As-Sa'diAl‑Baqarah · 2:67–93

As-Sa'di · Tafsir · in Turkish

Al-Baqarah 2:67–93

2:67–74Page 10

وَإِذۡ قَالَ مُوسَىٰ لِقَوۡمِهِۦٓ إِنَّ ٱللَّهَ يَأۡمُرُكُمۡ أَن تَذۡبَحُواْ بَقَرَةٗۖ قَالُوٓاْ أَتَتَّخِذُنَا هُزُوٗاۖ قَالَ أَعُوذُ بِٱللَّهِ أَنۡ أَكُونَ مِنَ ٱلۡجَٰهِلِينَ ٦٧

And [recall] when Moses said to his people, "Indeed, Allāh commands you to slaughter a cow." They said, "Do you take us in ridicule?" He said, "I seek refuge in Allāh from being among the ignorant."

قَالُواْ ٱدۡعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا هِيَۚ قَالَ إِنَّهُۥ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةٞ لَّا فَارِضٞ وَلَا بِكۡرٌ عَوَانُۢ بَيۡنَ ذَٰلِكَۖ فَٱفۡعَلُواْ مَا تُؤۡمَرُونَ ٦٨

They said, "Call upon your Lord to make clear to us what it is." [Moses] said, "[Allāh] says, 'It is a cow which is neither old nor virgin, but median between that,' so do what you are commanded."

قَالُواْ ٱدۡعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا لَوۡنُهَاۚ قَالَ إِنَّهُۥ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةٞ صَفۡرَآءُ فَاقِعٞ لَّوۡنُهَا تَسُرُّ ٱلنَّٰظِرِينَ ٦٩

They said, "Call upon your Lord to show us what is her color." He said, "He says, 'It is a yellow cow, bright in color - pleasing to the observers.'"

قَالُواْ ٱدۡعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا هِيَ إِنَّ ٱلۡبَقَرَ تَشَٰبَهَ عَلَيۡنَا وَإِنَّآ إِن شَآءَ ٱللَّهُ لَمُهۡتَدُونَ ٧٠

They said, "Call upon your Lord to make clear to us what it is. Indeed, [all] cows look alike to us. And indeed we, if Allāh wills, will be guided."

قَالَ إِنَّهُۥ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةٞ لَّا ذَلُولٞ تُثِيرُ ٱلۡأَرۡضَ وَلَا تَسۡقِي ٱلۡحَرۡثَ مُسَلَّمَةٞ لَّا شِيَةَ فِيهَاۚ قَالُواْ ٱلۡـَٰٔنَ جِئۡتَ بِٱلۡحَقِّۚ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُواْ يَفۡعَلُونَ ٧١

He said, "He says, 'It is a cow neither trained to plow the earth nor to irrigate the field, one free from fault with no spot upon her.'" They said, "Now you have come with the truth." So they slaughtered her, but they could hardly do it.

وَإِذۡ قَتَلۡتُمۡ نَفۡسٗا فَٱدَّٰرَٰءۡتُمۡ فِيهَاۖ وَٱللَّهُ مُخۡرِجٞ مَّا كُنتُمۡ تَكۡتُمُونَ ٧٢

And [recall] when you slew a man and disputed1 over it, but Allāh was to bring out that which you were concealing.

فَقُلۡنَا ٱضۡرِبُوهُ بِبَعۡضِهَاۚ كَذَٰلِكَ يُحۡيِ ٱللَّهُ ٱلۡمَوۡتَىٰ وَيُرِيكُمۡ ءَايَٰتِهِۦ لَعَلَّكُمۡ تَعۡقِلُونَ ٧٣

So We said, "Strike him [i.e., the slain man] with part of it."1 Thus does Allāh bring the dead to life, and He shows you His signs that you might reason.

ثُمَّ قَسَتۡ قُلُوبُكُم مِّنۢ بَعۡدِ ذَٰلِكَ فَهِيَ كَٱلۡحِجَارَةِ أَوۡ أَشَدُّ قَسۡوَةٗۚ وَإِنَّ مِنَ ٱلۡحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنۡهُ ٱلۡأَنۡهَٰرُۚ وَإِنَّ مِنۡهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخۡرُجُ مِنۡهُ ٱلۡمَآءُۚ وَإِنَّ مِنۡهَا لَمَا يَهۡبِطُ مِنۡ خَشۡيَةِ ٱللَّهِۗ وَمَا ٱللَّهُ بِغَٰفِلٍ عَمَّا تَعۡمَلُونَ ٧٤

Then your hearts became hardened after that, being like stones or even harder. For indeed, there are stones from which rivers burst forth, and there are some of them that split open and water comes out, and there are some of them that fall down for fear of Allāh. And Allāh is not unaware of what you do.

67- Bir zaman Mûsâ kavmine; “Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor” deyince, “bizimle eğleniyor musun?” dediler. O da; “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. 68- “Bizim için Rabb’ine dua et de onun mahiyetini bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor. Artık emrolunduğunuz işi yapın.” dedi. 69- “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi. 70- Dediler ki:“Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor. İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71- Dedi ki:“O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış, arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır. Kusursuzdur, hiçbir alacası yoktur.” Dediler ki: “İşte şimdi hakkı getirdin.” Nihâyet o ineği boğazladılar. Fakat az kalsın yapmayacaklardı. 72- Hani siz bir kişi öldürmüştünüz de (katili hakkında) her biriniz suçu diğerine atmıştınız. Hâlbuki Allah sizin gizlediğiniz şeyi açığa çıkaracaktı. 73- Bu sebeple “Onun bir parçası ile ona (ölüye) vurun!” dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir. Akledersiniz diye âyetlerini böyle gösterir. 74- Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı. Şimdi onlar taş gibi veya taştan da katıdır. Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır.

67. Yani birisini öldürüp de onu öldürenin kimliği hususunda aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz sırada Mûsâ ile aranızda geçenleri hatırlayın. Aranızdaki tartışma o kadar büyümüştü ki, eğer Allah’ın size durumu açıklaması olmasaydı aranızda çok büyük kötülükler ortaya çıkacaktı. Mûsâ, katilin açıklanması ile ilgili olarak bir inek kesin, demişti. Mûsâ’nın emrini hemen yerine getirmeleri ve ona itiraz etmemeleri gerekirken itirazdan başka bir yol izlemediler ve:“Bizimle eğleniyor musun?” dediler. Allah’ın Peygamberi ise, “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. Çünkü, faydasız söz söyleyen ve insanlarla alay eden kişi cahildir. Akıllı kişi ise kendisi gibi bir insan ile alay etmeyi aklen ve dinen küçük düşürücü büyük bir ayıp olarak görür. Eğer kişi başkasından daha üstün ise onun bu üstünlüğü dolayısıyla Allah’a şükretmesi ve O’nun kullarına merhamet etmesi gerekir. Mûsâ onlara bu şekilde karşılık verince, onun bu söylediğinin doğru ve gerçek olduğunu bildiler ve bunun üzerine dediler ki:

68. “Bizim için Rabbine dua et de onun mahiyetini” yani yaşının ne olduğunu “bize iyice açıklasın. O da: “Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor.” Yani bu inek, ne küçük ne büyük değildir, orta yaşlıdır. “Artık emrolunduğunuz işi yapın.” ve işi yokuşa sürmekten ve zora koşmaktan vazgeçin.

69. “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi.” Yani olabildiğince sarı ve güzelliği dolayısıyla bakanların hoşlarına gider.

70. “Dediler ki: “Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor.” Bu nedenle senin hangi ineği istediğini bir türlü tespit edemiyoruz, “İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.”

71. “Dedi ki: “O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış” yani işe koşularak, çalıştırılarak, boyunduruk altına alınmamış; “arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır.” Bu hayvan, sulamakta da kullanılmamıştır. “Kusursuzdur” her türlü kusurdan ve çalıştırılmış olmaktan uzaktır. “Hiçbir alacası yoktur” yani daha önce belirtilen nitelikteki renginden başka bir renk karışmamıştır. “Dediler ki: İşte şimdi hakkı getirdin” yani açık ve seçik izahı şimdi yaptın. Bu onların cahilliklerinin bir sonucudur. Yoksa tâ baştan beri Mûsâ onlara hakkı getirmişti. Eğer onlar herhangi bir ineği kesmiş olsalardı maksat gerçekleşirdi. Fakat onlar çokça soru sormak sureti ile işi yokuşa sürdüler. Allah da onlara işlerini zorlaştırdı. Ayrıca eğer “inşaallah=Allah dilerse” dememiş olsalardı, buna hidayet olunmayacaklardı. “Nihâyet o ineği boğazladılar.” Nitelikleri belirtilen ineği bulup kestiler; “fakat” işi yokuşa sürmeleri nedeniyle “az kalsın yapmayacaklardı.”

72-73. İsrailoğulları emrolundukları ineği kesince biz onlara; maktule ineğin bir parçası ile, yani onun bir organı ile vurun, dedik. Bu ya belirli bir organdı yahut da herhangi bir organdı. Bunun hangi organ olduğunun bir önemi yoktur. Onlar da ölüye ineğin bir parçası ile vurdular. Allah da onu diriltti ve böylelikle gizlemiş olduklarını açığa çıkarmış oldu. Zira ölü kendisini öldüreni haber verdi. Gözlerinin önünde ölünün diriltilmesi, Allah’ın ölüleri dirilteceğine kesin delildir. Yüce Allah “akledersiniz diye” bunu yaptı, yani akıl erdirirsiniz ve böylelikle size zararlı olacak şeylerden uzak kalırsınız.

74. “Sonra bunun ardından yine kalpleriniz katılaştı” sertleşti, haşinleşti. Öğüt onlara etki etmez oldu. “Bunun ardından” yani “Yüce Allah size bunca büyük nimetleri ihsan ettikten ve bu kadar mucize ve belgeleri gösterdikten sonra” demektir. Oysa kalplerinizin katılaşmaması gerekirdi. Çünkü tanık olduğunuz bu olaylar kalplerin incelmesini ve itaatle boyun eğmesini gerektirirdi. Daha sonra Allah kalplerini “taş gibi” olmakla nitelendirdi. Taş demirden de daha katıdır. Çünkü demir ve kurşun taşın aksine ateşte eritilebilir. “veya daha da katıdır” buyruğu şu demektir: Yani kalplerinizin katılığı taşların katılığından (fazla olur) da eksik olmaz. Daha sonra Yüce Allah taşların, onların kalplerinden de üstün olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır.” İşte bu özellikleri ile taşlar sizin kalplerinizden daha üstündür. Arkasından Allah onları en ağır şekilde tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Aksine O, küçüğü ile büyüğü ile bütün amellerinizi tespit edendir, yaptıklarınızı bilendir. Ve bunların karşılığını tam ve eksiksiz bir şekilde size verecektir. [İsrailiyât İle İlgili Bir Değerlendirme:] Şu bilinmelidir ki, müfessirlerin birçoğu -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- tefsirlerini İsrailoğullarının kıssaları ile çokça doldurmuşlar, Kur’ân’ın âyetlerini onlara göre açıklamaya kalkışmışlar ve bu kıssaları Allah’ın Kitabı’nın tefsiri seviyesine çıkartmışlardır. Bunu yaparken de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in; “İsrailoğullarından nakilde bulunabilirsiniz, bunda bir mahzur yoktur.” buyruğunu delil göstermişlerdir. Bana göre onların sözlerini nakletmek caiz olsa bile bu, tek başına olmalı başka bir şeyle birlikte nakletmek şeklinde olmamalı ve onlar, Allah’ın Kitabı’nı açıklama sadedinde verilmemelidir. Çünkü bunların Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den geldikleri sahih olarak sabit olmadıkça, Allah’ın Kitab’ının kesin tefsiri olarak görülmeleri caiz olmaz. Bunların mertebesi Allah Rasûlü’nün de buyurduğu gibi şudur:“Kitap ehlini(n naklettikleri bilgileri) ne doğrulayın ne de yalanlayın!” Bunların mertebeleri şüpheli olduğuna ve “Kur’ân’a, onun lafız ve manaları ile birlikte kesin olarak iman etmek farzdır” hükmü İslâm dininin kat’i hükümlerinden olduğuna göre, tümünün yahut da çoğunun yalan olma ihtimali yüksek olan aslı meçhul rivâyetlerle nakledilen bu kıssaların, Allah’ın Kitab’ının kesin manaları olarak kabul edilmeleri caiz değildir. Bu konuda herhangi bir kimsenin şüphesi olamaz, fakat bu gerçekten gafil olunması sebebi ile olan olmuştur. Başarı Allah’tandır.

2:75–78Page 11

۞ أَفَتَطۡمَعُونَ أَن يُؤۡمِنُواْ لَكُمۡ وَقَدۡ كَانَ فَرِيقٞ مِّنۡهُمۡ يَسۡمَعُونَ كَلَٰمَ ٱللَّهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُۥ مِنۢ بَعۡدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمۡ يَعۡلَمُونَ ٧٥

Do you covet [the hope, O believers], that they would believe for you while a party of them used to hear the words of Allāh and then distort it [i.e., the Torah] after they had understood it while they were knowing?

وَإِذَا لَقُواْ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ قَالُوٓاْ ءَامَنَّا وَإِذَا خَلَا بَعۡضُهُمۡ إِلَىٰ بَعۡضٖ قَالُوٓاْ أَتُحَدِّثُونَهُم بِمَا فَتَحَ ٱللَّهُ عَلَيۡكُمۡ لِيُحَآجُّوكُم بِهِۦ عِندَ رَبِّكُمۡۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ٧٦

And when they meet those who believe, they say, "We have believed"; but when they are alone with one another, they say, "Do you talk to them about what Allāh has revealed to you so they can argue with you about it before your Lord?" Then will you not reason?

أَوَلَا يَعۡلَمُونَ أَنَّ ٱللَّهَ يَعۡلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعۡلِنُونَ ٧٧

But do they not know that Allāh knows what they conceal and what they declare?

وَمِنۡهُمۡ أُمِّيُّونَ لَا يَعۡلَمُونَ ٱلۡكِتَٰبَ إِلَّآ أَمَانِيَّ وَإِنۡ هُمۡ إِلَّا يَظُنُّونَ ٧٨

And among them are unlettered ones who do not know the Scripture except [indulgement in] wishful thinking, but they are only assuming.

75- Şimdi bunların size inanacaklarını mı ümit ediyorsunuz? Hâlbuki onlardan bir fırka vardı ki Allah’ın kelâmını işitirlerdi de onu anladıktan sonra bile bile tahrif ederlerdi. 76- İman edenler ile karşılaştıklarında “İman ettik” derler. Birbirleri ile baş başa kaldıklarında, “Allah’ın size açtığını, onu Rabb’inizin huzurunda size karşı delil getirsinler diye mi onlara haber veriyorsunuz, akıl erdiremiyor musunuz?!” derler. 77- Onlar bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını bilmektedir? 78- Onların arasında ümmiler de vardır ki onlar, birtakım kuruntular dışında Kitab’ın ne olduğunu bilmezler ve yalnızca zanna uyarlar.

75. “Şimdi bunların size inanacaklarını mı ümit ediyorsunuz?” Bu buyruk ile kitap ehlinin iman edeceklerinden yana mü’minlerin umutları kesilmektedir. Yani onların iman edeceklerini ummayın, çünkü onların sahip oldukları ahlâk onlardan yana ümitlenmeyi gerektirmemektedir. Çünkü onlar anlayıp öğrendikten sonra bile bile Allah’ın Kelam’ını tahrif ediyorlar ve ona Allah’ın murad etmediği manalar veriyorlardı. Böylelikle insanlara Allah tarafından gelmemiş bu manaların Allah tarafından gönderildiği izlenimi vermeye çalışıyorlardı. Kendileri için bir şeref ve dinlerinin kaynağı olarak gördükleri kitaplarına karşı tutumları bu olduğuna ve bu kitapla insanları Allah’ın yolundan alıkoyduklarına göre, onların size iman edecekleri nasıl umulabilir ki? Bu çok uzak bir ihtimaldir.

76. Daha sonra Yüce Allah Kitap ehlinin münafıklarının halini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İman edenler ile karşılaştıklarında: “İman ettik” derler” dilleri ile sözlü olarak -kalplerinde olmadığı halde- iman izhar ederler. “Birbirleri ile baş başa kaldıklarında” yanlarında kendi dindaşlarından başka hiçbir kimse olmadığında birbirlerine: “Allah’ın size açtığını, onu Rabb’inizin huzurunda size karşı delil getirsinler diye mi onlara haber veriyorsunuz?” Yani sizler iman izhar ediyor ve onlara sizin de onlar gibi olduğunuzu haber mi veriyorsunuz? Bu onların elinde sizin aleyhinizde bir delil olacaktı. Zira onlar: Ehli kitap bizim üzerinde olduğumuz yolun hak, kendi yollarının ise batıl olduğunu ikrar ettiler, derler ve bunu Rabbiniz katında aleyhinize delil getirirler. “Akıl erdiremiyor musunuz?” Yani siz aklınızı kullanıp aleyhinize delil olabilecek işi yapmaktan vazgeçmiyor musunuz? Bu onların birbirlerine söyledikleri sözlerdir.

77. “Onlar bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını bilmektedir?” Onlar akidelerini kendi aralarında gizleseler ve bu gizlemeleri sayesinde mü’minler lehine ve kendi aleyhlerine bir delil oluşmayacağını zannetseler de bu onların bir hatası ve büyük cehaletleridir. Çünkü Allah subhanehu onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da çok iyi bilir. Dolayısıyla da onların gerçek durumlarını kullarına açıkça gösterir.

78. “Onların arasında” yani kitab ehlinin içinde “ümmiler de vardır ki” yani ilim ehlinden olmayan avam kimseler de vardır. “onlar birtakım kuruntular dışında Kitab’ın ne olduğunu bilmezler ve yalnızca zanna uyarlar.” Yani onlar, Allah’ın Kitab’ından onu okumanın dışında hiçbir nasibi olmayan ve kendilerinden öncekilerin -ki onlar kendi durumlarını hakkıyla biliyorlardı- yanında bulunanlardan haberleri olmayan kimselerdir. Bunların sahip oldukları, birtakım zanlardan ve aralarındaki ilim ehlini taklit etmekten ibarettir. Yüce Allah bu âyet-i kerimelerde onların ilim adamlarını, avamlarını, münafıklarını ve aralarından münafıklık etmeyen kimseleri de söz konusu etmektedir. Aralarından ilim adamları, üzerinde bulundukları sapıklığa sıkı sıkıya bağlıdırlar. Avam ise onları basiretsiz bir şekilde onları taklit ederler. Buna göre siz -ey müminler- her iki kesimden yana da ümit var olamazsınız.

2:79Page 12

فَوَيۡلٞ لِّلَّذِينَ يَكۡتُبُونَ ٱلۡكِتَٰبَ بِأَيۡدِيهِمۡ ثُمَّ يَقُولُونَ هَٰذَا مِنۡ عِندِ ٱللَّهِ لِيَشۡتَرُواْ بِهِۦ ثَمَنٗا قَلِيلٗاۖ فَوَيۡلٞ لَّهُم مِّمَّا كَتَبَتۡ أَيۡدِيهِمۡ وَوَيۡلٞ لَّهُم مِّمَّا يَكۡسِبُونَ ٧٩

So woe1 to those who write the "scripture" with their own hands, then say, "This is from Allāh," in order to exchange it for a small price. Woe to them for what their hands have written and woe to them for what they earn.

79- Kendi elleri ile Kitab’ı yazıp da sonra az bir paha karşılığında onu satabilmek için “Bu Allah’ın katındandır” diyenlere veyl olsun! Veyl olsun ellerinin yazdıkları yüzünden onlara, veyl olsun kazandıkları yüzünden onlara!

79. Yüce Allah, Kitab’ı tahrif edip de bu tahriflerine ve tahrif edip yazdıklarına “Bu Allah katındandır” diyen kimseleri tehdit etmektedir. Çünkü onların bu yaptıklarında batılı ızhar, hakkı gizlemek vardır ve onlar bunu bilerek ve “az bir paha karşılığında onu satabilmek için” yapmışlardır. Dünya -başından sonuna kadar sahip olduğu bütün değerleri ile- az bir pahadır. Bunlar uydurdukları batılları, insanların elinde bulunanları avlayabilecekleri bir ağa dönüştürmüşlerdir. Böylelikle onlara iki türlü zulüm etmiş oldular: Bir taraftan dinlerini batıllar karıştırarak bozmuşlar, diğer taraftan da haksız yere aksine tamamen batıl bir yolla mallarını almışlardır ki bu, gasp yoluyla, hırsızlık yaparak veya buna benzer yollarla başkalarının malını almaktan çok daha büyük bir vebaldir. Bu iki tutumlarından dolayı Allah bu kimseleri tehdit ederek; “Veyl olsun ellerinin yazdıkları yüzünden onlara” yani yaptıkları tahrif ve batıldan dolayı ve “veyl olsun kazandıkları” mallar “yüzünden onlara!”“Veyl”, şiddetli azap ve pişmanlık demek olup, muhtevası içerisinde oldukça ağır tehdit de vardır. Şeyhu’l-İslâm (İbn Teymiyye) Yüce Allah'ın: “Şimdi bunların size inanacaklarını mı ümit ediyorsunuz?”(75. âyet)ten itibaren; “veyl olsun kazandıkları yüzünden onlara!” buyruğuna kadar olan ayetleri zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allah kelimeleri yerlerinden oynatan tahrifçileri yermektedir. Bu Kitab ve Sünneti aslı olmayan batıl bid’atlere göre yorumlayanları da içine almaktadır. Ayrıca Kitab’dan kuruntudan başka bir şey bilmeyenleri de yermektedir ki bu da Kur’ân’ı dikkatle düşünmeyi terk etmeyi ve harflerini okumanın dışında ondan hiçbir şey bilmemeyi de kapsar. Aynı şekilde bu, dünyalık elde etmek için Allah’ın Kitab’ına aykırı bir şey yazıp da “Bu, Allah’ın katındandır” diyen kimseleri de kapsamaktadır. Mesela (böyle bir şey yazıp da)“İşte Şeriat ve din budur, Kitab ve Sünnet’in ihtiva ettiği mana budur. Selefin ve imamların söyledikleri bunlardır. Gerek farz-ı ayn, gerekse kifaye yoluyla inanılması gereken dinin esasları bunlardır” demek böyledir. Yine bu âyetler kendisine muhalif olan kimse delil olarak kulanmasın diye sahip olduğu Kitab ve Sünnet bilgisini saklayanları da kapsar. Bu gibi hususlar genel olarak Rafızîler, Cehmiyye vb. gibi çeşitli bidat ve kelam ehli arasında, özel olarak da fukahaya mensup olan birçok kimse arasında çokça rastlanılan durumlardır.”

2:80–82Page 12

وَقَالُواْ لَن تَمَسَّنَا ٱلنَّارُ إِلَّآ أَيَّامٗا مَّعۡدُودَةٗۚ قُلۡ أَتَّخَذۡتُمۡ عِندَ ٱللَّهِ عَهۡدٗا فَلَن يُخۡلِفَ ٱللَّهُ عَهۡدَهُۥٓۖ أَمۡ تَقُولُونَ عَلَى ٱللَّهِ مَا لَا تَعۡلَمُونَ ٨٠

And they say, "Never will the Fire touch us, except for [a few] numbered days." Say, "Have you taken a covenant with Allāh? For Allāh will never break His covenant. Or do you say about Allāh that which you do not know?"

بَلَىٰۚ مَن كَسَبَ سَيِّئَةٗ وَأَحَٰطَتۡ بِهِۦ خَطِيٓـَٔتُهُۥ فَأُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلنَّارِۖ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ٨١

Yes, [on the contrary], whoever earns evil and his sin has encompassed him - those are the companions of the Fire; they will abide therein eternally.

وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ أُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلۡجَنَّةِۖ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ٨٢

But they who believe and do righteous deeds - those are the companions of Paradise; they will abide therein eternally.

80- Onlar bir de “Sayılı bir kaç gün dışında bize asla ateş dokunmaz” dediler. De ki:“Buna dair Allah’tan bir ahit mi aldınız -ki eğer öyleyse Allah asla ahdinden dönmez- yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” 81- Hayır, kim bir kötülük işler ve günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa, işte onlar cehennem ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. 82- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar da cennet ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

80. “Onlar bir de “Sayılı bir kaç gün dışında bize asla ateş dokunmaz” dediler” Yüce Allah önce onların çirkin işlerini söz konusu etmiş, daha sonra -buna rağmen- kendilerini övüp temize çıkardıklarını, Allah’ın azabından kurtulacaklarına ve onun mükâfatını elde edeceklerine dair kendileri lehlerine tanıklık ettiklerini ve “sayılı bir kaç gün” yani parmakla sayılabilecek kadar pek az günün dışında ateş azabının kendilerine dokunmayacağını söylediklerini, böylelikle hem kötülükleri hem de Allah’ın azabından yana kendilerini güvende hissetme yanlışını bir araya topladıklarını zikretmektedir. Bu, kuru bir iddiadan ibaret olduğundan dolayı Yüce Allah onları reddederek şöyle buyurmaktadır: Ey Peygamber, onlara “De ki: Buna dair Allah’tan bir ahit mi aldınız?” Yani Allah'a iman ettiniz, Peygamberine de iman ve itaat ettiniz de Allah ile aranızda bir ahit mi oluştu? Zira hiçbir şekilde değişmeyecek ve kişinin kurtuluşunu gerekli kılan ahit işte budur. “Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” Yüce Allah bu buyruğu ile onların ileri sürdükleri bu iddianın doğru olmasının bir üçüncüsü bulunmayan bu iki şıktan birisine bağlı olduğunu haber vermektedir: Ya onlar Allah katında bir ahit almış olmalıdırlar ki o zaman bu iddiaları doğru olur yahut da Allah’a iftira etmektedirler ki o zaman bu iddiaları yalandır. Bu ise onların en ileri derecede rezil-rüsva olmalarını ve azaba uğratılmalarını gerektirir. Allah katında bir ahitlerinin olmadığı, durumlarının bilinmesi, pek çok Peygamberi yalanlamaları, hatta o Peygamberlerden bir kısmını öldürmeleri, Allah’a itaatten çıkmaları ve ahitlerini bozmaları ile açığa çıkmıştır. Böylece kaçınılmaz bir sonuç olarak onların Allah’a yalan uyduran, iftira düzen kimseler oldukları, Allah’a karşı bilmedikleri şeyleri söyledikleri meydana çıkmaktadır. O’nun hakkında bilgisizce bir şey söylemek ise haramların en büyüklerinden, çirkinliklerin en kötü olanlarındandır.

81. Daha sonra Yüce Allah herkesi içine alan umumi bir hükmü zikretmektedir ki bu hükme İsrailoğulları da, başkaları da dahildir. O hüküm, helak olanların ve kurtulanların vasıflarına dair, kendisinden başka hiçbir hükmün olmadığı, bu konuda ortaya atılan kuruntuları ve iddiaları da geçersiz kılan bir hükümdür. Yüce Allah bu hükmü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hayır” yani durum sizin söz konusu ettiğiniz gibi değildir. Sizin bu sözünüzün gerçek bir değeri yoktur, ama “kim bir kötülük işler ve günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa” Burada “سيئة / kötülük” kelimesi şart cümlesi içerisinde gelen nekire (belirtisiz) bir isim olduğundan dolayı, hem şirki, hem de şirkten aşağı bütün günahları kapsamına alır. Ancak buradaki kasıt, şirktir. Zira Yüce Allah’ın:“ve günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa” buyruğu bunun delilidir. “Günahın çepeçevre kuşatması”ndan kasıt işleyenin, hiçbir çıkış ve kurtuluş bulamayacağı şekilde etrafını kuşatması demektir ki bu da ancak şirk olabilir. Çünkü iman sahibi olan kişiyi hiçbir günah çepeçevre kuşatamaz. “işte onlar cehennem ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” Hariciler bu âyeti büyük günah işleyenin kâfir olacağına delil göstermişlerdir. Görüldüğü gibi aslında bu, aleyhlerinde bir delildir. Çünkü âyetin şirk hakkında olduğu açıkça ortadadır. İşte herhangi bir âyeti yahut sahih bir hadisi kendi batıl görüşüne delil gösteren ve batıl peşinde olan her bir kişinin, delil diye gösterdiği o buyrukta aleyhine bir delil bulunması -burada da görüldüğü gibi- kaçınılmaz bir husustur.

82. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve Âhiret Gününe “iman edip salih ameller işleyenlere gelince...” Amellerin salih olması ancak iki şartın bulunması ile mümkündür: Allah rızası için ihlâsla yapılmış olmaları ve Allah Rasûlü’nün Sünnetine tâbî olarak yapılmaları. Bu iki âyetin özü şudur: Kurtuluşa erenler ve umdukları mükâfaatı elde edecek olanlar iman ve salih amel işleyenlerdir. Helâk olacak ve Cehennem halkından olacaklar ise Allah’a şirk koşan, O’nu inkar edenlerdir.

2:83Page 12

وَإِذۡ أَخَذۡنَا مِيثَٰقَ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ لَا تَعۡبُدُونَ إِلَّا ٱللَّهَ وَبِٱلۡوَٰلِدَيۡنِ إِحۡسَانٗا وَذِي ٱلۡقُرۡبَىٰ وَٱلۡيَتَٰمَىٰ وَٱلۡمَسَٰكِينِ وَقُولُواْ لِلنَّاسِ حُسۡنٗا وَأَقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتُواْ ٱلزَّكَوٰةَ ثُمَّ تَوَلَّيۡتُمۡ إِلَّا قَلِيلٗا مِّنكُمۡ وَأَنتُم مُّعۡرِضُونَ ٨٣

And [recall] when We took the covenant from the Children of Israel, [enjoining upon them], "Do not worship except Allāh; and to parents do good and to relatives, orphans, and the needy. And speak to people good [words] and establish prayer and give zakāh." Then you turned away, except a few of you, and you were refusing.

83- Hani İsrailoğullarından “Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anneye babaya, akrabaya, yetimlere ve yoksullara iyilik yapacaksınız” diye söz almış ve “İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin”(diye emretmiştik). Sonra içinizden pek azınız hariç (sözünüzden) dönüp büsbütün yüz çevirdiniz.

83. İşte bunlar Yüce Allah’ın bütün şeriatlarda emrettiği dinin esasları arasındadır. Çünkü bunlar her zaman ve her mekânda genel maslahatları kapsayan hükümlerdir. Bu bakımdan dinin aslı (itikadî hükümleri) gibi bunlar hakkında da nesih söz konusu olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah:“Hiç bir şeyi ortak tutmadan (yalnız) Allah’a ibadet edin...”(en-Nisa, 4/36) buyruğunda ve devamında bize de aynı şeyleri emretmektedir. “Hani İsrailoğullarından… söz almıştık” İşte bu onların katılıkları yüzündendir. Onlara her bir emir verildiğinde isyana kalkıştılar. Ancak ağır ahitler ve pekiştirilmiş sözler alındıktan sonra onu kabule yanaşıyorlardı. “Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz!” Bu, yalnızca Allah’a ibadet etmeyi emretmekte ve O’na ortak koşmayı yasaklamaktadır. İşte bu, dinin aslıdır. Eğer bu temele bağlı olarak yapılmayacak olursa, hiç bir iyi amel kabul olmaz. Zira bu, Allah’ın kulları üzerindeki bir hakkıdır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“anneye babaya, akrabaya, yetimlere ve yoksullara iyilik yapacaksınız.” Yani anneye babaya güzel bir şekilde davranın, iyilik edin. Bu buyruk gerek sözlü gerekse fiili her türlü iyi davranışı kapsamaktadır. Ayrıca anne babaya kötülük yapmayı veya onlara iyilikte bulunmayı terk ederek kötülük yapmayı da yasaklamaktadır. Çünkü farz olan, onlara iyilik yapmaktır, bir şeyin emredilmesi ise onun zıddı olan şeylerin yasaklanması demektir. İyiliğin zıddı ise iki şeydir: Birincisi kötülük yapmaktır ki bu daha büyük bir günahtır. İkincisi ise kötülük yapmaksızın onlara iyilik yapmayı terk etmektir. Bu da haramdır, ancak birinci türle aynı kabul edilmemesi gerekir. Aynı şekilde akraba, yetimler ve yoksulların gözetilmesi, onlara iyilik yapılması hakkında da bu söylediklerimiz aynen söz konusudur. İyiliğin ayrıntılı şekilde sayılıp dökülmesi mümkün değildir. Bu yüzden iyilik ancak -az önce geçtiği gibi- tarif edilebilir. Daha sonra Yüce Allah genel olarak bütün insanlara iyilikte bulunmayı emrederek:“İnsanlara güzel söyleyin” diye buyurmaktadır. İnsanlara güzel söylemenin kapsamına iyiliği emredip kötülükten alıkoymak, ilim öğretmek, selamlaşmayı yaygınlaştırmak, tatlı dillilik ve buna benzer her türlü hoş söz girer. İnsan malıyla bütün insanları gözetemeyeceğinden dolayı ona her bir yaratılmışa iyilik yapmaya güç yetirebileceği bir emir verilmiştir. Bu da sözlü olarak iyilik yapmaktır. İnsanlara -hatta kâfirlere dahi- kötü söz söylemenin yasak kılınması da bunun kapsamına girmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Aralarından zulmedenler müstesna olmak üzere Kitab ehli ile ancak en güzel yolla mücadele edin”(el-Ankebut, 29/46) diye buyurmaktadır. Yüce Allah’ın kullarından sahip olmalarını istediği âdâb arasında söz ve fiillerde nezih olmak, çirkin ve seviyesiz sözler söylememek, sövmekten ve anlamsız tartışmalarda bulunmaktan kaçınmak da vardır. Bunun yerine insan güzel ahlak sahibi, yumuşak huylu, herkesle güzel geçinen, insanların kendisine verebilecekleri eziyetlere karşı sabreden ve bütün bunları Allah’ın emrine uymak ve onun mükâfatını elde etmek üzere yapan bir kimse olmalıdır. Daha sonra Yüce Allah İsrailoğullarına namaz kılmalarını ve zekât vermelerini emretmektedir. Çünkü önceden de geçtiği üzere namaz, mabud olan Allah’a ihlâsla ibadeti, zekât da Allah’ın kullarına iyilikte bulunmayı içerir. Aklı başında basiret sahibi bir kimse bu güzel emirler hakkında ibretle düşünecek olursa, bunların Allah’ın kullarına ihsanının bir parçası olduğunu anlar. Allah’ın bu emirleri onlara vermekle onlara lütufta bulunduğunu kavrar. İşte Allah sizlere bu emirleri verdikten ve sizden birtakım ahitler aldıktan sonra “Sonra içinizden pek azınız hariç (sözünüzden) dönüp büsbütün yüz çevirdiniz.” Ve bu yüz çevirmeniz bir daha dönmemek üzere olmuştu. Çünkü bir kimse yüz çevirdiği şeye sonradan dönmek niyeti ile de yüz çevirebilir. Bunların ise tekrar bu emirlere geri dönme arzuları yoktu. Allah’ın tevfikinden mahrum kalmaktan Allah’a sığınırız. Yüce Allah’ın:“pek azınız hariç” buyruğu bir istisnadır ki, onların hepsinin yüz çevirdikleri kanaati doğmasın. Böylelikle Yüce Allah az bir bölümünü Allah’ın sözlerinden dönmekten koruduğunu ve onlara sebat vermiş olduğunu haber vermektedir.

2:84–86Page 13

وَإِذۡ أَخَذۡنَا مِيثَٰقَكُمۡ لَا تَسۡفِكُونَ دِمَآءَكُمۡ وَلَا تُخۡرِجُونَ أَنفُسَكُم مِّن دِيَٰرِكُمۡ ثُمَّ أَقۡرَرۡتُمۡ وَأَنتُمۡ تَشۡهَدُونَ ٨٤

And [recall] when We took your covenant, [saying], "Do not shed your [i.e., each other's] blood or evict one another from your homes." Then you acknowledged [this] while you were witnessing.

ثُمَّ أَنتُمۡ هَٰٓؤُلَآءِ تَقۡتُلُونَ أَنفُسَكُمۡ وَتُخۡرِجُونَ فَرِيقٗا مِّنكُم مِّن دِيَٰرِهِمۡ تَظَٰهَرُونَ عَلَيۡهِم بِٱلۡإِثۡمِ وَٱلۡعُدۡوَٰنِ وَإِن يَأۡتُوكُمۡ أُسَٰرَىٰ تُفَٰدُوهُمۡ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيۡكُمۡ إِخۡرَاجُهُمۡۚ أَفَتُؤۡمِنُونَ بِبَعۡضِ ٱلۡكِتَٰبِ وَتَكۡفُرُونَ بِبَعۡضٖۚ فَمَا جَزَآءُ مَن يَفۡعَلُ ذَٰلِكَ مِنكُمۡ إِلَّا خِزۡيٞ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۖ وَيَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ يُرَدُّونَ إِلَىٰٓ أَشَدِّ ٱلۡعَذَابِۗ وَمَا ٱللَّهُ بِغَٰفِلٍ عَمَّا تَعۡمَلُونَ ٨٥

Then, you are those [same ones who are] killing one another and evicting a party of your people from their homes, cooperating against them in sin and aggression. And if they come to you as captives, you ransom them, although their eviction was forbidden to you. So do you believe in part of the Scripture and disbelieve in part? Then what is the recompense for those who do that among you except disgrace in worldly life; and on the Day of Resurrection they will be sent back to the severest of punishment. And Allāh is not unaware of what you do.

أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ ٱشۡتَرَوُاْ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا بِٱلۡأٓخِرَةِۖ فَلَا يُخَفَّفُ عَنۡهُمُ ٱلۡعَذَابُ وَلَا هُمۡ يُنصَرُونَ ٨٦

Those are the ones who have bought the life of this world [in exchange] for the Hereafter, so the punishment will not be lightened for them, nor will they be aided.

84- Hani yine sizden:“Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız.” diye söz almıştık. Sonra siz bunu kabul etmiştiniz ve (verdiğiniz söze) şahit de olmuştunuz. 85- Sonra işte sizler, (hala) birbirinizi öldürüyor, içinizden bir kesimi yurtlarından çıkarıyor ve onlara karşı günah ve düşmanlıkla birleşip yardımlaşıyorsunuz. Eğer size esir olarak gelirlerse fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Hâlbuki onların (yurtlarından) çıkarılması size haram kılınmıştır. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların cezası dünyada zilletten başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise böyleleri azabın en şiddetlisine itilirler. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. 86- Onlar âhiret karşılığında dünya hayatını satın almış kimselerdir. Onun için azapları hafifletilmez ve onlara yardım da edilmez

84-85. Bu ayetlerde sözü geçen tutum, Medine’de vahyin indirildiği dönemde bulunanların tutumudur. Şöyle ki Ensar’ı oluşturan Evs ile Hazreçliler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamber olarak gönderilmesinden önce müşrik idiler ve cahiliye âdeti üzere birbirleri ile çarpışıyorlardı. İşte bu halde oldukları sırada Kurayza oğulları, Nadir oğulları ve Kaynuka oğulları diye bilinen üç yahudi grubu gelip onların bulundukları bölgeye yerleştiler. Ve onların her bir kesimi Medinelilerden bir kesimle antlaştılar. Birbirleri ile savaşacak olurlarsa yahudiler de o Araplarla savaşan kendi antlaşmalılarına, diğer Araplara karşı yardımcı oluyorlardı. Karşı taraftaki Araplara da bir başka yahudi kesimi yardımcı oluyordu. Böylelikle bir yahudi diğer bir yahudiyi öldürebiliyor ve herhangi bir sürgün ve talan söz konusu olduğu takdirde onu yurdundan çıkarabiliyordu. Daha sonra savaş sona erdiğinde eğer iki kesim arasında birtakım kimseler esir düşmüş ise fidye vererek biri diğerini esaretten kurtarıyordu. Hâlbuki şu üç husus onlara emredilmiş ve farz kılınmıştı: Biri diğerinin kanını dökmeyecekti, biri diğerini yurdundan çıkarmayacaktı ve onlardan birisinin esir olduğu görülecek olursa fidye vererek onu kurtaracaklardır. Onlar son emri yerine getirdiler. İlk iki emri ise terk ettiler. İşte Yüce Allah bu hususa işaret ederek ve onların bu yaptıklarını reddederek şöyle buyurmaktadır:“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz da” bu fidye vererek esirleri kurtarmaktır; “bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” Bu da (dindaşlarını) öldürmeleri ve yurtlarından çıkarmalarıdır. Bu buyrukta imanın verilen emirleri yerine getirmeyi, yasaklardan da kaçınmayı gerektirdiğine ve emir olarak verilen buyrukların imandan olduğuna dair delil vardır. Daha sonra Yüce Allah bu şekilde davrananlar hakkında şöyle buyurmaktadır:“İçinizden böyle yapanların cezası dünya hayatında zilletten başka bir şey değildir.” Nitekim bu gerçekleşmiş ve Yüce Allah onları hor ve hakir düşürmüş, Rasûlü’nü onlara galip getirmiş, O da kimilerini öldürmüş, kimilerini esir etmiş, kimilerini de yurtlarından sürgüne göndermiştir. “Kıyamet gününde ise böyleleri azabın en şiddetlisine” en büyüğüne “itilirler. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Daha sonra Yüce Allah onların Kitab’ın bir bölümünü inkar edip bir bölümüne iman etmelerine sebep olan şeyi şöylece haber vermektedir:

86. “Onlar âhiret karşılığında dünya hayatını satın almış kimselerdir.” Yani onlar antlaşmalıları olan (Arap kabilelerine) yardım etmeyecek olurlarsa, bunun kendileri için utanılacak bir iş olacağını vehmettiler ve o bakımdan ateşe girmeyi utanmaya tercih ettiler. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onun için azapları hafifletilmez” Aksine azapları ağırlık ve şiddeti ile devam edecek ve hiçbir vakit rahat yüzü göremeyecekler. “Onlara yardım da edilmez.” Hoşlarına gitmeyen hiçbir şey kaldırılmaz, bertaraf edilmez.

2:87Page 13

وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَٰبَ وَقَفَّيۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِۦ بِٱلرُّسُلِۖ وَءَاتَيۡنَا عِيسَى ٱبۡنَ مَرۡيَمَ ٱلۡبَيِّنَٰتِ وَأَيَّدۡنَٰهُ بِرُوحِ ٱلۡقُدُسِۗ أَفَكُلَّمَا جَآءَكُمۡ رَسُولُۢ بِمَا لَا تَهۡوَىٰٓ أَنفُسُكُمُ ٱسۡتَكۡبَرۡتُمۡ فَفَرِيقٗا كَذَّبۡتُمۡ وَفَرِيقٗا تَقۡتُلُونَ ٨٧

And We did certainly give Moses the Scripture [i.e., the Torah] and followed up after him with messengers. And We gave Jesus, the son of Mary, clear proofs and supported him with the Pure Spirit [i.e., the angel Gabriel]. But is it [not] that every time a messenger came to you, [O Children of Israel], with what your souls did not desire, you were arrogant? And a party [of messengers] you denied and another party you killed.

87- Andolsun ki biz Mûsâ’ya Kitab’ı verdik ve onun arkasından birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da apaçık deliller verdik. Onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledik. Demek, size ne zaman bir Peygamber nefislerinizin hevasına uymayan bir şey getirirse büyüklenecek, kimini yalanlayacak, kimini de öldüreceksiniz ha!

87. Yüce Allah, İsrailoğullarına kendisiyle konuştuğu Mûsâ’yı Peygamber olarak göndermesi, O’na Tevrat’ı vermesi, daha sonra da son peygamberleri Meryem oğlu İsa aleyhisselam’a gelinceye kadar Tevrat ile hüküm veren peygamberleri ardı ardınca göndermesi şeklindeki lütfunu hatırlatmaktadır. Yine İsa’ya, insanların, benzerlerini görmesi halinde iman etmelerini sağlayacak apaçık belgeler ve mucizeler verdiğini de hatırlatmakta ve ayrıca:“O’nu Rûhu’l-Kudüs ile destekledik” diye buyurmaktadır. Yani Allah O’nu Rûhu’l-Kudüs ile daha bir güçlendirmişti. Müfessirlerin çoğunun dediklerine göre Rûhu’l-Kudüs’ten kasıt Cebrail aleyhisselam’dır. Rûhu’l-Kudüs’ün, Allah’ın, kullarını kendisi ile desteklediği iman olduğu da söylenmiştir. Buna rağmen değeri ölçülemeyecek kadar olan onca nimetleri getiren Peygamberler size “nefislerinizin hevasına uymayan bir şey getirirse” onlara iman etmekten “büyüklenecek” onların “kimini yalanlayacak, kimini de öldüreceksiniz ha!” Böylelikle siz hevanıza uymayı hidâyete uymanın önüne geçirdiniz. Dünyayı âhirete tercih ettiniz. Bu buyruk açıkça görüldüğü gibi büyük bir azar içermekte ve yaptıklarının çok ağır olduğunu ifade etmektedir.

2:88Page 13

وَقَالُواْ قُلُوبُنَا غُلۡفُۢۚ بَل لَّعَنَهُمُ ٱللَّهُ بِكُفۡرِهِمۡ فَقَلِيلٗا مَّا يُؤۡمِنُونَ ٨٨

And they said, "Our hearts are wrapped."1 But, [in fact], Allāh has cursed them for their disbelief, so little is it that they believe.

88- Bir de “Kalplerimiz kılıflıdır” dediler. Öyle değil, Allah küfürleri yüzünden onlara lânet etmiştir. Artık onlar pek az iman ederler.

88. Yani ey Rasûlüm sen kendilerini imana davet ettiğinde kalplerinin örtülü, kılıflı olduğunu ileri sürerek mazeret beyan ettiler. Yani kılıflar ve örtüler içerisinde bulunduğundan, senin söylediklerini anlamıyorlarmış; bu da iddialarına göre bilgi sahibi olmadıklarından ötürü kendileri için mazeret teşkil ediyormuş. Ancak bu, onların söyledikleri bir yalandır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Öyle değil! Allah küfürleri yüzünden onlara lânet etmiştir.” Yani küfürleri sebebi ile Allah’ın rahmetinden kovulmuş, lanete uğramışlardır. Onlardan iman edenler pek azdır. Yahut da onların imanları az, küfürleri çok daha fazladır.

2:89–90Page 14

وَلَمَّا جَآءَهُمۡ كِتَٰبٞ مِّنۡ عِندِ ٱللَّهِ مُصَدِّقٞ لِّمَا مَعَهُمۡ وَكَانُواْ مِن قَبۡلُ يَسۡتَفۡتِحُونَ عَلَى ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ فَلَمَّا جَآءَهُم مَّا عَرَفُواْ كَفَرُواْ بِهِۦۚ فَلَعۡنَةُ ٱللَّهِ عَلَى ٱلۡكَٰفِرِينَ ٨٩

And when there came to them a Book [i.e., the Qur’ān] from Allāh confirming that which was with them - although before they used to pray for victory against those who disbelieved - but [then] when there came to them that which they recognized, they disbelieved in it; so the curse of Allāh will be upon the disbelievers.

بِئۡسَمَا ٱشۡتَرَوۡاْ بِهِۦٓ أَنفُسَهُمۡ أَن يَكۡفُرُواْ بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ بَغۡيًا أَن يُنَزِّلَ ٱللَّهُ مِن فَضۡلِهِۦ عَلَىٰ مَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦۖ فَبَآءُو بِغَضَبٍ عَلَىٰ غَضَبٖۚ وَلِلۡكَٰفِرِينَ عَذَابٞ مُّهِينٞ ٩٠

How wretched is that for which they sold themselves - that they would disbelieve in what Allāh has revealed through [their] outrage that Allāh would send down His favor upon whom He wills from among His servants. So they returned having [earned] wrath upon wrath. And for the disbelievers is a humiliating punishment.

89- Yanlarındakini doğrulamak üzere onlara Allah tarafından bir Kitap gelince -ki önceden kâfirlere karşı yardım isteyip duruyorlardı- işte o tanıdıkları kendilerine gelince onu inkâr ettiler. Allah’ın lâneti kâfirler üzerine olsun! 90- Allah’ın kullarından dilediği kimseye kendi lütfundan indirmesini kıskanarak Allah’ın indirdiklerini inkâr etmek karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Böylece gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır.

89-90. “Yanlarındakini doğrulamak üzere onlara Allah tarafından bir Kitap gelince” Yani kendilerinin önceden bilip tanıdıkları, o yaratılmışların en faziletlisi ve peygamberlerin sonuncusu vasıtası ile gelen ve Tevrat’tan yanlarında bulunanı tasdik eden Kitab’ı onlar iyi bilmekte ve şeksiz şüphesiz tanımakta idiler. Hatta müşrikler ile kendi aralarında cahiliye döneminde meydana gelen savaşlarda o Peygamber ile yardıma kavuşacaklarına inanmakta, müşrikleri O’nun gelişi ile ve onunla birlikte savaşacaklarını söyleyerek korkutmakta idiler. O tanıdıkları Nebi ve Kitap gelince inkar ettiler. Bu küfürlerinin sebebi ise Allah’ın kulları arasından dilediği kimselere ihsanını indirmesini kıskanmaları ve taşkınlıkları idi. Bunun üzerine Allah onlara lânet etti ve küfürlerinin çokluğu, şüphe ve şirklerinin ardı arkasına gelmesi sebebi ile onlara gazap üstüne gazap etti. “Kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır.” Yani can yakıcı, ızdırap verici bir azap vardır. Bu da cehennem ateşini boylamak ve ebedi nimetlerden mahrum kalmaktır. Onların bu halleri ne kötüdür! Allah’a, kitaplarına, Peygamberlerine imanı bırakıp O’na, kitaplarına ve Peygamberlerine küfr etmeleri, onu bilmelerine ve doğruluğuna inanmalarına rağmen böyle bir değiş-tokuşa girmeleri ne kadar kötüdür! O nedenle bu, onların azaplarının daha da büyük olmasına sebeptir.

2:91–93Page 14

وَإِذَا قِيلَ لَهُمۡ ءَامِنُواْ بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ قَالُواْ نُؤۡمِنُ بِمَآ أُنزِلَ عَلَيۡنَا وَيَكۡفُرُونَ بِمَا وَرَآءَهُۥ وَهُوَ ٱلۡحَقُّ مُصَدِّقٗا لِّمَا مَعَهُمۡۗ قُلۡ فَلِمَ تَقۡتُلُونَ أَنۢبِيَآءَ ٱللَّهِ مِن قَبۡلُ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ ٩١

And when it is said to them, "Believe in what Allāh has revealed," they say, "We believe [only] in what was revealed to us." And they disbelieve in what came after it, while it is the truth confirming that which is with them. Say, "Then why did you kill the prophets of Allāh before, if you are [indeed] believers?"

۞ وَلَقَدۡ جَآءَكُم مُّوسَىٰ بِٱلۡبَيِّنَٰتِ ثُمَّ ٱتَّخَذۡتُمُ ٱلۡعِجۡلَ مِنۢ بَعۡدِهِۦ وَأَنتُمۡ ظَٰلِمُونَ ٩٢

And Moses had certainly brought you clear proofs. Then you took the calf [in worship] after that, while you were wrongdoers.

وَإِذۡ أَخَذۡنَا مِيثَٰقَكُمۡ وَرَفَعۡنَا فَوۡقَكُمُ ٱلطُّورَ خُذُواْ مَآ ءَاتَيۡنَٰكُم بِقُوَّةٖ وَٱسۡمَعُواْۖ قَالُواْ سَمِعۡنَا وَعَصَيۡنَا وَأُشۡرِبُواْ فِي قُلُوبِهِمُ ٱلۡعِجۡلَ بِكُفۡرِهِمۡۚ قُلۡ بِئۡسَمَا يَأۡمُرُكُم بِهِۦٓ إِيمَٰنُكُمۡ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ ٩٣

And [recall] when We took your covenant and raised over you the mount, [saying], "Take what We have given you with determination and listen." They said [instead], "We hear and disobey." And their hearts absorbed [the worship of] the calf because of their disbelief. Say, "How wretched is that which your faith enjoins upon you, if you should be believers."

91- Onlara; “Allah’ın indirdiğine iman edin” denildiği zaman; “Biz, bize indirilene iman ederiz” derler de ondan ötesini inkâr ederler. Hâlbuki o, beraberlerinde bulunanı doğrulayan hakkın tâ kendisidir. De ki: Madem iman ediyordunuz da niçin daha önce Allah’ın Peygamberlerini öldürüyordunuz?” 92- Andolsun Mûsâ size apaçık belgelerle gelmişti de siz onun ardından (açıkça) zulme saparak buzağıyı (ilah) edindiniz. 93- Hani sizden bir söz almış ve Tur’u üstünüze kaldırıp; “Size verdiğimiz (Kitabı) kuvvetle tutun ve dinleyin” demiştik. Onlar ise “Dinledik, isyan ettik” demişlerdi. Küfürleri yüzünden buzağı (sevgisi) kalplerine içirildi. De ki:“Eğer mümin iseniz, imanınız size ne çirkin şeyler emrediyor!”

91. “Onlara; “Allah’ın indirdiğine iman edin” denildiği zaman” Yani yahudilere Allah’ın Peygamberine indirmiş olduğu Kur’ân-ı Kerîm’e iman etmeleri söylendiği zaman büyüklenir ve azgınlık ederler:“Biz bize indirilene iman ederiz derler de ondan ötesini” yani onun dışındaki diğer kitapları “inkar ederler.” Hâlbuki ister kendilerine indirilmiş olsun, ister başkalarına indirilmiş olsun, kayıtsız şartsız olarak Allah’ın bütün indirdiklerine iman etmeleri gerekirdi. Fayda verecek olan iman, Allah’ın bütün Peygamberlerine indirdiklerine iman etmek şeklindeki imandır. Peygamberlerle kitaplar arasında ayırım gözeterek onların bir bölümüne iman ettiğini ileri sürmek iman değil, küfrün tâ kendisidir. İşte bundan dolayı Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki Allah’ı ve Peygamberlerini inkar edenler, bir de Allah ve Peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler; “Kimine iman eder, kimini inkar ederiz” diyenler ve böylece ikisi arasında bir yol tutturmaya yeltenenler, işte onlar gerçek kâfirlerin tâ kendileridirler.” (en-Nisa, 4/150-151) Bundan dolayı Yüce Allah burada bu gibi kimselerin kabahatlerini mükemmel bir şekilde reddetmekte ve kaçıp kurtulamayacakları bir şekilde onları susturmaktadır. Kur’ân’ı inkârlarına iki husus ile cevap vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Hâlbuki o... hakkın tâ kendisidir.” İhtiva ettiği bütün haberleri, emirleri ve yasakları ile hakkın tâ kendisi olduğuna ve Rab’lerinden geldiğine göre -buna rağmen- onu inkar etmek, hem Allah’a, hem de O’nun indirdiği hakkı inkar etmektir. Yüce Allah ayrıca “beraberlerinde bulunanı doğrulayan” diye buyurmaktadır. Yani bu Kur’ân onların ellerinde bulunan ve hak olan her şeye uygun ve onun hakkında hüküm vericidir. Peki, ne diye üzerinize indirilene iman ediyorsunuz da onun benzerine küfrediyorsunuz? Bu, taassup ve hidâyete değil hevâya tâbî olmaktan başka nedir? Aynı şekilde Kur’ân’ın onların beraberinde bulunanı doğrulaması, onlar için de ellerinde bulunan kitaplardan doğru olan hususlar hakkında bir delildir. Kur’ân’dan başka bir şeyle bunun ispatı mümkün değildir. Onlar Kur’ân’ı inkar ederek şöyle bir kimsenin durumuna düşmüş oldular: Bir kimse bir iddiada bulunmaktadır ve iddiasını ispatlamak için tek bir delili vardır. Bu iddiasının tahakkuku ise o delilin gerçek ve sağlıklı bir delil olmasına bağlıdır. Ancak tutar, kendisi kendi delilini, tenkit eder ve yalanlar. Böyle bir tutum ahmaklık ve delilikten başka nedir ki? Buna göre onların Kur’ân’ı inkar etmeleri, bizzat ellerinde bulunanı inkâr etmeleri ve çürütmeleri demektir. Daha sonra Yüce Allah kendilerine indirilmiş olanlara iman ettikleri iddialarını da şöylece çürütmektedir: Onlara “De ki: Madem iman ediyordunuz da niçin daha önce Allah’ın Peygamberlerini öldürüyordunuz?”

92. “Andolsun ki Mûsâ size apaçık belgelerle” hem hakkı açıkça ortaya koyan hem de kendileri açık seçik olan delillerle “gelmişti de onun ardından” size Peygamber olarak gelişinden sonra “(açıkça) zulme saparak buzağıyı (ilah) edindiniz.” Yani bu konuda hiçbir mazeretiniz geçerli değil.

93. “Hani sizden bir söz almış ve Tur’u üstünüze kaldırıp; “Size verdiğimiz (Kitabı) kuvvetle tutun ve dinleyin” demiştik.” Dinlemek hakkındaki bu emir, verileni kabul, ona itaat ve emri yerine getirmek şeklindeki dinlemedir. “Onlar ise “Dinledik, isyan ettik” demişlerdi.” Bunun yerine böyle bir tutum takınmışlardı. “Küfürleri yüzünden buzağı (sevgisi) kalplerine içirildi.” Yani buzağıya ve ona ibadete karşı duydukları sevgi kalplerini çepeçevre kuşatmış ve küfürleri sebebi ile bu sevgi kalplerinin tâ içine sinmişti. “De ki: “Eğer mümin iseniz, imanınız size ne çirkin şeyler emrediyor!” Yani sizler iman iddiasında bulunuyor ve hak dine bağlı olmakla övünüyorsunuz. Hâlbuki sizler hem peygamberleri öldürmüş, hem de Allah’ın Peygamberi sizin yanınızda olmadığı sırada Allah’ı bırakıp buzağıyı ilâh edinmiştiniz. Allah’ın emir ve yasaklarını ise ancak tehdit edildikten ve üzerinize Tur’un kaldırılmasından sonra kabul etmiş, sözlü olarak emirlere uyacağınızı söylemekle birlikte fiilen bu sözünüzü de bozmuş idiniz. Sahibi olduğunuzu iddia ettiğiniz bu iman nasıl bir imandır, bu din ne biçim bir dindir? Eğer iddianıza göre iman bu demekse, kişiyi azgınlığa götüren, Allah’ın Peygamberlerini inkâra ve pek çok hususta Allah’a isyana götüren iman ne kadar kötü bir imandır! Hâlbuki bilinen şudur: Sağlıklı bir iman, sahibine her türlü hayrı yapmayı emreder ve her türlü kötülükten de onu alıkoyar. Böylelikle sizin yalan söylediğiniz ortaya çıkmakta ve çelişkileriniz açıkça belli olmaktadır.

Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
Layout

Читать на русском