As-Sa'di · Tafsir · in Turkish
Al-Baqarah 2:194–209
2:194Page 30
ٱلشَّهۡرُ ٱلۡحَرَامُ بِٱلشَّهۡرِ ٱلۡحَرَامِ وَٱلۡحُرُمَٰتُ قِصَاصٞۚ فَمَنِ ٱعۡتَدَىٰ عَلَيۡكُمۡ فَٱعۡتَدُواْ عَلَيۡهِ بِمِثۡلِ مَا ٱعۡتَدَىٰ عَلَيۡكُمۡۚ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ مَعَ ٱلۡمُتَّقِينَ ١٩٤
[Battle in] the sacred month is for [aggression committed in] the sacred month,1 and for [all] violations is legal retribution. So whoever has assaulted you, then assault him in the same way that he has assaulted you. And fear Allāh and know that Allāh is with those who fear Him.
194- Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler de karşılıklıdır. Onun için size kim saldırırsa siz de tıpkı onların size saldırdıkları gibi (misliyle) karşılık verin. Allah’a karşı takvalı olun ve bilin ki Allah takva sahipleri ile beraberdir.
194. “Haram ay haram aya karşılıktır.” Bununla müşriklerin, Hudeybiye yılında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının Mekke’ye girmelerini engellemelerinin kastedilmiş olması muhtemeldir. Hudeybiye’de müşrikler müslümanlarla ertesi sene Mekke’ye girmek üzere anlaşmışlardı. İşte Hudeybiye’deki bu alıkoyma da yapılamayan umrenin kazası da haram ayda gerçekleşmişti ki o da Zülkade ayı idi. Buna göre ayetin manası bu haram ay diğer haram aya karşılıktır, demek olur. Bu buyruk ile ibadetlerini tamamlamak ve eksiklerini gidermek sureti ile ashab-ı kiramın kalpleri de hoş tutulmuştur. Anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Sizler her ne kadar onlarla haram ayda savaştı iseniz de onlar da bu ayda sizinle savaşmışlardır ve asıl haddi aşarak saldırıda bulunanlar da onlardır. O nedenle bu konuda sizin için herhangi bir vebal yoktur. Buna göre Yüce Allah’ın “hürmetler karşılıklıdır” buyruğu da genelin özele atfedilmesi kabilinden olur. Yani ister haram ay, ister haram belde, ister ihram yahut da bundan daha umumi olan herhangi bir şey, kısacası şeriatın hürmet edilmesini emretmiş olduğu her bir hususa karşı her kimin bir cüretkârlığı ortaya çıkacak olursa bundan dolayı ona karşılık cezalandırılır. Buna binaen haram ayda savaşanla savaşılır. Haram beldenin saygınlığını çiğneyen cezalandırılır ve onun saygınlığı olmaz. Kendisine denk birisini öldürülen kimse de ona karşılık öldürülür, onu yaralar veya bir organını keserse ona kısas uygulanır. Başkasının saygı duyulması gereken malını haksızca alan bir kimseden de onun bedeli alınır. Peki, acaba hak sahibinin bizzat kendisine haksızlık edenin malından hakkı kadarını alma hakkı var mıdır yok mudur? Bu hususta ilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır. Tercihe şayan olan görüş şudur: Eğer o hakkın tahakkukuna sebep olan şey, misâfirin ağırlanmaması gibi yahut hanımın veya yakın akrabanın nafakasını sağlamakla yükümlü olanın bu nafakaları vermemesi gibi açık (zahir) bir hak ise böyle bir hakkın haksızlık edenin malından alınması caizdir. Şâyet hakka yol açan sebep -mesela başkasının kendisindeki alacağını inkâr eden yahut elindeki emanete hainlik eden veya başkasından bir şey çalan vb. hallerde olduğu gibi- gizli ise bu hakka karşılık olarak haksızlık edenin malından bir şey alınması caiz değildir. Bu görüş konu ile ilgili delillerin bir arada mütalaa edilmesinin bir sonucudur. İşte bundan dolayı Yüce Allah da az önce geçen hususları pekiştirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Onun için size kim saldırırsa siz de tıpkı onların size saldırdıkları gibi karşılık verin.” Bu da kısas niteliğinin mahiyetini açıklamaktadır ve bu mahiyet de haksızlık yapana verilen karşılığın misli ile olması şeklinde tespit edilmiştir. Haksızlığı cezalandırma ruhsatı verildiğinde nefisler intikam almak istediklerinden dolayı durmaları gereken sınırda çoğunlukla durmadığından, Allah azze ve celle takvayı emretmektedir ki takva da O’nun çizmiş olduğu sınırlarda durmak ve bu sınırları aşmamaktır. “Bilin ki Allah” yardımı, desteği ve tevfiki ile “takva sahipleriyle beraberdir.” Allah kiminle birlikte olursa onlar ebedi mutluluğu elde ederler. Takva sahibi olmayanlardan ise dostluğunu çeker, onları yardımsız bir şekilde kendi başlarına bırakır. Bu durumdaki kişilerin ise helâk olmaları kendi şah damarlarından bile daha yakındır kendilerine.
2:195Page 30
وَأَنفِقُواْ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ وَلَا تُلۡقُواْ بِأَيۡدِيكُمۡ إِلَى ٱلتَّهۡلُكَةِ وَأَحۡسِنُوٓاْۚ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ١٩٥
And spend in the way of Allāh and do not throw [yourselves] with your [own] hands into destruction [by refraining]. And do good; indeed, Allāh loves the doers of good.
195- Allah yolunda infak edin ve ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İhsan edin, şüphesiz Allah ihsan edenleri sever.
195. Yüce Allah kullarına kendi yolunda harcamalarda (infak) bulunmalarını emretmektedir. Allah yolunda infak ise Allah’a götüren yollarda mal harcamaktır. Bunlar ise yoksula sadaka vermek, yakına sadaka vermek yahut azığının karşılanması gereken kimseye nafaka vermek gibi bütün hayır yollarını kapsar. Bunların en büyüğü ve bunun kapsamına hepsinden öncelikle giren ise Allah yolunda cihad için infak etmek, malını harcamaktır. Çünkü bu yolda infak mal ile cihaddır ve bu da tıpkı beden ile cihad gibi bir farzdır. Bunda çok büyük menfaatler vardır. Müslümanların güçlenmesine, şirkin ve müşriklerin de zayıflatılmasına katkıda bulunulur, Allah’ın dininin uygulanması ve daha bir güçlendirilmesine yardım edilmiş olur. Allah yolunda cihad ancak Allah yolunda infak üzerinde yükselir. Bu uğurda infak, ruh olmaksızın bedenin varlığının mümkün olmamasına benzer. Allah yolunda infak terk edilirse cihad iptal edilmiş olur, düşmanlar müslümanlara musallat olurlar ve daha bir azgınlaşırlar. O halde Yüce Allah’ın:“Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” buyruğu da bu emrin bir nevi gerekçesidir. Kişinin kendi eli ile kendisini tehlikeye atması da iki türlüdür. Birisi kulun emrolunduğu, bedenin yahut canın helâk olmasını gerektiren veya ona yakın bir noktaya getiren şeyi terk etmesi, canın veya ruhun telefine sebep olan işi yapması dolayısıyla olur. Bunun kapsamına pek çok şey girer. Allah yolunda cihad yahut bu uğurda infakta bulunmayı terk etmek bunlar arasındadır. Çünkü bunlar düşmanın musallat olması sonucunu verir. İnsanın herhangi bir çarpışma yahut korkulu bir yolculuk veya yırtıcı hayvanları ya da yılanları çok olan bir yere gitmesi yahut bir ağaca ya da tehlikeli yüksek bir yapıya çıkması yahut tehlikesi bulunan bir şeyin altına girmesi ve buna benzer şekillerde tehlikeye atılması bunlar arasında yer alır. Bu ve benzerlerini yapan bir kimse kendi eliyle kendisini tehlikeye atmış olur. Allah’a isyan gerektiren işleri devamlı yapmak ve tevbeyi hatırına getirmemek de bunlar arasındadır. Terk edilmeleri ruhu da dini de yok eden Allah’ın emretmiş olduğu farzların terk edilmesi de bunlar arasındadır. Allah yolunda infak ihsan çeşitlerinden biri olduğundan ötürü Yüce Allah genel olarak ihsanda bulunmayı emrederek:“İhsan edin, şüphesiz Allah ihsan edenleri sever” diye buyurmaktadır. Bu da bütün ihsan çeşitlerini kapsar. Çünkü ayet bu konuda herhangi bir kayıt getirmemektedir. Dolayısıyla az önce geçtiği gibi mal ile ihsan kapsamına girdiği gibi, mevki itibari ile aracı olmakla vb. benzeri yollarla yapılan ihsan da bunun kapsamına girer. Yine iyiliği emredip kötülükten uzaklaştırmaya çalışmak ve faydalı bilgiyi öğretmek de ihsan kapsamına girer. İnsanların ihtiyaçlarını gidermek, sıkıntılarını kaldırmak, hastalarını ziyaret etmek, cenazelerine katılmak, yollarını şaşırmış olanlarına yol göstermek, bir iş yapmakta olana yardımcı olmak, bir işi doğru dürüst yapamayanın yerine o işi yapmak ve buna benzer Allah’ın emretmiş olduğu iyilik türünden olan bütün ihsanlar da bu kapsama dahildir. Yine Yüce Allah’a ibadet konusundaki ihsan da bunun kapsamına girmektedir. Nitekim ibadetteki ihsan, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in zikrettiği üzere şöyle olur:“İhsan, Allah’a onu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görür.” İşte bu niteliklere sahip olan bir kimse Yüce Allah’ın haklarında: “İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha fazlası da vardır.”(Yunus, 10/26) buyurduğu kimselerden olur. Allah böyleleri ile beraberdir, onlara doğruyu gösterir ve onları hakka iletir. Bütün işlerinde de onlara yardımcı olur.
Yüce Allah oruç ve cihada dair hükümleri söz konusu ettikten sonra hacca dair hükümleri zikrederek şöyle buyurmaktadır:
2:196Page 30
وَأَتِمُّواْ ٱلۡحَجَّ وَٱلۡعُمۡرَةَ لِلَّهِۚ فَإِنۡ أُحۡصِرۡتُمۡ فَمَا ٱسۡتَيۡسَرَ مِنَ ٱلۡهَدۡيِۖ وَلَا تَحۡلِقُواْ رُءُوسَكُمۡ حَتَّىٰ يَبۡلُغَ ٱلۡهَدۡيُ مَحِلَّهُۥۚ فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضًا أَوۡ بِهِۦٓ أَذٗى مِّن رَّأۡسِهِۦ فَفِدۡيَةٞ مِّن صِيَامٍ أَوۡ صَدَقَةٍ أَوۡ نُسُكٖۚ فَإِذَآ أَمِنتُمۡ فَمَن تَمَتَّعَ بِٱلۡعُمۡرَةِ إِلَى ٱلۡحَجِّ فَمَا ٱسۡتَيۡسَرَ مِنَ ٱلۡهَدۡيِۚ فَمَن لَّمۡ يَجِدۡ فَصِيَامُ ثَلَٰثَةِ أَيَّامٖ فِي ٱلۡحَجِّ وَسَبۡعَةٍ إِذَا رَجَعۡتُمۡۗ تِلۡكَ عَشَرَةٞ كَامِلَةٞۗ ذَٰلِكَ لِمَن لَّمۡ يَكُنۡ أَهۡلُهُۥ حَاضِرِي ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِۚ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ شَدِيدُ ٱلۡعِقَابِ ١٩٦
And complete the ḥajj and ʿumrah for Allāh. But if you are prevented, then [offer] what can be obtained with ease of sacrificial animals. And do not shave your heads until the sacrificial animal has reached its place of slaughter. And whoever among you is ill or has an ailment of the head [making shaving necessary must offer] a ransom of fasting [three days] or charity1 or sacrifice.2 And when you are secure,3 then whoever performs ʿumrah [during the ḥajj months]4 followed by ḥajj [offers] what can be obtained with ease of sacrificial animals. And whoever cannot find [or afford such an animal] - then a fast of three days during ḥajj and of seven when you have returned [home]. Those are ten complete [days]. This is for those whose family is not in the area of al-Masjid al-Ḥarām. And fear Allāh and know that Allāh is severe in penalty.
196- Haccı da Umreyi de Allah için tamamlayın. Eğer alıkonulursanız o halde kolayınıza gelen kurbanlardan gönderin. O kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Artık içinizden her kim hasta olur yahut başında bir eziyet bulunursa ona oruç, sadaka yahut da kurbandan (biri ile) fidye (vacip olur). Güvende olduğunuz vakit ise kim Hac zamanına kadar umreden faydalanmak (temettu) isterse kurbandan kolayına geleni kessin; fakat kim bulamazsa hac günlerinde üç, döndüğünüz vakit de yedi gün olmak üzere tam on gün oruç tutsun. Bu, aile ikametgahı Mescid-i Haram civarında olmayanlar içindir. Allah’tan korkun ve bilin ki gerçekten Allah’ın cezası pek çetindir.
196. “Haccı da umreyi de Allah için tamamlayın” buyruğu bir kaç hususa delildir: 1. Hac ve Umrenin farz oluşları 2. Hac ve umreyi Peygamberin uygulamasının ve:“Hac (ve umre) ibadetlerinizi benden öğrenin.” buyruğunun delalet etmiş olduğu rükün ve vacipleri ile tamamlamanın farz olduğu 3. Umrenin farz olduğunu kabul edenlerin görüşlerinin lehine delil vardır. 4. Hac ve umreye başlanıldığı takdirde nafile olsalar dahi onları tamamlamak farzdır. 5. Hac ve Umreyi oldukça güzel ve mükemmel şekilde yapma emri verilmektedir. Bu ise onlar için gerekli olan fiilleri yapmaya ek bir husustur. 6. Yine bu buyrukta bu amellerin “Allah için” ihlâsla yapılmaları emredilmektedir. 7. Hac ve umre için ihrama girmiş bir kimse herhangi bir şey dolayısıyla bunları tamamlamadıkça ihramdan çıkmamalıdır. Ancak Yüce Allah’ın istisna ettiği alıkonma (ihsar) müstesnadır ki bundan dolayı O şöyle buyurmuştur: “Eğer alıkonulursanız” yani hastalık ya da yolunuzu kaybetmek yahut düşman veya buna benzer engel teşkil eden hasr (alıkonma) türlerinden herhangi biri ile bunları tamamlamak için Beyt’e ulaşmanız engellenirse “o halde kolayınıza gelen kurbanlardan gönderin.” Yani kolayınıza gelen hediye kurbanı kesin. Bu da muhsar olanın keseceği ya bir devenin yedide biri ya bir ineğin yedide biri yahut da bir koyundur. İhsar sebebi ile bunların kesilmesinden sonra -Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının Hudeybiye’de müşrikler kendilerini engellediğinde yaptıkları gibi- tıraş olur ve ihramından çıkar. Şâyet hediye kurbanı bulamayacak olursa tıpkı temettu haccında olduğu gibi on gün oruç tutar sonra da ihramdan çıkar. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin.” Bu da ihramın yasaklarından birisidir. Baştan yahut bedenden kıllar tıraş olma veya başka bir yolla -çünkü hepsi aynı şeydir- izale edilmemelidir. Zira bundan maksat kişinin belli bir sıkıntıya katlanarak mütevazı olması ve bunları izale etmekle rahata düşkünlükten alıkonmasıdır. Böyle bir şey ise saçın ve kılların yerinde kalması ile tahakkuk eder. İlim adamlarının pek çoğu rahata düşkünlükten alıkonma ortak noktasından hareketle tırnakların kesilmesini de saça ve kıla kıyas etmişler ve tırnakların da kesilmeyeceğini söylemişlerdir. Sözü geçen bu yasak da hediye kurbanı yerine ulaşacağı vakte kadar devam eder ki bu da kurban bayramının birinci günüdür. Efdal olan -âyet-i kerimenin de delalet ettiği gibi- kurban bayramının birinci gününde tıraş olmaktır. Bu âyeti kerime temettu haccı yapan bir kimsenin beraberinde kurbanlıklarını götürmüş ise kurban bayramının birinci gününden önce umre ihramından çıkamayacağına delil gösterilmektedir. Umre için tavaf ve sa’y yapacak olursa hac için ihrama girer ve beraberinde kurbanlıklarını götürdüğü için o kimse herhangi bir şekilde ihramdan çıkamaz. Yüce Allah’ın bunu (ihramdan çıkmayı) menetmesinin sebebi bu tutumun muhtevasında Allah’a karşı zillet, boyun eğme, ona karşı aczini itiraf etmek, hakikatte kulun maslahatı olan tevazuyu sergileme gibi özellikler taşıdığından dolayıdır. Kulun bunları arzetmesinde herhangi bir zararı da yoktur. Şâyet kulun herhangi bir hastalık dolayısı ile bir rahatsızlığı ve zarar görmesi söz konusu olur da başını tıraş etmesi ile bu rahatsızlık gidecekse yahut başında yara veya bit veya buna benzer şeyler varsa (ve bunlar başını tıraş ettirmesini gerektiriyorsa) o takdirde başını tıraş ettirmesi helâl olur. Ancak bu durumda fidye ile yükümlü olur ki bu da ya üç gün oruç tutarak yahut altı yoksul doyurarak veya kurban edilebilen bir hayvanı kurban keserek yerine getirilir. Bunlardan birisini seçmekte muhayyer olmakla birlikte en faziletlisi kurban kesmektir, sonra sadaka vermektir, sonra da oruç tutmaktır. Tırnak kesmek yahut ihramlı iken başı örtmek yahut dikişli elbise giymek veya koku sürünmek de bu (yasak ve fidye konusunda) dahildir. Zaruret halinde sözü geçen fidyeyi yerine getirmekle birlikte bunlar yapılabilir. Çünkü bütün bunlardan maksat kişinin rahata düşkünlüğünün engellenmesidir. Daha sonra Yüce Allah:“Güvende olduğunuz vakit” diye buyurmaktadır. Yani düşman ve benzeri herhangi bir engel olmaksızın Beyt’e ulaşabilme imkanını bulursanız “kim Hac zamanına kadar umreden faydalanmak (temettu) isterse” yani umreyi hacca eklemek ister de umreyi bitirdikten sonra (ihramdan çıkmak sureti ile) temettu edip yararlanırsa “kurbandan” hediye kurbanı olarak “kolayına gelen” bir kurban “kessin.” Bu da kurban olabilecek özellikteki bir kurbanlıktır. Bu kurbanlık ise kişinin aynı yolculukta iki ibadeti gerçekleştirmesinin, umreyi bitirdikten sonra hacca başlamadan önce Allah’ın ona (ihramdan çıkmak suretiyle) temettu/faydalanma fırsatını vermesi şeklindeki nimetini ihsan etmesinin bir şükrüdür, karşılığıdır. Kıran haccı (umreden sonra ihramdan çıkmaksızın haccetme) de bunun gibidir. Çünkü kişi onda da iki ibadeti bir arada yapmış olur. Âyetin mefhumu sadece hac (ifrad haccı) yapanın hediye kurbanı kesmekle yükümlü olmadığına delildir. Yine âyet-i kerime temettu yapmanın caiz olduğuna hatta faziletine ve hac aylarında yapılmasının caiz olduğuna delildir. “Fakat kim” hediye kurbanı veya onun bedelini “bulamazsa hac günlerinde üç gün… oruç tutsun.” Bu oruca başlamanın caiz olduğu ilk vakit, umre için ihrama girme vaktidir. Cevazın son vakti ise kurban bayramının birinci gününden sonraki cemrelere taş atma günleri ve Mina’da kalma günleri olan üç gündür. Ancak bundan daha faziletli olanı, bu üç günü Zilhiccenin yedi, sekiz ve dokuzuncu günlerinde tutmaktır. “Döndüğünüz vakit de yedi gün olmak üzere tam on gün oruç tutsun.” Yani hac işlerini bitirdiğiniz takdirde… Bu günlerin Mekke’de tutulması da caizdir, yolda tutulmaları da caizdir, hacı evine vardıktan sonra da tutabilir. “Bu” sözü edilen temettu haccı yapanın kurban kesmesinin vacip olması hususu “aile ikametgâhı Mescid-i Haram civarında olmayanlar içindir.” Yani eğer namazın kısaltılacağı bir mesafe ve daha fazla bir uzaklıkta ya da örfen uzak sayılan bir yerde ikamet ediyorsa demektir ki böyle birisinin hediye kurbanı kesmesi icabeder. Çünkü böyle bir kimse tek bir yolculukta iki (umre ve hac) ibadetini birlikte yapmış olur. Aile ikametgâhı Mescid-i Haram’ın yakınında bulunanların ise kurban kesme yükümlülüğü -bunu gerektiren bir sebep olmadığından dolayı- yoktur. “Allah’tan korkun.” Bütün işlerinizde Allah’ın emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak sureti ile O’ndan sakının. Bu âyet-i kerîmede sözü geçen emirlere uymanız ve yasaklardan uzak durmanız da bunlar arasındadır. “ve bilin ki gerçekten Allah’ın cezası” kendisine karşı gelenler için “pek çetindir.” İşte Allah’tan korkmayı gerektiren de budur. Çünkü Allah’ın cezasından korkan bir kimse cezayı gerektirecek işlerden uzak durur. Nitekim Allah’ın mükâfaatını uman bir kimse de kendisini bu mükâfaata ulaştıracak amelleri yapar. Cezadan korkmayan ve mükâfaatı da ummayan bir kimse ise haramları işler ve farzları terk etme cüretini gösterir.
2:197Page 31
ٱلۡحَجُّ أَشۡهُرٞ مَّعۡلُومَٰتٞۚ فَمَن فَرَضَ فِيهِنَّ ٱلۡحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِي ٱلۡحَجِّۗ وَمَا تَفۡعَلُواْ مِنۡ خَيۡرٖ يَعۡلَمۡهُ ٱللَّهُۗ وَتَزَوَّدُواْ فَإِنَّ خَيۡرَ ٱلزَّادِ ٱلتَّقۡوَىٰۖ وَٱتَّقُونِ يَٰٓأُوْلِي ٱلۡأَلۡبَٰبِ ١٩٧
Ḥajj is [during] well-known months,1 so whoever has made ḥajj obligatory upon himself therein [by entering the state of iḥrām], there is [to be for him] no sexual relations and no disobedience and no disputing during ḥajj. And whatever good you do - Allāh knows it. And take provisions, but indeed, the best provision is fear of Allāh. And fear Me, O you of understanding.
197- Hac bilinen aylar(da)dır. Her kim o aylarda Haccı kendine farz ederse artık hacda refes, fusuk ve cidâl yoktur. Hayır cinsinden her ne işlerseniz Allah onu bilir. Bir de azık edinin. Şüphesiz ki azığın en hayırlısı da takvadır. Ey olgun akıl sahipleri, bana karşı takvalı olun!
197. “Hac bilinen aylar(da)dır.” Muhataplarca bu aylar bilinmektedir, meşhurdur. Oruç ayının tayin edilmesine ihtiyaç duyulduğu gibi bunun da ayrıca belirtilmelerine ihtiyaç yoktur. Yüce Allah’ın beş vakit namazın vakitlerini açıklaması gibi hac için böyle bir açıklamaya gerek yoktur. Çünkü hac hâlâ onun soyundan gelenler arasında biline gelen ve devam etmekte olan İbrahim’in dininde de vardı. Cumhurun görüşüne göre “bilinen aylar”dan kasıt Şevval ve Zilkade ile Zilhicce’nin ilk on günüdür. İşte çoğunlukla hac kastı ile ihrama girilen aylar bunlardır. “Her kim o aylarda haccı kendine farz ederse” yani hac için ihrama girerse... Çünkü hacca başlamakla hac farz olmuş olur. Nafile dahi olsa böyledir. Şafiî ve ona tabii olanlar bu âyet-i kerimeyi hac aylarından önce hac için ihrama girmenin caiz olmayacağına delil göstermişlerdir. Ben derim ki; (aksine) bu buyrukta cumhurun hac aylarından önce hac için ihrama girmenin sahih olduğuna delalet vardır, denilecek olsa bu daha uygundur. Zira Yüce Allah’ın:“Kim o aylarda haccı kendine farz ederse” buyruğu farzın, sözü geçen bu aylarda meydana gelip gelmemesiyle ilgili bir delildir. Aksi takdirde farz, bu aylarla kayıtlı olarak zikredilmezdi. “Artık hacda refes, fusuk ve cidal yoktur.” Yani hac için ihrama girmeyi, özellikle hac aylarındaki ihramı gereği gibi tazim etmeniz gerekir. Bu ihramınızı ifsad eden yahut onun ecrini eksilten her bir şeyden onu korumalısınız. Ayet-i kerimedeki “refes” cima ve onun fiilî ve kavlî öncülleridir. Özellikle de kadınların huzurunda yapılacak sözlü imalar bu kabildendir. “Füsûk” ise her türlü masiyet demektir. İhramın yasakları da bunlar arasında yer alır. “Cidâl” Tartışma, anlaşmazlık çıkarma ve kavga demektir. Çünkü bunlar kötülüğü körükler ve düşmanlığa sebep teşkil eder. Hacdan maksat ise Allah’ın önünde zilletini arzetmek, mümkün olan yakınlaştırıcı ibadetlerle ona yakınlaşmak ve kötülükleri işlemekten uzak durmaktır. Böylelikle hac mebrur olur. Mebrur haccın ise Cennetten başka bir karşılığı yoktur. Bütün bu hususlar her zaman ve mekânda yasak edilmiş olmakla birlikte Hacda bu yasak daha bir ağırdır. Şunu bilmek gerekir ki Allah’a yakınlaşmak, emirleri yapılmadıkça sadece masiyetlerin terki ile gerçekleşmez. Bundan dolayı Yüce Allah: “Hayır cinsinden her ne işlerseniz Allah onu bilir” buyurmaktadır. Burada “cinsinden” anlamı verilen “من” edatı ile umum kastedilmektedir. Buna göre her türlü hayır, Allah’a yakınlaştırıcı amel ve ibadet bunun kapsamına girmektedir. İşte Allah yapılan bütün bu hayırları bilir. Bu da özellikle o şerefli bölgelerde ve bu değerli vakitlerde ve hallerde her türlü hayrın işlenmesine en ileri derecede bir teşvik anlamına gelmektedir. Bu hallerde namaz, oruç, sadaka, tavaf, sözlü ve fiilî ihsanların mümkün olduğunca çok yapılması gerekir. Daha sonra Yüce Allah bu mübarek yolculuk için azık hazırlanmasını emretmektedir. Çünkü bu yolculuk için azık hazırlamakla, diğer insanlara muhtaç olmama, onların mallarından gerek dilenmek sureti ile gerek gözünü dikmek sureti ile uzak durma sağlanmış olur. Azığın çokça hazırlanması da diğer yolcular için bir fayda ve yardım olur. Âlemlerin Rabbine daha çok yakınlaştırır. Bu azıktan maksat kişinin bünyesini sağlam bir şekilde ayakta tutması, oraya kendisini ulaştıracak kadar azık ve malı beraberine almasıdır. Dünyasında da âhiretinde de sahibine devamlı faydalı olan gerçek azık ise, ebedi yurdun azığı olan takva azığıdır ki en mükemmel lezzetlere ulaştıran, daimi ve ebedi en üstün nimetlere kavuşturan odur. Bu azığı terk eden bir kimse ise her türlü şerre maruz kalan yolda kalmış bir kimsedir ve bu muttakilerin yurduna ulaşmaktan alıkonulur. Bu buyruk, takvâya yapılan bir övgüdür. Daha sonra Yüce Allah olgun akıl sahiplerine takvâyı emrederek:“Ey olgun akıl sahipleri bana karşı takvalı olun” diye buyurmaktadır. Yani ey sağlam akıl sahibi olan kimseler, Rabbinizden sakının, takvalı olun. O’na karşı takvâlı olmak akılların uyması gereken en büyük emirdir. Takvâyı terk etmek ise bilgisizliğin, tutarsız ve yanlış kanaatlerin delilidir.
2:198–202Page 31
لَيۡسَ عَلَيۡكُمۡ جُنَاحٌ أَن تَبۡتَغُواْ فَضۡلٗا مِّن رَّبِّكُمۡۚ فَإِذَآ أَفَضۡتُم مِّنۡ عَرَفَٰتٖ فَٱذۡكُرُواْ ٱللَّهَ عِندَ ٱلۡمَشۡعَرِ ٱلۡحَرَامِۖ وَٱذۡكُرُوهُ كَمَا هَدَىٰكُمۡ وَإِن كُنتُم مِّن قَبۡلِهِۦ لَمِنَ ٱلضَّآلِّينَ ١٩٨
There is no blame upon you for seeking bounty1 from your Lord [during ḥajj]. But when you depart from ʿArafāt, remember Allāh at al-Mashʿar al-Ḥarām.2 And remember Him, as He has guided you, for indeed, you were before that among those astray.
ثُمَّ أَفِيضُواْ مِنۡ حَيۡثُ أَفَاضَ ٱلنَّاسُ وَٱسۡتَغۡفِرُواْ ٱللَّهَۚ إِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٞ رَّحِيمٞ ١٩٩
Then depart from the place from where [all] the people depart and ask forgiveness of Allāh. Indeed, Allāh is Forgiving and Merciful.
فَإِذَا قَضَيۡتُم مَّنَٰسِكَكُمۡ فَٱذۡكُرُواْ ٱللَّهَ كَذِكۡرِكُمۡ ءَابَآءَكُمۡ أَوۡ أَشَدَّ ذِكۡرٗاۗ فَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَقُولُ رَبَّنَآ ءَاتِنَا فِي ٱلدُّنۡيَا وَمَا لَهُۥ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ مِنۡ خَلَٰقٖ ٢٠٠
And when you have completed your rites, remember Allāh like your [previous] remembrance of your fathers or with [much] greater remembrance. And among the people is he who says, "Our Lord, give us in this world," and he will have in the Hereafter no share.
وَمِنۡهُم مَّن يَقُولُ رَبَّنَآ ءَاتِنَا فِي ٱلدُّنۡيَا حَسَنَةٗ وَفِي ٱلۡأٓخِرَةِ حَسَنَةٗ وَقِنَا عَذَابَ ٱلنَّارِ ٢٠١
But among them is he who says, "Our Lord, give us in this world [that which is] good and in the Hereafter [that which is] good and protect us from the punishment of the Fire."
أُوْلَٰٓئِكَ لَهُمۡ نَصِيبٞ مِّمَّا كَسَبُواْۚ وَٱللَّهُ سَرِيعُ ٱلۡحِسَابِ ٢٠٢
Those will have a share of what they have earned, and Allāh is swift in account.
198- Rabbinizin lütfunu aramanızda size bir günah yoktur. Arafat’tan hep birlikte geri döndüğünüzde Meş’ar-ı Haram’da Allah’ı anın. O’nu size olan hidayetine karşılık/O’nun size gösterdiği gibi anın. Zira daha evvel gerçekten sapmışlardandınız. 199- Sonra siz de insanların döndüğü yerden dönün. Allah’tan mağfiret dileyin. Muhakkak Allah çokça mağfiret edendir, pek merhametlidir. 200- Menasikinizi bitirince babalarınızı andığınız gibi hatta daha kuvvetli bir anışla Allah’ı anın. İnsanlardan bazıları:“Rabbimiz, bize dünyada ver” der. Âhirette ise onun hiçbir nasibi yoktur. 201- Bazıları da:“Rabbimiz bize dünyada güzellik ver, âhirette de güzellik ver ve bizi ateş azabından koru” der. 202- İşte onların, kazandıklarından nasipleri vardır. Allah hesabı pek çabuk görendir.
198. “Rabbinizin lütfunu aramanızda size bir günah yoktur.” Yüce Allah takvâ emrini verdikten sonra, hac günlerinde olsun, diğer zamanlarda olsun kazanç yollarına başvurmak sureti ile Allah’ın lütfunu aramakta bir vebal olmadığını haber vermektedir. Ancak kişinin bu arayışı, onu esas maksadı olan hacdan alıkoymamalı, meşgul etmemelidir. Kazanç da helâl olmalı, kulun becerisine değil “Allah’ın lütfu”na nispet edilmelidir. Sebeple meşgul olup asıl müsebbibi de unutturmamalıdır. Çünkü bunlar günahın tâ kendisidir. Yüce Allah’ın:“Arafat’tan hep birlikte geri döndüğünüzde Meşâr-ı Haram’da Allah’ı anın” buyruğu bir takım hususlara delalet etmektedir. 1. Arafat’ta vakfe yapmak ki bu, haccın rükünlerinden bir rükün olarak bilinmekte idi; çünkü Arafat’tan dönüş (ifada) ancak vakfeden sonra olur. 2. Meşâr-ı Haram’ın yakınında Allah’ın anılması emredilmektedir. Meşâr-ı Haram ise Müzdelife’dir. Bu uygulama da bilindiği üzere şöyledir: Kurban bayramı gecesi orada geçirilir. Sabah namazının kılınmasından sonra da Müzdelife’de vakfe yapılarak dua edilir, ortalık iyice aydınlanıncaya kadar da duaya devam edilir. Meşâr-ı Haramın yakınında Allah’ın anılmasının kapsamına orada farzların eda edilmesi ve nafilelerin işlenmesi de girmektedir. 3. Müzdelife’de vakfe yapmak, Arafat’taki vakfeden sonradır. Nitekim ayette sıra ifade etmek için getirilen “ف/fa” harfi de buna delildir. 4-5. Arafat ile Müzdelife (vakfeleri) hacda yapılmaları, maksat olarak gözetilmeleri ve açıkça işlenmeleri gereken fiillerdendir. 6. Müzdelife, Harem bölgesinin sınırları içerisindedir. Zira ayet-i kerimede “Haram” kaydı ile gelmiştir. 7. “Müzdelife”nin Haram” kaydı ile gelmesinden anlaşıldığı üzere Arafat Harem bölgesinin dışındadır. “O’nu size olan hidayetine karşılık/O’nun size gösterdiği gibi anın. Zira daha evvel gerçekten sapmışlardandınız.” Yani Yüce Allah size sapıklıktan sonra hidâyet-i lütfettiği için ve daha önce bilmezken size öğrettiği gibi Allah’ı zikredin. Bunlar şükür ile karşılanması ve bu nimetleri ihsan edenin kalp ve dil ile anılarak karşılık gösterilmesi gereken en büyük nimetler arasında yer alır.
199. “Sonra siz de insanların döndüğü yerden dönün.” Yani tâ İbrahim aleyhisselam’dan bugüne kadar insanların döndüğü (ifadada bulunduğu) yer olan Müzdelife’den siz de dönün. Buradaki dönüşten maksat onlar tarafından bilinen bir dönüştür. Maksat cemrelere taş atmak, kurbanları kesmek, tavaf etmek, sa’y etmek, teşrik günlerinin gecelerinde Mina’da kalmak ve hac ibadetlerinin diğerlerini tamamlamaktır. Bu dönüşten kasıt sözü edilenler olup bunlar menasikin geri kalanları olduğundan dolayı Yüce Allah, bunların bitirilmesinden sonra çokça kendisinden mağfiret dilemelerini ve kendisini çokça anmalarını emretmektedir. Bu ibadetin eda edilişindeki ihlalleri ve kusurları dolayısıyla kulun mağfiret dilemesi gerekir. Allah’ı zikretmek ise, bu büyük ibadeti gerçekleştirme muvaffakiyetini ihsan ettiğinden, bu büyük lütfa kendisini mazhar kılma nimetini bağışladığından dolayı Allah’a şükretmek demektir. İşte kul her bir ibadeti bitirdikten sonra böylece o ibadetteki kusurlarından dolayı Allah’tan mağfiret dilemeli ve bu ibadeti yapma muvaffakiyeti dolayısıyla da O’na şükretmelidir. İbadeti en mükemmel bir şekilde yaptığını zanneden ve onu yaptığından dolayı Rabbine karşı övünerek ibadetinin kendisini üstün bir mevkiye çıkardığını kabul eden kimse gibi olmamalıdır. Böyle birisinin gazaba uğraması ve yaptığı işin de yüzüne çarpılması daha uygundur. Ancak ilk tutumu sergileyen kulun amelinin ise kabul edilmesi ve diğer amellere muvaffak kılınması da daha layıktır.
200-202. Daha sonra Yüce Allah insanların değişik hallerini şöyle haber vermektedir: Hepsi ihtiyaçlarını ondan ister, kendileri için zararlı olan şeylerin bertaraf edilmesini O’ndan bekler bununla birlikte maksatları farklı farklıdır. Bu insanlardan kimisi “Rabbimiz, bize dünyada ver” der, yani Allah’tan arzuladığı dünyevi ihtiyaçlarını vermesini ister. Âhiretten yüz çevirdiği ve bütün gayretini dünyaya hasrettiği için böylesinin “ahirette hiçbir nasibi yoktur.” Kimileri ise her iki dünyanın menfaatini elde etmek için Allah’a dua eder, hem dinin hem de dünyasının önemli meselelerini ve ihtiyaçlarını Allah’a arzeder. Bunların da berikilerin de kazançlarından ve amellerinden bir payları vardır. Yüce Allah amellerine, gayretlerine ve niyetlerine göre adalet ve lütfuna uygun olarak karşılıklarını verecektir. O’nun bu karşılığı dolayısıyla Allah’a en mükemmel ve en eksiksiz hamd-ü senalar olsun. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın müslüman olsun, kâfir veya fasık olsun, dua eden herkesin duasını kabul ettiğine delil vardır. Ancak Allah’ın dua edenin duasını kabul etmesi o kimseyi sevdiğine, o kimsenin kendisine yakın olduğuna delil olmaz. Bu, ancak âhiret isteklerinde ve din ile ilgili dualarda söylenebilir. Dünyada istenen “güzellik” kapsamına kulun nazarında güzel görünen geniş ve rahat rızık, saliha bir zevce, göz aydınlığı olan evlat, rahat, faydalı bilgi, salih amel ve buna benzer sevilen ve mubah olan bütün istek ve ihtiyaçlar dahildir. Âhiretteki “güzellik” ise kabirdeki, mahşerdeki ve Cehennemdeki her türlü cezadan yana esenlikte olmak, Allah’ın rızasını elde etmek, ebedi nimetlere kavuşmak ve Rahim olan Rabbe yakın olmaktır. O bakımdan bu dua, en kapsamlı, en mükemmel ve özellikle tercih edilmeye en layık olan bir duadır. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu duayı çokça yapar ve yapılmasını teşvik ederdi.
2:203Page 32
۞ وَٱذۡكُرُواْ ٱللَّهَ فِيٓ أَيَّامٖ مَّعۡدُودَٰتٖۚ فَمَن تَعَجَّلَ فِي يَوۡمَيۡنِ فَلَآ إِثۡمَ عَلَيۡهِ وَمَن تَأَخَّرَ فَلَآ إِثۡمَ عَلَيۡهِۖ لِمَنِ ٱتَّقَىٰۗ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّكُمۡ إِلَيۡهِ تُحۡشَرُونَ ٢٠٣
And remember Allāh during [specific] numbered days. Then whoever hastens [his departure] in two days - there is no sin upon him; and whoever delays [until the third] - there is no sin upon him - for him who fears Allāh. And fear Allāh and know that unto Him you will be gathered.
203- Bir de sayılı günlerde Allah’ı zikredin. Bunlardan iki gün içinde (dönmek için) acele edene günah yoktur. Kim de geriye kalırsa ona da günah yoktur; ama bu, takvâlı olanlar içindir. Allah’tan sakının ve bilin ki muhakkak onun huzurunda toplanacaksınız.
203. “Bir de sayılı günlerde Allah’ı zikredin.” Yüce Allah sayılı günlerde kendisinin anılmasını emretmektedir. Bunlar ise bayramdan sonra gelen üç teşrîk günüdür. Bu günlerdeki bu emrin sebebi bu günlerin meziyet ve şerefinden, haccın diğer ibadetlerinin de bu günlerde yapılmasından dolayıdır. Diğer taraftan insanlar bu günlerde Allah’ın konuklarıdır. Bu günlerde oruç tutmanın haram oluş sebebi de bundan dolayıdır. Bu bakımdan bu günlerde Allah’ı zikretmenin, başka günlerde olmayan bir meziyeti vardır. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:“Teşrik günleri yeme içme ve Allah’ı zikretme günleridir.” Bu günlerde Allah’ı anmanın kapsamına cemrelere taş atma sırasında ve kurbanları kesme esnasında Allah’ı anmak da girmektedir. Farzların akabinde getirilmesi istenen zikirler de buna dahildir. Hatta kimi ilim adamları şöyle demektedir: Bu günlerde -Zilhiccenin on gününde olduğu gibi- mutlak olarak tekbir getirmek de müstehabdır. Bu görüş de pek uzak bir ihtimal değildir. “Bunlardan iki gün içinde (dönmek için) acele edene” yani Mina’dan çıkıp ikinci günün güneşinin batımından önce oradan ayrılına “günah yoktur. Kim de geriye kalırsa” yani üçüncü geceyi de orada geçirip ertesi gün cemrelere taş atarsa “ona da günah yoktur.” Bu, her iki hususun mubah kılınması sureti ile Yüce Allah’ın kullarına bir hafifletmesidir. Bilindiği gibi her iki işi yapmak mubah kılınmakla birlikte sonuncusunu yapmak daha faziletlidir. Çünkü ondaki ibadet daha çoktur. Günahın söz konusu olmayacağı belirtildiğine göre bu ifadeden hem sözü geçende hem diğerinde günah olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak birincisinde de ikincisinde de günah olmadığı belirtilmekle birlikte yalnızca ikincisi hakkında “ama bu, takvâlı olanlar içindir” kaydı getirilmiştir. Yani bütün işlerinde ve hac hallerinde Allah’tan sakınan kimse içindir. Her hususta Allah’tan sakınan kimse hiçbir hususta günah kazanmamış olur. Bazı şeylerde Allah’tan sakınan ve bazı şeylerinde böyle hareket etmeyenin ise cezası amelinin türünden olur. Emirlerini yerine getirerek ve ona isyan etmekten uzak durarak “Allah’tan sakının ve bilin ki muhakkak onun huzurunda toplanacaksınız” ve O, amellerinizin karşılığını verecektir. Ondan sakınan takvalılar takvalarının karşılığını O’nun nezdinde göreceklerdir. O’ndan sakınmayanları ise en ağır şekilde cezalandıracaktır. Amellerin karşılığının verileceğinin bilinmesi, Allah’tan sakınmaya götüren en büyük sebeplerdendir. Bundan dolayı Yüce Allah bu gerçeğin bilinmesini özellikle teşvik etmiştir.
2:204–206Page 32
وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يُعۡجِبُكَ قَوۡلُهُۥ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَيُشۡهِدُ ٱللَّهَ عَلَىٰ مَا فِي قَلۡبِهِۦ وَهُوَ أَلَدُّ ٱلۡخِصَامِ ٢٠٤
And of the people is he whose speech pleases you in worldly life, and he calls Allāh to witness as to what is in his heart, yet he is the fiercest of opponents.
وَإِذَا تَوَلَّىٰ سَعَىٰ فِي ٱلۡأَرۡضِ لِيُفۡسِدَ فِيهَا وَيُهۡلِكَ ٱلۡحَرۡثَ وَٱلنَّسۡلَۚ وَٱللَّهُ لَا يُحِبُّ ٱلۡفَسَادَ ٢٠٥
And when he goes away, he strives throughout the land to cause corruption therein and destroy crops and animals. And Allāh does not like corruption.
وَإِذَا قِيلَ لَهُ ٱتَّقِ ٱللَّهَ أَخَذَتۡهُ ٱلۡعِزَّةُ بِٱلۡإِثۡمِۚ فَحَسۡبُهُۥ جَهَنَّمُۖ وَلَبِئۡسَ ٱلۡمِهَادُ ٢٠٦
And when it is said to him, "Fear Allāh," pride in the sin takes hold of him. Sufficient for him is Hellfire, and how wretched is the resting place.
204- İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider ve o, kalbinde olana Allah’ı da şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanın en azılı olanıdır. 205- Ayrılıp gitti mi yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise fesadı sevmez. 206- Ona:“Allah’tan sakın” denildiği zaman izzet (cahilî kibir) kendisini günah işlemeye sürükler. İşte böylesine Cehennem yeter. Gerçekten o ne fena döşektir!
204. Yüce Allah özellikle hayır, maslahat ve iyilik olan faziletli vakitlerde kendisinin çokça zikredilmesini emrettikten sonra, güzel söz söylemekle birlikte sözü davranışına uymayan kimsenin durumunu haber vermektedir. Çünkü söylenen söz ya kişiyi yükseltir ya alçaltır. İşte buna dair Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider.” Yani konuştuğu vakit sözleri dinleyenin hoşuna gider ve sen onun faydalı bir söz söylediğini zannedersin. Üstelik söyledikleri hakkında “kalbinde olana Allah’ı da şahit tutar” ve böylelikle sözünü pekiştirmeye çalışır. Yüce Allah’ın, kalbinde bulunanın konuştuğuna uygun düştüğünü bildiğini de ayrıca haber verir. Hâlbuki o bu konuda yalan söylemektedir. Çünkü sözü ve davranışı birbirini tutmamaktadır. Şâyet söylediği doğru olsaydı söz ve davranışı münafık olmayan gerçek bir mü’minin durumu gibi birbirini tutardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Hâlbuki o düşmanın en azılı olanıdır.” buyurmaktadır. Yani onunla tartıştığın vakit onun oldukça yaman, zorlu ve mutaassıp olduğunu görürsün. Buna bağlı olarak ise o en çirkin niteliklere sahiptir. Huyu, kolaylığı ve yumuşaklığı prensip edinen, hakka itaati görev bile, hoşgörüyü karakter edinen mü’minlerin huyuna benzemez.
205. “Ayrılıp gitti mi” Yani yanında bulunduğunda sözleri hoşuna giden bu kişi yanından uzaklaştı mı “yeryüzünde fesat çıkarmaya” yani yeryüzünde bozgunculuk çıkartmanın tâ kendisi olan masiyetler işlemeye koyulur, bundan dolayı da “ekini ve nesli yok etmeye çalışır” Masiyetler işlendiğinden dolayı ekinler, mahsuller, davarlar telef olur, eksilir ve bereketleri azalır. “Allah ise fesadı sevmez” Allah fesadı sevmediğine göre yeryüzünde fesad çıkartan bozguncu kula da oldukça buğz eder. İsterse dili ile güzel sözler söylesin. Bu âyet-i kerimede kişilerin sözlerinin mücerret olarak doğruya, yalana, iyiliğe ya da kötülüğe -o sözleri doğrulayan ve onları tezkiye eden amel bulunmadığı sürece- delil olamayacağına dair delil bulunmaktadır. Yine bu âyet-i kerimeye göre şahitlerin hallerinin tetkik edilmesi, insanlar arasından kimin haklı kimin haksız olduğunu, yaptıkları iyi amellerle hallerinin karinelerine bakılarak ölçülmesi gerektiğine, olayları farklı göstermelerine ve kendilerini temize çıkarmalarına aldanmamak gerektiğine de delil vardır. Daha sonra Yüce Allah, Allah’a isyan etmek sureti ile yeryüzünde bozgunculuk çıkartan bu kişiye Allah’tan sakınmasının emredilmesi halinde büyüklenerek bundan yüz çevirdiğini söz konusu etmektedir:
206. “Ona: Allah’tan sakın” denildiği zaman izzet (cahilî kibir) kendisini günah işlemeye sürükler.” Böylelikle kendisine öğüt verenlere karşı hem masiyetleri işleyerek hem de büyüklenerek tepki gösterir. “İşte böylesine” isyankâr ve büyüklenenlerin yurdu olan “Cehennem yeter. Gerçekten o ne fena döşektir.” Karar kılınacak ve kalınacak yer olarak ne kötüdür. Sürekli ve kesintisiz bir azap, bitmeyecek bir keder, devam edip giden bir umutsuzluk. Azapları hafifletilmez, hiçbir mükâfat alamazlar. Bu da işlemiş oldukları suçlarının ve kötü amellerinin bir karşılığıdır. Böylelerinin hallerinden Allah’a sığınırız.
2:207Page 32
وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَشۡرِي نَفۡسَهُ ٱبۡتِغَآءَ مَرۡضَاتِ ٱللَّهِۚ وَٱللَّهُ رَءُوفُۢ بِٱلۡعِبَادِ ٢٠٧
And of the people is he who sells himself, seeking means to the approval of Allāh. And Allāh is Kind to [His] servants.
207- İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah’ın rızasını elde etmek için canını (O’nun yolunda) satar. Allah kullarına karşı pek şefkatlidir.
207. İşte bunlar canlarını satma, onu ucuz bir bedel gibi verme, feda etme tevfikine mazhar olmuşlardır. Bunu da Allah rızası için ve mükâfatını umarak yaparlar. Onlar oldukça varlıklı, vefalı ve kullarına karşı pek Raûf olan bir zat uğruna bedel ödemiştirler. Ayrıca onlara bunu yapmayı kolaylaştırması da onlara olan şefkat ve merhametinin bir sonucudur. Buna karşılık Allah şöyle vaatte bulunmuştur:“Şüphesiz Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını -onlara Cenneti vermek karşılığında- satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşır, öldürür ve öldürülürler. Bu O’nun Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da yerine getirmeyi taahhüt ettiği hak bir vaattir. Allah’tan daha çok ahdini kim yerine getirir? O halde yapmış olduğunuz bu alışverişe sevinin. En büyük başarı budur.”(et-Tevbe, 9/111) Yüce Allah bu ayette onların canlarını sattıklarını, kendilerini feda ettiklerini haber vermekte, istediklerini elde etmelerini ve arzularına kavuşmalarını gerektiren şefkatini bildirmektedir. Artık keremi sonsuz Allah’ın onlara neler vereceğini, onların da arzu ettikleri şeylere ne kadar ileri seviyede erişeceklerini var sen hesap et.
2:208–209Page 32
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱدۡخُلُواْ فِي ٱلسِّلۡمِ كَآفَّةٗ وَلَا تَتَّبِعُواْ خُطُوَٰتِ ٱلشَّيۡطَٰنِۚ إِنَّهُۥ لَكُمۡ عَدُوّٞ مُّبِينٞ ٢٠٨
O you who have believed, enter into Islām completely [and perfectly] and do not follow the footsteps of Satan. Indeed, he is to you a clear enemy.
فَإِن زَلَلۡتُم مِّنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَتۡكُمُ ٱلۡبَيِّنَٰتُ فَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ ٢٠٩
But if you slip [i.e., deviate] after clear proofs have come to you, then know that Allāh is Exalted in Might and Wise.
208- Ey iman edenler! Hep birden İslam’a girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. 209- Size apaçık deliller geldikten sonra kayarsanız bilin ki Allah Azîzdir, Hakîmdir.
208. “Ey iman edenler! Hep birden İslam’a girin.” Bu, Yüce Allah’ın mü’minlere hep birden İslam’a girmeleri yönünde verilmiş bir emridir. Yani İslâm dininin bütün hükümlerine girsinler, bunların hiçbirisini terk etmesinler, şeriatın verdiği emir eğer hevasına uygun düşerse yapıp, uymazsa terk etmek sureti ile hevasını ilâh edinen kimselerden olmasınlar. Aksine heva, dine tabi kılınmalıdır. Yapılabildiği kadar hayır fiilleri yapılmalıdır. Yapılamayanlara ise bağlı kalınmalı, yapma niyeti ve azmi taşınmalı, niyetiyle bile olsa ondan geri kalmamalıdır. İslâm’a bütünü ile girmek ancak şeytanın yollarına muhalefet etmekle mümkün olduğundan dolayı devamla:“Şeytanın adımlarına uymayın” buyrulmaktadır. Yani Allah’ın masiyetlerini işlemek sureti ile onun izinden gitmeyin. “Gerçekten o, sizin apaçık” düşmanlığı açıkça görülen “bir düşmanınızdır.” Apaçık düşman ise ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve size zararlı olan şeyleri emreder. Kulun bir takım yanlışlıklara düşmesi ve ayağının kayması kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
209. “Size apaçık deliller” yani kat’i bilgi ve yakîn “geldikten sonra kayarsanız” yani hatalar işleyerek günaha düşerseniz “bilin ki Allah Azîz ve Hakîmdir.” Bu buyrukta hataları ve kaymaları terk etmeyi gerektirecek şekilde ağır bir tehdit ve korkutma vardır. Çünkü her kim Azîz ve Hakîm olan zâta karşı gelecek olursa, O, onu mutlak gücü ile kahreder ve hikmeti gereğince onu azaba duçar eder. Çünkü isyankârları ve suçluları cezalandırmak O’nun hikmetinin bir gereğidir.
Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences