As-Sa'di · Tafsir · in Turkish
Al-Anbya 21:30–50
21:30Page 324
أَوَلَمۡ يَرَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَنَّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ كَانَتَا رَتۡقٗا فَفَتَقۡنَٰهُمَاۖ وَجَعَلۡنَا مِنَ ٱلۡمَآءِ كُلَّ شَيۡءٍ حَيٍّۚ أَفَلَا يُؤۡمِنُونَ ٣٠
Have those who disbelieved not considered that the heavens and the earth were a joined entity, and then We separated them and made from water every living thing? Then will they not believe?
30- Kâfirler görmedi mi ki gökler ve yer yapışık idi de biz onları ayırdık ve canlı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ imana gelmezler mi?
30. Yani şu Rablerini inkâr ederek kâfir olanlar, yalnız O’na ihlâsla kulluk etmeyi reddedenler, her türlü hamde layık, lütuf ve kerem sahibi, yegane mabud olan yüce Rabbin varlığına delalet edecek hususları müşahade edip görmüyorlar mı? Onlar göğün ve arzı gözlemleyecek olurlarsa, her ikisinin de birbirine bir zamanlar bitişik ve yapışık olduklarını göreceklerdir. Gökte bulut ve yağmur diye bir şey yoktu. Bu yer ise cansız ve hareketsizdi. Bitki namına üzerinde bir şey bulunmuyordu. Biz semayı yağmur ile yeri de bitkiler ile yarıp ayırdık. Göklerde daha önce tek bir bulut parçası dahi yokken orada bulutlar var ettiğini, bu bulutlara bol bol su yükledikten sonra da onları her bir yanı kuruyup toz toprak olmuş, suya hasret kalmış çorak bir beldeye sürdüğünü, bulutlardan oraya yağmur yağdırdıktan sonra oranın sarsılarak harekete geçtiğini, kabardığını, çeşitli şekillerde ve birçok menfaatler ihtiva eden göz kamaştırıcı her bir çiftten türlü türlü ekinler bitirdiğini görmüyorlar mı? Bütün bunlar şanı Yüce Allah’ın hak ilâh olduğuna, O’nun dışındakilerin ise batıl olduklarına, O’nun ölüleri dirilteceğine, Rahman ve Rahim olduğuna delil değil mi? İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Hâlâ” herhangi bir şüphe ve şirk ihtiva etmeyen, doğru bir şekilde “imana gelmezler mi?” diye buyurmaktadır.
aha sonra Yüce Allah afaki (dış dünyadaki) delilleri sayarak şöyle buyurmaktadır:
21:31–33Page 324
وَجَعَلۡنَا فِي ٱلۡأَرۡضِ رَوَٰسِيَ أَن تَمِيدَ بِهِمۡ وَجَعَلۡنَا فِيهَا فِجَاجٗا سُبُلٗا لَّعَلَّهُمۡ يَهۡتَدُونَ ٣١
And We placed within the earth firmly set mountains, lest it should shift with them, and We made therein [mountain] passes [as] roads that they might be guided.
وَجَعَلۡنَا ٱلسَّمَآءَ سَقۡفٗا مَّحۡفُوظٗاۖ وَهُمۡ عَنۡ ءَايَٰتِهَا مُعۡرِضُونَ ٣٢
And We made the sky a protected ceiling, but they, from its signs,1 are turning away.
وَهُوَ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلَّيۡلَ وَٱلنَّهَارَ وَٱلشَّمۡسَ وَٱلۡقَمَرَۖ كُلّٞ فِي فَلَكٖ يَسۡبَحُونَ ٣٣
And it is He who created the night and the day and the sun and the moon; all [heavenly bodies] in an orbit are swimming.
31- Yeryüzünde onları sarsmasın diye sabit dağlar yarattık. Maksatlarına ulaşabilsinler diye de orada geniş yollar var ettik. 32- Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Halbuki onlar, gökteki âyetlerden yüz çevirmektedirler. 33- Gece ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
31. Yüce Allah’ın kudretine, kemaline, vahdaniyet ve rahmetine delillerden bazıları da şunlardır: Yeryüzü ancak dağlarla istikrar bulacağından oraya dağları sağlam kazıklar olarak yerleştirdi ve böylelikle onu sağlamlaştırdı. Ta ki kulları sarsıp çalkalamasın. Aksi takdirde kullar üzerinde yaşayamazlar, ekin ekemezler ve yerleşemezlerdi. Yüce Allah, o yeri dağlarla sağlamlaştırdı. Bunun sonucunda da bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok maslahat ve menfaatler de gerçekleşmiş oldu. Birbirine bağlı sıra dağlar, bu şekilde oldukça yüksek dağlar ve yüce zirveler halinde kalmış olsa idi birçok ülke arasındaki ulaşım da imkânsız olurdu. İşte bu dağlar arasında kolaylıkla geçilebilecek şekilde yollar açmış olması, Yüce Allah’ın hikmet ve rahmetindendir. Böylelikle insanlar çeşitli ülkelerdeki ihtiyaçlarını karşılamak, maksatlarına ulaşmak için oralara gidecek yolları bulabilmektedirler. Belki bu yolla tek lütüfkâr olan Yüce Allah’ın vahdaniyetine de bunları delil görerek doğru yolu bulurlar.
32-33. “Gökyüzünü de” sizin üzerinde yaşamakta olduğunuz arza düşüp çökmekten yana “korunmuş bir tavan yaptık.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Muhakkak ki Allah, göklerle yeri zeval bulmasınlar diye tutar.”(Fâtır, 35/41) Orası aynı şekilde şeytanların, kulak hırsızlığıyla birtakım şeyler dinlemesine karşı da korunmuştur. “Halbuki onlar gökteki âyetlerden yüz çevirmektedirler.” Onlardan yana gaflettedirler, oyalanmaktadırlar. Bu, gökte bulunan bütün ayetleri/delil ve ibretleri kapsamaktadır. Onlar, onun yüksekliği, genişliği, azameti, güzel rengi, hayret verici şekildeki sağlamlığı, bunun dışında orada görülen sabit yıldızlar, gezegenler, gece ile gündüzün ortaya çıkmasına sebep teşkil eden ve ışık saçan güneş ile ay, bunların kendi yörüngelerinde -gezegenler de dahil olmak üzere- sürekli yüzüp durmaları vb. gibi bütün âyetlerden gaflet içerisindedirler. Halbuki bunlar vasıtası ile kulların faydasına olan sıcak, soğuk ve mevsimler meydana gelmekte, onlar da ibadetlerinin ve muamelerinin vaktini hesap edebilmekte, geceleyin dinlenerek huzur ve sükun bulmakta, gündüzün de yeryüzüne yayılarak geçimlerini sağlamak için çalışıp çabalamaktadırlar. Bütün bu hususları aklı başında olan bir kimse iyice düşünür, bunlara dikkatle eğilecek olursa, hiçbir şüphe ve tereddüde yer kalmayacak şekilde Yüce Allah’ın, bunları belli bir süre ve gelmesi kaçınılmaz bir vadeye bağlı olarak var ettiğini kat’i olarak bilir. Bu süre gelinceye kadar kullar bunlardan maksat ve menfaatlerini elde eder, ihtiyaçlarını giderirler ve onlardan yararlanırlar. Daha sonra ise bütün bunların sonu gelecek ve hepsi yok olacaklardır. Bunları kim var etti ise O, onları yok edecektir. Onlara kim hareket verdi ise O, onları durduracaktır. Mükellefler bu yurdun dışında başka bir diyara geçecekler, orada amellerinin karşılığını tam ve eksiksiz olarak göreceklerdir. Böylelikle anlaşılmış olur ki bu dünya yurdu, ebedilik yurdunun tarlasıdır, öyle görülmelidir. Yine orası yolculuktaki bir konak yeri olup ebedi kalınacak bir yer değildir.
21:34–35Page 324
وَمَا جَعَلۡنَا لِبَشَرٖ مِّن قَبۡلِكَ ٱلۡخُلۡدَۖ أَفَإِيْن مِّتَّ فَهُمُ ٱلۡخَٰلِدُونَ ٣٤
And We did not grant to any man before you eternity [on earth]; so if you die - would they be eternal?
كُلُّ نَفۡسٖ ذَآئِقَةُ ٱلۡمَوۡتِۗ وَنَبۡلُوكُم بِٱلشَّرِّ وَٱلۡخَيۡرِ فِتۡنَةٗۖ وَإِلَيۡنَا تُرۡجَعُونَ ٣٥
Every soul will taste death. And We test you with evil and with good as trial; and to Us you will be returned.
34- Senden önce hiçbir beşere ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar? 35- Her can ölümü tadacaktır. Biz, bir imtihan olmak üzere sizi şerle de hayırla da deneriz. Sonunda yalnız Bize döndürüleceksiniz.
34. Allah Rasûlünün düşmanları:“Siz bunun ölmesini, felaketlere uğramasını bekleyin” dediklerinden dolayı Allah Teala: Bu, bir kere açılmış ve sürekli işleyen bir yoldur, anlamında onlara cevap olmak üzere şöyle buyurmaktadır:“Senden önce” ey Muhammed, “hiçbir beşere” dünyada “ebedilik vermedik.” Dolayısı ile sen ölürsen senin yolun, senin gibi rasûllerin, peygamberlerin ve Allah dostlarının yoludur. “Şimdi sen ölürsen onlar” senden sonra “ebedi mi kalacaklar?” Öyle bir şey söz konusu ise o halde ebedi kalıştan dolayı onlara ne mutlu! Ancak durum böyle değildir. Yeryüzü üzerinde bulunan herkes fanidir. İşte bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
35. “Her can ölümü tadacaktır.” Bu bütün canlıları kapsamaktadır. Ölüm içilmesi kaçınılmaz bir kâsedir. İsterse kişi uzun bir ömür sürsün, yıllarca yaşasın... Bununla birlikte Yüce Allah, bu dünyada kullarını yaratıp onlara emir ve yasaklar göndermiş, hayır ve şer ile zenginlik ve fakirlikle, izzet ve zilletle, hayat ve ölüm ile bir imtihan olmak üzere onları denemektedir:“O, hanginizin daha güzel amelde bulunacağını sınamak üzere ölümü ve hayatı yaratandır.”(el-Mülk, 67/2) Bu sınama yerlerinde kimisi fitneye düşer, kimisi de kurtulur. “Sonunda yalnız bize döndürüleceksiniz.” Biz de sizlere amellerinizin karşılığını vereceğiz. Hayırsa hayır, şer ise şer bulacaksınız. “Rabbin kullara asla zulmedici değildir.”(Fussilet, 41/46) u âyet-i kerime, Hızır aleyhisselam’ın hayatta ve ebedi olduğunu söyleyenlerin görüşlerinin batıl olduğuna delildir. Bu, delili olmayan bir iddiadır ve şer’i delillere de aykırıdır.
21:36–41Page 325
وَإِذَا رَءَاكَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ إِن يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا أَهَٰذَا ٱلَّذِي يَذۡكُرُ ءَالِهَتَكُمۡ وَهُم بِذِكۡرِ ٱلرَّحۡمَٰنِ هُمۡ كَٰفِرُونَ ٣٦
And when those who disbelieve see you, [O Muḥammad], they take you not except in ridicule, [saying], "Is this the one who mentions [i.e., insults] your gods?" And they are, at the mention of the Most Merciful, disbelievers.
خُلِقَ ٱلۡإِنسَٰنُ مِنۡ عَجَلٖۚ سَأُوْرِيكُمۡ ءَايَٰتِي فَلَا تَسۡتَعۡجِلُونِ ٣٧
Man was created of haste [i.e., impatience]. I will show you My signs [i.e., vengeance], so do not impatiently urge Me.
وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَٰذَا ٱلۡوَعۡدُ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ٣٨
And they say, "When is this promise, if you should be truthful?"
لَوۡ يَعۡلَمُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ حِينَ لَا يَكُفُّونَ عَن وُجُوهِهِمُ ٱلنَّارَ وَلَا عَن ظُهُورِهِمۡ وَلَا هُمۡ يُنصَرُونَ ٣٩
If those who disbelieved but knew the time when they will not avert the Fire from their faces or from their backs and they will not be aided...1
بَلۡ تَأۡتِيهِم بَغۡتَةٗ فَتَبۡهَتُهُمۡ فَلَا يَسۡتَطِيعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمۡ يُنظَرُونَ ٤٠
Rather, it will come to them unexpectedly and bewilder them, and they will not be able to repel it, nor will they be reprieved.
وَلَقَدِ ٱسۡتُهۡزِئَ بِرُسُلٖ مِّن قَبۡلِكَ فَحَاقَ بِٱلَّذِينَ سَخِرُواْ مِنۡهُم مَّا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ ٤١
And already were messengers ridiculed before you, but those who mocked them were enveloped by what they used to ridicule.
36- Kâfirler, seni gördüklerinde:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” diyerek seni mutlaka alaya alırlar. Halbuki Rahman’ın zikrini inkâr eden (o nedenle alayı hak eden) kendileridir. 37- İnsan aceleden yaratılmıştır. Yakında size âyetlerimi göstereceğim. O nedenle Benden (azabı) acele istemeyin. 38- “Eğer doğru söylüyorsanız bu (azap) vaadi ne zamandır?” derler. 39- O kâfirler, ateşi yüzlerinden de sırtlarından da savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği zaman (başlarına gelecekleri) bir bilselerdi... 40- Bilakis o, onlara ansızın gelecek de onları şaşkına çevirecektir. Artık onu geri çevirmeye güçleri olmayacak ve onlara mühlet de verilmeyecektir. 41- Andolsun ki senden önceki peygamberle de alay edildi. Ama o alay edenleri, alay ettikleri şey çepeçevre kuşattı.
36. Bu, onların aşırı derecedeki küfürlerinin bir sonucudur. Müşrikler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüklerinde onunla alay eder ve:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” derlerdi. Yani kendi kanaatlerine göre bu sıradan kişi mi sizin ilâhlarınıza sövüyor, onları yeriyor, onlara dil uzatıyor? Yani onun böyle yapmasına aldırmayın. Böyle yaptığı için de kendi aranızda ayrılığa düşmeyin. Aslında onlar, Peygamberin kemâlini küçük görüyor ve alaya alıyorlardı. Çünkü o, en kâmil, en üstün şahsiyetti. Onun fazilet ve üstün ahlâki değerlerinin birisi de ibadetini yalnız Allah’a ihlâsla yapması, Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her bir varlığı yermesi, onu küçük görmesidir. Onun gerçek yerinin ve konumunun ne olduğunu ortaya koymasıdır. Bu yüzden asıl küçümsenip alay edilmesi gerekenler, şu her türlü kötü huyu şahıslarında toplamış olan kâfirlerdir. Eğer onların yüce Rabbe kâfir olup peygamberlerini inkâr etmenin dışında hiçbir kötü yanları bulunmasaydı bile yine bundan dolayı yaratılmışların en değersizleri ve en aşağılıkları olurlardı. Bununla beraber onların en iyi halleri olan Rahmanı anışları bile aslında onu inkârdır. Zira onlar, ancak şirk koşarak O’nun adını anar ve O’na şirkle karışık iman ederler. Dolayısıyla O’nu anışları bile bir küfür ve şirktir. Peki, ya bunun dışındaki halleri ne olur? Bundan dolayı Yüce Allah:“Halbuki Rahman’ın zikrini inkâr eden (o nedenle alayı hak eden) kendileridir” buyurmaktadır. Burada Yüce Allah’ın “Rahman” adının zikredilmesi, onların hallerinin ne kadar çirkin olduğunu açıklamak içindir. Yani onlara bunca nimetleri ihsan eden, onlardan pe kçok musibeti defeden, kulların sahip olduğu ne kadar nimet varsa hepsi kendisinin lütuf ve ihsanı olan, kötülükleri Ondan başka önleyici bulunmayan o Rahman’a onlar, küfür ve şirk ile karşılık vermişler ve böylece çok çirkin bir hale düşmüşlerdir.
37. “İnsan, aceleden yaratılmıştır.” Yani insan çok aceleci olarak yaratılmıştır. O, işlerin çabucak meydana gelmesini ister. Mü’minler kâfirlerin cezasının çabucak gelmesini isterler ve bu cezanın geciktiğini zannederler. Kâfirler ise yüz çevirirler, yalanlama ve inat maksadı ile de azabın acele gelmesini isterler:“Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdidiniz ne zaman gerçekleşecek?”(el-Mülk, 67/25) derler. Halbuki Yüce Allah, mühlet verse de ihmal etmez. Ayrıca onlar için belli bir vade tayin etmiştir:“O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler”(el-A’raf, 7/34) Bundan dolayı Yüce Allah: “Yakında size âyetlerimi” Beni inkâr eden ve Bana isyan eden kimselerden intikam alışımdaki delillerimi “göstereceğim. O nedenle Benden” bunu “acele istemeyin.”
38. İşte kâfirler bu şekilde “Eğer doğru söylüyorsanız bu (azap) vaadi ne zamandır?” demektedirler. Ki bu sözlerini aldanarak, gaflete kapılarak söylemişlerdir. Zira henüz azabın üzerlerine inmesi hak olmamış ve başlarına gelmemiştir.
39. “O kâfirler, ateşi yüzlerinden de sırtlarından da savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği” başkalarının kendilerine yardım edemeyeceği gibi kendileri de başkalarına yardım edemeyecek ve başkalarının yardımını alamayacakları o “zaman” karşı karşıya kalacakları feci hallerini “bir bilselerdi!” Zira o vakit azap onları her bir yandan kuşatmış olacak, dört bir taraftan sarmış olacaktır.
40. “Bilakis o” ateş “onlara ansızın gelecek” dehşet ve ileri derecedeki korkularından dolayı “onları şaşkına çevirecektir. Artık onu geri çevirmeye güçleri olmayacak” çünkü bunu yapamayacak kadar zelil ve zayıf olacaklar “ve onlara mühlet de verilmeyecektir.” Azapları ertelenmeyecektir. İşte onlar bu durumu gerçekten bilmiş olsalardı hiçbir vakit azabın çabucak gelmesini istemezler, aksine ondan aşırı derecede korkarlardı. Ancak böyle bir bilgiye sahip olmadıklarından dolayı bu sözlerini söylemişlerdir.
41. Şanı Yüce Allah onların:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” diyerek kendi Rasûlü ile alay ettiklerini söz konusu ettikten sonra önceki ümmetlerin de peygamberlerine karşı takınageldikleri tutumun bu olduğunu belirtip onu teselli etmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki senden önceki peygamberle de alay edildi. Ama o alay edenleri, alay ettikleri şey” olan azap “çepeçevre kuşattı” başlarına indi. Artık onlar, bu azaptan kurtulacak hiçbir yol bulamadılar. İşte bunlar da önceki yalanlayanlara isabet eden böyle bir azabın kendilerine isabet etmesinden sakınsınlar.
21:42–44Page 325
قُلۡ مَن يَكۡلَؤُكُم بِٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِ مِنَ ٱلرَّحۡمَٰنِۚ بَلۡ هُمۡ عَن ذِكۡرِ رَبِّهِم مُّعۡرِضُونَ ٤٢
Say, "Who can protect you at night or by day from the Most Merciful?" But they are, from the remembrance of their Lord, turning away.
أَمۡ لَهُمۡ ءَالِهَةٞ تَمۡنَعُهُم مِّن دُونِنَاۚ لَا يَسۡتَطِيعُونَ نَصۡرَ أَنفُسِهِمۡ وَلَا هُم مِّنَّا يُصۡحَبُونَ ٤٣
Or do they have gods to defend them other than Us? They are unable [even] to help themselves, nor can they be protected from Us.
بَلۡ مَتَّعۡنَا هَٰٓؤُلَآءِ وَءَابَآءَهُمۡ حَتَّىٰ طَالَ عَلَيۡهِمُ ٱلۡعُمُرُۗ أَفَلَا يَرَوۡنَ أَنَّا نَأۡتِي ٱلۡأَرۡضَ نَنقُصُهَا مِنۡ أَطۡرَافِهَآۚ أَفَهُمُ ٱلۡغَٰلِبُونَ ٤٤
But, [on the contrary], We have provided good things for these [disbelievers] and their fathers until life was prolonged for them. Then do they not see that We set upon the land, reducing it from its borders?1 Is it they who will overcome?
42- De ki:“Gece ve gündüz Rahman’dan başka sizi kim koruyabilir?” Ne var ki onlar, Rablerinin zikrinden yüz çevirmektedirler. 43- Yoksa onların, bizim dışımızda kendilerini koruyacak ilâhları mı var? O (ilah dedikleri) kendi kendilerine bile yardım edemezler. Onlara tarafımızdan bir destek de verilmez. 44- Aksine Biz, bunları da atalarını da nimetlerle faydalandırdık öyle ki (rahat içinde) uzun ömürler sürdüler (ve hep böyle gidecek sandılar). Görmediler mi ki Biz yeryüzüne yöneliyoruz da onu etrafından eksiltiyoruz? Şimdi üstün gelecekler onlar mı?
42. Yüce Allah, kendisinden başka ilâh edinen müşriklere âcizliklerini ve onların, rahmeti iyileri de kötüleri de gece ve gündüz kuşatmış olan Rahman Rablerine her vakit zorunlu olarak muhtaç olduklarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“De ki: Gece” yataklarınızda uykuya dalıp hiçbir şeyi hissetmediğiniz vakit “ve” sağa sola yayılıp gaflete daldığınız “gündüz” vaktinde “Rahman’dan başka” O’nun yerine “sizi kim koruyabilir?” Yani sizi ondan başka koruyan var mıdır? Hayır, O’ndan başka koruyucu yoktur. “Ne var ki onlar, Rablerinin zikrinden yüz çevirmektedirler.” Bundan dolayı da O’na ortak koştular. Aksi takdirde onlar Rablerine yönelirler, O’nun öğütlerini kabul ederler, akıllarını başlarına alır ve işlerinde ilâhî tevfike mazhar olurlardı.
43. “Yoksa onların bizim dışımızda kendilerini koruyacak ilâhları mı vardır?” Biz, onlara hoşlarına gitmeyecek bir şey yapmak istesek, ilâh kabul ettikleri varlıklar arasından bu hoşlarına gitmeyecek hale ve tepelerine inecek kötülüğe karşı kendilerini korumaya gücü yetecek kimse var mıdır acaba? “O (ilah dedikleri) kendi kendilerine bile yardım edemezler. Onlara tarafımızdan bir destek de verilmez.” Biz onların işlerinde onlara yardımcı olmayız. Allah tarafından destek almayacak olurlarsa o vakit onlar, bütün işlerinde yardımsız kalırlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, hiçbir zararı da önleyemezler.
44. Ancak onların küfür ve şirkleri üzere devam etmelerinin asıl sebebi şudur:“Aksine Biz, bunları da atalarını da nimetlerle faydalandırdık öyle ki (rahat içinde) uzun ömürler sürdüler (ve hep böyle gidecek sandılar).” Yani onlara pek çok mal ve evlat verdik. Ömürlerini uzattık. Onlar da bunlarla faydalanmakla meşgul oldular, gaflete dalıp oyalandılar. Ne için yaratıldıklarını hatırlarına getirmediler. Yaşadıkları bu süre uzayıp gidince de kalpleri katılaştı, azgınlıkları daha da arttı. İnkâr ve küfürleri de katmerleşti. Eğer yeryüzünde yakın çevrelerinde bulunanlara dikkat edecek olsalar görecekleri, helâk edilenlerden başkası olmayacaktır. Sadece ağıt yakıp feryat edenlerin seslerini işiteceklerdir. Fark edecekleri, ardı arkasına gelip de helâk edilmiş nesillerden başkası olmayacaktır. Ölümün, canları ağına düşürmek için her yola tuzak kurmuş olduğunu göreceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Görmediler mi ki Biz yeryüzüne yöneliyoruz da onu etrafından eksiltiyoruz?” Yani ahalisinin peyderpey ölümü ve yok oluşu sureti ile onu eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Nihâyet yeryüzünde hiçbir şey kalmayacak ve onun üzerindeki her şeye Allah, mirasçı olacaktır ki O, mirasçıların en hayırlısıdır. Eğer onlar bu gerçeği görseler aldanmayacaklar ve mevcut durumlarını sürdürmeyeceklerdir. “Şimdi üstün gelecekler onlar mı?” Allah’ın kaderinin dışına çıkabilirler mi? Ölmeme güç ve imkânına sahip olabilirler mi? Onlar böyle bir durumda mıdırlar ki uzun yaşamaya aldanıyorlar? Yoksa durumları şu mudur: Canlarını almak üzere Rablerinin elçisi onlara geldiğinde ona boyun eğecek, zilletle itaat edecek ve en ufak bir şekilde de karşı koyamayacaklardır, bir düşünsünler!
21:45–46Page 326
قُلۡ إِنَّمَآ أُنذِرُكُم بِٱلۡوَحۡيِۚ وَلَا يَسۡمَعُ ٱلصُّمُّ ٱلدُّعَآءَ إِذَا مَا يُنذَرُونَ ٤٥
Say, "I only warn you by revelation." But the deaf do not hear the call when they are warned.
وَلَئِن مَّسَّتۡهُمۡ نَفۡحَةٞ مِّنۡ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَٰوَيۡلَنَآ إِنَّا كُنَّا ظَٰلِمِينَ ٤٦
And if [as much as] a whiff of the punishment of your Lord should touch them, they would surely say, "O woe to us! Indeed, we have been wrongdoers."
45- De ki:“Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum. Ne var ki sağırlar, uyarıldıkları zaman yapılan çağrıyı işitmezler.” 46- Eğer Rabbinin azabından onlara azıcık bir şey dokunacak olsa elbette:“Yazıklar olsun bize! Biz gerçekten zalimdik” diyeceklerdir.
45. Ey Muhammed! Bütün insanlara de ki:“Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum.” Yani ben ancak bir Rasûlüm. Ben size kendiliğimden bir şey getirmiyorum. Allah’ın hazineleri de yanımda değildir, gaybı da bilmem. Sizlere melek olduğumu da söylemiyorum. Ben, sizleri ancak Allah’ın bana göndermiş olduğu vahiylerle korkutup uyarıyorum. Eğer benim çağrımı kabul edecek olursanız esasen siz Allah’ın çağrısını kabul etmiş olacaksınız. Bundan dolayı da O, sizi mükâfaatlandıracaktır. Şâyet yüz çevirir ve karşı koyarsanız benim elimde hiçbir şey yoktur. İş bütünü ile Allah’ın elindedir, takdir her şeyiyle O’nundur. “Ne var ki sağırlar uyarıldıkları zaman yapılan çağrıyı işitmezler.” Sağır hiçbir şey işitemez. Çünkü onun işitme duyusu bozulmuş, işlemez hale gelmiştir. İşitmek için sesin varlığı ile birlikte onu işitmeye kabil bir organın da bulunması şarttır. İşte vahiy de kalplerin ve ruhların hayat bulmasına, Allah’tan gelen buyrukların iyice anlaşılmasına bir sebeptir. Ancak kalp hidâyeti işitmeye elverişli değil ise hidâyet ve iman karşısında, seslerin karşısındaki sağır kulağın durumunda olur. İşte bu müşrikler de hidâyete karşı sağırdırlar. Dolayısı ile de -özellikle azabın henüz kendilerine gelmediği, azabın acılarının henüz kendilerine dokunmadığı- bu hallerinde hidâyet bulmamalarının garipsenecek bir tarafı yoktur.
46. “Eğer Rabbinin azabından onlara azıcık bir şey” çok küçük bir bölüm dahi “dokunacak olsa elbette: Yazıklar olsun bize! Biz gerçekten zalimdik” diyeceklerdir. Yani onlar, kendilerine beddua etmek, ölümün gelmesini isteyip pişmanlık duymak, zulümlerini ve küfürlerini kabul etmek ve o azabı hak ettiklerini itiraf etmek dışında hiçbir şey yapmayacaklardır.
21:47Page 326
وَنَضَعُ ٱلۡمَوَٰزِينَ ٱلۡقِسۡطَ لِيَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ فَلَا تُظۡلَمُ نَفۡسٞ شَيۡـٔٗاۖ وَإِن كَانَ مِثۡقَالَ حَبَّةٖ مِّنۡ خَرۡدَلٍ أَتَيۡنَا بِهَاۗ وَكَفَىٰ بِنَا حَٰسِبِينَ ٤٧
And We place the scales of justice for the Day of Resurrection, so no soul will be treated unjustly at all. And if there is [even] the weight of a mustard seed,1 We will bring it forth. And sufficient are We as accountant.
47- Kıyamet günü için adalet terazilerini koyarız. Hiç kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz. (Yapılan amel) tek bir hardal tanesi ağırlığınca dahi olsa onu getiririz. Hesaba çekenler olarak biz yeteriz.
47. Yüce Allah, kıyamet gününde kullarını bir araya toplayacağı vakit onlar hakkında adaletle, en ufak bir haksızlık olmaksızın hüküm vereceğini haber vermekte, iyiliklerin ve kötülüklerin kendisi ile tartılacağı ve zerre kadar ağırlığı dahi açıkça gösteren adaletli teraziler koyacağını haber vermektedir. “Hiç kimseye” müslüman olsun, kâfir olsun iyilikleri eksiltilmek yahut kötülükleri artırılmak sureti ile “en ufak bir zulüm yapılmaz.” Yapılan hayır ya da şer en küçük ve en hafif bir şey olan “tek bir hardal tanesi ağırlığınca dahi olsa onu getiririz.” Sahibine onun karşılığı verilmek üzere onu hazır ederiz. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır:“Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu görecektir, kim de zerre ağırlığınca bir kötülük yaparsa onu görecektir.”(ez-Zilzal, 99/7-8); “Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” Bütün işlediklerini önlerinde hazır bulurlar.” (el-Kehf, 18/49)“Hesaba çekenler olarak Biz yeteriz.” Şanı Yüce Allah, bununla kendi kerim zatını kastetmektedir. Hesaba çeken olarak o yüce zat yeter. Yani O, kullarının bütün yaptıklarını bilir. Onları eksiksiz olarak tespit etmiştir ve bir kitapta kaydetmiştir. Hem o amellerin miktarlarını hem de hak ettikleri sevabı ve cezayı bilir. Amelde bulunanlara amellerinin karşılığını ulaştıracak olan da O’dur.
21:48–50Page 326
وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ ٱلۡفُرۡقَانَ وَضِيَآءٗ وَذِكۡرٗا لِّلۡمُتَّقِينَ ٤٨
And We had already given Moses and Aaron the criterion and a light and a reminder1 for the righteous
ٱلَّذِينَ يَخۡشَوۡنَ رَبَّهُم بِٱلۡغَيۡبِ وَهُم مِّنَ ٱلسَّاعَةِ مُشۡفِقُونَ ٤٩
Who fear their Lord unseen,1 while they are of the Hour apprehensive.
وَهَٰذَا ذِكۡرٞ مُّبَارَكٌ أَنزَلۡنَٰهُۚ أَفَأَنتُمۡ لَهُۥ مُنكِرُونَ ٥٠
And this [Qur’ān] is a blessed message which We have sent down. Then are you with it unacquainted?1
48- Andolsun ki Biz, Mûsâ ile Hârûn’a bir ışık ve takvâ sahipleri için bir öğüt olmak üzere Furkân’ı verdik. 49- O (takva sahipleri) ki Rablerinden gıyaben korkarlar ve onlar Kıyametten dolayı da korku içindedirler. 50- İşte bu (Kur'ân) da (Muhammed’e) indirdiğimiz mübârek bir öğüttür. Şimdi siz onu mu inkâr ediyorsunuz?
48. Yüce Allah, bu âleme daha üstünleri gönderilmemiş, şanı daha büyük, daha mübarek, hidâyet ve açıklamaları daha muazzam bir kitap gelmemiş bulunan iki üstün kitabı, yani Tevrat ile Kur’an-ı Kerim’i çoğu kere bir arada söz konusu etmektedir. Yüce Allah, Mûsâ’ya asaleten Hârûn’a da ona tâbi olarak “Furkân’ı” verdiğini haber vermektedir. Furkan’dan kasıt ise hakkı batıldan, hidâyeti sapıklıktan ayıran Tevrat’tır. O aynı zamanda “bir ışık”tır. Hidâyet bulanların, kendisiyle yollarını buldukları bir nurdur. Doğru yolu izleyecekler onu rehber edinirlerdi. Onun vasıtası ile ahkâm bilinir, helal ile haram birbirinden ayırt edilirdi. O, cehaletin, bidatlerin ve sapıklığın karanlıklarını aydınlatırdı. Yine o, “takvâ sahipleri için bir öğüt” idi. Onun sayesinde kendilerine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünür, hayır ve şerri onun vasıtası ile öğrenrilerdi. Burada öğütün özellikle takva sahiplerine has kılınması, ilim ve amel itibari ile ondan yararlananların onlar olmasından dolayıdır.
49. Yüce Allah daha sonra takvâ sahiplerinin özelliklerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden gıyaben korkarlar.” İnsanların kendilerini görmediği yerde, herkesin gözünden uzak oldukları halde bile O’ndan korkarlar. İnsanların kendilerini gördükleri hallerde korkmaları ise öncelikle söz konusudur. Bu sebeple haram kıldığı şeylerden her zaman uzak dururlar ve emirlerini daima yerine getirirler. “Ve onlar Kıyametten dolayı da korku içindedirler.” Rablerini tam anlamı ile bildiklerinden dolayı ondan korkar, çekinirler. Böylelikle hem ihsan makamını hem de Allah’tan korkma makamını bir arada elde etmiş olurlar. Buradaki atıf (“ve” bağlacı) aynı şey ve aynı niteliğe sahip varlık hakkında varid olan birbirinden farklı sıfatları, birbirine atfetmek kabilindendir.
50. “İşte bu” yani Kur’an-ı Kerim de “indirdiğimiz mübarek bir zikir/öğüttür.” Yüce Allah, bu Kitabı iki üstün sıfat ile nitelendirmektedir: Öncelikle onu “zikir/öğüt ve hatırlatma” olmakla nitelendirmektedir ki o, kendisi vasıtası ile Allah’ın isimleri, sıfatları ve fiilleri, Rasûllerin ve velilerin sıfatları, halleri, amellerin karşılıklarına dair hükümler, cennet ve cehennem gibi ihtiyaç duyulan bütün hususların hatırlanıp öğüt alındığı bir kitaptır. Yine onun vasıtası ile pek çok mesele, aklî ve naklî deliller de düşünülüp öğrenilir. Yine Yüce Allah bu Kur’an-ı Kerim’e “zikir” adını şu sebeple vermiştir: O, Allah’ın akıl ve fıtratlara yerleştirmiş olduğu doğru haberleri tasdik ederek, aklın güzel gördüğünü emredip çirkin gördüğünü yasaklayarak insanlara kendi öz yapılarını hatırlatmaktadır. Bu yüce Kitabın “mübarek” oluşu ise hayrının çok olmasını ve sürekli artmasını ifade etmektedir. Gerçekten bereketi Kur’an-ı Kerim’den daha büyük hiçbir şey yoktur. Çünkü dinî veya dünyevî bütün hayır ve nimetler yahut bunların artması, hiç şüphesiz onun sebebi iledir ve gereğince amel etmenin bir sonucudur. Bu yüce Kitap, mübarek bir zikir olduğuna göre kabulle, itaatle, teslimiyetle karşılanması, bu üstün bağış dolayısı ile Yüce Allah’a şükredilmesi, bu nimetin gereğinin yerine getirilmesi, lafız ve manalarının öğrenilmesi sureti ile bereketinin ortaya çıkartılması gerekir. Bunun zıddı olarak ondan yüz çevirmek, ona aldırış etmemek, iman etmemek, aksine onu inkâr etmek sureti ile ona karşılık vermek ise hiç şüphesiz küfrün ve nankörlüğün en büyüğü, cahillik ve zulmün en ileri şeklidir. Bundan dolayı Yüce Allah, Kitabı inkâr edenlerin bu tutumlarını reddeden bir üslup ile:“Şimdi siz onu mu inkâr ediyorsunuz?” buyurmaktadır.
Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences