangi bir kişi ya da bir nitelik dolayısıyla hacbedilerek miras alamayan kimseler hakkında bu vasiyet hükmü baki kalmıştır. O nedenle kişi, insanlar arasında iyiliğine en layık olan bu kimselere vasiyette bulunmak ile emrolunmuştur. Böyle bir açıklamayı ümmet ittifakla kabul eder. Böylelikle de az önce geçen iki görüşün arası bulunmuş olur. Çünkü her bir görüş sahibi bir hususu göz önünde bulundurmuş ve böylelikle farklı noktalardan hareket etmiştir. Böyle bir açıklama ile de ittifak ve uyum gerçekleşmekte, âyetler bir arada anlaşılabilmektedir. Gerçek şu ki eğer buyrukların bir arada mütalaası mümkün ise bu, sahih delil ile tespit edilemeyen nesh iddiasından daha güzeldir.
Vasiyette bulunan kişi bazen kendisinden sonra kalacak olanların yapacağı vasiyeti değiştirebileceği vehmine kapılarak vasiyette bulunmaktan imtina edebileceğinden dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
181-182. “Artık kim onu” yani sözü geçenlere veya başkalarına yapılan vasiyeti “işittikten” onu anlayıp kavradıktan, yollarını ve uygulama şeklini öğrendikten sonra “değiştirirse günah ancak onu değiştirenlerin boynunadır.” Vasiyet edenin ise ecrini vermek Allah’a aittir, günah ancak vasiyeti değişikliğe uğratanadır. “Şüphesiz ki Allah her şeyi işitendir,” Bütün sesleri işitir. Vasiyette bulunanın sözleri ile onun vasiyeti de bunlar arasındadır. O bakımdan vasiyette bulunan kimsenin kendisini işitip görenin gözetimi altında bulunduğunu bilmesi, vasiyetinde zulme sapmaması gerekir. “…bilendir” vasiyette bulunanın niyetini ve kendisine vasiyette bulunulan kişinin de amelini bilir. Vasiyette bulunacak kişi bütün gayretini ortaya koyarsa -hata edecek olsa dahi- Allah onun bu niyetini bildiği için onu mükâfatlandırır. Bu buyruk ile kendisine vasiyette bulunulan (vasiyeti gerçekleştirmekle görevli kişi) değişiklikten sakındırılmaktadır. Çünkü Allah onun halini çok iyi bilir. Onun yapacağına muttalidir. O bakımdan o, Allah’tan korkmalıdır. Adil vasiyetin hükmü budur. Herhangi bir haksızlık ve günah bulunan vasiyete gelince; vasiyette bulunana vasiyeti esnasında yanında hazır bulunan kimselerin en güzel ve en adil olanı öğütlemeleri, haksızlık yapmaktan, hataya meyletmekten onu alıkoymaları ve sakındırmaları gerekir. Vasiyette bulunanı hem hata ederek (kasıtsız) yapılan yanlış eğilimlerden hem de kasti olarak günah eğiliminden uzak tutmaya çalışmalıdırlar. Şâyet vasiyette bulunan kişi bunu dinlemeyecek olursa o takdirde kendilerine vasiyette bulunulan kimseler arasında sulh yapmaya ve karşılıklı rıza ve barışma yolu ile aralarında adaleti gerçekleştirmeye çalışmalı, yakınlarına vefat edeni haktan kurtarmaları için öğüt vermelidirler. Bunu yapan bir kimse büyük bir iyilik yapmış olur ve caiz olan vasiyeti değiştiren hakkında söz konusu olan vebal onun için vebal söz konusu olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah: “Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır,” Yani tevbe edenlerin bütün yanılmalarını bağışlar ve günahlarını affeder. Hakkından ferâgat edip bir bölümünü kardeşi lehine terk edenlere mağfiret etmesi de buna dâhildir. Çünkü başkasına müsamaha gösterene Allah da müsamaha gösterir. Birbirlerine müsamaha gösterdikleri vakit bunu ölen yakınlarının günahtan kurtulması için gösterecek olurlarsa, vasiyetinde haksızlık yapan ölülerine de mağfiret eder. Kullarına da “pek merhametlidir”. Çünkü O, onlara birbirlerine merhamet edecekleri ve kendi aralarında şefkat gösterecekleri her bir emri meşru kılmıştır. Bu âyet-i kerimede vasiyetin teşvik edildiğine, vasiyetin kimin için olacağına, adil vasiyeti değiştirenin tehdide muhatap olduğuna, haksızlık ihtiva eden vasiyette de arayı düzeltmenin teşvik edildiğine delil bulunmaktadır.
2:183–185Page 28
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ كُتِبَ عَلَيۡكُمُ ٱلصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تَتَّقُونَ ١٨٣
O you who have believed, decreed upon you is fasting as it was decreed upon those before you that you may become righteous -
أَيَّامٗا مَّعۡدُودَٰتٖۚ فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضًا أَوۡ عَلَىٰ سَفَرٖ فَعِدَّةٞ مِّنۡ أَيَّامٍ أُخَرَۚ وَعَلَى ٱلَّذِينَ يُطِيقُونَهُۥ فِدۡيَةٞ طَعَامُ مِسۡكِينٖۖ فَمَن تَطَوَّعَ خَيۡرٗا فَهُوَ خَيۡرٞ لَّهُۥۚ وَأَن تَصُومُواْ خَيۡرٞ لَّكُمۡ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ١٨٤
[Fasting for] a limited number of days. So whoever among you is ill or on a journey [during them] - then an equal number of other days [are to be made up]. And upon those who are able [to fast, but with hardship] - a ransom [as substitute] of feeding a poor person [each day]. And whoever volunteers good [i.e., excess] - it is better for him. But to fast is best for you, if you only knew.
شَهۡرُ رَمَضَانَ ٱلَّذِيٓ أُنزِلَ فِيهِ ٱلۡقُرۡءَانُ هُدٗى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَٰتٖ مِّنَ ٱلۡهُدَىٰ وَٱلۡفُرۡقَانِۚ فَمَن شَهِدَ مِنكُمُ ٱلشَّهۡرَ فَلۡيَصُمۡهُۖ وَمَن كَانَ مَرِيضًا أَوۡ عَلَىٰ سَفَرٖ فَعِدَّةٞ مِّنۡ أَيَّامٍ أُخَرَۗ يُرِيدُ ٱللَّهُ بِكُمُ ٱلۡيُسۡرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ ٱلۡعُسۡرَ وَلِتُكۡمِلُواْ ٱلۡعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُواْ ٱللَّهَ عَلَىٰ مَا هَدَىٰكُمۡ وَلَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ ١٨٥
The month of Ramaḍān [is that] in which was revealed the Qur’ān, a guidance for the people and clear proofs of guidance and criterion. So whoever sights [the crescent of] the month,1 let him fast it; and whoever is ill or on a journey - then an equal number of other days. Allāh intends for you ease and does not intend for you hardship and [wants] for you to complete the period and to glorify Allāh for that [to] which He has guided you; and perhaps you will be grateful.
183- Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı. Takva sahibi olasınız diye. 184- Sayılı günler olarak. Sizden kim hasta veya yolcu olur (da o günlerde oruç tutmazsa) o günler sayısınca başka günler oruç tutsun. Ona güç yetirenler de(n gücü yettiği halde tutmayanlar ise) bir fakir doyumu fidye versinler. Bununla beraber kim fazladan hayır yaparsa işte bu, onun için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız sizin hakkınızda daha hayırlıdır, eğer bilirseniz. 185- O Ramazan ayı ki hidayetin ve Furkanın beyânı olan Kur’ân, insanlara yol gösterici olarak onda indirilmiştir. Artık sizden her kim bu aya erişirse onda oruç tutsun. Hastalanan veya yolculukta bulunan ise (tutamadığı) günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez. Böylelikle o sayılı günleri tamamlayasınız, sizi hidâyete erdirmesine karşılık Allah’ı yüceltesiniz ve (O’na) şükredesiniz.
183. “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı.” Yüce Allah kullarına -geçmiş ümmetlere farz kıldığı gibi- orucu farz kılmakla lütuf ve ihsanda bulunduğunu haber vermektedir. Çünkü oruç bütün çağlar boyunca insanların maslahatı için olan şer-î hüküm ve emirlerden birisidir. Bu buyruk ile ümmet gayrete getirilmekte ve adeta şöyle denilmektedir: Amelleri kemale erdirmekte, en güzel hasletlere koşmakta başkaları ile yarışmanız gerekir. Çünkü oruç yalnız size has ağır işlerden değildir. Daha sonra Yüce Allah orucu meşru kılmaktaki hikmeti de söz konusu ederek:“Takva sahibi olasınız diye” buyurmaktadır. Oruç hiç şüphesiz takvanın en büyük sebeplerindendir. Çünkü onda Allah’ın emrini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak vardır. Orucun ihtiva ettiği takvânın kapsamında şu da vardır: Oruç tutan bir kimse, Allah’ın oruçlu iken kendisine haram kıldığı yemeyi, içmeyi, cima etmeyi vb. gibi nefsinin meylettiği şeyleri -bu yolla Allah’a yakınlaşmak isteyerek ve Allah’ın sevap ve mükâfatını umarak- terk etmektedir. Bu, takvânın bir parçasıdır. Ayrıca oruç tutan kişi Yüce Allah’ın murakabesi altında olduğu hususunda nefsini eğitir. Nefsinin arzularını -yerine getirebilme gücü olduğu halde- terk eder, çünkü o Yüce Allah’ın kendisine muttali olduğunu çok iyi bilmektedir. Bir diğer husus şudur: Oruçlu kişi şeytanın yürüdüğü yerleri daraltır. Çünkü şeytan Âdemoğlunun içinde kanın akıp gittiği gibi akar. Oruç sayesinde şeytanın geçitleri daralır ve kişinin işlediği masiyetler azalır. Ayrıca oruç tutan kişinin çoğunlukla itaatleri de artar. İtaatler ise takvânın hasletleri arasında yer alır. Bir diğer da husus şudur: Zenginin, açlığın acısını tatması yoksul fakirleri gözetmesini gerektirir. Bu da takvânın özellikleri arasında yer alır.
184. “Sayılı günler olarak.” Yüce Allah orucu mü’minlere farz kıldığını zikrettikten sonra bunun sayılı yani sayıca az ve gâyet kolay günler boyunca farz olduğunu haber vermektedir. Yüce Allah bir başka kolaylık göstererek:“Sizden kim hasta veya yolcu olursa o günler sayısınca başka günlerde oruç tutsun” diye buyurmaktadır. Hasta olanlara ve yolculukta bulunanlara verilen bu ruhsatın sebebi çoğunlukla bu hallerde zorlukla karşılaşılmasından dolayıdır. Her bir mü’minin orucun faydasını elde etmesi kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah bu ruhsattan faydalanan kişilere hastalıkları sona erdiğinde ve yolculuk bitip artık rahata kavuşulduğunda, tutmadıkları oruçları diğer günlerde kaza etmelerini emretmiştir. Yüce Allah’ın:“o günler sayısınca” buyruğunda kişinin, tutmadığı Ramazan günleri sayısınca kaza edeceğine delil vardır. Oruç tutmadığı Ramazan ister tam (otuz gün) olsun, ister eksik (yirmi dokuz gün) olsun fark etmez. Buna göre kısa ve soğuk günlerde uzun ve sıcak günlerin kazasını yapması da caiz olduğu gibi aksi de caizdir. “Ona güç yetirenler” yani oruç tutabilenler, oruç tutmadıkları her bir gün için “bir fakir doyumu fidye versinler.” Bu hüküm orucun ilk farz kılındığı dönemde idi. Çünkü oruca alışkın değillerdi ve orucun farz kılınışında hiç şüphesiz onlar için bir zorluk vardı. Hikmeti sonsuz olan Rabbimiz en kolay yolla onları yavaş yavaş bu ibadete alıştırdı. Oruç tutabilen kimseyi daha faziletli olan oruç tutmak ile yemek yedirmek arasında muhayyer bıraktı. İşte bundan dolayı:“Oruç tutmanız sizin hakkınızda daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Daha sonra ise oruç, gücü yeten ve yetmeyen herkese kesin olarak farz kılındı ve gücü yetmeyen kimseye orucunu açtığı takdirde diğer günlerde kaza etmesi emrolundu. “Ona güç yetirenler” buyruğu şöyle de açıklanmıştır: İleri derecede yaşlı kimseler gibi oruç tutmakla katlanamayacakları kadar ağır bir zorlukla karşılaşanlar, oruç tutmadıkları her bir gün için bir yoksul doyumu fidye vermelidir. Doğru olan görüş de budur.
185. “O Ramazan ayı ki hidayetin ve Furkanın beyânı olan Kur’ân, insanlara yol gösterici olarak onda indirilmiştir.” Yani size farz kılınan oruç büyük bir ay olan Ramazan ayı orucudur. Bu ayda sizin hakkınızda Allah’ın büyük lütufları gerçekleşmiştir. Bu da dinî ve dünyevî maslahatlarınıza yol gösteren, hakkı en açık bir şekilde açıklayan, hak ile batılı, hidâyet ile sapıklığı, bahtiyar olanlarla bedbaht olanları ayıran (Furkan olan) Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu derece faziletli ve Allah’ın kendisinde sizi bunca ihsana mazhar kıldığı bir ay elbette ki orucun farz kılındığı bir dönem olmaya layıktır. Yüce Allah bu ayın orucunu farz kılarak faziletini açıklayıp özellikle bu ayda orucu farz kılış hikmetini beyan ettikten sonra da şöyle buyurmaktadır:“Artık sizden her kim bu aya erişirse onda oruç tutsun!” Bu buyruk ile yolculukta bulunmayan, sağlıklı ve gücü yeten kimselere oruç tutmanın kesin olarak farz olduğu beyan edilmektedir. Nesh sadece oruç tutmak ile fidye vermek arasındaki muhayyerlik hakkında söz konusu olduğundan dolayı hasta ve yolcu hakkında daha sonra tutmak üzere tutmama ruhsatı bulunduğu tekrarlanmıştır. Böylelikle ruhsatın da nesh edildiği intibaı ortadan kaldırılmış olmaktadır. Daha sonra şöyle buyrulmaktadır:“Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez.” Yüce Allah rızasına ulaştıran yolları size alabildiğine kolaylaştırmak ister. Öyleyse Yüce Allah’ın kullarına vermiş olduğu bütün emirler esasen son derece kolaydır. Bu emirlerin ağırlığını gerektiren ârızî bir takım hususlar ortaya çıkacak olursa, bunu bir daha kolaylaştırır. Bu da ya o hükmü bütünüyle ıskat eder (düşürür), yahut da çeşitli şekillerde onu hafifletir. Bu genişçe açıklanması mümkün olmayan özet bir ifadedir. Çünkü bunun teferruatı bütün şerî hükümler için söz konusudur ve bunun kapsamına bütün ruhsatlar ve hafifletici hükümler girmektedir. “Böylelikle o sayılı günleri tamamlayasınız.” Bu -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- herhangi bir kimsenin Ramazan orucunun bir bölümünü tutmakla oruç tutmanın maksadının tahakkuk edeceği vehmine kimse kapılmasın diyedir. Ayın sayısını tamamlamaya yönelik bu emir ile böyle bir vehim bertaraf edilmektedir. Bu ayın orucu tamamlandıktan sonra da kişi Yüce Allah’a, ihsan ettiği başarı, kolaylaştırma ve kullarına beyanı dolayısıyla şükretmeli, orucu bitirince Allah’ı yüceltmeli (tekbir etmeli)dir. Bunun kapsamına Şevval ayı hilalinin görülmesinden itibaren bayram hutbesi bitene kadar tekbir getirme de girmektedir.
2:186Page 28
وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌۖ أُجِيبُ دَعۡوَةَ ٱلدَّاعِ إِذَا دَعَانِۖ فَلۡيَسۡتَجِيبُواْ لِي وَلۡيُؤۡمِنُواْ بِي لَعَلَّهُمۡ يَرۡشُدُونَ ١٨٦
And when My servants ask you, [O Muḥammad], concerning Me - indeed I am near. I respond to the invocation of the supplicant when he calls upon Me. So let them respond to Me [by obedience] and believe in Me that they may be [rightly] guided.
186- Kullarım sana beni sorarlarsa işte ben gerçekten pek yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına karşılık veririm. O halde onlar da çağrımı kabul etsinler ve Bana iman etsinler. Olur ki doğru yola ulaşırlar.
186. Bu buyruk, bir sorunun cevabıdır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından bazıları: Ey Allah’ın Rasûlü, demişlerdi. Rabbimiz yakın mıdır ki ona gizlice yalvaralım; yoksa uzak mıdır ki yüksek sesle seslenelim? Bunun üzerine Yüce Allah’ın:“Kullarım sana beni sorarlarsa işte ben gerçekten pek yakınım.” buyruğu nazil oldu. Çünkü Yüce Allah her şeye tanık olandır, her şeyi gözetleyendir. Gizli olan şeylere de gizliden gizli olan şeylere de muttalidir. O gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir. Aynı zamanda o kendisine dua edenlere de dualarını kabul etmek sureti ile pek yakındır. Bundan dolayı da:“Bana dua ettiğinde dua edenin duasına karşılık veririm” buyurmuştur. Dua iki türlüdür, ibadet duası ve istekte bulunma duası. Yakınlık da iki türlüdür. Allah’ın ilmi ile bütün yaratıklarına yakın olması, bir de kendisine ibadet ve dua edenlere isteklerine karşılık vermek, onlara yardım etmek ve tevfikini ihsan etmek suretiyle yakın olması. Uyanık bir kalple Rabbine dua eden, meşru bir duada bulunan ve duanın kabul edilmesine -haram yemek vb.- engel bir hali bulunmayan kimsenin, şüphesiz Allah duasını kabul edeceği vaadinde bulunmuştur. Özellikle de duanın kabul edilmesinin sebeplerini yerine getirmiş ise. Bu sebepler ise Yüce Allah’ın kavlî ve fiilî emir ve yasaklarına bağlı olmak, ona iman ve icabet etmektir. Bundan dolayı Yüce Allah:“O halde onlar da çağrımı kabul (icabet) etsinler, bana iman etsinler, Olur ki doğru yola ulaşırlar.” buyurmaktadır. Yani imana ve salih amellere muvaffakiyet demek olan rüşde (doğru yola) ulaşırlar, imana ve salih amellere aykırı olan haddi aşmaya da son verirler. Çünkü Allah’a iman ve onun emrine icabet etmek Yüce Allah’ın şu buyruğunda görüldüğü gibi ilmin elde edilmesine vesiledir:“Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı takvalı olursanız, O size (iyi ile kötüyü) ayırt edecek bir anlayış (furkan) verir.”(el-Enfal, 8/29) Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
2:187Page 29
أُحِلَّ لَكُمۡ لَيۡلَةَ ٱلصِّيَامِ ٱلرَّفَثُ إِلَىٰ نِسَآئِكُمۡۚ هُنَّ لِبَاسٞ لَّكُمۡ وَأَنتُمۡ لِبَاسٞ لَّهُنَّۗ عَلِمَ ٱللَّهُ أَنَّكُمۡ كُنتُمۡ تَخۡتَانُونَ أَنفُسَكُمۡ فَتَابَ عَلَيۡكُمۡ وَعَفَا عَنكُمۡۖ فَٱلۡـَٰٔنَ بَٰشِرُوهُنَّ وَٱبۡتَغُواْ مَا كَتَبَ ٱللَّهُ لَكُمۡۚ وَكُلُواْ وَٱشۡرَبُواْ حَتَّىٰ يَتَبَيَّنَ لَكُمُ ٱلۡخَيۡطُ ٱلۡأَبۡيَضُ مِنَ ٱلۡخَيۡطِ ٱلۡأَسۡوَدِ مِنَ ٱلۡفَجۡرِۖ ثُمَّ أَتِمُّواْ ٱلصِّيَامَ إِلَى ٱلَّيۡلِۚ وَلَا تُبَٰشِرُوهُنَّ وَأَنتُمۡ عَٰكِفُونَ فِي ٱلۡمَسَٰجِدِۗ تِلۡكَ حُدُودُ ٱللَّهِ فَلَا تَقۡرَبُوهَاۗ كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ ٱللَّهُ ءَايَٰتِهِۦ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمۡ يَتَّقُونَ ١٨٧
It has been made permissible for you the night preceding fasting to go to your wives [for sexual relations]. They are a clothing for you and you are a clothing1 for them. Allāh knows that you used to deceive yourselves,2 so He accepted your repentance and forgave you. So now, have relations with them and seek that which Allāh has decreed for you [i.e., offspring]. And eat and drink until the white thread of dawn becomes distinct to you from the black thread [of night]. Then complete the fast until the night [i.e., sunset]. And do not have relations with them as long as you are staying for worship in the mosques. These are the limits [set by] Allāh, so do not approach them. Thus does Allāh make clear His verses [i.e., ordinances] to the people that they may become righteous.
187- Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin elbisenizdir, siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah nefislerinize karşı hainlik ettiğinizi bildiği için tevbenizi kabul etti ve sizi affetti. Artık kadınlarınıza yaklaşın ve Allah’ın size takdir ettiğini isteyin. Fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden tarafınızdan seçilinceye kadar yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde itikâfta bulunduğunuz zaman kadınlarınıza yaklaşmayın. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, sakın onlara yaklaşmayın. İşte Allah insanlara takvaya erişsinler diye âyetlerini böylece açıklar.
187. Orucun farz kılındığı ilk dönemlerde müslümanlara uyuduktan sonra gece boyunca yemek, içmek ve cima haram idi. Bu, onların bazılarına zor geldi. Yüce Allah da bu hükmü hafifletti ve orucun bütün geceleri boyunca ister uyusun, ister uyumasılar yemeyi, içmeyi ve cimayı mubah kıldı. Çünkü onlar emrolundukları bazı şeyleri terk etmek sureti ile kendilerine hainlik ediyorlardı. Bunun üzerine Allah bu emri genişleterek “tevbenizi kabul etti.” Eğer onun bu genişletmesi olmasaydı sizin günaha girmeniz kaçınılmaz olurdu. “ve sizi affetti” geçmişteki hainliklerinizi bağışladı. “Artık” Allah tarafından gelen bu ruhsat ve genişlikten sonra “onlara” onlarla ilişki kurmak, öpmek, dokunmak vb. hallerle “yaklaşın ve Allah’ın size takdir ettiğini isteyin.” Eşlerinize yaklaşma halinde Yüce Allah’a da yakınlaşmayı niyet edin. Onlara yaklaşmaktaki en büyük maksat ise zürriyetin hâsıl olması, kendisinin ve eşinin iffetini koruması ve nikâhın maksatlarının husule gelmesidir. Allah’ın size takdir ettiklerinden birisi de Ramazan orucu gecelerine tesadüf eden Kadir Gecesidir. Öyleyse bu lezzetle meşgul olup bu Kadir gecesini kaçırmamalısınız. Çünkü kaçırılan bir lezzet bilâhare ele geçirilebilir, fakat Kadir Gecesi kaçırılacak olursa bir daha ele geçirilemez. “Fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden tarafınızdan seçilinceye kadar yiyin için” Bu; yeme, içme ve cimanın son vaktidir. Bu buyruktan anlaşıldığına göre fecrin (tan yerinin) ağardığından yana şüphe içerisinde iken yemek yenecek olursa bunun bir mahzuru yoktur. Yine bu buyrukta -emir ifadesi dolayısıyla- sahur yemeği yemenin de sahurun ertelenmesinin de müstehap olduğuna delil vardır. Bu da Yüce Allah’ın kullarına ruhsat vermesi ve kolaylık sağlamasından anlaşılmaktadır. Yine bu buyrukta kişinin cima dolayısıyla cünüp olduğunda tan yerinin ağarmasına rağmen gusletmemesinde bir sakınca olmadığın ve orucunun da geçerli olduğuna delil vardır. Çünkü cimanın tan yerinin ağarmasına kadar mubah olması, tan yerinin ağardığında kişinin cünüp olması sonucunu doğurur. Doğru olan bir şeyin doğurduğu sonuç da doğrudur. “Sonra” tan yeri ağardığı vakit “orucu” yani oruç bozan şeylerden uzak durmayı “geceye kadar tamamlayın.” Bu da güneşin batış vaktidir. Oruç gecelerinde ilişki mubah olmakla beraber herkes için mubah değildir. İtikâfta bulunan kimseye bu, helâl olmadığından Yüce Allah şu buyruğu ile bunu istisna etmektedir:“Mescidlerde itikâfta bulunduğunuz zaman kadınlarınıza yaklaşmayın.” Sizlerin itikâf vasfınız devam ettiği sürece onlara yaklaşmayın. İtikâf Allah’a itaat olmak üzere ve yalnızca ona yönelmek kastı ile mescitlerden ayrılmamak demektir ki bu ayet-i kerime onun meşru olduğuna ayrıca itikâfın yalnızca mescidde geçerli olduğuna delildir. Mescidlerin tarifinden de anlaşıldığı üzere bu mescidler, örfte “mescid” diye bilinen ve beş vakit namazın cemaatle kılındığı yerdir. Yine bu buyrukta eşlerin ilişkisinin itikafı bozan hususlardan biri olduğu da anlaşılmaktadır. “Bunlar” yani bu sayılanlar -ki onlar da oruçta yeme, içme, cima ve benzeri orucu bozan şeylerin haram olması, mazereti olmayan kimselere oruç açmanın haram kılınması ve itikafta bulunan kimse için ilişkinin haram olmasıdır- “Allah’ın” kulları için belirlediği ve işlemelerini yasak kıldığı “sınırlarıdır. Sakın onlara yaklaşmayın.” Yaklaşmama emri “sakın bunları işlemeyin” emrinden daha beliğdir. Çünkü yaklaşma yasağı bizatihi haram olan şeyi işleme yasağını da kapsar. Aynı zamanda o harama ulaştıran yolların yasaklanmasını da kapsar. Kul haramları terk etmekle emrolunduğu gibi onlardan mümkün olduğunca uzak durmak ve haramlara davet eden her türlü sebebi terk etmekle de emrolunmuştur. Emirlere gelince Allah bu konuda:“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, onları aşmayın.”(el-Bakara, 2/229) buyurarak onları çiğnemeyi yasaklamaktadır. “İşte Allah insanlara takvaya erişsinler diye âyetlerini böylece açıklar.” Sözü geçen hükümleri kullarına en mükemmel ve en açık şekilde tam anlamı ile izah eder, açıklar. Hak onlar için apaçık ortaya çıktığı takdirde onlar da ona tâbî olurlar. Batıl da açıkça ortaya çıktığında ondan uzak dururlar. Çünkü insan haram olduğunu bilmediği haram bir işi yapabilir. Eğer haram olduğunu bilirse de yapmaz. İşte Yüce Allah insanlara âyetlerini genişçe açıkladığına göre artık onların ileri süreceği herhangi bir mazeret ve delilleri kalmamaktadır. Bu da onların takvâlı olmalarına bir vesiledir.
2:188Page 29
وَلَا تَأۡكُلُوٓاْ أَمۡوَٰلَكُم بَيۡنَكُم بِٱلۡبَٰطِلِ وَتُدۡلُواْ بِهَآ إِلَى ٱلۡحُكَّامِ لِتَأۡكُلُواْ فَرِيقٗا مِّنۡ أَمۡوَٰلِ ٱلنَّاسِ بِٱلۡإِثۡمِ وَأَنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ١٨٨
And do not consume one another's wealth unjustly or send it [in bribery] to the rulers in order that [they might aid] you [to] consume a portion of the wealth of the people in sin, while you know [it is unlawful].
188- Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin ve bile bile insanların mallarından bir kısmını günah (bir yol) ile yemek için onları hâkimlere vermeyin.
188. “Mallarınızı” yani sizden başkalarının mallarını “batıl yollarla yemeyin.” Burada “mallarınızı” diye buyrulmuş olması müslüman bir kimsenin kendisi için sevdiği şeyi kardeşi için sevmesi, onun malına tıpkı kendi malına saygı gösterdiği gibi saygı göstermesi gerektiğinden dolayıdır. Diğer taraftan bir kimsenin başkasının malını yemesi, başkasına da gücü yetmesi halinde kendi malını yeme cesaretini kazandırır. Mal yeme biri hak diğeri de batıl yolla olmak üzere iki türlü olduğundan ve haram olan da sadece batıl yolla yeme olduğundan dolayı Yüce Allah, yenilen malı bu şekilde batılla kayıtlamıştır. Bunun kapsamına gasp, hırsızlık, emanet bırakılan veya ödünç verilen bir mala yahut buna benzer bir şeye hainlik etmek de girmektedir. Yine faiz akitleri, bütün çeşitleri ile kumar da bu batıl yollarla yemenin kapsamına girmektedir. Çünkü bu şekilde yenilen mallar mubah olan bir bedel karşılığında yenilmemektedir. Alışverişte, kira ve benzerlerinde aldatma sureti ile malların yenilmesi de batıl yollarla yeme kapsamı içerisindedir. Ücretle çalıştırılanların ücretlerinin yenilmesi de bu kapsama dâhildir. Ücretle çalışanların gereğini yerine getirmedikleri bir işin ücretini almaları da böyledir. Yalnızca Allah rızası gözetilmedikçe geçerli olmayan, Allah’a yakınlaştırıcı ameller ve ibadetler karşılığında ücret almak da bu kapsama girmektedir. Zekâtlardan, sadakalardan, vakıflardan ve vasiyetlerden, hak sahibi olmayan kimselerin bir şeyler almaları yahut haklarından fazlasını almaları da bu kapsama dâhildir. Bütün bunlar ve benzer şekiller, batıl yollarla mal yeme çerçevesi içerisindedir ve hiçbir şekilde helâl değildir. Hatta bu konuda bir anlaşmazlık çıksa ve şeriatla hükmeden bir hakimin huzurunda dava açılsa, malı batıl yolla yemek isteyen kişi de haklının delilini hükümsüz kılacak şekilde bir delil ortaya koysa ve hakim de buna binaen o haksız kimsenin lehine hüküm verecek olsa dahi bu böyledir. Zira hâkimin verdiği bu hüküm ne haram olan bir şeyi mubah kılabilir, ne de helâl olan bir şeyi haram kılabilir. Çünkü hâkim ancak işittiğine uygun olarak hüküm verir, yoksa işlerin hakikatleri olduğu gibidir. O nedenle hâkimin verdiği hükümde haksız olan için ne rahat etme ne malın helâl olma ihtimali ne de huzur söz konusu değildir. Bir kimse hâkime batıl bir delil sunacak olsa, hâkim de buna dayanarak onun lehine hüküm verecek olsa, bu helâl olmayan şey o kimse için helâl olmaz ve böyle bir kimse başkasının malını batıl yol ile ve günah ile -hem de bunu bile bile- yemiş olur. Böyle birisinin cezası da daha ağır olur, buna binaen ona verilecek ceza da daha ağırdır. Buna binaen vekil, kendisine vekalet verenin davasında haksız olduğunu bilir ise haksız olan adına davayı sürdürmesi, onu savunması helâl değildir. Nitekim Yüce Allah:“Hainlerin savunucusu olma!”(en-Nisa, 4/105) buyurmaktadır.
2:189Page 29
۞ يَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلۡأَهِلَّةِۖ قُلۡ هِيَ مَوَٰقِيتُ لِلنَّاسِ وَٱلۡحَجِّۗ وَلَيۡسَ ٱلۡبِرُّ بِأَن تَأۡتُواْ ٱلۡبُيُوتَ مِن ظُهُورِهَا وَلَٰكِنَّ ٱلۡبِرَّ مَنِ ٱتَّقَىٰۗ وَأۡتُواْ ٱلۡبُيُوتَ مِنۡ أَبۡوَٰبِهَاۚ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ لَعَلَّكُمۡ تُفۡلِحُونَ ١٨٩
They ask you, [O Muḥammad], about the crescent moons. Say, "They are measurements of time for the people and for ḥajj [pilgrimage]." And it is not righteousness to enter houses from the back, but righteousness is [in] one who fears Allāh. And enter houses from their doors. And fear Allāh that you may succeed.
189- Sana hilalleri soruyorlar. De ki: Onlar insanlar için bir de hac için vakit ölçüleridir. İyilik evlere arkalarından girmeniz değildir, fakat esas iyilik kişinin takva sahibi olmasıdır. O halde evlere kapılarından girin. Allah’a karşı takvalı olun ki kurtuluşa eresiniz.”
189. “Sana hilalleri soruyorlar” yani hilallerin faydası ve hikmeti nedir diye, yahut da bizâtihi hilâller hakkında sana soruyorlar. “De ki: Onlar insanlar için bir de hac için vakit ölçüleridir.” Yani Yüce Allah lütuf ve rahmeti ile hilalleri bu şekilde düzenlemiştir. Hilal ayın başında oldukça ince görünür. Ayın ortasına giderek artıp büyür, sonra ay bitinceye kadar eksilmeye devam eder. Bu böylece sürüp gider. İnsanlar bu yolla oruç, zekât, kefaretler ve hac gibi ibadetlerinin vakitlerini bilsinler diye böyledir. Hac belli aylarda gerçekleştiği ve uzun bir süreç olduğundan dolayı ayrıca; “bir de hac için” diye buyurulmuştur. Bu yolla aynı şekilde vadeleri belirlenmiş borçların zamanları, kira akitlerinin süreleri, iddetlerin ve hamileliklerin süreleri ve buna benzer insanların (zamanlama açısından) ihtiyaç duydukları bütün süreler bilinir. Yüce Allah ayları küçük, büyük, alim, cahil herkesin bildiği şekilde bir hesap aracı olarak tayin etmiştir. Eğer hesap güneş senesine göre yapılmış olsa, bunu insanlar arasında bilenler pek az olurdu. “İyilik evlere arkalarından girmeniz değildir.” Bu Ensar ile diğer Arapların ihramlı iken yaptıkları bir davranışı dile getirmektedir. Şöyle ki onlar ihramlı oldukları vakit evlere kapılarından girmiyorlar ve bunu da ibadet olarak yapıyor ve bunu iyilik zannediyorlardı. Yüce Allah böyle bir işin iyilik olmadığını haber vermektedir. Çünkü o böyle bir işi onlara teşri buyurmamıştır. Allah’ın ve Rasûlü’nün teşri buyurmadığı bir ibadet ile ibadet etmeye kalkışan herkes bid’at bir şeyle ibadete kalkışmış demektir. Yüce Allah bu buyruğu ile evlere kapılarından girmelerini emretmektedir; çünkü böylesi onlara kolaydır ve kolaylık şeriatın kurallarından birisidir. Ayet-i kerimenin işaretinden insanın ulaşmak istediği her bir işe ona ulaştıran yakın ve kolay yoldan gitmesi gerektiği de anlaşılmaktadır. Mesela iyiliği emretmek ve kötülüğü engellemek isteyen kişi, işlerin durumunu göz önünde bulundurmalı bu konuda maksadı kısmen ya da tamamen gerçekleştirecek olan yumuşak davranma ve güzel idare şeklini kullanmalıdır. İlim öğrenen ve öğretenin de maksadını gerçekleştirecek en kısa ve en kolay yolu izlemesi gerekir. Herhangi bir işi gerçekleştirmek isteyip ona uygun kapısından girerek gerçekleştirmeye çalışan ve buna özen gösteren bir kimsenin ma’bud ve mutlak melikin yardımı ile maksadına kavuşması kaçınılmaz bir şeydir. “Allah’a karşı takvalı olun.” İşte Allah’ın emretmiş olduğu iyilik budur. Bu da sürekli olarak Allah’ı göz önünde bulundurmak, emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak suretiyle takvâya bağlı kalmaktır. İşte arzulananı elde etmek ve korkulanlardan kurtulmak demek olan felah budur. Allah’a karşı takvalı olmayan bir kimsenin başarı ve mutluluğa (felaha) yol bulmasına ise imkân yoktur. Allah’a karşı takvalı olanlar ise başarı ve mutluluğa erişir.
2:190–193Page 29
وَقَٰتِلُواْ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ ٱلَّذِينَ يُقَٰتِلُونَكُمۡ وَلَا تَعۡتَدُوٓاْۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يُحِبُّ ٱلۡمُعۡتَدِينَ ١٩٠
Fight in the way of Allāh those who fight against you but do not transgress. Indeed, Allāh does not like transgressors.
وَٱقۡتُلُوهُمۡ حَيۡثُ ثَقِفۡتُمُوهُمۡ وَأَخۡرِجُوهُم مِّنۡ حَيۡثُ أَخۡرَجُوكُمۡۚ وَٱلۡفِتۡنَةُ أَشَدُّ مِنَ ٱلۡقَتۡلِۚ وَلَا تُقَٰتِلُوهُمۡ عِندَ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ حَتَّىٰ يُقَٰتِلُوكُمۡ فِيهِۖ فَإِن قَٰتَلُوكُمۡ فَٱقۡتُلُوهُمۡۗ كَذَٰلِكَ جَزَآءُ ٱلۡكَٰفِرِينَ ١٩١
And kill them [in battle] wherever you overtake them and expel them from wherever they have expelled you, and fitnah1 is worse than killing. And do not fight them at al-Masjid al-Ḥarām until they fight you there. But if they fight you, then kill them. Such is the recompense of the disbelievers.
فَإِنِ ٱنتَهَوۡاْ فَإِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٞ رَّحِيمٞ ١٩٢
And if they cease, then indeed, Allāh is Forgiving and Merciful.
وَقَٰتِلُوهُمۡ حَتَّىٰ لَا تَكُونَ فِتۡنَةٞ وَيَكُونَ ٱلدِّينُ لِلَّهِۖ فَإِنِ ٱنتَهَوۡاْ فَلَا عُدۡوَٰنَ إِلَّا عَلَى ٱلظَّٰلِمِينَ ١٩٣
Fight them until there is no [more] fitnah and [until] religion [i.e., worship] is [acknowledged to be] for Allāh. But if they cease, then there is to be no aggression [i.e., assault] except against the oppressors.
190- Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın. Aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. 191- Onları nerede bulursanız öldürün, sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne katilden beterdir. Onlar sizinle Mescid-i Haram’da savaşmadıkça sakın siz de onlarla orada savaşmayın. Eğer sizinle savaşırlarsa onları öldürün. Kâfirlerin cezası işte böyledir. 192- Bununla beraber eğer (küfürden) vazgeçerlerse şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 193- Fitne kalmayıp din, yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
190. Bu âyet-i kerimeler, Allah yolunda savaş emrini ihtiva etmektedir. Bu emir müslümanların Medine’ye hicret etmesinden sonra verilmişti. Daha önceleri savaştan ellerini çekmekle emrolundukları halde müslümanlar savaşacak gücü bulunca Allah da onlara savaşma emrini verdi. Savaşın “Allah yolunda” olmakla tahsis edilmesi cihadda ihlâsa bir teşviktir ve müslümanlar arasındaki fitnelerde savaşmayı yasaklamak içindir. “Sizinle savaşanlarla” yani sizinle savaşmaya hazır olanlarla demektir ki bunlar da mükellef erkeklerdir. Savaş hakkında görüş belirtemeyen ve savaşamayan yaşlılar bundan müstesnadır. “Aşırı gitmeyin.” Aşırı gitmenin yasaklanması kadın, deli, çocuk, rahib ve bunlara benzer savaşmayan kimselerin öldürülmesi, öldürülenlerin azalarının kesilmesi, hayvanların öldürülmesi, müslümanlar lehine maslahatı olmadıkça ağaç ve benzeri şeylerin kesilmesi gibi bütün haksızlık ve aşırı gitme türlerini kapsamaktadır. Cizye vermek istemeleri halinde istekleri kabul edilmesi gereken kimselerle savaşmak da aşırı gitmek ve haksızlık kabilindendir. Çünkü böyle bir şey caiz değildir.
191-192. “Onları nerede bulursanız öldürün.” Bu, her zaman için nerede karşılaşılırsa karşılaşılsın ister savunma, ister hücum yoluyla onlarla savaşma emrini içermektedir. Daha sonra bu genel savaş emrinden “Mescid-i Haram’da” istisnası getirilmektedir. Mescid-i Haram’da onlar savaşa başlamadıkça onlarla savaş caiz değildir. Onlar başlayacak olurlarsa bu haksızlık ve saldırılarına mukabil onlarla savaşılır. Bu da her zaman için geçerli bir hükümdür. Tâ ki küfürlerinden vazgeçip müslüman oluncaya kadar. O vakit Allah da tevbelerini kabul eder. Bundan önce Allah’ı inkar etmiş ve Mescid-i Haram’da şirk koşmuş, Allah’ın Rasûlü’nü ve mü’minleri oraya girmekten alıkoymuş olsalar dahi böyledir. Bu da Allah’ın kullarına olan rahmet ve keremindendir. Mescid-i Haram civarında savaş, haram beldede fesat çıkarma ihtimalini de akıla getirdiğinden dolayı Yüce Allah Mescid-i Haram’da şirk koşup Allah’ın dininden alıkoyma fitnesinin öldürmenin zararından daha ağır olduğunu haber vermektedir. O halde ey müslümanlar; bu şartlar altında onlarla savaşmakta sizin için vebal söz konusu değildir. Bu âyet-i kerime şu ünlü kaideye delil gösterilebilir:“Daha büyük bir kötülüğü önlemek için iki kötülükten daha hafif olanı tercih edilir.”
193. Daha sonra Yüce Allah kendi yolunda savaşmanın maksadını söz konusu ederek, cihaddan maksadın, kâfirlerin kanlarını akıtmak ve mallarını almak olmadığını belirtmektedir. Aksine cihaddan maksad:“Din yalnız Allah’ın oluncaya kadar” hedefinin gerçekleştirilmesidir. Yani Yüce Allah’ın dininin diğer dinlere üstün gelmesi, onun karşıtı olan şirk ve benzeri her bir şeyin -ki buradaki “fitne” ile kastedilen de şirktir- bertaraf edilmesidir. İşte bu maksat gerçekleşecek olursa ne kimsenin öldürülmesi ne de savaş söz konusu olmaz. “Eğer” Mescid-i Haram civarında sizinle savaşmaktan “vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur” yani siz onlara -aralarından zulmedenler müstesna- hiçbir şekilde saldırmayın, haksızlık etmeyin. Aralarından zulme yönelen kimse ise zulmü kadarı ile cezalandırılmayı hak eder.
Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences