As-Sa'diAl‑Baqarah · 2:236–255

As-Sa'di · Tafsir · in Turkish

Al-Baqarah 2:236–255

2:236Page 38

لَّا جُنَاحَ عَلَيۡكُمۡ إِن طَلَّقۡتُمُ ٱلنِّسَآءَ مَا لَمۡ تَمَسُّوهُنَّ أَوۡ تَفۡرِضُواْ لَهُنَّ فَرِيضَةٗۚ وَمَتِّعُوهُنَّ عَلَى ٱلۡمُوسِعِ قَدَرُهُۥ وَعَلَى ٱلۡمُقۡتِرِ قَدَرُهُۥ مَتَٰعَۢا بِٱلۡمَعۡرُوفِۖ حَقًّا عَلَى ٱلۡمُحۡسِنِينَ ٢٣٦

There is no blame upon you if you divorce women you have not touched1 nor specified for them an obligation.2 But give them [a gift of] compensation - the wealthy according to his capability and the poor according to his capability - a provision according to what is acceptable, a duty upon the doers of good.

236- Kendilerine dokunmadığınız veya mehir tayin etmediğiniz hanımları boşamanızda size günah yoktur. (Ancak) onları, eli geniş olan kendi halince fakir olan da kendi halince olmak üzere, maruf bir şekilde faydalandırın. Bu, ihsan edenlerin üzerine bir haktır.

236. Yani ey kocalar, kadınlarla ilişki kurmadan veya onlar için henüz mehir tayin etmeden önce onları boşamanızda bir vebal ve günah yoktur Her ne kadar bu davranış kadınlar için bir kırgınlığa sebep ise de onların bu kırgınlığı onları faydalandırmak sureti ile giderilir. O bakımdan “onları… faydalandırın”, bu üzerinize vazifedir. Bu da onların gönüllerini hoş etmek ve kırgınlıklarını gidermek için onlara bir miktar mal (mut’a) vermenizle olur. Yine bu, “eli geniş olan kendi halince fakir olan da kendi halince olmak üzere” olur ki bu da örfe göre belirlenir. Şartların değişmesine göre de değişiklik arz eder. Bundan dolayı “maruf bir şekilde faydalandırınız” diye buyrulmaktadır. Bu da “ihsan edenler üzerine bir haktır.” Yerine getirilmesi gereken bir borçtur. Onlar, bu durumdaki hanımların bu haklarını düşürmek hakkına sahip değildirler. Erkekler kadınların bu şekilde kendilerine meyledip evliliği arzulamalarına ve kalplerinin kendilerine bağlanmasına sebep olduktan sonra onların bu arzularını yerine getirmedikleri takdirde bunun karşılığında o hanımlara mut’a vermelidirler. Gerçekten Yüce Allah’ın bu ilâhi hükmü ne kadar da güzeldir! Bu hükmü koyanın hikmetine ve rahmetine ne büyük bir delildir! Yakin sahibi bir topluluk için hükmü Allah’ınkinden daha güzel kim olabilir ki? Bu âyet-i kerime ile mehirleri tayin edilmeden önce boşanan kadınların hükmü belirtilmişti. Daha sonra Yüce Allah kendilerine mehir tayin edilmiş kadınları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

2:237Page 38

وَإِن طَلَّقۡتُمُوهُنَّ مِن قَبۡلِ أَن تَمَسُّوهُنَّ وَقَدۡ فَرَضۡتُمۡ لَهُنَّ فَرِيضَةٗ فَنِصۡفُ مَا فَرَضۡتُمۡ إِلَّآ أَن يَعۡفُونَ أَوۡ يَعۡفُوَاْ ٱلَّذِي بِيَدِهِۦ عُقۡدَةُ ٱلنِّكَاحِۚ وَأَن تَعۡفُوٓاْ أَقۡرَبُ لِلتَّقۡوَىٰۚ وَلَا تَنسَوُاْ ٱلۡفَضۡلَ بَيۡنَكُمۡۚ إِنَّ ٱللَّهَ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرٌ ٢٣٧

And if you divorce them before you have touched them and you have already specified for them an obligation, then [give] half of what you specified - unless they forego the right or the one in whose hand is the marriage contract foregoes it. And to forego it is nearer to righteousness. And do not forget graciousness between you. Indeed Allāh, of whatever you do, is Seeing.

237- Kendilerine mehir tayin etmiş olduğunuz hanımları onlara dokunmadan önce boşarsanız tayin ettiğinizin yarısını (onlara verin). Ancak (kadınların) kendileri veya nikah akdini elinde bulunduran kimse bağışlarsa ayrı. Sizin bağışlamanız ise (ey erkekler), takvaya daha yakındır. Aranızdaki fazileti unutmayın. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

237. Yani kadınlara dokunmadan ve mehir tayin ettikten sonra onları boşayacak olursanız boşanan kadınlara tayin edilen mehrin yarısı verilir, diğer yarısı size kalır. Şâyet bir bağışlama veya bir müsamaha sözkonusu olmaz ise -ki bu da kadının hakkını bağışlamasına bir engel yoksa hakettiği mehrin yarısını kocasına bağışlaması sureti ile olur- yapılması gereken budur. “veya nikah akdini elinde bulunduran kimse bağışlarsa ayrı.” Bu, sahih kabul edilen görüşe göre kocadır. Çünkü bu nikah akdini bozma hakkı onun elindedir. Diğer taraftan velinin, malik de vekil de olmaması dolayısıyla, kadının hakettiğini affetmesi doğru olmaz. Akdi elinde bulunduran kişinin, kadının babası olduğu da söylenmiştir ki ayet-i kerimenin lafzı da buna delalet etmektedir. Daha sonra Yüce Allah mehri bağışlamayı teşvik etmiş ve bu davranışın takvaya daha yakın olduğunu bildirmiştir. Çünkü böyle bir tutum kalbe genişlik vermeyi doğuran bir iyiliktir. Ayrıca insanın iyilik yapmaktan, güzel davranmaktan yana kendisini boşlamaması gerekir. Karşılıklı davranışın en üstün derecesi olan fazileti de unutmamalıdır; çünkü insanlar arası ilişkiler iki basamaktır. Biri yerine getirilmesi gereken adalet ve insaftır ki bu da hak ettiğini almak ve başkasının hakkını vermektir. Diğeri de fazilet ve iyilik basamağıdır. Bu da vermesi gerekmeyeni vermek, haklarda müsamahakâr davranmak ve nefiste bulunanları dizginlemektir. O nedenle insanın -bazı hallerde dahi olsa- bu son basamağı unutmaması gerekir. Özellikle de karşılıklı ilişkilerde bulunulmuş veya hakların iç içe girmesi söz konusu olmuş kimselere karşı. Şüphesiz Allah lütuf ve keremiyle iyilik yapanların, ihsan edenlerin mükâfaatanı verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah yaptıklarınızı görmektedir” buyurmuştur.

2:238–239Page 39

حَٰفِظُواْ عَلَى ٱلصَّلَوَٰتِ وَٱلصَّلَوٰةِ ٱلۡوُسۡطَىٰ وَقُومُواْ لِلَّهِ قَٰنِتِينَ ٢٣٨

Maintain with care the [obligatory] prayers and [in particular] the middle [i.e., ʿaṣr] prayer and stand before Allāh, devoutly obedient.

فَإِنۡ خِفۡتُمۡ فَرِجَالًا أَوۡ رُكۡبَانٗاۖ فَإِذَآ أَمِنتُمۡ فَٱذۡكُرُواْ ٱللَّهَ كَمَا عَلَّمَكُم مَّا لَمۡ تَكُونُواْ تَعۡلَمُونَ ٢٣٩

And if you fear [an enemy, then pray] on foot or riding. But when you are secure, then remember Allāh [in prayer], as He has taught you that which you did not [previously] know.

238- Namazları ve özellikle orta namazı muhafaza edin. Allah’ın huzurunda saygı ve itaat ile divan durun. 239- Şâyet korkarsanız o halde yayan veya binek üstünde (kılın). Güvene kavuştuğunuzda ise O, size bilmediğinizi öğrettiği gibi Allah’ı anın.

238. “Namazları ve özellikle orta namazı koruyun.” Yüce Allah bu buyruğu ile genel olarak bütün namazları özellikle de ikindi namazı demek olan “orta namazı” muhafaza etmeyi emretmektedir. Namazı muhafaza etmek, onu vaktinde eda etmek, şartlarını, rükünlerini, huşuunu, namazdaki bütün vacip ve müstehabları yerine getirmek demektir. Namazları muhafaza etmekle diğer ibadetler de muhafaza edilmiş olur. Namazın hayâsızlıklardan ve kötülükten alıkoymak gibi bir faydası vardır. Özellikle de namaz, eksiksiz eda edilecek olursa böyledir. Nitekim Yüce Allah (buna işaret ederek) şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın huzurunda saygı ve itaat (kunut) ile divan durun.” Yani namazı boyun eğerek, ihlâs ile ve huşu duyarak kılın. Çünkü “kunut” huşu ile birlikte sürekli itaat etmek demektir.

239. “Şâyet korkarsanız” buyruğunda neden korkulduğunun belirtilmemesi düşmandan, yırtıcı bir hayvandan, elden kaçırılması dolayısıyla kulun zarar göreceği bir şeyin elden kaçmasından korkulması gibi bütün korku hallerini kapsaması içindir. İşte bu durumlardan birinde “yayan” ayaklarınız üzerinde yürüyerek “veya binek üstünde” at veya diğer binekler üzerinde namaz kılın. Bu durumda ise kıbleye yönelmek şart değildir. Bu, korku mazereti dolayısıyla namaz kılma şeklidir. Güvenlik ortamı tekrar oluşursa o zaman namaz tam olarak kılınır. Yüce Allah’ın:“Güvene kavuştuğunuzda ise... Allah’ı anın” buyruğunun kapsamına namazları eksiksiz kılmak girdiği gibi kulun mutluluğunu ihtiva eden şeyleri öğretmesi ve güven vermesi nimetine karşı şükretmek sureti ile O’nu çokça anmak da girer. Bu ayet-i kerimede ilmin faziletine, Allah’ın kendilerine bilmedikleri şeyleri öğrettiği kimselerin Allah’ı çokça anmaları gerektiğine delil vardır. Yine bu âyet-i kerimede Allah’ı çokça anmanın, başka bilgilerin de öğretilmesine sebep teşkil edeceğine işaret vardır. Çünkü şükür ile birlikte nimetler artar. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

2:240Page 39

وَٱلَّذِينَ يُتَوَفَّوۡنَ مِنكُمۡ وَيَذَرُونَ أَزۡوَٰجٗا وَصِيَّةٗ لِّأَزۡوَٰجِهِم مَّتَٰعًا إِلَى ٱلۡحَوۡلِ غَيۡرَ إِخۡرَاجٖۚ فَإِنۡ خَرَجۡنَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيۡكُمۡ فِي مَا فَعَلۡنَ فِيٓ أَنفُسِهِنَّ مِن مَّعۡرُوفٖۗ وَٱللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٞ ٢٤٠

And those who are taken in death among you and leave wives behind - for their wives is a bequest: maintenance for one year without turning [them] out. But if they leave [of their own accord], then there is no blame upon you for what they do with themselves in an acceptable way.1 And Allāh is Exalted in Might and Wise.

240- İçinizden eşlerini geride bırakarak vefat edecekler, eşlerinin (evden) çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerini vasiyet etsinler. Şâyet (evlerinden) çıkarlarsa artık onların kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerden dolayı size bir vebal yoktur. Allah Azîzdir, Hakîmdir.

240. Pek çok müfessire göre bu âyet-i kerime, daha önce geçen:“İçinizde vefat edenlerin geride bıraktıkları eşler kendiliklerinden dört ay on gün beklerler”(Bakara, 234) âyet-i ile nesh edilmiştir. Buna göre kadın önceleri tam bir yıl beklemekle yükümlü idi. Daha sonra bu, dört ay on gün ile nesh edildi. Nesh edici âyetin (Mushaf’ta) daha önce gelişi ile ilgili itirazı da şu şekilde cevaplandırırlar: Bu, âyetlerin sıralanışındaki bir önceliktir, nüzulde ise bir öncelik yoktur. Çünkü nesh edici buyruğun, nesh edilen buyruktan sonra gelmesi şarttır. Ancak bu kanaatin bir delili yoktur. İki âyet-i kerime üzerinde dikkatle düşünen bir kimse âyeti kerime ile ilgili diğer görüşün doğru olduğunu açıkça anlar. Şöyle ki birinci âyet-i kerime kadının dört ay on gün iddet beklemesinin kesin olarak farz olduğunu göstermektedir. Bu âyet-i kerime ise ölenin yakınlarına kocası vefat etmiş kadını, tam bir yıl yanlarında tutmalarına dair bir vasiyettir. Bundan maksat ise kadının gönlünü hoş etmek ve ölülerine bir iyilikte bulunmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah:“eşlerinin (evden) çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerini vasiyet etsinler” buyurmaktadır. Yani Allah’tan bir emir olarak ölmeden önce yakınlarına, hanımına iyi davranmalarını ve onun geçimini temin edip onu evden çıkarmamalarını vasiyet etsin demektir. Eğer kadın kalmak isteyecek olursa lehine olan bu vasiyet gereği kalır, çıkmak isterse de onun için bir vebal yoktur. Bundan dolayı da “Şâyet (evlerinden) çıkarlarsa artık onların kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerden dolayı size bir vebal yoktur.” buyrulmaktadır. Yani süslenmelerinden ve giyinmelerinden dolayı sizin için bir vebal yoktur. Ancak bunun din ve toplumda muteber olan İslâmi değerlerin dışına çıkmayacak maruf bir çerçevede olması şartı vardır. “Allah Azîzdir, Hakîmdir.” Âyet-i kerime Yüce Allah’ın kemâl derecesindeki izzetine ve kemâl derecesindeki hikmetine delalet eden bu iki isimle sona ermektedir. Çünkü bu hükümler onun izzetinin bir tecellisidir ve hikmetinin kemaline delildir. Çünkü O, bu hükümleri uygun şekilde, yerli yerince koymuştur.

2:241–242Page 39

وَلِلۡمُطَلَّقَٰتِ مَتَٰعُۢ بِٱلۡمَعۡرُوفِۖ حَقًّا عَلَى ٱلۡمُتَّقِينَ ٢٤١

And for divorced women is a provision according to what is acceptable - a duty upon the righteous.

كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ ٱللَّهُ لَكُمۡ ءَايَٰتِهِۦ لَعَلَّكُمۡ تَعۡقِلُونَ ٢٤٢

Thus does Allāh make clear to you His verses [i.e., laws] that you might use reason.

241- Boşanan kadınların maruf bir şekilde faydalandırılma hakları vardır. Bu, takva sahipleri üzerine bir haktır. 242- İşte Allah, akıl erdiresiniz diye size âyetlerini böyle açıklar.

241-242. Bundan önceki âyet-i kerimede ölüm sebebi ile kocasından ayrılan kadının geçimi açıklandıktan sonra burada da boşanan her bir kadının, kocası üzerinde -hem erkeğin hem de kadının durumuna uygun bir şekilde- faydalandırılma/mut’a hakkı olduğu, kocanının onlara bir şeyler vermesi gerektiği zikredilmektedir. Bu bir haktır ve bu hakkı takva sahibi olan kimseler yerine getirirler. Zira bu, takvanın farz ya da müstehap kısmına dahildir. Şâyet kadın, mehri tespit edilmeden ve onunla gerdeğe girilmeden önce boşanmış ise kocanın zenginlik ve fakirlik durumuna göre böyle bir faydalandırmayı yerine getirmesi gerektiği önceden zikredilmişti. Eğer kadının mehri tespit edilmiş ise onun faydalandırılması, tespit edilen mehrin yarısıdır. Şâyet kadın ile gerdeğe girilmiş ise ilim adamlarının cumhuruna göre kadının (hakettiği mehirden ayrı olarak) faydalandırılması da müstehab olur. Yüce Allah’ın:“Bu takva sahipleri üzerine bir haktır” buyruğunu delil göstererek böyle bir faydalandırmayı (mut’a’yı) farz kabul eden alimler de vardır. Çünkü “hak” kelimesinde aslolan bunun yerine getirilmesinin farz olduğudur. Özellikle de Yüce Allah'ın bu “hak”kı takva sahiplerine izafe ettiği durumlarda bu böyledir. Zira takva da aslı itibari ile farzdır. Yüce Allah eşler arasındaki ilişkileri bu üstün ve değerli hükümleri beyan ettikten sonra kendi hükümlerinden, bu hükümleri güzelce açıklamasından, bu hükümlerin selim akıllara uygun düşmesinden övgüyle söz etmiş, hükümlerini kullarına hatırlatmaktan maksadın da beyan ettiği bu hükümleri düşünmeleri, hem hıfz ederek, hem kavrayarak hem de gereklerince amel ederek bunları akletmeleri olduğunu açıklamıştır. Zira bütün bunlar bu hükümleri tam anlamıyla akletmenin bir gereğidir.

2:243Page 39

۞ أَلَمۡ تَرَ إِلَى ٱلَّذِينَ خَرَجُواْ مِن دِيَٰرِهِمۡ وَهُمۡ أُلُوفٌ حَذَرَ ٱلۡمَوۡتِ فَقَالَ لَهُمُ ٱللَّهُ مُوتُواْ ثُمَّ أَحۡيَٰهُمۡۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَذُو فَضۡلٍ عَلَى ٱلنَّاسِ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَشۡكُرُونَ ٢٤٣

Have you not considered those who left their homes in many thousands, fearing death? Allāh said to them, "Die"; then He restored them to life. And Allāh is the possessor of bounty for the people, but most of the people do not show gratitude.

243- Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusu ile yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara: “Ölün” dedi, sonra da onları diriltti. Gerçekten Allah insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.

243. “Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusu ile yurtlarından çıkanları görmedin mi?” Yani sizden önce İsrailoğullarının başından geçen bu hayret verici olayı işitmedin mi? Onların yaşadıkları yerde veba salgını görülmüştü. Ölümden kaçma arzusuyla o kalabalık halleri ile yurtlarından çıktılar. Ama bu kaçış ne onları kurtarmaya yetti ne de çekindikleri işin başlarına gelmesini önledi. Yüce Allah onlara maksatlarının zıddı ile muamele ederek son fertlerine varıncaya kadar hepsinin canlarını aldı. Daha sonra onlara lütufta bulunarak ya -birçok müfessirin belirttiği gibi- bir peygamberin duası üzerine veya başka bir sebeple onları diriltti. Her halükarda bu O’nun lütuf ve ihsanı iledir. Allah’ın insanlar üzerindeki lütuf ve ihsanı hâlâ kesintisiz devam etmektedir. Bu ise onların Allah’ın nimetlerine şükretmelerini, bu nimetleri itiraf edip Allah’ın razı olacağı yerlerde kullanmalarını gerektirir. Bununla birlikte insanların birçoğu bu şükür görevini yerine getirmekte kusurludurlar. Bu kıssada Yüce Allah’ın her şeye kadir olduğuna dair bir ibret tablosu vardır. Çünkü bu, öldükten sonra dirilişe dair somut bir mucize ve delildir. Bu kıssa İsrailoğulları arasında ve onlar ile ilişkisi bulunan kimselerce bilinen ve mütevatiren nakledilegelen bir kıssadır. Bundan dolayı Yüce Allah muhataplarca kabul edildiğini ifade eden soru üslubu ile bu kıssayı zikretmektedir. Yurtlarından çıkan bu kimselerin, düşmanlarından korktuklarından dolayı onlarla karşılaşmaktan çekinip bunu göze almadıkları için yurtlarından çıkmış olmaları ihtimali de vardır. Bundan sonraki ayette Yüce Allah’ın savaşmayı emretmesi ve İsrailoğulları hakkında çocuklarından ve yurtlarından ayrıldıklarının haber verilmesi bu ihtimali kuvvetlendirmektedir. Her iki ihtimale göre de bu buyrukta cihad teşvik edilmekte, cihaddan uzak kalıp oturmaktan sakındırılmakta ve bunun ölüme karşı hiçbir fayda sağlamadığı ifade edilmektedir:“De ki: Evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar yatacakları yerlere çıkıp giderlerdi...”(Ali İmran, 3/154)

2:244–245Page 39

وَقَٰتِلُواْ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٞ ٢٤٤

And fight in the cause of Allāh and know that Allāh is Hearing and Knowing.

مَّن ذَا ٱلَّذِي يُقۡرِضُ ٱللَّهَ قَرۡضًا حَسَنٗا فَيُضَٰعِفَهُۥ لَهُۥٓ أَضۡعَافٗا كَثِيرَةٗۚ وَٱللَّهُ يَقۡبِضُ وَيَبۡصُۜطُ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ ٢٤٥

Who is it that would loan Allāh a goodly loan so He may multiply it for him many times over? And it is Allāh who withholds and grants abundance, and to Him you will be returned.

244- Allah yolunda savaşın ve bilin ki muhakkak Allah herşeyi işitendir, bilendir. 245- Kim Allah’a güzel bir borç verecek? Ki Allah da (buna karşılık) o (verdiğini) onun için kat kat artırsın. Allah hem daraltır, hem genişletir. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.

244. “Allah yolunda savaşın ve bilin ki muhakkak Allah herşeyi işitendir, bilendir.” Yüce Allah hem mal ile hem beden ile kendi uğrunda savaş emrini vermektedir. Çünkü cihad ancak bu iki husus ile gerçekleşebilir. Ayrıca Yüce Allah kulun yalnızca Allah’ın adı en yüce olsun diye savaşmasını emrederek, Allah yolunda cihadda ihlâslı olmayı teşvik etmektedir. Çünkü hiç şüphesiz Allah gizli olsa bile bütün söylenen sözleri işiten, kalplerin sakladığı -salih olsun olmasın- bütün niyetleri bilendir. Aynı şekilde O’nun yolunda cihad eden kimse de O’nun her şeyi işiten ve bilen olduğunu bildiğinde zorluklar ona kolay gelir ve bilir ki zorluklara katlananların katlandıkları şeylere bizatihi kendi başına katlanamaz, aksine Allah'ın yardım ve lütfuna ihtiyacı vardır. 245. “Kim Allah’a güzel bir borç verecek?” Yüce Allah’ın, kendi yolunda infaka çok latif bir şekilde yaptığı şu teşvik üzerinde dikkatle düşünelim. Allah yolunda infak eden kişi, hiçbir şeye muhtaç olmayan, son derece kerim ve lütufkâr olan Allah’a borç vermiş olur. Allah da bu gibi kimselere kat kat fazlası ile mükâfaat vermeyi vaat etmiştir. Nitekim O bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan tek bir tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir, Allah Vâsidir (bol bol verendir), Alîmdir.”(el-Bakara, 2/261) Allah yolunda infakın en büyük engeli fakir düşme korkusu olduğundan dolayı Yüce Allah, zenginliğin de fakirliğin de kendi elinde olduğunu haber vermektedir. Dilediğinin rızkını daraltan, dilediğininkini genişleten de O’dur. O bakımdan fakir düşerim korkusuyla infak etmek istemeyen infaktan geri kalmasın ve bunun zayi olacağını asla düşünmesin. Aksine bütün kullar Allah’a döneceklerdir. İnfak edenler, hayırlı amellerde bulunanlar, orada ecirlerinin saklı bulunduğunu o ecre en çok muhtaç oldukları bir zamanda göreceklerdir. Bunun da anlatılması mümkün olmayacak kadar önemli bir değeri ve etkisi olacaktır. Yüce Allah’a güzel bir şekilde borç vermekten kasıt ise güzel bir niyet ve gönül hoşluğu ile infak etmek, infakı yerli yerine ulaştırmak, infak eden kimsenin verdiğinin akabinde herhangi bir eziyet ve başa kakma davranışını göstermemesi, amelini iptal edici yahut ecrini eksiltici bir tutum takınmaması nitelikleri taşıyan infaktır.

2:246–252Page 40

أَلَمۡ تَرَ إِلَى ٱلۡمَلَإِ مِنۢ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ مِنۢ بَعۡدِ مُوسَىٰٓ إِذۡ قَالُواْ لِنَبِيّٖ لَّهُمُ ٱبۡعَثۡ لَنَا مَلِكٗا نُّقَٰتِلۡ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِۖ قَالَ هَلۡ عَسَيۡتُمۡ إِن كُتِبَ عَلَيۡكُمُ ٱلۡقِتَالُ أَلَّا تُقَٰتِلُواْۖ قَالُواْ وَمَا لَنَآ أَلَّا نُقَٰتِلَ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ وَقَدۡ أُخۡرِجۡنَا مِن دِيَٰرِنَا وَأَبۡنَآئِنَاۖ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيۡهِمُ ٱلۡقِتَالُ تَوَلَّوۡاْ إِلَّا قَلِيلٗا مِّنۡهُمۡۚ وَٱللَّهُ عَلِيمُۢ بِٱلظَّٰلِمِينَ ٢٤٦

Have you not considered the assembly of the Children of Israel after [the time of] Moses when they said to a prophet of theirs, "Send to us a king, and we will fight in the way of Allāh"? He said, "Would you perhaps refrain from fighting if battle was prescribed for you?" They said, "And why should we not fight in the cause of Allāh when we have been driven out from our homes and from our children?" But when battle was prescribed for them, they turned away, except for a few of them. And Allāh is Knowing of the wrongdoers.

وَقَالَ لَهُمۡ نَبِيُّهُمۡ إِنَّ ٱللَّهَ قَدۡ بَعَثَ لَكُمۡ طَالُوتَ مَلِكٗاۚ قَالُوٓاْ أَنَّىٰ يَكُونُ لَهُ ٱلۡمُلۡكُ عَلَيۡنَا وَنَحۡنُ أَحَقُّ بِٱلۡمُلۡكِ مِنۡهُ وَلَمۡ يُؤۡتَ سَعَةٗ مِّنَ ٱلۡمَالِۚ قَالَ إِنَّ ٱللَّهَ ٱصۡطَفَىٰهُ عَلَيۡكُمۡ وَزَادَهُۥ بَسۡطَةٗ فِي ٱلۡعِلۡمِ وَٱلۡجِسۡمِۖ وَٱللَّهُ يُؤۡتِي مُلۡكَهُۥ مَن يَشَآءُۚ وَٱللَّهُ وَٰسِعٌ عَلِيمٞ ٢٤٧

And their prophet said to them, "Indeed, Allāh has sent to you Saul as a king." They said, "How can he have kingship over us while we are more worthy of kingship than him and he has not been given any measure of wealth?" He said, "Indeed, Allāh has chosen him over you and has increased him abundantly in knowledge and stature. And Allāh gives His sovereignty to whom He wills. And Allāh is all-Encompassing [in favor] and Knowing."

وَقَالَ لَهُمۡ نَبِيُّهُمۡ إِنَّ ءَايَةَ مُلۡكِهِۦٓ أَن يَأۡتِيَكُمُ ٱلتَّابُوتُ فِيهِ سَكِينَةٞ مِّن رَّبِّكُمۡ وَبَقِيَّةٞ مِّمَّا تَرَكَ ءَالُ مُوسَىٰ وَءَالُ هَٰرُونَ تَحۡمِلُهُ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗ لَّكُمۡ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ ٢٤٨

And their prophet said to them, "Indeed, a sign of his kingship is that the chest will come to you in which is assurance1 from your Lord and a remnant of what the family of Moses and the family of Aaron had left, carried by the angels. Indeed in that is a sign for you, if you are believers."

فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِٱلۡجُنُودِ قَالَ إِنَّ ٱللَّهَ مُبۡتَلِيكُم بِنَهَرٖ فَمَن شَرِبَ مِنۡهُ فَلَيۡسَ مِنِّي وَمَن لَّمۡ يَطۡعَمۡهُ فَإِنَّهُۥ مِنِّيٓ إِلَّا مَنِ ٱغۡتَرَفَ غُرۡفَةَۢ بِيَدِهِۦۚ فَشَرِبُواْ مِنۡهُ إِلَّا قَلِيلٗا مِّنۡهُمۡۚ فَلَمَّا جَاوَزَهُۥ هُوَ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مَعَهُۥ قَالُواْ لَا طَاقَةَ لَنَا ٱلۡيَوۡمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِهِۦۚ قَالَ ٱلَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلَٰقُواْ ٱللَّهِ كَم مِّن فِئَةٖ قَلِيلَةٍ غَلَبَتۡ فِئَةٗ كَثِيرَةَۢ بِإِذۡنِ ٱللَّهِۗ وَٱللَّهُ مَعَ ٱلصَّٰبِرِينَ ٢٤٩

And when Saul went forth with the soldiers, he said, "Indeed, Allāh will be testing you with a river. So whoever drinks from it is not of me, and whoever does not taste it is indeed of me, excepting one who takes [from it] in the hollow of his hand." But they drank from it, except a [very] few of them. Then when he had crossed it along with those who believed with him, they said, "There is no power for us today against Goliath and his soldiers." But those who were certain that they would meet Allāh said, "How many a small company has overcome a large company by permission of Allāh. And Allāh is with the patient."

وَلَمَّا بَرَزُواْ لِجَالُوتَ وَجُنُودِهِۦ قَالُواْ رَبَّنَآ أَفۡرِغۡ عَلَيۡنَا صَبۡرٗا وَثَبِّتۡ أَقۡدَامَنَا وَٱنصُرۡنَا عَلَى ٱلۡقَوۡمِ ٱلۡكَٰفِرِينَ ٢٥٠

And when they went forth to [face] Goliath and his soldiers, they said, "Our Lord, pour upon us patience and plant firmly our feet and give us victory over the disbelieving people."

فَهَزَمُوهُم بِإِذۡنِ ٱللَّهِ وَقَتَلَ دَاوُۥدُ جَالُوتَ وَءَاتَىٰهُ ٱللَّهُ ٱلۡمُلۡكَ وَٱلۡحِكۡمَةَ وَعَلَّمَهُۥ مِمَّا يَشَآءُۗ وَلَوۡلَا دَفۡعُ ٱللَّهِ ٱلنَّاسَ بَعۡضَهُم بِبَعۡضٖ لَّفَسَدَتِ ٱلۡأَرۡضُ وَلَٰكِنَّ ٱللَّهَ ذُو فَضۡلٍ عَلَى ٱلۡعَٰلَمِينَ ٢٥١

So they defeated them by permission of Allāh, and David killed Goliath, and Allāh gave him the kingship and wisdom [i.e., prophethood] and taught him from that which He willed. And if it were not for Allāh checking [some] people by means of others, the earth would have been corrupted, but Allāh is the possessor of bounty for the worlds.

تِلۡكَ ءَايَٰتُ ٱللَّهِ نَتۡلُوهَا عَلَيۡكَ بِٱلۡحَقِّۚ وَإِنَّكَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ٢٥٢

These are the verses of Allāh which We recite to you, [O Muḥammad], in truth. And indeed, you are from among the messengers.

246- Mûsâ’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani onlar peygamberlerine: “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da:“Ya savaş üzerinize farz kılınır da savaşmazsanız?” demişti. Onlar:“Allah yolunda neye savaşmayalım ki? Zira hem yurdumuzdan çıkarıldık hem de evlatlarımızdan edildik!” demişlerdi. Fakat onlara savaş farz kılındığı zaman içlerinden çok azı müstesna yüz çevirdiler. Allah zalimleri çok iyi bilendir. 247- Peygamberleri onlara:“Allah size hükümdar olarak Tâlût’u bir gönderdi” dedi. Onlar da:“O, nasıl olur da başımıza hükümdar olabilir?! Hâlbuki biz hükümdarlığa ondan daha layığız, üstelik ona bolca mal da verilmemiştir.” dediler. (Peygamberleri): Muhakkak Allah onu sizin üzerinize seçmiş ve ilimce de vücutça da ona bir üstünlük vermiştir, dedi. Allah mülkünü dilediği kimseye verir. Allah Vâsidir, her şeyi bilendir. 248- Peygamberleri onlara dedi ki:“Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır ve onu melekler taşıyacaktır. Elbette bunda sizin için bir ayet vardır; eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” 249- Tâlût ordusuyla ayrıldığında:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek; ondan içen benden değildir, onu tatmayansa bendendir, eli ile bir avuç alanlar müstesna” dedi. Fakat içlerinden pek azı dışında ondan içtiler. Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz” dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” dediler. 250- Câlût ve askerlerinin karşısına çıktıklarında:“Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” dediler. 251- Derken Allah’ın izni ile onları bozguna uğrattılar. Dâvûd da Câlût’u öldürdü. Allah, ona hem hükümdarlığı hem de hikmeti verdi ve ona dilediği bazı şeyleri öğretti. Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir. 252- Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz ve şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.

246-247. Yüce Allah bu kıssayı bu ümmete ibret alsınlar, cihada rağbet etsinler ve ondan yüz çevirmesinler diye anlatmaktadır. Zira sabredenlerin dünyada da âhirette de övülmeye değer âkıbetleri olacaktır. Yüz çevirenler ise her ikisini de kaybetmişlerdir. Yüce Allah’ın haber verdiğine göre; İsrailoğullarından görüş sahibi kimseler ile sözleri etkin kişiler cihad hususunda karşılıklı görüş alışverişinde bulundular ve sonunda peygamberlerinden kendilerine bir hükümdar tayin etmesini isteme kararı aldılar. Bu hükümdarın tayin edilmesi ile aralarındaki anlaşmazlığın sona ermesini, tam bir itaatin gerçekleşmesini ve ondan sonra hiç kimsenin söyleyecek bir sözünün kalmamasını istemişlerdi. Peygamberleri ise bu taleplerinin, beraberinde bir fiiliyatı getirmeyecek salt sözlü bir talep olduğundan korkmuştu. Onlar da peygamberlerine bu konuda kesin kararlı olduklarını ve buna tam anlamı ile bağlı kalacaklarını ifade ettiler. Kendileri için savaşın kaçınılmaz bir şey olduğunu, çünkü savaşın, yurtlarını geri almalarının, eski yerlerine ve vatanlarına geri dönmelerinin tek yolu olduğunu belirttiler. Peygamberleri de onlara Tâlût’u hükümdar tayin etti. Mutlaka güzel bir şekilde komuta edecek bir kumandanı gerektiren bu işte onlara o, kumandanlık edecekti. Ancak Tâlût’un tayin edilmesini garip karşıladılar. Çünkü kanaatlerine göre aralarında gerek soyu itibari ile gerek serveti itibari ile bu işe daha layık kimseler bulunuyordu. Peygamberleri de onlara şöyle cevap verdi: Allah, Tâlût’u ona vermiş olduğu güçlü yönetim (siyaset) bilgisi ve sahip olduğu bedeni güç dolayısıyla üzerinize seçmiş bulunmaktadır. Çünkü bunlar cesaretin, zorlukların üstesinden gelmenin ve güzel idarenin aracıdırlar. Diğer taraftan hükümdarlığın mal çokluğu ile bir ilgisi yoktur. Hükümdarlık yapacak bir kimsenin hükümdarlık hanedanından veya ileri gelenlerin sülalesinden olması da gerekmez. Hem Allah lütfunu dilediği kimseye verir. Daha sonra bu şerefli peygamber, söz konusu ettiği Tâlût’un yetkinliği ve aranan nitelikleri kendisinde topladığını ileri sürerek onları ikna etmeye çalışmakla yetinmeyip ayrıca onlara şöyle dedi:

248. “Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır.” Sözü edilen bu Tâbût’u düşman ellerine geçirmişti. Ancak onlar ne Talut’taki manevi nitelikleri ne de Yüce Allah’ın Peygamberi vasıtası ile onu tayin etmesini yeterli bulmadılar. Bu mucize ile destekleninceye kadar buna razı olmadılar. Bundan dolayıdır Peygamberleri devamla şöyle demiştir:“Elbette bunda sizin için bir ayet (mucize/delil) vardır. Eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” O vakit teslimiyet gösterdiler ve itaatle boyun eğdiler.

249-250. “Tâlût ordusuyla ayrıldığında…” Tâlût başlarına geçip onları askeri düzene sokup tertip ettikten sonra, düşmanları ile savaşmak üzere onlarla bulundukları yerden ayrıldı. Ancak onların arasında bazılarının kararsız ve yeterli gayrete sahip olmadıklarını gördü. Bu durumda sabreden kimseler ile sebat göstermeyecek kimselerin ayırt edilmesi gerektiği kanaatine vardığından:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek” dedi. Siz suya ihtiyaç duyacağınız vakit bu nehrin yanından geçeceksiniz. “Ondan içen benden değildir” yani bana tâbî olmasın, arkamdan gelmesin. Çünkü bu o kimsenin sabır ve direncinin azlığının, tahammülsüzlüğün bir delilidir. “Onu tatmayan ise” samimiyeti, sabır ve metaneti dolayısıyla “bendendir. Eli ile bir avuç alanlar müstesna dedi.” Yani bu şekilde içmeye izin vardır. Sözü edilen nehire ulaştıklarında gerçekten suya ihtiyaçları vardı. O nedenle “İçlerinden pek azı dışında” hepsi o sudan içtiler. O azınlık ise içmeyip sabrettiler. “Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince” ya suya karşı sabredemeyenler yahut da nehri geçenlerden bir grup şöyle dedi: “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz.” Eğer bu sözü söyleyenler su içen sabırsızlar ise bu, onların sabırsızlıklarına gerekçe olmak üzere söyledikleri bir sözdür. Şâyet bu sözleri söyleyenler Tâlût ile birlikte nehri geçenler ise o zaman bu söz, onların bir bakıma kendilerini zayıf gördüklerini gösterir. Ancak kâmil iman sahibi kimseler sebat göstermek ve ileri atılmak konusunda onları teşvik ederek şöyle dediler:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” Allah; yardımı, desteği ve zafer ihsanı ile onlarla beraberdir. Bu sözler üzerine sebat ettiler, düşmanları Câlût ve askerlerine karşı savaşta sabır ve metanet gösterdiler.

251. “Davud da Câlût’u öldürdü” böylelikle düşmanlarına karşı zafer elde ettiler. “Allah ona” yani Davud’a “hem hükümdarlığı hem de hikmeti” peygamberliği, faydalı bilgileri, hikmeti ve hakkı batıldan, haklıyı haksızdan ayırd edici sözü “verdi.” Daha sonra Yüce Allah cihadın faydasını şu buyruğu ile beyan etmektedir: “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı” kâfirlerin, facirlerin, şer ve fesad ehlinin istilası sonucunda “yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir.” Mü’minlere lütfedip onları ve dinlerini, indirdiği şer’î hükümlerle ve ilahi takdiriyle onları savunmak sureti ile mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Şanı Yüce Allah bu şekilde kıssayı beyan ettikten sonra Rasûlü’ne hitaben şöyle buyurmaktadır:

252. “Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz. Şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.” Onun peygamberliğinin delilleri arasında bu kıssa da vardır. Çünkü o Allah’tan aldığı vahiy ile bu kıssayı gerçeğe uygun olarak haber vermiştir. Bu kıssada Muhammed ümmetinin alacağı pek çok ibretler vardır: 1- Bunlardan birisi Allah yolunda cihadın fazileti, faydaları ve cihadın güzel sonuçlarıdır. Cihad dini, vatanı, bedenleri ve malları korumanın biricik yoludur. Mücahidlerin -işler kendilerine zor ve ağır gelse bile- âkıbetleri övgüye layıktır. Buna karşılık sözlerinde durmayan sabırsızlar da -kısa bir süre rahat etseler dahi- uzun bir süre rahatlarından olurlar. 2- Bir diğer ibretli nokta başkanlığa, yeterli olan kimsenin seçilmesi ile ilgilidir. Yeterlilik ise iki hususa dayanır: Birincisi siyaset ve yönetim bilgisi demek olan ilim; ikincisi ise kendisi vasıtası ile hakkı uygulayacağı bir güç. Bu iki özelliği kendisinde toplayan kimse başkalarına göre yöneticilikte daha bir hak sahibidir. 3- Bu kıssa ilim adamlarının şu görüşlerine de delildir: Ordu kumandanları, yola çkarken orduyu iyice gözden geçirmelidirler. Savaşa elverişli olmayan kişi, at ve binekler -zayıflık, sabırsızlık yahut başkasının direncini kırma ya da orduya eşlik etmelerinde zarar bulunması gibi sebeblerle- alıkonulmalıdır. Çünkü bunların orduda bulunması başkaları için de katıksız bir zarardır. 4- Savaşın yapılacağı sırada mücahidlerin daha bir güçlendirilmeleri, cesaret duygularının harekete geçirilmesi, iman gücüne, Yüce Allah’a tam anlamı ile tevekkül edip O’na güvenmeye teşvik edilmeleri, Allah’tan sebat istemeleri, düşmanlara karşı sabır ve zafer ermesi yönünde O’nun yardımını istemeleri gerekir. 5- Savaş ve cihada karar vermek savaşmaktan farklı bir şeydir. İnsan savaş kararını vermekle birlikte savaşta fiilen hazır olduğu vakit bu kararlılığı ve direnci çözülebilir. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in duaları arasında şu da vardır:“Senden işlerde sebat ve doğruluk üzere kararlılık dilerim.” Nitekim bu kimseler de savaş kararı almanın yanı sıra gerçekten bu kararlarında samimi olduklarını ortaya koyan sözler sarfetmekle beraber savaş vakti gelince pek çoğu bu sözlerinden caydı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in:“Kaza(nın vukûun)dan sonra da ona razı olmayı Senden dilerim.” duası da bu halin bir benzerini ortaya koymaktadır. Çünkü kadere gerçek rıza, nefislerin hoşuna gitmeyen ilâhi takdirin vukuundan sonra gösterilen rızadır.

2:253Page 42

۞ تِلۡكَ ٱلرُّسُلُ فَضَّلۡنَا بَعۡضَهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٖۘ مِّنۡهُم مَّن كَلَّمَ ٱللَّهُۖ وَرَفَعَ بَعۡضَهُمۡ دَرَجَٰتٖۚ وَءَاتَيۡنَا عِيسَى ٱبۡنَ مَرۡيَمَ ٱلۡبَيِّنَٰتِ وَأَيَّدۡنَٰهُ بِرُوحِ ٱلۡقُدُسِۗ وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ مَا ٱقۡتَتَلَ ٱلَّذِينَ مِنۢ بَعۡدِهِم مِّنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَتۡهُمُ ٱلۡبَيِّنَٰتُ وَلَٰكِنِ ٱخۡتَلَفُواْ فَمِنۡهُم مَّنۡ ءَامَنَ وَمِنۡهُم مَّن كَفَرَۚ وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ مَا ٱقۡتَتَلُواْ وَلَٰكِنَّ ٱللَّهَ يَفۡعَلُ مَا يُرِيدُ ٢٥٣

Those messengers - some of them We caused to exceed others. Among them were those to whom Allāh spoke, and He raised some of them in degree. And We gave Jesus, the son of Mary, clear proofs, and We supported him with the Pure Spirit [i.e., Gabriel]. If Allāh had willed, those [generations] succeeding them would not have fought each other after the clear proofs had come to them. But they differed, and some of them believed and some of them disbelieved. And if Allāh had willed, they would not have fought each other, but Allāh does what He intends.

253- İşte o peygamberlerin bazısını bazısına üstün kıldık. Allah onlardan kimisi ile konuşmuş, kimisini de derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya da açık deliller verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledik. Onlardan sonra gelenler eğer Allah dileseydi kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat anlaşmazlığa düştüler de kimi iman etti, kimi de kâfir oldu. Eğer Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat Allah dilediğini yapar.

253. Yüce Allah hem peygamberlere olan lütufları hem de onların gerçekleştirdikleri kâmil iman, köklü yakîn, yüce ahlâk, üstün adab, davet, öğretim ve oldukça kapsamlı faydaları oranında peygamberler arasında üstün faziletler ve güzel özellikler bakımından farklılıklar var ettiğini haber vermektedir. Zira onlardan kimisini yakın dost edinmiş, kimisi ile özel bir şekilde konuşmuş, kimisini diğer insanlar üzerine derecelerle yükseltmiştir. Hiçbir kimse onlardan hiçbirisinin zirveleşen faziletine ulaşamaz. Hususen Yüce Allah Meryem oğlu İsa’ya Allah’ın hak rasulü ve sadık kulu olduğuna, Allah’tan getirdiklerinin tamamının da hak olduğuna delalet eden açık deliller vermiştir. İsa aleyhisselam Yüce Allah’ın izni ile anadan doğma körü ve alaca hatalarını iyileştiriyor ve ölüleri diriltiyordu. Henüz beşikte küçük bir çocukken insanlarla konuşmuştu. Allah onu Ruhu’l-Kudüs ile yani iman ruhu ile desteklemişti. Yüce Allah onun ruhaniyetini başkasının ruhaniyetinden üstün kıldı. Böylece o, belli bir güç ve ilâhi desteğe mazhar olmuştu. Her ne kadar böyle bir ruh ile desteklenme hususu, imanı oranında bütün mü’minler için genel ise de -nitekim Yüce Allah:“Ve onları katından bir ruh ile destekledi...”(el-Mücadele, 58/22) buyurmaktadır- İsa’nın sahip olduğu bu destek, başkalarınınkinden çok daha büyüktür. O bakımdan Yüce Allah özellikle İsa’yı bu yönüyle söz konusu etmiştir. Sözü geçen “Ruhu’l Kudüs”ün Cebrail olduğu da söylenmiştir. Allah Cebrail’in yardım ve desteği ile İsa’nın gücünü pekiştirmiştir. Ancak daha doğru olan mana birincisidir. Yüce Allah peygamberlerinin kemalini, onlara ihsan etmiş olduğu fazilet ve özellikleri bildirip dinlerinin tek, hayra davetlerinin aynı olduğunu haber verdiğine göre; bütün ümmetlerin onları tasdik etmekte söz birliği etmeleri ve onlara itaat etmeleri gerekir. Çünkü Yüce Allah, onlara apaçık belgeler vermiştir ki insanlar benzeri belgelerle karşı karşıya kaldıkları takdirde iman etmekten başka bir yol seçemezler. Böyle olmakla birlikte onların pek çoğu dosdoğru yoldan ayrılıp sapmışlar ve ümmetler arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Onlardan kimisi iman etmiş, kimisi kâfir olmuştur. İşte bundan dolayı ayrılıkların ve düşmanlıkların sonucu olan savaş ortaya çıkmıştır. Eğer Allah dileseydi elbette insanları hidâyet üzere birleştirirdi ve onlar da ayrılığa düşmezlerdi. Yine Allah dileseydi -birbirleriyle çarpışmalarını gerektiren bu ayrılıklardan sonra bile- çarpışmazlardı. Ancak O’nun hikmeti sebeplere göre işlerin bu düzende cereyan etmesini gerektirmiştir. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın bütün sebepler üzerinde -sonuçlarını doğurmaları yönünde- dilediği gibi tasarruf ettiğine çok açık bir delil vardır ve eğer dilerse O, bunları olduğu gibi bırakır, dilerse engeller. Bütün bunlar yalnızca O’nun hikmetine bağlıdır. O dilediğini yapar. O’nun irade ve meşîetine engel olacak, karşı çıkacak ya da yardım edecek hiçbir kimse yoktur.

2:254Page 42

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقۡنَٰكُم مِّن قَبۡلِ أَن يَأۡتِيَ يَوۡمٞ لَّا بَيۡعٞ فِيهِ وَلَا خُلَّةٞ وَلَا شَفَٰعَةٞۗ وَٱلۡكَٰفِرُونَ هُمُ ٱلظَّٰلِمُونَ ٢٥٤

O you who have believed, spend from that which We have provided for you before there comes a Day in which there is no exchange [i.e., ransom] and no friendship and no intercession. And the disbelievers - they are the wrongdoers.

254- Ey iman edenler! Alışverişin de dostluğun da şefaatin de olmadığı bir gün gelmezden önce size verdiğimiz rızıklardan infak edin. Kâfirler, zalimlerin tâ kendileridir.

254. Yüce Allah mü’minleri bütün hayır yollarında infak etmeye teşvik etmektedir. Çünkü nereye infak edileceğinin belirtilmemesi umum ifade eder (bütün hayır yollarını kapsar). Ayrıca Yüce Allah rızık verenin kendisi olduğunu, bunca çeşitteki nimetleri kendisinin verdiğini belirterek mü’minler üzerindeki nimetini hatırlatmaktadır. Onlara ellerinde ne varsa hepsini vermelerini de emretmemektedir. Aksine ayetteki “bir kısmını” anlamını ifade eden “من” kelimesi, Allah'ın, bu mallarının bir bölümünü vermelerini istediğini gösterir. İşte bu da infak etmelerini gerektiren hususlar arasındadır. Yine onların infak etmelerini gerektiren hususlar arasında yaptıkları bu infakların Allah nezdinde onlar için saklanacağını haber vermesi de vardır. Bu infakları, hiçbir alış veriş şeklinin, bağışların ve şefaatlerin (aracı koymaların) faydalı olmayacağı bir güne saklanmaktadır. O günde herkes; “Keşke bu hayatım için dünyada iken bir şeyler göndermiş olsaydım”, diyecektir. O günde bütün bağlar kopacaktır. Yalnızca Yüce Allah ve O’na iman ile alakalı bağlar bundan müstesna olacaktır. O günde selim bir kalb ile Allah’ın huzuruna gelenin dışında hiç kimseye ne mal ne de evlat fayda sağlamayacaktır:“Sizi bize yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, evlatlarınız da değildir. İman edip salih ameller işleyenler müstesna. İşte onların amellerine karşılık mükâfatları kat kattır. Hem onlar yüksek köşklerde emniyet içindedirler.”(Sebe, 34/37); “Nefisleriniz için önden ne hayır gönderirseniz onu Allah’ın yanında hem daha hayırlı hem de ecir bakımından daha büyük olarak bulursunuz.”(el-Müzemmil, 73/20) Daha sonra Yüce Allah: “Kâfirler zalimlerin tâ kendileridir.” buyurmaktadır. Çünkü Yüce Allah onları kendisine ibadet etsinler diye yaratmış, onlara rızık ve afiyet vermiştir ki, bunların yardımıyla Allah’a itaat etsinler. Ama onlar Allah tarafından yaratılmış oldukları hikmetin dışına çıkarak Allah’a hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri ortak koşmuşlardır. Allah’ın nimetlerini küfrür, fasıklık ve isyan yolunda kullanmışlardır. Böylelikle onlar, adalete zerre kadar yer bırakmadılar. İşte bundan dolayı mutlak zulüm yalnızca kâfirlere münhasır kılınmıştır.

2:255Page 42

ٱللَّهُ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ٱلۡحَيُّ ٱلۡقَيُّومُۚ لَا تَأۡخُذُهُۥ سِنَةٞ وَلَا نَوۡمٞۚ لَّهُۥ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِي ٱلۡأَرۡضِۗ مَن ذَا ٱلَّذِي يَشۡفَعُ عِندَهُۥٓ إِلَّا بِإِذۡنِهِۦۚ يَعۡلَمُ مَا بَيۡنَ أَيۡدِيهِمۡ وَمَا خَلۡفَهُمۡۖ وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيۡءٖ مِّنۡ عِلۡمِهِۦٓ إِلَّا بِمَا شَآءَۚ وَسِعَ كُرۡسِيُّهُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَۖ وَلَا يَـُٔودُهُۥ حِفۡظُهُمَاۚ وَهُوَ ٱلۡعَلِيُّ ٱلۡعَظِيمُ ٢٥٥

Allāh - there is no deity except Him, the Ever-Living,1 the Self-Sustaining.2 Neither drowsiness overtakes Him nor sleep. To Him belongs whatever is in the heavens and whatever is on the earth. Who is it that can intercede with Him except by His permission? He knows what is [presently] before them and what will be after them,3 and they encompass not a thing of His knowledge except for what He wills. His Kursī4 extends over the heavens and the earth, and their preservation tires Him not. And He is the Most High,5 the Most Great.6

255- Allah... O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, Hayy’dır, Kayyûm’dur. Ne uyuklama tutar O’nu, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız O’nundur. Kimmiş O’nun izni olmaksızın O’nun katında şefaat edecek olan? O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise O’nun ilminden kendisinin dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamazlar. O’nun Kürsîsi gökleri ve yeri kuşatmıştır. Her ikisini de koruması O’na ağır gelmez. O Aliyy’dir, Azîmdir.

255. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu âyet-i kerimenin -tevhid ve azamete dair hususları, yüce yaratıcının engin sıfatlarını ihtiva etmesi dolayısıyla- Kur’ân-ı Kerîm’in en büyük âyeti olduğunu haber vermiştir. “Allah... O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” Bütün anlamları ile uluhiyyet yalnız O’nundur. O’ndan başka hiç kimse ulûhiyyet ve ubudiyyete hak sahibi değildir. O’ndan başkasının ulûhiyyeti geçersiz, O’ndan başkasına yapılan ibadet bâtıldır. “Hayy’dır” Yani kâmil bir hayatın tüm manalarına ve bu hayatın gerektirdiği işitme, görme, kudret, irade vb. bütün zatî sıfatlara sahiptir. “Kayyûm’dur” bütün fiili sıfatlar bunun kapsamına girmektedir. Çünkü O, hem bizatihi kaim (var olan)dır ve mahlukatının hiçbirisine muhtaç değildir. Hem de bütün varlıkları O, var etmiştir ve varlıklarını devam ettiren de yne O’dur. Bu varlıkların hem var olmaları hem de varlıklarını devam ettirebilmeleri için gerek duydukları her şeyi onlara O sağlar. Hayat ve kayyûmiyetinin kemâlinin bir gereği olarak da “Ne uyuklama tutar O’nu, ne de uyku.” Çünkü uyuklama ve uyku; zaaf, acizlik ve çözülüş ile karşı karşıya kalan yaratılmışlara arız olan şeylerdir. Azamet, kibriyâ ve celâl sahibi olana ise ârız olmazlar. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız O’nundur” Yüce Allah göklerde ve yerde bulunan şeylerin mutlak maliki olduğunu haber vermektedir. Hepsi Allah’ın kulu ve mülküdürler. Onlardan hiçbir kimse bu konumun dışına çıkamaz. Çünkü “göklerde ve yerde kim varsa hepsi Rahman’ın huzuruna ancak kul olarak gelecektir.”(Meryem, 19/93) O bütün mülklerin malikidir. Hükümranlık, tasarruf, egemenlik ve kibriya sıfatları yalnız O’nundur. Malik (yegane hükümran) oluşunun bir gereği olarak “O’nun izni olmaksızın O’nun katında şefaat edecek” hiçbir kimse yoktur. Bütün hatırı sayılır kimseler ve şefaatçi olacak olanlar da O’nun mülkü ve kullarıdır. O, kendilerine izin vermeden hiçbirisi şefaata kalkışamayacaktır:“De ki: Şefaat tamamıyla Allah’ındır. Gökler’in ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur.”(ez-Zümer, 39/44) Allah razı olacağı kimseler müstesna hiçbir kimseye şefaat edilmesine izin vermeyecektir. Razı olacakları da ancak kendisini tevhid edip rasüllerine tabi olanlardır. Bu niteliğe sahip olmayan kimselerin ise şefaatta hiçbir nasipleri olmayacaktır. Daha sonra Yüce Allah geniş ve kuşatıcı bilgisini haber vermektedir:“O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir” Mahlûkatın gelecekteki sonu gelmez bütün hallerini bildiği gibi, sınırı bulunmayan geçmişe dair her şeyi de bilir. Hiçbir şey -gizli sanılsa dahi- O’na gizli kalmayacaktır:“O, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediklerini bilir.”(el-Mü’min, 40/19) Yaratılmışlardan hiçbir kimse “O’nun ilminden kendisinin dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamaz.” Allah’ın ilminden ve malumatından hiçbir şeyi kuşatamazlar. Burada “dilediğinden başka” denilerek istisna edilen ilim, Allah’ın onları muttali kıldığı şer’î ve kaderî hususlardır. Onların bu bildikleri ise Yüce Allah’ın ilmi ve malumatı karşısında son derece basit, geçici ve oldukça azdır. Nitekim yaratılmışlar arasında onu en iyi bilen peygamberler ve melekler dahi “Rabbimiz, seni tenzih ederiz, senin bize öğrettiğinden başka bir şey bilmeyiz”(el-Bakara, 2/32) demişlerdir. Daha sonra Yüce Allah azamet ve celaline dair haber vermekte ve Kürsîsinin göklerle yeri kuşattığını bildirmektedir. Ayrıca hem gökleri ve yeri hem de içlerinde bulunan bütün âlemleri mahlukat içinde yaratmış olduğu sebep ve nizamlar vasıtasıyla koruduğunu bildirmektedir. Bununla beraber azametinin ve kudretinin kemali, ahkâmındaki hikmetinin genişliği dolayısıyla bütün bunları koruması O’na hiçbir şekilde ağır gelmez. “O Aliyy’dir,” Zatıyla bütün mahlukatın üstünde Arş’ın üzerindedir. Sıfatlarının azameti ile yücedir, bütün mahlukatı emir ve hükmüne tabi kılmış olması ile yücedir. Bütün varlıklar O’na boyun eğmiştir, bütün zorluklar O’na itaat etmiştir, boyunlar O’nun önünde zilletle eğilmiştir. “Azîmdir” azamet, Kibriya, şan, şeref ve üstünlük sıfatlarının tümüne sahiptir. Kalpler O’nu sever, ruhlar O’nu tazim eder. Arifler her şeyin azametinin -nitelendirilemeyecek kadar büyük olsa dahi- O çok büyük ve yüce olanın azameti önünde hiçbir şey olmadığını bilirler. Manaların en üstünleri olan bu manaları ihtiva eden bir âyet, elbette Kur’ân’ın en büyük âyeti olmayı hak etmektedir. Bu âyeti dikkatle düşünerek ve anlayarak okuyan bir kimsenin kalbi yakîn, irfan ve iman ile dolar. Bu suretle şeytanın şerlerinden korunmaya da layık olur.

Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
Layout

Читать на русском