As-Sa'di · Tafsir · in Turkish
Al-Hajj 22:30–51
22:30–31Page 335
ذَٰلِكَۖ وَمَن يُعَظِّمۡ حُرُمَٰتِ ٱللَّهِ فَهُوَ خَيۡرٞ لَّهُۥ عِندَ رَبِّهِۦۗ وَأُحِلَّتۡ لَكُمُ ٱلۡأَنۡعَٰمُ إِلَّا مَا يُتۡلَىٰ عَلَيۡكُمۡۖ فَٱجۡتَنِبُواْ ٱلرِّجۡسَ مِنَ ٱلۡأَوۡثَٰنِ وَٱجۡتَنِبُواْ قَوۡلَ ٱلزُّورِ ٣٠
That [has been commanded], and whoever honors the sacred ordinances of Allāh - it is best for him in the sight of his Lord. And permitted to you are the grazing livestock, except what is recited to you.1 So avoid the uncleanliness of idols and avoid false statement,
حُنَفَآءَ لِلَّهِ غَيۡرَ مُشۡرِكِينَ بِهِۦۚ وَمَن يُشۡرِكۡ بِٱللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ ٱلسَّمَآءِ فَتَخۡطَفُهُ ٱلطَّيۡرُ أَوۡ تَهۡوِي بِهِ ٱلرِّيحُ فِي مَكَانٖ سَحِيقٖ ٣١
Inclining [only] to Allāh, not associating [anything] with Him. And he who associates with Allāh - it is as though he had fallen from the sky and was snatched by the birds or the wind carried him down into a remote place.
30- Bu böyledir. Kim Allah’ın saygın/dokunulmaz kıldığı şeyleri tazim ederse bu, Rabbi katında kendisi için daha hayırlıdır. Davarlar size helâl kılındı, ancak (Kitapta) size okunanlar müstesnâ. Şu halde pisliğin ta kendisi olan putlardan uzak durun ve yalan sözden de kaçının. 31- Allah’a, O’na şirk koşmaksızın yönelen hanifler olun. Kim, Allah’a ortak koşarsa sanki o, gökyüzünden düşüp de kuşların kapıştığı yahut da rüzgarın kendisini uzak bir yere savurduğu kimseye benzer.
30. “Bu böyledir.” Yani size sözünü ettiğimiz bu hükümlerle bunlar arasında yer alan şeyler, Allah’ın saygın/dokunulmaz kıldığı şeylerin ta’zim ve iclal edilmesine dahildir. Çünkü Allah’ın saygın/dokunulmaz kıldığı şeylerin ta’zim edilmesi de Allah’ın sevdiği ve kendisine yakınlaştırıcı işlerin en büyüklerinden, en değerlilerindendir. Bu şekilde hareket eden bir kimseye Yüce Allah, pek büyük bir sevap/mükafat verir. Bu, Rabbi nezdinde onun hakkında dünyasında da âhiretinde de pek hayırlı olur. Allah’ın saygın/dokunulmaz kıldığı şeyler (hurumât), dokunulmazlığı ve saygınlığı olan ve Yüce Allah’ın, saygı duyulmasını emrettiği ibadet ve benzeri her şeydir. Bütün hac ibadetleri, Harem bölgesi, ihram, hediye kurbanları, Yüce Allah’ın yerine getirilmesini emretmiş olduğu bütün ibadetler böyledir. Bunların ta’zim edilmeleri ise kalben saygı duymakla, sevmekle, onlardaki kulluk/ibadet yönünü eksiksiz olarak, onları önemseyerek, tembellik göstermeden ve ağırdan almadan yerine getirmekle olur. aha sonra Yüce Allah, kullarına deve, inek ve koyun türü hayvanları helâl kılmak ve bunların kurban edilmesini kendisine yakınlaştırıcı ibadetler arasında meşru kılmak sureti ile onlara yapmış olduğu lütuf ve ihsanları söz konusu etmektedir. Böylelikle bunlarda Yüce Allah’ın her iki yönden de büyük bir lütfu vardır. “Ancak size” Kur’ân’da haram olduklarına dair hükümleri “okunanlar müstesnâ.” Yüce Allah’ın: “Leş, kan, domuz eti... size haram kılındı”(el-Maide, 5/3) buyruğunda sözü edilenler ise haramdır. Fakat bu, Yüce Allah’ın kullarına rahmetinin bir tecellisidir. Bunları haram kılması ve yasaklaması, kendisine ortak koşmalarına ve yalan söz söylemeye karşı onlar için bir arındırma ve temizlemedir. Bundan dolayı Yüce Allah, daha sonra şöyle buyurmaktadır:“Şu halde pisliğin ta kendisi olan putlardan uzak durun.” Allah ile birlikte ilâh kabul etmiş olduğunuz ve Allah’a ortak koştuğunuz o pisliklerden uzaklaşın. Çünkü bunlar, gerçekten pisliğin en büyük çeşididir. Anlaşıldığı kadarı ile buradaki “من” kelimesi, pek çok müfessirin de belirttiğinin aksine cinsin beyanı için olmayıp teb’îd/kısımlık anlamında olduğudur. Çünkü pislik, yasak kılınan ya da haram olan her şeyde bulunan umumi bir vasıftır. Buna göre bu buyrukta genel olarak bütün pisliklerden yani haram ve yasak kılınmış şeylerden uzak durulması istenirken, özel olarak da bu pisliklerin bir bölümünü teşkil eden putlardan uzak kalınması istenmektedir. [Buna göre ayete şöyle meal verilebilir: Şu halde pisliklerden uzak durun, putlardan da.] “Ve yalan sözden de kaçının.” Bütün haram sözler, bu buyrukta sözü edilen yalan sözün kapsamına girer. Yalancı şahitlik de buna dahildir.
31. Yüce Allah, mü’minlere şirki, pislikleri ve yalan sözü yasakladıktan sonra ayrıca onlara hangi halde olmalarını gerektiğini de şöylece emretmektedir:“Allah’a, O’na şirk koşmaksızın yönelen hanifler olun” O’na ve O’nun ibadetine yönelip, O’nun dışındaki varlıklardan yüz çevirin. “Kim Allah’a ortak koşarsa sanki o” yani onun misali “gökyüzünden düşüp de kuşların kapıştığı yahut rüzgarın kendisini uzak bir yere savurduğu kimseye benzer.” İşte müşrikler de böyledir. İman, yüksek ve korunmuş semaya benzer. İmanı terk eden kimse de çeşitli afet ve belalara maruz kalarak semadan düşen kimseye benzer. Ya kuşlar onu süratle kapıverir ve paramparça eder. Nitekim müşrik kimse de imana bağlılığı, iman ile korunmayı terk edecek olursa, dört bir yandan şeytanlar onu kapıverir ve paramparça ederler. Dünyasından da dininden de onu mahrum bırakırlar. [Yahut da bu kişi, şiddetli bir rüzgara yakalanıp da bu rüzgarın kendisini havada savurduğu kimse gibi olur. Rüzgar onu paramparça ettikten sonra alabildiğine uzak bir yere savurup bırakır.]
22:32–33Page 336
ذَٰلِكَۖ وَمَن يُعَظِّمۡ شَعَٰٓئِرَ ٱللَّهِ فَإِنَّهَا مِن تَقۡوَى ٱلۡقُلُوبِ ٣٢
That [is so]. And whoever honors the symbols [i.e., rites] of Allāh - indeed, it is from the piety of hearts.
لَكُمۡ فِيهَا مَنَٰفِعُ إِلَىٰٓ أَجَلٖ مُّسَمّٗى ثُمَّ مَحِلُّهَآ إِلَى ٱلۡبَيۡتِ ٱلۡعَتِيقِ ٣٣
For you therein [i.e., the animals marked for sacrifice] are benefits for a specified term;1 then their place of sacrifice is at the ancient House.2
32- Bu böyledir. Kim Allah’ın şiar/alamet kıldığı şeyleri tazim ederse şüphesiz ki bu, kalplerin takvâsındandır. 33- O (kurbanlıklarda) belirli bir süreye kadar sizin için birtakım faydalar vardır. Sonra onların varacakları yer, Beyt-i Atik’tir.
32. Yani, sözünü ettiğimiz bu hususlar, Allah’ın saygı duyulmasını emrettiği şeyleri ve O’na ibadet olan hususları tazim etmenin bir gereğidir. Şiarlardan kasıt, dinin aşikar alâmetleridir. Bütün hac ibadetleri buna dahildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah’ın şiarlarından/alâmetlerindendir.”(el-Bakara, 2/158) Yine Beytullah’a gönderilen hediye kurbanlar ile diğer kurbanlar da bu alametler arasında yer alır. Daha nce bunları ta’zim etmenin, bunlara gereken saygıyı göstermek, gereğini yerine getirmek ve kulun güç yetirebildiği en mükemmel şekli ile onları ifa etmesi demek olduğunu belirtmiştik. Yine hediye kurbanlarının ta’zimi de buna dahildir ki bunların ta’zim edilmesi de onların güzellerinden seçilmesi, semiz ve her bakımdan mükemmel olmaları ile olur. İşte Allah’ın şiarlarının tazim edilmesi, kalplerin takvâsından ileri gelir. Onları ta’zim eden kimse, takvâsını ve imanının sıhhatini belgelendirmiş olur. Çünkü bunları ta’zim etmek, Allah’ı ta’zim edip O’nun azametine saygı duymaya bağlıdır.
33. “Onlarda” yani hediye kurbanlarında “belirli bir süreye kadar sizin için birtakım faydalar vardır.” Beyt-i Haram’a getirilen deve ve buna benzer hediye kurbanlarının sahipleri, bunların sırtına binmekle, sütlerini sağmakla vb. ona zararlı olmayan şekillerde onlardan birtakım faydalar sağlarlar ki bu da belli bir süreye kadardır. Bu süre de bu kurbanlıkların “varacakları yer” olan Beyt-i Atik’e ulaşıp da kesilmeleri vaktine kadardır. Beyt-i Atik, Mina ve diğer yerler de dahil bütün harem bölgedir. Orada kesildikleri takdirde hayvanların etlerinden yerler, başkalarına hediye verirler ve yoksullara da yedirirler.
22:34–35Page 336
وَلِكُلِّ أُمَّةٖ جَعَلۡنَا مَنسَكٗا لِّيَذۡكُرُواْ ٱسۡمَ ٱللَّهِ عَلَىٰ مَا رَزَقَهُم مِّنۢ بَهِيمَةِ ٱلۡأَنۡعَٰمِۗ فَإِلَٰهُكُمۡ إِلَٰهٞ وَٰحِدٞ فَلَهُۥٓ أَسۡلِمُواْۗ وَبَشِّرِ ٱلۡمُخۡبِتِينَ ٣٤
And for every [religious] community We have appointed a rite [of sacrifice]1 that they may mention the name of Allāh over what He has provided for them of [sacrificial] animals. For your god is one God, so to Him submit. And, [O Muḥammad], give good tidings to the humble [before their Lord]
ٱلَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ ٱللَّهُ وَجِلَتۡ قُلُوبُهُمۡ وَٱلصَّٰبِرِينَ عَلَىٰ مَآ أَصَابَهُمۡ وَٱلۡمُقِيمِي ٱلصَّلَوٰةِ وَمِمَّا رَزَقۡنَٰهُمۡ يُنفِقُونَ ٣٥
Who, when Allāh is mentioned, their hearts are fearful, and [to] the patient over what has afflicted them, and the establishers of prayer and those who spend from what We have provided them.
34- Biz, her ümmete kurban kesme ibadetini meşru kıldık ki kendilerine rızık olarak verdiğimiz (kurbanlık) hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. İlahınız bir tek ilâhtır. O halde O’na teslim olun! (Rabbine karşı) itaatkâr ve alçak gönüllü olanları müjdele! 35- Onlar ki Allah anılınca kalpleri titrer, başlarına gelenlere karşı sabreder, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
34. Yani geçmişteki ümmetlerin her birisi için kurban kesmeyi meşru kılmışızdır. O halde hayırlarda birbirinizle yarışın ve hayır işlemekte elinizi çabuk tutun. Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını ortaya çıkaralım diye böyle yaptık. Yüce Allah’ın her ümmete kurban kesmeyi meşru kılmasının sebebi ise Allah’ı anmak ve O’na şükretmeye yönelmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“kendilerine rızık olarak verdiğimiz (kurbanlık) hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. İlahınız bir tek ilâhtır.” Şeriatlerin türleri arasında farklılık bulunsa bile hepsi, bu esası ittifakla ortaya koymuşlardır. O esas da tek başına Yüce Allah’ın ulûhiyetinin kabul edilmesi, ibadetin yalnız O’na yapılması ve O’na ortak koşmanın terk edilmesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O halde O’na teslim olun.” Başkasına değil, yalnız O’na itaat edin ve O’na teslim olun. Çünkü O’na teslim olmak selamet yurduna ulaştıran yoldur. “(Rabbine karşı) itaatkâr ve alçak gönüllü olanları” dünya ve âhiret hayırları ile “müjdele!” Âyet-i kerimede geçen “المخبت”, itaatkâr ve alçakgönüllü kimse, Rabbine boyun eğen, emrine teslim olan, O’na ibadette alçakgönüllü davranan kimse demektir.
35. Daha sonra Yüce Allah, bu itaatkâr ve alçakgönüllülerin niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar ki Allah anılınca” korkuları ve ta’zimleri dolayısı ile “kalpleri titrer.” Bundan dolayı da haram kılınan şeyleri terk ederler. Çünkü yalnızca Allah’tan korkar, yalnızca O’ndan dolayı kalpleri titrer. “Başlarına gelenlere” darlık ve sıkıntılara, çeşitli eziyetlere “sabreder”, bunların hiçbirisi dolayısı ile öfkelenmezler. Aksine Rablerinin rızası için, O’nun mükâfatını umarak ve ecrini bekleyerek sabrederler. “Namazı dosdoğru kılar” Yani bunlar, namazda yerine getirilmeleri gereken farzları da müstehabları da edâ ederek, zahir ve batın özellikleri ile birlikte ve ubudiyetin gereğini yerine getirerek eksiksiz ve dosdoğru şekli ile ifa ederler “ve kendilerini rızık olarak verdiklerimizden de infak ederler.” Buradaki infak; zekât, kefaret ve hanımların, kölelerin ve yakın akrabaların nafakalarını sağlamak gibi farz olan bütün nafaka türlerini kapsadığı gibi bütün çeşitleri ile sadaka verme kabilinden müstehab infakları da kapsar. Burada teb’îz/kısmilik ifade eden “من” kelimesinin getirilmesi, Allah’ın vermiş olduğu ve teşvik ettiği emirlerin kolaylığının anlaşılması ve bu infakın, Allah’ın ihsan ettiği rızkın küçük bir bölümü olduğunun bilinmesi içindir. Eğer Yüce Allah, bu rızkı kazanmayı kolaylaştırmamış ve rızık olarak ona ihsan etmemiş olsaydı, kulun bu rızkı elde etme güç ve imkânı olmazdı. O halde ey Allah’ın lütfu ile rızka mazhar olan kişi! Allah’ın sana vermiş olduğu rızıktan infak et ki, Allah da sana infak etsin ve lütfundan sana daha fazlasını versin.
22:36–37Page 336
وَٱلۡبُدۡنَ جَعَلۡنَٰهَا لَكُم مِّن شَعَٰٓئِرِ ٱللَّهِ لَكُمۡ فِيهَا خَيۡرٞۖ فَٱذۡكُرُواْ ٱسۡمَ ٱللَّهِ عَلَيۡهَا صَوَآفَّۖ فَإِذَا وَجَبَتۡ جُنُوبُهَا فَكُلُواْ مِنۡهَا وَأَطۡعِمُواْ ٱلۡقَانِعَ وَٱلۡمُعۡتَرَّۚ كَذَٰلِكَ سَخَّرۡنَٰهَا لَكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ ٣٦
And the camels and cattle We have appointed for you as among the symbols [i.e., rites] of Allāh; for you therein is good. So mention the name of Allāh upon them when lined up [for sacrifice]; and when they are [lifeless] on their sides, then eat from them and feed the needy [who does not seek aid] and the beggar. Thus have We subjected them to you that you may be grateful.
لَن يَنَالَ ٱللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَآؤُهَا وَلَٰكِن يَنَالُهُ ٱلتَّقۡوَىٰ مِنكُمۡۚ كَذَٰلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمۡ لِتُكَبِّرُواْ ٱللَّهَ عَلَىٰ مَا هَدَىٰكُمۡۗ وَبَشِّرِ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ٣٧
Their meat will not reach Allāh, nor will their blood, but what reaches Him is piety from you. Thus have We subjected them to you that you may glorify Allāh for that [to] which He has guided you; and give good tidings to the doers of good.
36- Kurbanlık develeri de sizin için Allah’ın şiarlarından/alametlerinden kıldık. Onlarda sizler için hayır vardır. Onlar ayakları üstünde dururken üzerlerine Allah’ın adını anın, yanları üzere düşünce de etinden hem siz yiyin hem de kanaat edip dilenmeyen fakire de dilenen fakire de yedirin. İşte şükredesiniz diye onları böylece sizin istifadenize sunduk. 37- Onların ne etleri ne de kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat sizden O’na takvâ ulaşır. Bu şekilde O, onları sizin istifadenize sundu ki size hidâyet verdiği için tekbir getirip Allah’ı tazim edesiniz. İhsan sahiplerini müjdele.
36. Bu buyruk “şeâir/şiarlar” kelimesinin dinin aşikar olan bütün alâmetleri hakkında kullanılan bir tabir olduğunun delilidir. Daha önce de Yüce Allah, şiarlarını tazim eden, onlara saygı gösteren kimsenin bu halinin kalbin takvâsından ileri geldiğini haber vermişti. Burada da Yüce Allah şunu bildirmektedir: Onun şiarlarından birisi de deve -iki görüşten birisine göre de sığır- kurbanlıklardır. Bunlara da saygı gösterilir, beslenip semizletilir ve güzel olanları tercih edilir. “Onlarda sizin için” hediye kurbanı gönderen için de diğerleri için de ondan yemek, sadaka vermek, faydalanmak, mükâfaat ve ecir gibi pek çok “hayır vardır. Onlar ayakları üstünde dururken” ayakta bulunuyorlarken “üzerlerine Allah’ın adını anın.” Onları kestiğiniz vakit “Bismillah” deyin ve onları dört ayakları üzerinde iken sol ön ayağını bağlayarak boğazlayın (bu deve için böyledir). “Yanları üzere düşünce” yani bu hayvanlar yanları üzere yere yıkılıp kasap tarafından derileri soyulduktan sonra artık etlerinden yenilebilir. Bu yüzden “etinden hem siz yiyin” Bu, hediye kurbanının sahibine hitaptır. Onun bu kurbanlığından yemesi caizdir. “hem de kanaat edip dilenmeyen fakire de dilenen fakire de yedirin.” Yani kanaat göstererek, iffetli davranarak dilenmeyen fakire de dilenen fakire de bunlardan yedirin. Çünkü bunların her birisi bu hediye kurbanında hak sahibidir. “İşte” Allah’a “şükredesiniz diye onları” yani bu büyükbaş kurbanlıkları, develeri “böylece sizin istifadenize sunduk.” Çünkü Yüce Allah, onları size boyun eğdirip istifadenize vermemeiş olsaydı onlara güç yetiremezdiniz. Ama O, onları sizlerin emrine verdi. Size rahmet, lütuf ve ihsanda bulunarak istifadenize sundu. O bakımdan siz de O’na hamdedin, şükredin.
37. “Onların ne etleri ne de kanları asla Allah’a ulaşmaz.” Yani onlardan maksat, yalnızca onların kesilmesi değildir. Hem etlerinden de kanlarından da Allah’a herhangi bir şey ulaşmaz. Çünkü Allah, hiçbir şeye muhtaç olmayan Ğaniydir, her türlü hamde layık olan Hamid’dir. O’na ancak bu amelinizdeki ihlâsınız, ecrini Allah’tan beklemeniz ve salih niyetiniz ulaşır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Fakat sizden O’na takvâ ulaşır” buyurmaktadır. Bu buyruk ile kurban kesiminde ihlâslı olmaya ve yalnızca Allah’ın rızasının kastedilmesi gerektiğine, övünmek, riyakârlık, başkalarının işitmesi veya sadece âdet olduğu için kurban kesme yoluna gidilmemesine teşvik vardır. Diğer tüm ibadetler de böyledir. Eğer bu ibadetlerde ihlâs ve Allah'a karşı takvâ olmayacak olursa bu amel, özü bulunmayan bir kabuğa, ruhu bulunmayan bir cesede benzer. “Bu şekilde O, onları sizin istifadenize sundu ki size hidâyet verdiği için” O’nun sizi hidâyete kavuşturmasının karşılığında “tekbir getirip Allah’ı tazim edesiniz.” Allah’ın büyüklüğünü dile getirerek O’nu ta’zim edesiniz. Çünkü O, en kâmil övgülere, en yüce hamdlere ve en üstün tazime layık olandır. “İhsan sahiplerini” Allah’a, O’nu görüyorlarmış gibi güzelce ibadet edenleri “müjdele!” ,Onlar bu dereceye ulaşamaz iseler dahi yine ibadetleri esnasında O’nun kendilerini gördüğüne, kendilerinin hallerinden haberdar olduğuna inanırlar. Mal, ilim, mevki, nasihat, iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, hoş bir söz vb. bütün ihsan/iyilik çeşitleri ile Allah’ın kullarına iyilikte bulunan kimseler de “ihsan sahipleri” arasındadır. İşte bu ihsan sahiplerine Allah’tan dünya ve âhiret saadeti müjdesi vardır. Yüce Allah, bunlara kendileri Allah’a ibadetlerinde ihsan makamına yükseldikleri ve kullarına da iyilikte bulundukları için ihsanda bulunacaktır. “İhsan/iyiliğin karşılığı ihsandan/iyilikten başkası olabilir mi?”(er-Rahmân, 55/60); “İhsanda bulunanlara en güzeli ve daha fazlası vardır.”(Yunus, 10/26)
22:38Page 336
۞ إِنَّ ٱللَّهَ يُدَٰفِعُ عَنِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْۗ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٖ كَفُورٍ ٣٨
Indeed, Allāh defends those who have believed. Indeed, Allāh does not like everyone treacherous and ungrateful.
38- Şüphesiz Allah, iman edenleri savunup korur. Çünkü Allah, hiçbir hain ve nankörü sevmez.
38. Bu buyrukla Yüce Allah, iman edenleri hoşlanmayacakları her bir şeye karşı koruyup savunduğuna dair bir haber, bir vaat ve müjde vermektedir. İmanları sebebi ile gerek kâfirlerin her türlü kötülüklerine, gerek şeytanın vesveselerinin kötülüklerine, gerek nefislerinin kötülüklerine, gerekse de amellerinin kötülüklerine karşı onları koruyup savunur ve hoş olmayan şeylerle karşı karşıya kaldıkları vakit yüklerini hafifleterek bu hoşlanmadıkları musibetlere katlanmalarını kolaylaştırır. Her mü’min, imanı oranında -az ya da çok- böyle bir savunmadan ve bu faziletten payını alır. “Çünkü Allah hiçbir hain” kendisine yüklemiş olduğu emanete hainlik ederek hem Allah’ın haklarını eksilten hem de insanlar hainlik edenleri “ve” Allah’ın nimetlerine karşı “nankör” olan kimseleri “sevmez.” Yüce Allah böylesine ardı arkasına iyilikte bulunduğu halde, küfür, nankörlük ve isyanı tercih eden kimseyi elbette sevmez. Aksine ona buğz ve gazap eder. Küfür ve hainliğinin cezasını da ona verir. Âyetin mefhumundan anlaşıldığına göre şanı Yüce Allah, emanetini gereği gibi yerine getirerek güvenilir olan ve mevlasına şükreden herkesi de sever.
22:39–41Page 337
أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَٰتَلُونَ بِأَنَّهُمۡ ظُلِمُواْۚ وَإِنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ نَصۡرِهِمۡ لَقَدِيرٌ ٣٩
Permission [to fight] has been given to those who are being fought,1 because they were wronged. And indeed, Allāh is competent to give them victory.
ٱلَّذِينَ أُخۡرِجُواْ مِن دِيَٰرِهِم بِغَيۡرِ حَقٍّ إِلَّآ أَن يَقُولُواْ رَبُّنَا ٱللَّهُۗ وَلَوۡلَا دَفۡعُ ٱللَّهِ ٱلنَّاسَ بَعۡضَهُم بِبَعۡضٖ لَّهُدِّمَتۡ صَوَٰمِعُ وَبِيَعٞ وَصَلَوَٰتٞ وَمَسَٰجِدُ يُذۡكَرُ فِيهَا ٱسۡمُ ٱللَّهِ كَثِيرٗاۗ وَلَيَنصُرَنَّ ٱللَّهُ مَن يَنصُرُهُۥٓۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ ٤٠
[They are] those who have been evicted from their homes without right - only because they say, "Our Lord is Allāh." And were it not that Allāh checks the people, some by means of others, there would have been demolished monasteries, churches, synagogues, and mosques in which the name of Allāh is much mentioned [i.e., praised]. And Allāh will surely support those who support Him [i.e., His cause]. Indeed, Allāh is Powerful and Exalted in Might.
ٱلَّذِينَ إِن مَّكَّنَّٰهُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ أَقَامُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتَوُاْ ٱلزَّكَوٰةَ وَأَمَرُواْ بِٱلۡمَعۡرُوفِ وَنَهَوۡاْ عَنِ ٱلۡمُنكَرِۗ وَلِلَّهِ عَٰقِبَةُ ٱلۡأُمُورِ ٤١
[And they are] those who, if We give them authority in the land, establish prayer and give zakāh and enjoin what is right and forbid what is wrong. And to Allāh belongs the outcome of [all] matters.
39- Kendilerine savaş açılan (müminlere) zulme uğradıkları için (cihada) izin verildi. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir. 40- Onlar ki yurtlarından haksız yere, sırf:“Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için çıkarılmışlardır. Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı elbette manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı mescidler yerle bir edilirdi. Allah kendine/dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azizdir. 41- Onlara eğer yeryüzünde bir iktidar imkânı verirsek onlar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülükten de alıkoyarlar. İşlerin âkıbeti yalnızca Allah’a aittir.
39. İslâm’ın ilk dönemlerinde müslümanların kâfirlerle savaşmaları yasaktı. İlahi hikmet gereği kâfirlerin sıkıntılarına karşı sabretmeleri emredilmişti. İşkencelere maruz kalıp da Medine’ye hicret ettikten sonra kendilerini koruyacak güç ve imkâna sahip olmaları üzerine savaşmaları için izin verildi. Yüce Allah’ın:“Kendilerine savaş açılan (müminlere) zulme uğradıkları için (cihada) izin verildi” buyruğundan önceleri savaşmalarının yasak kılındığı ve Yüce Allah'ın daha sonra onlara kendileri ile savaşanlarla savaşma iznini verdiği anlaşılmaktadır. Bu izni vermesinin sebebi ise dinlerini yaşamalarının engellenmek istenmesi, dinleri sebebi ile eziyet ve işkencelere uğratılmaları, yurtlarından çıkarılmaları ve zulme uğratılmalarıdır. “Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.” Öyleyse O’ndan zafer ve yardım istesinler.
40. Daha sonra Yüce Allah, onlara yapılan zulmün mahiyetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar ki yurtlarından haksız yere, sırf: “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için çıkarılmışlardır.” Düşmanlarının kendilerinden intikam almalarına sebep olan suçları(!), “Rabbimiz Allah’tır” demeleridir. İşte bu yüzden haksız yere eziyet ve işkencelere uğratılarak yurtlarından göçmek zorunda bırakıldılar. Evet suçları, Yüce Allah’ı tevhid etmeleri ve dinlerini Allah’a halis kılarak yalnız O’na ibadet etmeleri idi. Eğer bu bir günah ise onların günahı sadece bundan ibaretti. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi, hükmüne karşı konulamayan ve her övgüye layık olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.”(el-Buruc, 85/8) Bu, cihadın hikmetinin de delilidir. Zira cihaddan maksat, Allah’ın dininin uygulanması yahut da mü’minlere eziyet eden ve mü’minlere ilk önce saldıran kâfirlerin zulümlerine ve haksızlıklarına karşı mü’minleri savunmak, Allah’a ibadet etme ve açıkça dini hükümleri uygulama ortamını oluşturmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı” kendi yolunda cihad edenler vasıtası ile kâfirlerin zararlarını önlemeseydi “elbette manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı mescidler yerle bir edilirdi.” Kitap ehline mensup çeşitli kesimlere ait büyük ma’bedler, yahudilerin ve hristiyanların ma’bedleri, müslümanlara ait mescidler yıkılır giderdi. Halbuki oralarda namazlar kılınmakta, Allah’ın kitapları okunmakta, Allah’ın adı çeşitli şekillerde anılıp durmaktadır. Eğer Allah insanların bazısının zararını diğer bazısı ile önlemiş olmasaydı, kâfirler müslümanlara egemen olur, onların ma’bedlerini tahrip eder ve dinlerinden çevirmek için onlara işkence ederlerdi. İşte bu buyruk, cihadın saldırganların ve eziyet edenlerin geri püskürtülmesi, müminlerin onlara karşı savunulması için meşru kılındığının ve yine cihadın, bizatihi değil sağladığı faydalar dolayısıyla amaçlandığının delilidir. Aynı şekilde huzur içinde Allah’a ibadet edilen, mescidleri mamur olan ve dinin bütün şiarlarının uygulandığı ülkelerdeki bu halin, mücahidlerin fazilet ve bereketinin bir sonucu olduğuna bir delildir. Onlar sayesinde Yüce Allah, kâfirlerin zararını o ülkelerden uzaklaştırır. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah, âlemler üzerinde büyük bir lütuf sahibidir”(el-Bakara, 2/251) ğer denilirse ki şu anda müslümanların mescidlerinin mamur olduğunu, tahrib edilmediğini görüyoruz. Halbuki müslümanların pek çok bölgesinde küçük emirlikler yahut da düzensiz bir yönetim/hükümet bulunmaktadır ve çevrelerindeki kafirlerle savaşma güçleri de bulunmamaktadır. Hatta biz, o kafirlerin yönetimleri altındaki birtakım mescidlerin bile mamur olduğunu, o mescidlere gidip gelenlerin güven ve huzur içinde bulunduklarını görüyoruz. Halbuki o bölgelerdeki kâfir yöneticiler bu mescidleri yıkabilirlerdi. Yüce Allah ise insanların bazılarını diğer bazısı ile savmasaydı bu mabedlerin yıkılacağını bildirmektedir. Bizler ise herhangi bir savma göremiyoruz. evap: Böyle bir sorunun ve izahı gerektiren bu durumun cevabı da bu âyet-i kerimenin genel muhtevasına dahildir ve âyetin kapsamında yer alan hususlardan birisidir. Şöyle ki şu andaki devletlerin durumlarını ve düzenlerini bilen kimse görür ki onlar, yönetimi altında yaşayan, egemenliğinin sınırları içerisinde bulunan her bir ulus ve ırkı ülkesinin bir üyesi, bir parçası olarak kabul eder. Bu ulus, ister gücü ile yahut sayısı ile isterse de malı, bilgisi veya hizmetleri ile orada pay sahibi olsun, fark etmez. Yönetimler, bu ulusun dinî ve dünyevî maslahatlarını göz önünde bulundurur ve bunları göz önünde bulundurmayacak olursa düzeninin bozulacağından, bazı esaslarının yıkılacağından korkar. İşte bundan dolayı dini birtakım hususların yerine gelmesini sağlar, özellikle mescidleri korurlar. O nedele -Yüce Allah’a hamdolsun- mescidler, son derece düzenli ve tertiplidir. Hatta o büyük devletlerin başkentlerinde bile bunu görüyoruz. Bu devletler ve bağımsız yönetimler, yönetimleri altında bulunan müslüman vatandaşların isteklerini göz önünde bulundurarak bu hususlara dikkat ederler. Bununla birlikte hristiyan devletler arasında karşılıklı kıskançlık ve nefret de vardır ki Yüce Allah, Kıyamet gününe kadar bunun sürekli olacağını haber vermektedir. Bu sebeple kendisini savunmaya güç yetiremeyen müslüman bir yönetim, onların aralarındaki bu kıskançlık ve anlaşmazlık dolayısı ile pek çok zararlardan uzak kalabilmektedir. Onlardan herhangi bir devlet, bu müslümanların yönetimini diğer ülke himayesine alır korkusu ile ona kötülük etme gücünü kendinde bulamamaktadır. Bununla birlikte Yüce Allah’ın kullarına, Kitab-ı Keriminde vaat etmiş olduğu şekilde İslâm ve Müslümanların zaferlerini göstermesi de kaçınılmaz bir şeydir. Yüce Allah’a hamdolsun ki bu zaferin sebebleri de ortaya çıkmıştır. Çünkü müslümanlar, dinlerine geri dönmenin zorunlu olduğunun şuuruna sahip olmuşlardır. Böyle bir şuura sahip olmak ise o yolda çalışmanın başlangıcıdır. Yüce Allah’a hamdeder, O’ndan nimetini tamamlamasını niyaz ederiz. Bundan ötürü Yüce Allah, vakıaya da uygun olan doğru vaadinde:“Allah kendine/dinine yardım edene mutlaka yardım eder” buyurmaktadır. Yani, ihlâsla dinine yardıma koşup sonunda en yüce söz Allah’ın sözü olsun diye savaşan kimselere şüphesiz yardım eder. “Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nun gücü kemâl derecesindedir. O, kimsenin karşı koyamayacağı kadar güç ve izzet sahibidir. Bütün mahlukatı emrinin altına almıştır. Onların mukadderatı O’nun elindedir. Öyleyse ey müslümanlar! Müjde olsun sizlere ki sayımız ve teçhizatımız az olsa da buna karşılık düşmanlarımızın sayısı çok olsa da sizin dayanağınız, O güçlü ve Aziz olandır. Sizin bel bağladığınız, sizi de yaptıklarınızı da yaratandır. Öyleyse emrolunduğunuz sebepleri yerine getirin, gereğince amel edin, sonra da O’ndan size yardım etmesini isteyin. O, mutlaka size yardım edecektir:“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a/dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınıza sebat verir.”(Muhammed, 47/7) Ey müslümanlar; artık imanın hakkını salih amelin gereğini yerine getirin. Çünkü “Allah içinizden iman edip salih amel işleyenlere vaat etti ki: Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi -andolsun- onları da yeryüzünde halife kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini hakim kılacak, önceki korkularını da güvene çevirecektir ki böylece onlar bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etsinler.”(en-Nûr, 24/25)
41. Daha sonra Yüce Allah, dinine yardım edenin kendisi ile tanınacağı alâmeti söz konusu etmektedir ki Allah’ın dinine yardım ettiğini iddia edip de bu niteliğe sahip olmayan bir kimse, yalancıdır. İşte Yüce Allah bunu beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Onlara eğer yeryüzünde bir iktidar imkânı verirsek...” Yani onları kendilerine karşı çıkabilecek ve kendilerine ayak bağı olabilecek hiç kimse söz konusu olmaksızın yeryüzüne hakim kılarsak “onlar, namazlarını” vakitleri içerisinde, sınırları çerçevesinde, rükun ve şartlarını eda ederek, cumalar da dahil cemaatler halinde “dosdoğru kılarlar.” Özel olarak kendileri için farz olan, genel olarak da yönetimleri altında bulunanlara farz kılınan “zekâtı” ehil olan kimselere, hak sahiplerine verirler “verirler.” Şer’an ve aklen güzel görülüp Allah’a ait olsun, insanlara ait olsun bütün hakları kapsayan her türlü “iyiliği emreder”, şer’an ve aklen uygun karşılanmayan her türlü “kötülükten de alıkoyarlar.” Bir şeyi emretmenin ve bir şeyi yasaklayıp ondan alıkoymanın kapsamına o emir ve yasağın tahakkuku için gerekli olan her bir şey girer. Buna göre eğer söz konusu iyilik ve kötülük, öğrenip öğretmeye bağlı ise insanları öğrenip öğretmeye mecbur ederler. Eğer şer’an belirlenmiş yahut da -tazir türleri gibi- belirlenmemiş herhangi bir tehdide bağlı bulunuyor ise o zaman yöneticiler onu da yerine getirirler. Eğer bu işlerin tahakkuku için bu görevi yapacak birtakım insanların tayini gerekiyor ise bunun da yapılması gerekir. Buna benzer kendileri gerçekleşmeksizin iyiliğin emri ve kötülüğün yasaklanması tam olarak gerçekleşmeyen bütün hususlar da bu kapsama girer. “İşlerin âkıbeti yalnızca Allah’a aittir.” Yani bütün işler Allah’a döner. Yüce Allah aynı zamanda güzel âkıbetin takvâda olduğunu da haber vermektedir. Buna göre kulların başına yönetici olarak geçen herhangi bir hükümdar, eğer Allah’ın emrinin gereğini yerine getirecek olursa övülmeye değer, güzel bir âkıbete ve istikamet üzere olan bir hale sahip demektir. Zorbalıkla insanları yönetip onlara nefsinin arzusuna göre uygulamalar yapan kimse ise geçici olarak egemen olsa dahi onun âkıbeti, iyi bir âkıbet olmayacaktır. Onun yönetimi bereketsiz ve âkıbeti de kötüdür.
22:42–46Page 337
وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدۡ كَذَّبَتۡ قَبۡلَهُمۡ قَوۡمُ نُوحٖ وَعَادٞ وَثَمُودُ ٤٢
And if they deny you, [O Muḥammad] - so, before them, did the people of Noah and ʿAad and Thamūd deny [their prophets],
وَقَوۡمُ إِبۡرَٰهِيمَ وَقَوۡمُ لُوطٖ ٤٣
And the people of Abraham and the people of Lot
وَأَصۡحَٰبُ مَدۡيَنَۖ وَكُذِّبَ مُوسَىٰۖ فَأَمۡلَيۡتُ لِلۡكَٰفِرِينَ ثُمَّ أَخَذۡتُهُمۡۖ فَكَيۡفَ كَانَ نَكِيرِ ٤٤
And the inhabitants of Madyan. And Moses was denied, so I prolonged enjoyment for the disbelievers; then I seized them, and how [terrible] was My reproach.
فَكَأَيِّن مِّن قَرۡيَةٍ أَهۡلَكۡنَٰهَا وَهِيَ ظَالِمَةٞ فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا وَبِئۡرٖ مُّعَطَّلَةٖ وَقَصۡرٖ مَّشِيدٍ ٤٥
And how many a city did We destroy while it was committing wrong - so it is [now] fallen into ruin1 - and [how many] an abandoned well and [how many] a lofty palace.2
أَفَلَمۡ يَسِيرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَتَكُونَ لَهُمۡ قُلُوبٞ يَعۡقِلُونَ بِهَآ أَوۡ ءَاذَانٞ يَسۡمَعُونَ بِهَاۖ فَإِنَّهَا لَا تَعۡمَى ٱلۡأَبۡصَٰرُ وَلَٰكِن تَعۡمَى ٱلۡقُلُوبُ ٱلَّتِي فِي ٱلصُّدُورِ ٤٦
So have they not traveled through the earth and have hearts by which to reason and ears by which to hear? For indeed, it is not eyes that are blinded, but blinded are the hearts which are within the breasts.
42- Eğer seni yalanlıyorlarsa (şunu bil ki) onlardan önce Nuh’un kavmi, Âd ve Semûd kavmi de yalanlamıştı. 43- İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de… 44- Medyen halkı da (peygamberlerini yalanlamıştı). Mûsâ da yalanlandı. Ben de o kâfirlere mühlet verdim. Sonra onları (azapla ansızın) yakaladım. Benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!? 45- Halkı zalim olan nice memleketleri helâk ettik ki şimdi onlar duvarları çatıları üstüne çökmüş bir haldeler! Nice terk edilmiş kuyular, nice yüksek köşkler (var şimdi ıpıssız)! 46- Yeryüzünde gezmezler mi ki akledecekleri kalpleri ve işitecekleri kulakları olsun. Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.
42-44. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: Müşrikler seni yalanlamada iseler de bil ki ilk yalanlanan peygamber, sen değilsin, kendilerine gönderilen peygamberi yalanlayan ilk ümmet de bunlar değil. “Onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd ve Semûd kavmi de yalanlamıştı. İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de… Medyen halkı da” yani Şuayb’ın kavmi de “(peygamberlerini yalanlamıştı). Mûsâ da yalanlandı. Ben de” o yalanlayan “kâfirlere mühlet verdim.” Onları cezalandırmakta acele etmedim. Onlara süre tanıdım. Sonunda azgınlıkları içerisinde küfürlerine, kötülüklerine şaşkınca devam edip gittiler, bunları iyice artırdılar. “Sonra onları” gönderdiğim azab ile Aziz ve muktedir olanın yakalayışı ile “yakaladım. Benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış?!” Beni inkâr edip kâfir olmalarına ve yalanlayışlarına karşı gösterdiğim tepki, verdiğim karşılık nasılmış!? Elbette ki bu, cezaların en çetini, ibretli belaların en ağırı idi. Zira onlardan kimisini Yüce Allah suda boğdu. Kimisini şiddetli bir çığlık yakaladı, kimisi kısır rüzgar ile helâk edildi, kimisi yerin dibine geçirildi, kimisine de buluttan gölgelerin gününde üzerlerine azap gönderildi. İşte bu yalanlayıcılar da onlardan ibret alsınlar. Onların başına gelen musibetlerin kendilerinin başına da geleceğinden korksunlar. Çünkü bunlar, öncekilerden daha hayırlı değildirler. İndirilmiş olan kitaplarda Allah tarafından onların azaptan uzak kalacaklarına dair bir belge de gönderilmiş değildir. Aksine bunlar gibi helâk edilip azaba uğratılan nice topluluklar vardır. Bu yüzden Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
45. “Halkı” küfürleri ve peygamberleri yalanlayışları dolayısı ile “zalim olan nice memleketleri” çetin azap ve dünyevi rüsvaylık ile “helâk ettik.” Bizim onları cezalandırışımız, onlara bir zulüm değildi. “Şimdi onlar duvarları çatıları üstüne çökmüş bir haldeler!” yurtları viraneye dönmüş, sarayları yıkılmış ve duvarları üzerine çatıları çökmüş bulunuyor. Önceleri buralar mamur iken harabeye dönüşmüş, burada insanlar cıvıldaşırken şimdi oldukça ıssız! “Nice terk edilmiş kuyular, nice yüksek köşkler (var şimdi ıpıssız)!” Nice kuyular vardı ki insanlar oradan hem kendileri içmek, hem davarlarına içirmek için kalabalıklar halinde başlarında birikirdi. Şu anda o kuyuların başında kimse yok, giden gelen kalmamış! Nice köşkler vardı ki oraların sahipleri çalışarak çabalayarak bunları yükseltmiş, inşa etmiş, alabildiğine sağlamlaştırmış, koruyup süslemişlerdi. Fakat Allah’ın emri onlara gelince bunların hiçbir faydası olmadı. Artık oralar ıpıssız kalmıştır. İbret alanlara bir ibret belgesi olmuş, düşünen ve ibretle tetkik eden kimselere ibretli bir örnek haline gelmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah, kullarını görsünler ve ibret alsınlar diye yeryüzünde dolaşmaya davet ederek şöyle buyurmaktadır:
46. “Yeryüzünde” gerek bedenleri ile gerek kalpleri ile seyahata çıkarak “gezmezler mi ki akledecekleri” Allah’ın âyetlerini anlayacakları ve o ibretlik yerleri inceleyecekleri “kalpleri”, geçmiş ümmetlerin haberlerini, azaba uğratılmış nesillere dair bilgileri “işitecekleri kulakları olsun.” Çünkü tefekkür ve ibretten uzak olarak sadece gözle görmek, kulakla işitmek ve bedenen seyahat etmek faydasızdır. Bu, istenen maksada ulaştırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.” Yani din hususunda zararlı olan körlük, kalbin hakka karşı körlüğüdür. Nasıl ki gözü görmeyen kimse görülen şeyleri göremiyor ise artık o da hakkı görmez olur. Gözün görmemesi ise nihâyet bir noktaya kadardır ve gözle görmenin faydası da dünyevîdir.
22:47–48Page 338
وَيَسۡتَعۡجِلُونَكَ بِٱلۡعَذَابِ وَلَن يُخۡلِفَ ٱللَّهُ وَعۡدَهُۥۚ وَإِنَّ يَوۡمًا عِندَ رَبِّكَ كَأَلۡفِ سَنَةٖ مِّمَّا تَعُدُّونَ ٤٧
And they urge you to hasten the punishment. But Allāh will never fail in His promise. And indeed, a day with your Lord is like a thousand years of those which you count.
وَكَأَيِّن مِّن قَرۡيَةٍ أَمۡلَيۡتُ لَهَا وَهِيَ ظَالِمَةٞ ثُمَّ أَخَذۡتُهَا وَإِلَيَّ ٱلۡمَصِيرُ ٤٨
And for how many a city did I prolong enjoyment while it was committing wrong. Then I seized it, and to Me is the [final] destination.
47- Senden azabın çabucak gelmesini isterler. Allah sözünden asla caymaz. Gerçek şu ki, Rabbinin katında bir gün, sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl gibidir. 48- Halkı zalim olan nice memleketlere mühlet verdim, sonra onları (azabımla ansızın) yakaladım. Dönüş yalnız banadır.
47. Yani şu azabı yalanlayan kimseler cahillikleri, zulümleri, inatları, Allah’ın aciz olduğunu ortaya koyma arzuları, peygamberleri yalanlamaları sebebi ile azabı çabucak getirmeni isterler. Oysa Allah, asla vaadinden dönmez. Onları kendisi ile tehdit ettiği azabın gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bu azaba karşı onları hiçbir şey de koruyamaz. Bu azabın acele gelmesini sağlamak, bunu çabucak gerçekleştirmek ise senin elinde değildir, ey Muhammed! Öyleyse onların acele etmeleri ve bizim acizliğimizi ortaya koymak isteyişleri seni üzmesin, rahatsız etmesin. Bunların önünde ilkinden sonuna kadar bütün insanların bir araya getirileceği bir gün, kıyamet günü vardır. O günde amellerinin karşılığı verilecektir ve sonu gelmez, can yakıcı bir azaba uğratılacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki Rabbinin katında bir gün” uzunluğu, şiddeti ve dehşetinden ötürü “sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl gibidir.” Dolayısı ile dünya hayatında onlara azap ister gelip çatsın, ister ertelensin, bu günün onları gelip yakalaması kaçınılmaz bir şeydir. Bu âyet-i kerimeden maksadın şu olma ihtimali de vardır: Yüce Allah Halîmdir. Çabucak azabı göndermez. Onlar azabın çabucak gelmesini isteyecek olsalar dahi şunu bilmeliler ki Allah nezdindeki bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir. Dolayısı ile siz, bu süreyi uzun görseniz dahi ve bu süre zarfında azabın inişinin geciktiğini zannetseniz bile, şüphesiz Yüce Allah çok uzun süreler mühlet vermekle birlikte, ihmal etmez. Nihâyet o azabı ile zalimleri yakalar ve bir daha da onları bırakmaz.
48. “Halkı zalim olan nice memleketlere” zulümlerine rağmen uzunca bir süre tanıyarak “mühlet verdim.” Onların zulüm işlemeleri, Bizim onlara azabı çabucak göndermemizi gerektirmedi. “Sonra onları” azab ile “yakaladım. Dönüş yalnız Banadır.” Yani bunlar, dünya hayatında azaba uğramakla birlikte tekrar Allah’a dönecekler ve günahları sebebi ile Allah onları cezalandıracaktır. O halde şu zalimler de Allah’ın cezasının gelip kendilerini bulmasından sakınsınlar ve kendilerine mühlet verilmesine aldanmasınlar.
22:49–51Page 338
قُلۡ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ إِنَّمَآ أَنَا۠ لَكُمۡ نَذِيرٞ مُّبِينٞ ٤٩
Say, "O people, I am only to you a clear warner."
فَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَهُم مَّغۡفِرَةٞ وَرِزۡقٞ كَرِيمٞ ٥٠
And those who have believed and done righteous deeds - for them is forgiveness and noble provision.
وَٱلَّذِينَ سَعَوۡاْ فِيٓ ءَايَٰتِنَا مُعَٰجِزِينَ أُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلۡجَحِيمِ ٥١
But the ones who strove against Our verses, [seeking] to cause failure1 - those are the companions of Hellfire.
49- De ki:“Ey insanlar! Ben sadece sizin için apaçık bir uyarıcıyım.” 50- İman edip salih ameller işleyenler için mağfiret ve bitmez tükenmez bir rızık vardır. 51- Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlar ise alevli ateşin ehlidirler.
49. Yüce Allah, kulu ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e bütün insanlara hitap ederek kendisinin mü’minlere Allah’ın mükâfatını müjdeleyen, zalim ve kâfirleri de Allah’ın cezasını haber vererek uyaran, Allah’ın gerçek rasûlü olduğunu söylemesini emretmektedir. “Apaçık” buyruğu, uyarısı apaçık olan demektir ki uyarı/inzar, korkutucu olan hususu bildirerek ondan sakındırmak demektir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem apaçık uyarıcıdır, çünkü onun kendisi ile kendilerini uyarmış olduğu şeylerin doğruluğuna dair apaçık delilleri ortaya koymuştur.
50. Daha sonra Yüce Allah, bu uyarı ve müjdenin tafsilatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile doğru ve samimi olarak “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenler için mağfiret ve bitmez tükenmez bir rızık vardır.” Yani yiyecek, içecek, nikahlanacak türlü nimetler, güzel manzaralar, hoş sesler, Yüce Rabbin cemalini görmek ve kelamını işitmek suretiyle içinde pek çok nimetlere mazhar olunacak olan cennetler vardır.
51. “Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlar ise alevli ateşin ehlidirler.” Rablerinin nimetine küfür/nankörlük eden, rasullerini ve ayetlerini yalanlayanlar ise bütün vakitlerde o ateş içinde kalacaklar, ondan hiç ayrılmayacaklardır. O ateşin azabı hiç hafifletilmeyecektir ve ona bir an dahi ara verilmeyecektir.
Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences