As-Sa'di · Tafsir · in Turkish
Al-Mu'minun 23:63–98
23:63–71Page 346
بَلۡ قُلُوبُهُمۡ فِي غَمۡرَةٖ مِّنۡ هَٰذَا وَلَهُمۡ أَعۡمَٰلٞ مِّن دُونِ ذَٰلِكَ هُمۡ لَهَا عَٰمِلُونَ ٦٣
But their hearts are covered with confusion over this, and they have [evil] deeds besides that [i.e., disbelief] which they are doing,
حَتَّىٰٓ إِذَآ أَخَذۡنَا مُتۡرَفِيهِم بِٱلۡعَذَابِ إِذَا هُمۡ يَجۡـَٔرُونَ ٦٤
Until when We seize their affluent ones with punishment,1 at once they are crying [to Allāh] for help.
لَا تَجۡـَٔرُواْ ٱلۡيَوۡمَۖ إِنَّكُم مِّنَّا لَا تُنصَرُونَ ٦٥
Do not cry out today. Indeed, by Us you will not be helped.
قَدۡ كَانَتۡ ءَايَٰتِي تُتۡلَىٰ عَلَيۡكُمۡ فَكُنتُمۡ عَلَىٰٓ أَعۡقَٰبِكُمۡ تَنكِصُونَ ٦٦
My verses had already been recited to you, but you were turning back on your heels
مُسۡتَكۡبِرِينَ بِهِۦ سَٰمِرٗا تَهۡجُرُونَ ٦٧
In arrogance regarding it,1 conversing by night, speaking evil.
أَفَلَمۡ يَدَّبَّرُواْ ٱلۡقَوۡلَ أَمۡ جَآءَهُم مَّا لَمۡ يَأۡتِ ءَابَآءَهُمُ ٱلۡأَوَّلِينَ ٦٨
Then have they not reflected over the word [i.e., the Qur’ān], or has there come to them that which had not come to their forefathers?
أَمۡ لَمۡ يَعۡرِفُواْ رَسُولَهُمۡ فَهُمۡ لَهُۥ مُنكِرُونَ ٦٩
Or did they not know their Messenger, so they are toward him disacknowledging?
أَمۡ يَقُولُونَ بِهِۦ جِنَّةُۢۚ بَلۡ جَآءَهُم بِٱلۡحَقِّ وَأَكۡثَرُهُمۡ لِلۡحَقِّ كَٰرِهُونَ ٧٠
Or do they say, "In him is madness"? Rather, he brought them the truth, but most of them, to the truth, are averse.
وَلَوِ ٱتَّبَعَ ٱلۡحَقُّ أَهۡوَآءَهُمۡ لَفَسَدَتِ ٱلسَّمَٰوَٰتُ وَٱلۡأَرۡضُ وَمَن فِيهِنَّۚ بَلۡ أَتَيۡنَٰهُم بِذِكۡرِهِمۡ فَهُمۡ عَن ذِكۡرِهِم مُّعۡرِضُونَ ٧١
But if the Truth [i.e., Allāh] had followed their inclinations, the heavens and the earth and whoever is in them would have been ruined. Rather, We have brought them their message,1 but they, from their message, are turning away.
63- Hayır! Onların kalpleri bu (Kur'ân’dan) yana gaflet içindedir. Onların, bunun dışında işlemekte oldukları başka (kötü) amelleri de vardır. 64- Nihâyet onların refah içinde olanlarını azapla yakaladığımızda hemen feryadı basıverirler. 65- “Bugün (boşuna) feryat etmeyin. Çünkü bizden size yardım yok.” 66- “Size âyetlerim okunuyordu da topuklarınızın üstünde gerisin geri dönü(p kaçı)yordunuz.” 67- “Onunla büyükleniyordunuz. Geceleri de toplanıp o (Kur'ân) hakkında hezeyanlar ediyordunuz.” 68- Onlar bu sözü hiç mi düşünmediler? Yoksa onlara evvelki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi (de onun için iman etmiyorlar)?! 69- Yahut onlar peygamberlerini tanımıyorlar da onun için mi onu inkâr ediyorlar? 70- Yoksa:“Onda delilik var!” mı diyorlar? Hayır o, onlara hakkı getirdi ama onların çoğu haktan hoşlanmıyorlar. 71- Eğer hak, onların hevâlarına uysaydı gökler, yer ve içlerinde olanlar fesada uğrardı. Hayır, Biz onlara kendileri için öğüt/şeref (olacak bir Kitap) getirdik, ama onlar bu öğütten/şereften yüz çeviriyorlar.
63. Yüce Allah, yalanlayıcıların akılları örten bir cehalet, zulüm, gaflet ve yüz çevirmenin tam ortasında olduklarını, bu hallerinin kendilerini Kur’ân’a ulaşmaktan alıkoyduğunu, bu sebepten de onunla hidâyet bulamayarak bu Kur’ân’dan kalplerine bir şey ulaşmadığını haber vermektedir. “Kur’an’ı okuduğun zaman seninle âhirete iman etmeyenlerin arasına gizli bir perde çekeriz. Kalpleri üzerine de onu iyi anlamalarına engel olan örtüler geçirir, kulaklarına da bir ağırlık veririz.”(el-İsra, 17/45-46) Kalpleri Kur’ân’dan yana gaflet içerisinde olduğundan bu hallerine uygun, küfür içeren, şeriate karşı inat mahiyetinde olup cezalandırılmayı gerektiren birtakım amellerde bulundular. Ama “onların, bunun dışında” yaptıkları bu ameller dışında “işlemekte oldukları başka (kötü) amelleri de vardır.” Yani onlar, ilâhi azaba çarptırılmamalarını garip karşılamasınlar. Çünkü Yüce Allah, işlemeleri takdir edilmiş ve henüz işlemedikleri birtakım amelleri işlesinler diye onlara mühlet vermektedir. Sözü geçen bu amellerini işleyip de eksiksiz yerine getirdikleri takdirde en kötü halde Allah’ın gazabına ve cezalandırmasına intikal edeceklerdir.
64. “Nihâyet onların refah içinde olanlarını” refah ve nimet içinde bulunmaktan başka bir şeye alışmamış, nimetlere gark olmuş, hoşlarına gitmeyen hiçbir şeyle yüzyüze gelmemiş olanlarını “azapla yakaladığımızda” ve azabın acısını duyduklarında acı ve ızdırap ile “feryadı basıverirler.” Çünkü içinde bulundukları hale tam ters bir durum kendilerine gelip çatmış olur. 65. Bu esnada yardım isterler de kendilerine şöyle denilir:“Bugün (boşuna) feryat etmeyin, çünkü bizden size yardım yok.” Allah’ın onlara ne herhangi bir yardımda bulunması, ne de imdatlarına yetişmesi söz konusu değildir. O nedenle kendi kendilerine de yardım edemezler, hiçbir kimse de onlara yardımcı olamaz.
66. Sanki “Peki, onları bu hale düşüren nedir?” diye bir soru sorulmuş gibi buna şöyle cevap verilmiştir: “Size âyetlerim” onlara iman edesiniz, onlara yönelesiniz diye “okunuyordu da” siz böyle yapmayıp aksine “topuklarınızın üstünde gerisin geri dönü(p kaçı)yordunuz.” Arkalarınızı dönüp gidiyordunuz. Onlar Kur’ân-ı Kerîm’e uymakla ileri gitmiş olacaklardı. Ondan yüz çevirdikleri için geri kalmış oldular ve aşağıların aşağısına indiler.
67. “Onunla büyükleniyordunuz.” Müfessirlerin dediklerine göre anlamı şudur: “Onunla” zamiri, muhataplarca bilinen Beyt(ullah/Kâbe) yahut da Hareme aittir. Yani siz, Kabe yahut Harem sebebi ile insanlara karşı büyüklük taslıyordunuz ve: Biz, Harem ehliyiz, bizim dışımızdakilerden daha faziletli ve daha üstünüz, diyordunuz. “Geceleri de” Beyt’in etrafında konuşmak üzere gruplar halinde “toplanıp o (Kur'ân) hakkında hezeyanlar ediyordunuz.” Bu Kur’ân hakkında oldukça çirkin ve hoş olmayan sözler söylerdiniz. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar hem ondan yüz çevirirlerdi hem de bu tutumu birbirlerine tavsiye ederlerdi:“Kâfir olanlar dediler ki: Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken anlamsız sesler çıkarın, belki baskın çıkarsınız.”(Fussilet, 41/26); “Şimdi siz bu sözden dolayı mı hayret edersiniz? Ve gülersiniz de ağlamaz mısınız? Üstelik oyalanıp eğlenirsiniz.”(en-Necm, 53/59-61); “Yoksa onlar bu sözü kendisi uydurdu mu diyorlar.”(et-Tur, 52/33) Onlar bunca aşağılık tutumları bir arada işlediklerinden dolayı hiç şüphesiz cezaya uğratılmaları hak olmuştur. Cezaya çarptırıldıkları vakit de onlara hiç kimse yardım edemedi. Hiç kimse imdatlarına yetişip onları kurtaramadı. Böyle bir halde de bu aşağılık ameller dolayısı ile de azarlanırlar:
68. “Onlar bu sözü hiç mi düşünmediler?” Yani Kur’an hakkında hiç düşünmez, onun üzerinde akıllarını fikirlerini yormazlar mı? Bu da şu demektir: Kur’ân üzerinde düşünecek olurlarsa bu, onların iman etmelerini gerektirir, onları küfürden alıkoyar. Ama başlarına gelen musibet, Kur’ân’dan yüz çevirmelerinden ötürü gelip çatmıştır. Bu şuna delildir: Kur’ân üzerinde düşünmek, bütün hayırlara davet eden, her türlü şerden koruyan bir ameldir. Onları Kur’ân üzerinde düşünmekten alıkoyan şey ise kalplerinin kilitli olmasıdır. “Yoksa onlara evvelki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi!?” Yoksa evvelki atalarına gelmeyen peygamber ve Kitab’ın onlara gelmesi mi onları iman etmekten alıkoydu? O nedenle mi sapık atalarının yollarını izlemeye razı olup buna uymayan her şeye karşı çıktılar? Nitekim onlar da onlara benzeyen diğer kâfirler de Allah’ın haber verdiği üzere şu sözleri söylemişlerdi: “Senden önce de hangi kasabaya bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın şımarık varlıklıları: Biz atalarımızı bir din üzerine bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız, demişlerdir.” Peygamber ise onlara şöylece cevap vermiştir: “Ya ben size atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirdi isem yine de mi (onlara uyacaksınız)?” Yine sizler hakkı bulmak maksadında iseniz onlara uymaya devam mı edeceksiniz? Kavimleri de gerçek durumlarını şu cevapları ile dile getirmişlerdi: “Muhakkak bizler sizinle gönderilen şeyleri inkâr edenleriz.”(ez-Zuhruf, 43/23-24)
69. “Yahut onlar peygamberlerini tanımıyorlar da onun için mi onu inkâr ediyorlar.” Yani onları hakka uymaktan alıkoyan şey, kendilerine peygamber olarak gönderilen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i tanımayışları mı? Bundan dolayı mı onu inkâr etmektedirler? “Biz onu tanımıyoruz, onun dürüst olup olmadığını bilmiyoruz. Bize fırsat tanıyın da onun durumu üzerinde düşünelim, tetkik edelim, onun hakkında bilgi sahibi olanlara soralım” mı diyorlar?! Yani durum hiç de öyle değil! kendilerine peygamber olarak gönderilen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i küçük büyük hepsi, tam anlamı ile tanımaktadırlar. Onun bütün güzel huylara sahip olduğunu, doğru sözlülüğünü, güvenilir biri olduğunu bilmektedirler. Nitekim peygamber olarak gönderilmesinden önce ona “el-Emîn” diyorlardı. Peki, niçin onlara bu büyük gerçeği ve apaçık doğruyu getirdiği vakit onu tasdik etmiyorlar?
70. “Yoksa: Onda delilik var!, mı diyorlar?!”“Bu delilik yüzünden bunları söylüyor. Delinin sözüne kulak asılmaz, söylediklerine itibar olunmaz. Zira deli anlamsız hezeyenlarda bulunur, basit ve değersiz sözler söyler.” mi diyorlar? Allah, bu sözlerini reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Hayır; o, onlara hakkı getirdi.” Doğruluk ve adaletin ta kendisi olan değişmez hakkı getirdi. Onda ne bir tutarsızlık, ne de bir çelişki vardır. Şimdi bu hakkı getirenin deliliğinden nasıl söz edilebilir? Aksine böyle bir kimse hakkı getirebilmek için ilim ve aklın, üstün ahlakî değerlerin en üstün ve kemal derecesinde olmalı değil mi? Burada yukardaki ifadelerden bir geçiş vardır. Yani onları iman etmekten alıkoyan gerçek sebep şudur:“o, onlara hakkı getirdi; ama onların çoğu haktan hoşlanmıyorlar.” Onlara getirdiği en büyük hak ise ibadeti yalnızca Allah’a halis kılmak, Allah’ın dışında kendilerine ibadet edilen varlıkları terk etmektir. Onların da özellikle bu husustan tiksindikleri, nefret ettikleri, bundan hayret ettikleri bilinen bir husustur. İşte Allah Rasûlünün hakkı getirmiş olması ve onların da esasen haktan hoşlanmayışları, hakkı yalanlamaları sonucunu vermiştir. Yoksa bu husustaki herhangi bir şüphelerinden ya da peygamberi yalancı gördüklerinden dolayı bu tutumu takınmamışlardır. Nitekim Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Onlar aslında seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.”(el-En’âm, 6/33)
71. Eğer “İman etmeleri yahut daha çabuk itaate yönelmeleri için hak, niçin onların hevâlarına uygun olarak gelmedi?” diye sorulacak olursa, buna Allah’ın şu buyruğu cevap vermektedir:“Eğer hak, onların hevâlarına uysaydı gökler, yer ve içlerinde olanlar fesada uğrardı.” Yani bu, şu yüzdendir: Onların hevâlarının bağlı olduğu temel; zulüm, küfür, bozuk ameller ve çirkin ahlaktır. Bu durumda hak, onların hevâlarına uyacak olsa zulüm ve adaletsizlik esası üzerinde yükselen kötü tasarruf ve yönetimleri sebebi ile gökler ve yer fesada uğrardı. Çünkü gökler ve yer, ancak hak ve adalet ile ayakta durur. “Hayır, biz onlara öğüt/şeref (olacak bir Kitap) getirdik.” Yani onlara her türlü hayrı öğüt veren bu Kur’ân’ı verdik ki onu gereği gibi uyguladıkları takdirde kendileri için şeref ve övünç kaynağı olur ve onları insanların önderleri kılar. “Ama onlar” bedbahtlıklarından ve ilâhî tevfike mazhar olamadıklarından ötürü “bu öğütten/şereften yüz çeviriyorlar.” Onlar “Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.”(et-Tevbe, 9/67); “Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendi kendilerini unutturdu.”(el-Haşr, 59/19) Kur’ân ve onu getiren peygamber, Allah’ın onlara sunduğu en büyük nimettir. Onlar ise bu nimete sadece onu reddetmek ve ondan yüz çevirmekle karşılık verdiler. Bu imansızlıktan daha büyük bir mahrumiyet olabilir mi? Bunun ötesinde hüsranın en ileri derecesinden başka ne olabilir?
23:72Page 346
أَمۡ تَسۡـَٔلُهُمۡ خَرۡجٗا فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيۡرٞۖ وَهُوَ خَيۡرُ ٱلرَّٰزِقِينَ ٧٢
Or do you, [O Muḥammad], ask them for payment? But the reward of your Lord is best, and He is the best of providers.
72- Yoksa onlardan (davetine karşılık) ücret mi istiyorsun!? Rabbinin vereceği ücret/mükafat daha hayırlıdır ve O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
72. “Yoksa onlardan (davetine karşılık) ücret mi istiyorsun!?” ey Muhammed! Onların sana uymalarını engelleyen nedir!? Sen, onlardan çağrını kabul etmeleri karşılığında bir ücret istedin de onlar da “borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girmişler?!”(et-Tur, 52/40) Sana uydukları takdirde onlardan alacağın ücret ve vergi dolayısı ile ağır yükümlülükler altına girecekler de o yüzden mi iman etmiyorlar! Hayır, durum hiç de öyle değil! Çünkü “Rabbinin vereceği ücret/mükafat daha hayırlıdır ve O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” Bu, geçmiş peygamberlerin ümmetlerine söyledikleri şu sözleri andırmaktadır:“Ey kavmim, buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak Allah’a aittir.”(Hud, 11/29) Yani peygamberler insanları ellerindeki mallara tamah ederek davet etmezler. Onları, sadece insanların iyiliklerini istedikleri için, menfaatlerine olan şeyleri gerçekleştirmek için davet ederler. Hatta peygamberler, insanların iyiliklerini bizzat kendilerinden daha çok istemişlerdir. Yüce Allah, ümmetlerine karşı bu iyilikleri dolayısı ile onları en hayırlı şekli ile mükâfatlandırsın. Bizlere de bütün hallerde onlara uymayı lütuf ve ihsan eylesin.
23:73–74Page 346
وَإِنَّكَ لَتَدۡعُوهُمۡ إِلَىٰ صِرَٰطٖ مُّسۡتَقِيمٖ ٧٣
And indeed, you invite them to a straight path.
وَإِنَّ ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِ عَنِ ٱلصِّرَٰطِ لَنَٰكِبُونَ ٧٤
But indeed, those who do not believe in the Hereafter are deviating from the path.
73- Gerçek şu ki sen onları dosdoğru bir yola davet ediyorsun. 74- Ahirete iman etmeyenler ise (ısrarla doğru) yoldan sapıyorlar.
73-74. Yüce Allah, yukarda geçen âyetlerde iman etmeyi gerektiren bütün sebebleri ve imana mani olan hususları söz konusu etmiş, bu manilerin tutarsızlıklarını teker teker dile getirmiştir. Yüce Allah, imanın manileri arasında onların şunları saymıştır:(1) Kalplerinin gaflet içerisinde oluşunu. (2) İlâhi buyruklar üzerinde gereği gibi düşünmediklerini. (3) Atalarına uyduklarını. (4) Peygamberlerinin deli olduğunu söylediklerini ki bunlara dair açıklamalar yukarda geçti. İman etmelerini gerektiren hususlar arasında da şunları saymıştır:(1) Kur’ân-ı Kerîm üzerinde dikkatle düşünmek. (2) Allah’ın nimetini kabul ile karşılamak. (3) Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i tanımak, durumunu, onun tam anlamı ile doğru sözlü ve güvenilir birisi olduğunu bilmek. (4) Onun onlardan herhangi bir ücret istememesi, aksine bütün çabasının onların menfaat ve maslahatlarına yönelik olması. (5) Kendilerini davet ettiği yolun “dosdoğru bir yol” olmasıdır. Ki bu yol, dosdoğru olduğu için gereğince amelde bulunacaklara kolaylaştırılmıştır. Maksada ulaşmayı da alabildiğine yakınlaştırmıştır. Hanif ve müsamahakâr bir yoldur. Yani tevhidde hanif, amelde müsamahakârdır. Senin onları dosdoğru yola davet edişin, hakkı bulmak isteyenlerin sana tâbi olmalarını gerektirir. Zira bu, akılların ve fıtratların güzel olduğuna ve maslahatlara uygun düştüğüne şahitlik ettiği hususlardan birisidir. Bunlar sana tâbi olmayacak olurlarsa nereye gidecekler? Hiç şüphesiz ellerinde sana uymalarına gerek bırakmayacak ve kendilerine yeterli gelecek herhangi bir şeyleri yoktur. Çünkü onlar “yoldan sapıyorlar.” Yüce Allah’a ulaştıran, O’nun lütuf ve ihsan yurdu olan cennetine götüren yoldan uzak kalmışlar ve sapıtmışlardır. Onların elinde bulunan, sapıklıktan, bilgisizlikten başkası değildir. Zaten hakka aykırı davranan herkesin bütün işlerinde haktan uzak ve sapmış bir kimse olması kaçınılmaz bir şeydir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer senin çağrını kabul etmezlerse bil ki onlar ancak hevâlarına uymaktadırlar. Allah’tan bir hidâyet olmaksızın hevâsına uyandan daha sapık kim olabilir ki?”(el-Kasas, 28/50)
23:75–77Page 347
۞ وَلَوۡ رَحِمۡنَٰهُمۡ وَكَشَفۡنَا مَا بِهِم مِّن ضُرّٖ لَّلَجُّواْ فِي طُغۡيَٰنِهِمۡ يَعۡمَهُونَ ٧٥
And even if We gave them mercy and removed what was upon them of affliction, they would persist in their transgression, wandering blindly.
وَلَقَدۡ أَخَذۡنَٰهُم بِٱلۡعَذَابِ فَمَا ٱسۡتَكَانُواْ لِرَبِّهِمۡ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ ٧٦
And We had gripped them with suffering [as a warning], but they did not yield to their Lord, nor did they humbly supplicate, [and will continue thus]
حَتَّىٰٓ إِذَا فَتَحۡنَا عَلَيۡهِم بَابٗا ذَا عَذَابٖ شَدِيدٍ إِذَا هُمۡ فِيهِ مُبۡلِسُونَ ٧٧
Until when We have opened before them a door of severe punishment, immediately they will be therein in despair.
75- Eğer onlara merhamet edip de başlarındaki sıkıntıyı kaldırsaydık yine azgınlıkları içinde bocalamaya devam ederlerdi. 76- Andolsun ki onları azaba uğrattık; ama onlar Rablerine boyun eğmediler ve yalvarıp yakarmadılar. 77- Nihâyet üzerlerine şiddetli bir azabın kapısını açacağımız zaman onlar, o azabın içinde ümitsiz kalakalırlar.
75. Bu buyruk, onların azgınlıklarının ve inatlarının aşırı derecede olduğunu beyan etmektedir. Onlara herhangi bir sıkıntı gelip çatacak olursa Allah’a dua eder, iman etmeleri için bu sıkıntıyı açıp gidermesini isterler yahut onları bir şeyle imtihan edecek olursa Allah’a yalvarır, tevbe etmeleri için o belayı gidermesini isterler. Ama Yüce Allah sıkıntılarını açıp giderecek olursa yine azgınlıkta inat eder sapkınlıklarını sürdürürler. Yani şaşkın bir halde küfürlerine devam ederler. Nitekim Yüce Allah, denizdeki yolculuklarında bunu dile getirmektedir. Şöyle ki onlar, gemide bir fırtınaya yakalandıklarına dinlerini Allah’a halis kılarak yalnız O’na dua eder ve O’na koştukları ortakları unuturlar. Ancak onları kurtardığı zaman şirk ve diğer günahlarla yeryüzünde azgınlık etmeyi sürdürürler.
76. “Andolsun ki onları azaba uğrattık...” Müfessirlerin açıklamalarına göre bununla kastedilen, Mekkelilerin yedi yıl boyunca açlık/kıtlık ile imtihan edilmeleridir. Allah zillet ve teslimiyet ile kendisine dönsünler diye onları böyle bir belâya maruz bırakmıştır. Ancak bunun, onlara hiçbir faydası olmamıştır. “ama onlar Rablerine boyun eğmediler” O’nun huzurunda zillet göstererek itaate yönelmediler “ve yalvarıp yakarmadılar.” O’na dua ve niyaz ile muhtaç olduklarını arz etmediler. Aksine bu açlık, üzerlerinden gelip geçti ve adeta başlarına böyle bir musibet gelmemiş gibi azgınlıklarını, küfürlerini sürdürmeye devam ettiler. Ancak bundan sonra geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap daha bulunmaktadır. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğu ile dile getirilmektedir:
77. “Nihâyet üzerlerine” Bedir gününde öldürülmeleri ve buna benzer “şiddetli bir azabın kapısını açacağımız zaman onlar, o azabın içinde” her türlü hayırdan yana “ümitsiz kalakalırlar.” Felaket ve onun sebebleri mevcuttur. O halde geri çevrilmesi mümkün olmayan Allah’ın o şiddetli azabı inmeden önce sakınsınlar. Çünkü Allah’ın geri çevrilmeyecek bu azabı, dünyevi bir azap gibi değildir. Zira dünyevi azap bir süre sonra onların yakasını bırakabilir. Nitekim Allah’ın kullarını tedip ettiği dünyevi cezalar bu kabildendir. Bu hususta Allah şöyle buyurmaktadır:“İnsanların kendi elleri ile kazandıklarından ötürü karada ve denizde fesad başgösterdi. Bu, işlediklerinin bazısını onlara tattırsın diyedir, belki dönerler.”(er-Rûm, 30/41)
23:78–80Page 347
وَهُوَ ٱلَّذِيٓ أَنشَأَ لَكُمُ ٱلسَّمۡعَ وَٱلۡأَبۡصَٰرَ وَٱلۡأَفۡـِٔدَةَۚ قَلِيلٗا مَّا تَشۡكُرُونَ ٧٨
And it is He who produced for you hearing and vision and hearts [i.e., intellect]; little are you grateful.
وَهُوَ ٱلَّذِي ذَرَأَكُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَإِلَيۡهِ تُحۡشَرُونَ ٧٩
And it is He who has multiplied you throughout the earth, and to Him you will be gathered.
وَهُوَ ٱلَّذِي يُحۡيِۦ وَيُمِيتُ وَلَهُ ٱخۡتِلَٰفُ ٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ٨٠
And it is He who gives life and causes death, and His is the alternation of the night and the day. Then will you not reason?
78- Sizin için kulak, göz ve gönüller yaratan O’dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz! 79- Sizi yeryüzünde yaratıp yayan da O’dur ve yine O’nun huzurunda toplanacaksınız. 80- Hayat veren ve öldüren de O’dur. Gece ve gündüzün değişmesi de O’nun işidir. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?
78. Yüce Allah, kullarına şükretmeleri ve hakkını gereğince yerine getirmeleri gereken lütuf ve ihsanlarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Sizin için” işitilecek şeyleri algılayabilmeniz için, dininiz ve dünyanız hususunda kendisinden yararlanasınız diye “kulak”, görülen şeyleri idrâk edesiniz ve maslahatınıza olan hususlarda kendisiyle yararlanasınız diye “göz ve” kendileri ile varlıkları idrak ettiğiniz ve kendileriyle hayvanlardan ayrıldığınız “gönülleri” yani akılları “yaratan O’dur.” Eğer kulaklarınız, gözleriniz ve akıllarınız olmasaydı; sağır, kör ve dilsiz olsaydınız haliniz nice olurdu? Zorunlu ihtiyaçlarınızdan ve üstün özelliklerinizden nicelerini kaybetmiş olacaktınız! Size bunca nimetleri lütuf ve ihsan edeni tevhid edip gereğince O’na itaat ederek şükretmeyecek misiniz? Ama Allah’ın üzerinizdeki kesintisiz nimetlerine rağmen siz, pek az şükredersiniz!
79. “Sizi yeryüzünde yaratıp yayan da O’dur.” Yeryüzünün çeşitli yerlerine ve bölgelerine sizi O yaydı. Yeryüzünün çeşitli menfaatlerini ve faydalarını ortaya çıkarma imkânını verdi. Bunları sizin geçiminiz ve yeryüzünde yerleşmeniz için yeterli kıldı. Ölümünüzden sonra da yine “O’nun huzurunda toplanacaksınız.” O da yeryüzünde hayır olsun şer olsun işlediklerinizin karşılığını size verecektir. Üzerinde yaşadığınız yeryüzü de haberlerini bildirecektir.
80. “Hayat veren ve öldüren de O’dur” sadece. Hayat ve ölümde yalnızca Allah tasarruf eder. “Gece ve gündüzün değişmesi de” nöbetleşe ve arka arkaya gelmeleri de “O’nun işidir.” Yüce Allah, ebediyyen gündüz yapacak olsa kendisinde dinlenebileceğiniz geceyi Allah’tan başka size getirecek olan ilâh kimdir? Eğer O, ebediyen gece yapmak istese Allah’tan başka size gündüzün aydınlığını getirecek bir ilâh var mı? Hiç görmez misiniz? Gece sükûn bulasınız, gündüz de lütfundan arayasınız diye gece ve gündüzü takdir etmiş olması, Allah’ın rahmetindendir. Belki şükredersiniz. “Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?” ki şunu bilesiniz: Size işitme, görme, akıl gibi pek çok nimetleri bağışlayan, sizi -bu işte bir ortağı bulunmaksızın- yeryüzüne yaymış bulunan, tek başına öldürüp dirilten, tek başına gece ve gündüzde tasarruf sahibi olan Allah’tır ve sizin, ibadetinizi hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na halis kılmanız; fayda da veremeyen zararı da dokunmayan, hiçbir hususta en ufak bir tasarrufu bulunmayan; aksine her bakımdan aciz olan varlıklara ibadeti terk etmeniz gerekir. Eğer aklınız varsa kesinlikle başka bir şeye tapmazsınız.
23:81–83Page 347
بَلۡ قَالُواْ مِثۡلَ مَا قَالَ ٱلۡأَوَّلُونَ ٨١
Rather,1 they say like what the former peoples said.
قَالُوٓاْ أَءِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابٗا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ ٨٢
They said, "When we have died and become dust and bones, are we indeed to be resurrected?
لَقَدۡ وُعِدۡنَا نَحۡنُ وَءَابَآؤُنَا هَٰذَا مِن قَبۡلُ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّآ أَسَٰطِيرُ ٱلۡأَوَّلِينَ ٨٣
We have been promised this, we and our forefathers, before; this is not but legends of the former peoples."
81- Ne var ki onlar, öncekilerin dediklerinin aynını dediler. 82- Dediler ki:“Ölüp de toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi diriltileceğiz?” 83- “Andolsun ki bu tehdit, hem bize hem de daha önce atalarımıza yapılmıştı (Ama biz böyle bir şey görmedik). Bu, eskilerin efsanlerinden başka bir şey değil!”
81-82. Bu yalanlayıcılar da evvelki inkarcıların ve dirilişi yalanlayanların yolunu izlediler ve dirilişi alabildiğine uzak bir ihtimal görerek şöyle dediler:“Ölüp de toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi diriltileceğiz!?” Batıl zanlarına göre bu, akla mantığa sığmaz bir şeydir. 83. “Andolsun ki bu, hem bize hem de daha önce atalarımıza vaad edilmişti.” Hâlen daha dirilişin gerçekleşeceği vaad olunuyor. Bize de babalarımıza da hep vaad edilegeldi. Ama biz öyle bir şey görmedik. Şimdiye kadar da öyle bir şey olmadı. “Bu, eskilerin efsanlerinden başka bir şey değil.” Öncekilerin sohbetlerinde konuştukları, anlatıp durdukları, aslı astarı olmayan hikayelerdir. Bunların gerçekliği yoktur. Kahrolasıcalar! Yalan söylediler. Halbuki Allah, kendilerine öldükten sonra dirilişten daha büyük veya ona denk pek çok ayetlerini göstermiştir. Meselâ, Allah şöyle buyurmaktadır:“Göklerle yerin yaratılması andolsun ki insanların yaratılışından daha büyüktür.”(el-Mümin, 40/57); “Kendi yaratılışını unuturak bize bir misal getirip dedi ki: Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecek?”(Yâsîn, 36/78); “Sen yeryüzünü kupkuru görürsün. Biz üzerine suyu indirdiğimizde hareketlenir, kabarır ve her çeşit güzel bitkiden bitirir.”(el-Hac, 22/5)
23:84–89Page 347
قُل لِّمَنِ ٱلۡأَرۡضُ وَمَن فِيهَآ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ٨٤
Say, [O Muḥammad], "To whom belongs the earth and whoever is in it, if you should know?"
سَيَقُولُونَ لِلَّهِۚ قُلۡ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ ٨٥
They will say, "To Allāh." Say, "Then will you not remember?"
قُلۡ مَن رَّبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ ٱلسَّبۡعِ وَرَبُّ ٱلۡعَرۡشِ ٱلۡعَظِيمِ ٨٦
Say, "Who is Lord of the seven heavens and Lord of the Great Throne?"
سَيَقُولُونَ لِلَّهِۚ قُلۡ أَفَلَا تَتَّقُونَ ٨٧
They will say, "[They belong] to Allāh." Say, "Then will you not fear Him?"
قُلۡ مَنۢ بِيَدِهِۦ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيۡءٖ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيۡهِ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ٨٨
Say, "In whose hand is the realm of all things - and He protects while none can protect against Him - if you should know?"
سَيَقُولُونَ لِلَّهِۚ قُلۡ فَأَنَّىٰ تُسۡحَرُونَ ٨٩
They will say, "[All belongs] to Allāh." Say, "Then how are you deluded?"
84- De ki:“Yeryüzü ve onda bulunanlar kimindir? Eğer biliyorsanız (söyleyin).” 85- “Allah’ındır” diyecekler. De ki:“O halde düşünüp ibret almaz mısınız?” 86- De ki:“Yedi göğün Rabbi ve azametli Arş’ın Rabbi kim?” 87- “Allah’ındır” diyecekler. De ki:“O halde korkup sakınmaz mısınız?” 88- De ki:“Her şeyin hükümranlığı elinde bulunan kimdir ki O, himaye eder ama kendisine karşı (kimse kimseyi) himaye edemez? Eğer biliyorsanız (söyleyin)!” 89- “Allah’ın (elindedir)” diyecekler. De ki:“O halde nasıl büyüleniyorsunuz?”
84. Yani şu dirilişi yalanlayan, Allah’a başkalarını denk tutan kimselere karşı kabul ve ikrar ettikleri bir husus olan rubûbiyet tevhidini ve bunun yalnızca Allah’a ait olduğu gerçeğini; inkâr ettikleri hususlar olan ulûhiyet tevhidine ve ibadetin yalnızca O’na ait olduğu gerçeğine; yine kabul ettikleri bu pek büyük varlıkların yaratılmışlığını, inkâr ettikleri ve bundan çok daha kolay olan ölülerin tekrar diriltileceğine delil olarak göster ve de ki:“Yeryüzü ve onda bulunanlar kimindir?” Yeri, yerin üzerinde bulunan canlıları, bitkileri, cansızları, denizleri, ırmakları, dağları yaratan kim? Bütün bunların mutlak maliki kim? Bunların her türlü işlerini çekip çeviren kim? 85. Onlara böyle bir soru yönelttiğinde kaçınılmaz olarak: Bütün bunları yapan yalnızca Allah’tır, diyeceklerdir. Bunu kabul ve ikrar edince onlara deki:“O halde düşünüp ibret almaz mısınız?” Yani Allah’ın size hatırlatmış olduğu ve sizce bilinen -fıtratlarında da yerleşmiş, ama bazı hallerde yüz çevirmenin örtüp perdelediği bir gerçek olan- Allah’ın size hatırlattığı bu gerçeğe dönmeyecek misiniz? Gerçek şu ki, eğer sadece düşünmekle bile olsa hatırlatılan bu gerçeğe dönecek olursanız, elbette anlarsınız ki yegane ve tek ma’bud, bütün bunların mutlak sahibi olan Allah’tır. Başkasının egemenliği altında olan bir varlığa ibadet etmek batılların batılıdır.
86. Daha sonra Allah Teala, bundan da büyük bir gerçeğe dikkatleri çekerek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Yedi göğün Rabbi” ve onlarda bulunan aydınlık saçan cisimlerin, gezegenlerin ve yerleri değişmeyen yıldızların “ve azametli” yani mahlukatın en yükseği, en genişi ve en büyüğü olan “Arş’ın Rabbi kim?” Bütün bunları yaratan, işlerini düzenleyen ve çeşitli şekilleri ile çekip çeviren kim? 87. “Allah’ındır, diyecekler.” Yani bütün bunların Rabbinin Allah olduğunu ikrar ve itiraf edecekler. Onlar bu ikrar ve itirafta bulununca de ki:“O halde” aciz yaratıklara ibadet etmekten “korkup sakınmaz mısınız?” O azametli, kudreti kâmil, egemenliği pek büyük olan Rabden korkmaz mısınız? Yüce Allah’ın:“O halde düşünüp ibret almaz mısınız?” ve “O halde korkup sakınmaz mısınız?” buyruklarında oldukça nazik bir hitap, kalpleri kendisine doğru çeken güzel bir öğüt vardır. Soru edatı ile gelmesinde de bu, açıkça görülmektedir.
88. Daha sonra Yüce Allah, bütün bunlardan daha kapsamlı bir ikrar ve kabullerine geçerek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Her şeyin hükümranlığı elinde bulunan kimdir?” ulvi alem olsun süfli alem olsun, gördüğünüz ve görmediğiniz her bir şeyin egemenliği/hakimiyeti kimin elindedir? “ki O himaye eder” kullarını kötülüklere karşı korur, hoşlanmadıkları şeyleri kendilerinden uzaklaştırır, zarar verecek şeylerden onları muhafaza eder “ama kendisine karşı (kimse kimseyi) himaye edemez?” Yani Allah’a rağmen kimsenin başkasını himaye altına almaya gücü yoktur. Allah’ın takdir ettiği kötülüğü hiç kimse bertaraf edemez, hatta O’nun izni olmadan kimse şefaatçi dahi olamaz. 89. “Onlar: Allah’ın (elindedir) diyecekler.” Yani her şeyin mutlak malik ve egemeninin O olduğunu, kendisine rağmen kimsenin himaye altına alınamayacağını ve himayeye alanın yalnızca O olduğunu ikrar ve itiraf edecekler. İşte bu ikrar ve itirafta bulununca onlara bağlayıcı olmak üzere “De ki: “O halde nasıl büyüleniyorsunuz?” Aklınız nereye gitti? Çünkü kendilerinin en ufak bir hükümranlığa sahip olmadıklarını, egemenlikten hiçbir paylarının bulunmadığını, bütün yönleri ile aciz olduklarını bildiğiniz varlıklara ibadet ediyor da o azametli, mutlak malik ve hakime, gücü her şeye yeten ve bütün işleri çekip çevirene ihlasla ibadeti terk ediyorsunuz? Size bu yolu gösteren akıllarınız olsa olsa büyülenmiştir! Hiç şüphesiz bu akılları şeytan, süslediği ve güzel gösterdiği şeylerle büyülemiştir. Onların nazarında gerçekleri ters yüz etmiş, sihirbazların başkalarının gözlerini büyülediği gibi o da onların akıllarını büyülemiştir.
23:90–92Page 348
بَلۡ أَتَيۡنَٰهُم بِٱلۡحَقِّ وَإِنَّهُمۡ لَكَٰذِبُونَ ٩٠
Rather, We have brought them the truth, and indeed they are liars.
مَا ٱتَّخَذَ ٱللَّهُ مِن وَلَدٖ وَمَا كَانَ مَعَهُۥ مِنۡ إِلَٰهٍۚ إِذٗا لَّذَهَبَ كُلُّ إِلَٰهِۭ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٖۚ سُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ ٩١
Allāh has not taken any son, nor has there ever been with Him any deity. [If there had been], then each deity would have taken what it created, and some of them would have [sought to] overcome others. Exalted is Allāh above what they describe [concerning Him].
عَٰلِمِ ٱلۡغَيۡبِ وَٱلشَّهَٰدَةِ فَتَعَٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِكُونَ ٩٢
[He is] Knower of the unseen and the witnessed, so high is He above what they associate [with Him].
90- Hayır, biz onlara hakkı getirdik. Ne var ki onlar, yalancıdırlar. 91- Allah, hiç evlât edinmemiştir ve O’nunla birlikte herhangi bir ilâh da yoktur. Eğer olsaydı her bir ilâh kendi yarattığını yanına alır ve kimisi kimisine üstünlük sağlardı. Allah onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 92- O, gaybı/görülmeyeni de görüleni de bilendir. O, ortak koştuklarından çok yücedir.
90. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Hayır, biz o yalancılara verdiği haberlerde doğruluk, emir ve yasaklarında adalet içeren hakkı getirdik. Ne diye bu hakkı ikrar ve kabul etmiyor ve onun uyulmaya en layık olduğunu söylemiyorlar? Hem onların elinde onun yerini tutacak -yalan ve zulümden başka- hiçbir şey yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah:“Ne var ki onlar, yalancıdırlar” buyurmaktadır. 91. “Allah, hiç evlât edinmemiştir ve O’nunla birlikte herhangi bir ilâh da yoktur.” Bunun yalan olduğu, hem Allah’ın ve rasullerinin haberi ile hem de akl-ı selimin delaleti ile bilinen bir husustur. Bundan dolayı Yüce Allah, iki ilâhın varlığının mümkün olmadığına dair aklî delile dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“Eğer olsaydı” yani dedikleri gibi Allah ile birlikte başka ilâhlar bulunsa idi “her bir ilâh kendi yarattığını yanına alır” ilâhların her birisi sadece kendi yarattıklarını yanına alır, onlarla diğerlerinden bağımsız olarak varlığını korumaya çalışır, diğer ilâhlara karşı koymaya ve onları yenmeye gayret gösterirdi. “kimisi kimisine üstünlük sağlardı.” Böylece üstünlük sağlayan yegane ilâh olurdu. Alemin var olması ve akılları dehşete düşüren bir düzen içinde varlığını sürdürmesi, birden çok ilâhın varlığı ile bir arada düşünülemez. Güneş, ay, gezegenler ve sabit yıldızlar bunu ortaya koymaktadır. Bunlar yaratıldıkları günden beri belli bir düzen ve tek bir sistem çerçevesinde hareket etmektedirler. Hepsi Allah’ın kudretine boyun eğmiştir. Bütün insanların maslahatlarına uygun bir hikmet ile idare edilmektedirler. Bunların faydası, sadece belli kimselere has değildir, herkes içindir. Bunların düzeninde en ufak bir düzensizlik, bir çelişki yoktur. En ufak bir tasarrufta dahi bir sıkıntı bulunmamaktadır. Acaba bütün bunların iki rab ve ilâhın takdiri ile olması mümkün mü? “Allah, onların nitelendirmelerinden münezzehtir.” Bütün bu varlıklar, lisan-ı halleri ile dile gelmiş harikulade şekilleri ile şunu göstermiştir ki onları var eden, idare eden yalnızca bir tek ilâhtır. İsim ve sıfatları kâmildir, bütün yaratıklar rubûbiyetine ve ulûhiyetine muhtaçtır. Yüce Allah’ın rububiyeti olmaksızın var olmaları ve varlıklarını sürdürmeleri mümkün olmadığı gibi yalnızca O’na ibadet ve itaatte bulunmaksızın düzen bulmaları, varlıklarını dosdoğru bir şekilde devam ettirmeleri mümkün değildir. 92. Bundan dolayı Yüce Allah, sıfatlarının azametine dair tek bir örnek ile dikkat çekmektedir. Bu da O’nun her şeyi kuşatan ilmidir. Şöyle buyurmaktadır:“O, gaybı/görülmeyeni de” gözlerimizin ve ilmimizin dışında kalan vacip (varlığı zorunlu), müstahil (varlığı imkânsız) ve mümkün (varlığı ve yokluğu imkân dahilinde olan) her şeyi, “görüleni de” bunlardan bizim görebildiklerimizi de “bilendir. O, ortak koştuklarından çok yücedir.” Üstüntür, pek büyüktür. Onlarınsa Allah’ın bildirdiğinden başka bir bilgileri yoktur.
23:93–95Page 348
قُل رَّبِّ إِمَّا تُرِيَنِّي مَا يُوعَدُونَ ٩٣
Say, [O Muḥammad], "My Lord, if You should show me that which they are promised,
رَبِّ فَلَا تَجۡعَلۡنِي فِي ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّٰلِمِينَ ٩٤
My Lord, then do not place me among the wrongdoing people."
وَإِنَّا عَلَىٰٓ أَن نُّرِيَكَ مَا نَعِدُهُمۡ لَقَٰدِرُونَ ٩٥
And indeed, We are Able to show you what We have promised them.
93- De ki:“Rabbim! Eğer onların tehdit olundukları (azabı) bana göstereceksen; 94- “O takdirde Rabbim, beni o zalimler topluluğu arasında kılma!” 95- Biz, onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana göstermeye elbette kadiriz.
93-94. Yüce Allah, yalancılara karşı pek büyük delillerini ortaya koyduğu halde onlar bu delillere iltifat etmeyip kabule yanaşmadıkları için azabın onlara gelmesi hak oldu. Bu nedenle de azabın üzerlerine inmesi ile tehdit olundular. İşte Yüce Allah da Rasûlüne şunları söylemesini emrediyor:“De ki: Rabbim! Eğer onların tehdit olundukları (azabı) bana göstereceksen” yani onlara azabın geleceği vakti bana gösterip o sırada beni de hazır bulunduracaksan; “O takdirde Rabbim, beni o zalimler topluluğu arasında kılma!” Onları müptela kıldığın ve onlardan intikam almanı gerektiren günahlardan beni koru, himayene al! Aynı şekilde üzerlerine inecek azaptan da beni koru! Çünkü genel azap nazil olduğu zaman isyankâr olanı da olmayanı da kapsar. 95. Yüce Allah onların azaba uğramalarının pek yakın olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Biz onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana göstermeye elbette kadiriz.” Ama bu azabı erteliyorsak, bunun bir hikmeti vardır. Aksi takdirde bizim kudretimiz ve gücümüz onlara bu azabı indirmeye yeterlidir.
23:96–98Page 348
ٱدۡفَعۡ بِٱلَّتِي هِيَ أَحۡسَنُ ٱلسَّيِّئَةَۚ نَحۡنُ أَعۡلَمُ بِمَا يَصِفُونَ ٩٦
Repel, by [means of] what is best, [their] evil. We are most knowing of what they describe.
وَقُل رَّبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنۡ هَمَزَٰتِ ٱلشَّيَٰطِينِ ٩٧
And say, "My Lord, I seek refuge in You from the incitements of the devils,
وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَن يَحۡضُرُونِ ٩٨
And I seek refuge in You, my Lord, lest they be present with me."
96- Sen kötülüğü en güzel şekliyle sav! Biz, onların ne nitelendirmelerde bulunduklarını çok iyi biliyoruz. 97- Ve de ki:“Rabbim, şeytanların kışkırtıcı vesveselerinden sana sığınırım.” 98- “Rabbim, yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.”
96. Bu buyrukta Allah’ın Rasûlüne emretmiş olduğu üstün ahlâkî değerlerden birisini görüyoruz. Yüce Allah ona şunu emretmektedir:“Sen kötülüğü en güzel şekliyle sav!” Düşmanların sana söz ve davranışları ile kötülük yapacak olursa -kötülük yapana kötülüğünün benzeri ile karşılık vermek caiz olmakla birlikte- sen onlara kötülük ile karşılık verme! Bunun yerine sana yaptıkları kötülüğü onlara iyilik yapmak sûreti ile savuştur. Bu, senin kötülük yapana karşı bir faziletin, bir erdemin olsun. Bunun faydalarından birisi de hem o esnada hem de gelecekte sana karşı yapılacak kötülüğün azalmasıdır. Diğer taraftan böyle bir davranış, sana kötülük yapanın hakkı görmesine, pişmanlık duyup üzülmesine, yaptığından tevbe edip dönmesine daha bir yardımcı olur. Ayrıca affeden kişi, ihsan sıfatına sahip olur. Bu yolla düşmanı olan şeytanı kahreder. Yüce Rabden de mükâfat almaya hak kazanır olur. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim affedip düzeltirse artık onun mükâfatını vermek Allah’a aittir.”(eş-Şura, 42/40); “Sen (kötülüğü) en güzel şekilde def et. O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse sanki candan bir dost gibi oluverir. Buna da ancak sabredenler kavuşturulur.” Yani bu güzel ahlâka sahip olma muvaffakiyeti ancak onlara hastır. “Buna ancak büyük bir pay sahibi olanlar kavuşturulur.”(Fussilet, 41/34-35) üce Allah’ın: “Biz onların ne nitelendirmelerde bulunduklarını çok iyi biliyoruz” buyruğuna gelince; yani biz küfrü ve hakkı yalanlamayı içeren sözlerini çok iyi biliriz. İlmimiz bunu kuşatmıştır, ama hilmimiz ile muamele ederek onlara mühlet verdik ve onların söylediklerini sabırla karşıladık. Halbuki hak bizimdir ve onlar aslında bizi yalanlamaktadırlar. Şimdi ey Muhammed, senin de onların söylediklerine sabretmen ve onlara iyilikle karşılık vermen gerekir. İşte kötülük işleyen insanlara karşı kulun vazifesi budur.
97-98. Kötülük yapan şeytanlara gelince onlara iyilik yapmanın bir faydası olmaz. O, kendi taraftarlarını ancak cehennemliklerden olmaları için davet eder durur. Şeytana karşı koymakta yerine getirilmesi gereken görev ise Allah’ın, Rasûlüne gösterdiği yola uygun hareket etmektir. Allah şöyle buyurmaktadır:“Ve de ki: Rabbim, şeytanların kışkırtıcı vesveselerinen sana sığınırım. Rabbim, yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.” Yani onların yakınlıkları, vesveseleri, dokunmaları ile isabet edecek kötülükten, yanımda hazır bulunmaları ve vesveseleri ile uğrayacağım şerlerinden sana sığınırım. Kendi güç ve imkanlarımdan uzaklaşıp yalnızca sana iltica ederim. Bu, şerrin tümünden ve onun ana kaynağından Allah’a sığınmaktır. Bunun kapsamına şeytanın bütün ayartmalarından ve vesveselerinden Allah’a sığınmak girmektedir. Yüce Allah, kulunu böyle bir şerden koruyup himaye altına alarak onun bu duasını kabul ettiği taktirde o, her türlü kötülükten kurtulmuş ve her hayrı işleme başarısına nail olmuş olur.
Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences