As-Sa'diAl‑Qasas · 28:56–84

As-Sa'di · Tafsir · in Turkish

Al-Qasas 28:56–84

28:56Page 392

إِنَّكَ لَا تَهۡدِي مَنۡ أَحۡبَبۡتَ وَلَٰكِنَّ ٱللَّهَ يَهۡدِي مَن يَشَآءُۚ وَهُوَ أَعۡلَمُ بِٱلۡمُهۡتَدِينَ ٥٦

Indeed, [O Muḥammad], you do not guide whom you like, but Allāh guides whom He wills. And He is most knowing of the [rightly] guided.

56- Şüphe yok ki sen, sevdiğini hidâyete erdiremezsin; fakat Allah dilediğine hidâyet verir ve O, hidâyete erecekleri de daha iyi bilir.

56. Yüce Allah şunu haber vermektedir: Ey Muhammed! Sen -ki senin dışındakiler de buna dahildir- hiçbir kimseyi hidâyete erdiremezsin. İsterse bu, en sevdiğin insan olsun. Şüphesiz ki insanların, başkalarını hidâyete iletebilmeleri, güçleri çerçevesinde olan bir şey değildir. Kimsenin kalbinde imanı var edemezler. Bu, ancak Yüce Allah’ın elinde olan bir iştir. O, dilediğine hidâyet verir. Kimin hidâyete elverişli olduğunu da en iyi bilen O’dur. Böyle kimselere O hidâyet verir. Kimin elverişli olmadığını en iyi bilen de O’dur. Böylelerini de sapıklığı üzere bırakır. üce Allah’ın:“Ve muhakkak ki sen dosdoğru yola hidayet edersin.”(eş-Şûrâ, 42/52) buyruğunda Rasûlün hidâyete iletebildiğinin söz konusu edilmesine gelince buradaki hidâyete iletme, dosdoğru yolu beyan edip irşad etme anlamındaki hidâyettir. Yüce Rasûl, dosdoğru yolu açıklar, onu izlemeye teşvik eder, insanların o yolu izlemeleri için olanca gayretini harcar. Ama onların kalplerinde imanı var etmeye, fiilen hidâyet bulma tevfikini onlara vermeye gelince bu, onun için mümkün değildir. Eğer onun buna gücü yetse idi hiç şüphesiz kendisine iyilikte bulunan, destek olan, kavmine karşı kendisini koruyan amcası Ebu Talib’i hidâyete erdirirdi. Bunu yapamadı, ama amcasına tam anlamı ile samimi olarak öğüt vermek ve onu dine davet etmek sureti ile iyilikte bulundu ki onun bu iyilikleri hiç şüphesiz amcasının kendisine yaptıklarından çok daha büyüktür. Ancak hidâyet, Allah’ın elinde olan bir şeydir.

28:57–59Page 392

وَقَالُوٓاْ إِن نَّتَّبِعِ ٱلۡهُدَىٰ مَعَكَ نُتَخَطَّفۡ مِنۡ أَرۡضِنَآۚ أَوَلَمۡ نُمَكِّن لَّهُمۡ حَرَمًا ءَامِنٗا يُجۡبَىٰٓ إِلَيۡهِ ثَمَرَٰتُ كُلِّ شَيۡءٖ رِّزۡقٗا مِّن لَّدُنَّا وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ٥٧

And they [i.e., the Quraysh] say, "If we were to follow the guidance with you, we would be swept1 from our land." Have We not established for them a safe sanctuary to which are brought the fruits of all things as provision from Us? But most of them do not know.

وَكَمۡ أَهۡلَكۡنَا مِن قَرۡيَةِۭ بَطِرَتۡ مَعِيشَتَهَاۖ فَتِلۡكَ مَسَٰكِنُهُمۡ لَمۡ تُسۡكَن مِّنۢ بَعۡدِهِمۡ إِلَّا قَلِيلٗاۖ وَكُنَّا نَحۡنُ ٱلۡوَٰرِثِينَ ٥٨

And how many a city have We destroyed that was insolent in its [way of] living, and those are their dwellings which have not been inhabited after them except briefly.1 And it is We who were the inheritors.

وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهۡلِكَ ٱلۡقُرَىٰ حَتَّىٰ يَبۡعَثَ فِيٓ أُمِّهَا رَسُولٗا يَتۡلُواْ عَلَيۡهِمۡ ءَايَٰتِنَاۚ وَمَا كُنَّا مُهۡلِكِي ٱلۡقُرَىٰٓ إِلَّا وَأَهۡلُهَا ظَٰلِمُونَ ٥٩

And never would your Lord have destroyed the cities until He had sent to their mother [i.e., principal city] a messenger reciting to them Our verses. And We would not destroy the cities except while their people were wrongdoers.

57- Dediler ki:“Seninle birlikte hidâyete uyarsak yerimizden-yurdumuzdan ediliriz.” Halbuki onları tarafımızdan bir rızık olmak üzere her türden ürünlerin getirilip toplandığı, güven dolu ve saygın/dokunulmaz o yere biz yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler. 58- Biz (rahat) yaşamlarından dolayı şımarmış nice ülkeleri helâk ettik. İşte meskenleri! Oralarda onlardan sonra çok az oturulmuştur. (Hepsine) Biz varis olduk. 59- Rabbin, ülkelerin ana şehirlerine ahalisine âyetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe onları helâk etmez. Biz, ancak halkı zalim olan ülkeleri helâk etmişizdir.

57. Şanı Yüce Allah, Kureyşliler ile Mekke ahalisinden yalanlayıcıların o yüce Rasûle şöyle dediklerini haber vermektedir:“Seninle birlikte hidâyete uyarsak” öldürülmek, esir edilmek, mallarımızın talan edilmesi sureti ile “yerimizden-yurdumuzdan ediliriz.” Çünkü insanlar sana düşmanlık ve muhalefet etmiş bulunuyorlar. Biz sana uyacak olursak, bütün insanların düşmanlığına maruz kalırız. Oysa bizim onlara karşı koyacak gücümüz yok. nların söyledikleri bu sözler, Allah hakkında kötü zan beslediklerini, Allah’ın; dinini zafere ulaştırmayacağını, sözünü yüceltmeyeceğini, aksine dinine mensup kimselerin aleyhine diğer insanlara imkân ve iktidar vererek onları en kötü işkencelere maruz bırakacağını zannettiklerini ve bu batıl zanlarının gereği olarak da batılın hakka üstün geleceğini düşündüklerini göstermektedir. Yüce Allah da insanlar arasında sadece kendilerine özel olarak ihsan ettiği hallerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onları tarafımızdan bir rızık olmak üzere her türden ürünlerin getirilip toplandığı, güven dolu ve saygın/dokunulmaz o yere biz yerleştirmedik mi?” Biz, onlara gidip gelenlerin pek çok olduğu, ziyaretçilerin gelip ziyaret ettikleri o Harem bölgesinde yerleştirip onları türlü imkânlarla donatmadık mı? Ki uzak, yakın herkes bu Hareme saygı duymaktadır. Orada bulunanlar tedirgin edilmez, az olsun çok olsun mallarına dokunulmaz ve küçük görülmezler. Halbuki çevrelerinde bulunan bütün yerleri dört bir yandan korku kuşatmış bulunuyor, ahalileri güven ve huzur içinde değildirler. halde bunlar başkalarının sahip olmadıkları bu tam güvenlik, kendilerine rızık olmak üzere her bir yandan gelen ve bolluk içerisinde yaşamalarını sağlayan mahsullerden, yiyeceklerden ve mallardan oluşan bu pek bol rızık dolayısı ile Rablerine hamd etsinler. Bu güvenliklerinin, bolluklarının, rahat yaşayışlarının kemale ermesi için bu şerefli rasûle tâbi olsunlar. Sakın onu yalanlamasınlar. Sahip oldukları nimetler dolayısı ile şımarmasınlar. O vakit güvenlikleri korkuya, güç ve kuvvetleri zillete, zenginlikleri de fakirliğe dönüştürülür. nedenle Yüce Allah onları, kendilerinden önceki ümmetlere yaptıklarını hatırlatarak tehdit etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

58. “Biz (rahat) yaşamlarından dolayı şımarmış nice ülkeleri helâk ettik.” O ülke ahalisi, bol geçimleri sebebiyle böbürlendiler, onlarla meşgul olup oyalandılar da peygamberlere iman etmediler. Allah da onları helâk etti. Onların bu nimetlerini ellerinden aldı ve onlara azabını gönderdi. “İşte meskenleri! Oralarda onlardan sonra çok az oturulmuştur.” Çünkü helâk onlara peş peşe gelmiş ve ardı arkasına yok edilmişlerdir. Onlardan sonra da meskenleri ıpıssız kalmıştır. ullara “Biz varis olduk.” Onları öldürürüz de kendilerini faydalandırdığımız bütün nimetler de Bize döner. Sonra onları huzurumuza getirir ve amellerinin karşılığını onlara veririz.

59. Kendilerine peygamber göndermeksizin ve onlara karşı delilleri ortaya koymaksızın sırf küfürleri sebebi ile ümmetleri azaba uğratmamak, Yüce Allah’ın hikmet ve rahmetinin bir tecellisidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin ülkelerin ana şehirlerine” yani insanların gidip geldikleri kasaba ve şehirlerine, onların etrafında bulunanların orada ihtiyaçlarını karşıladıkları ve orada olup bitenden haberdar oldukları yerlere “ahalisine” peygamberin getirdiğinin doğruluğuna ve kendilerini çağırdığı davetin gerçekliğine delil teşkil edecek “âyetlerimizi okuyan” ve böylelikle sözleri uzaktakine de yakındakine de ulaşan “bir peygamber göndermedikçe” sırf küfür ve zulümleri sebebi ile “onları helâk etmez.” Oysa uzak, kıyıda köşede kalmış şehirlere peygamber gönderilmesi halinde böyle olmaz. Böyle bir durumda okunan âyetlerin pek çoğuna gizli kalması ihtimali vardır. Ayrı oranın insanlarının kaba ve katı kimseler olması da çok büyük ihtimaldir. Ana şehirlerde ise bu tür meseleler kolayca açığa çıkıp yayılır, kimseye gizli kalmaz ve çoğunlukla onların ahalisi diğerlerine göre daha az kaba ve katı kimselerdir. “Biz ancak halkı” küfür ve masiyetlerle “zalim olan” ve cezayı hak eden “ülkeleri helâk etmişizdir.” Hülasa Allah kime azap ederse mutlaka zulmü sebebi ile ve ona karşı delili ortaya koyduktan sonra azap eder.

28:60–61Page 393

وَمَآ أُوتِيتُم مِّن شَيۡءٖ فَمَتَٰعُ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَزِينَتُهَاۚ وَمَا عِندَ ٱللَّهِ خَيۡرٞ وَأَبۡقَىٰٓۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ٦٠

And whatever thing you [people] have been given - it is [only for] the enjoyment of worldly life and its adornment. And what is with Allāh is better and more lasting; so will you not use reason?

أَفَمَن وَعَدۡنَٰهُ وَعۡدًا حَسَنٗا فَهُوَ لَٰقِيهِ كَمَن مَّتَّعۡنَٰهُ مَتَٰعَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا ثُمَّ هُوَ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ مِنَ ٱلۡمُحۡضَرِينَ ٦١

Then is he whom We have promised a good promise which he will meet [i.e., obtain] like he for whom We provided enjoyment of worldly life [but] then he is, on the Day of Resurrection, among those presented [for punishment in Hell]?

60. Size verilen her şey, dünya hayatının (geçici) menfaati ve süsüdür. Allah katında olanlar ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? 61- Kendisine güzel bir vaatte bulunduğumuz ve ona kavuşacak olan kimse, hiç kendisine dünya hayatının (geçici) menfaatlerini verdiğimiz, sonra da Kıyamet günü (hesap ve azap için) huzura getirilecek olan kimse gibi midir?

60. Bu buyrukla Yüce Allah, kullarını dünyaya karşı düşkün olmamaya, ona aldanmamaya, buna karşılık âhirete arzu duymaya, esas maksat ve isteklerinin âhiret olması gerektiğine teşvik etmekte; insanlara verilen altın, gümüş, hayvan, mal, mülk, kadın, evlat, yiyecekler, içeceklerle zevk alınacak her türlü şeyin, dünya hayatının geçici menfaati ve süsü olduğunu haber vermektedir. Yani kul, bunlarla sınırlı olarak ve hevesi kursakta bırakan kederli şeylerle dolu bir süre içerisinde faydalanır. Övünmek ve riyakârlık için kısa bir süre bunlarla süslenir. Sonra bunlar çabucak yok olup gider, hepsi de bitip tükenir. Bunlara sahip olan kimseye ise bunlardan pişmanlık, zarar ve mahrumiyetten başka bir şey kalmaz. “Allah katında olanlar ise” ebedi nimetler içinde her türlü olumsuzluklardan uzak bir yaşam “daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Hem niteliği itibari ile hem miktarı itibari ile daha üstündür. Ebedîdir ve süreklidir. “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Yani bu ikisini ölçüp biçerek hangisinin tercih edilmeye değer olduğunu ve bu iki yurttan hangisi için çalışmanın daha uygun olduğunu tespit edecek akıllarınız yok mu? u buyruk, kulun aklı oranında âhireti dünyaya tercih edeceğine delildir. Aynı şekilde dünyayı tercih edenin ancak kıt akıllılığından dolayı böyle bir tercihe yöneldiğini göstermektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, dünyayı tercih edenle âhireti tercih edenin âkıbeti arasında bir mukayese yapmak üzere akılları uyarmakta ve şöyle buyurmaktadır:

61. “Kendisine güzel bir vaatte bulunduğumuz ve ona kavuşacak olan kimse...” Yani Rabbinin kendisine vaat ettiği güzel mükafat olan cennet ve ondaki pek büyük nimetlere arzu duyarak amel edip âhiret için gereken şekilde çalışan ve hiç şüphesiz bu amelin mükâfatını görecek olan -çünkü bu vaat, kendisini razı edecek şeyleri yerine getiren ve onu gazaplandıran şeylerden uzak duran kuluna keremi sonsuz, sözü doğru ve sözünden caymayan Allah vermiştir- böyle bir mü’min kişi “hiç kendisine dünya hayatının (geçici) menfaatlerini verdiğimiz” o nedenle de dünyaya dalan, alıp-veren, yiyip-içen, hayvanların faydalandığı gibi faydalanan, dünyası ile meşgul olup âhiretini unutan, Allah’ın hidâyetine yönelmeyen, peygamberlerin izinden gitmeyen ve dünyasından hüsran ve helâkten başka bir azık biriktirmemeyi sürdüren “sonra da Kıyamet günü” hesap için “huzura getirilecek olan kimse gibi midir?” Böyle bir kimse, nefsi için hayır namına bir şey göndermediğine, aksine kendisine zarar verecek her şeyi yaptığına ve bu halde amellerin karşılığının verileceği yurda intikal ettiğine göre onun nasıl bir sonuçla karşılaşacağı beklenir? Acaba ona yapılacak muamele ne olabilir, dersiniz? İşte aklı başında olanlar, tercih edilmeye değer olanı tercih etsin. Bu iki şıktan daha doğru olanı seçsin.

28:62–66Page 393

وَيَوۡمَ يُنَادِيهِمۡ فَيَقُولُ أَيۡنَ شُرَكَآءِيَ ٱلَّذِينَ كُنتُمۡ تَزۡعُمُونَ ٦٢

And [warn of] the Day He will call them and say, "Where are My 'partners' which you used to claim?"

قَالَ ٱلَّذِينَ حَقَّ عَلَيۡهِمُ ٱلۡقَوۡلُ رَبَّنَا هَٰٓؤُلَآءِ ٱلَّذِينَ أَغۡوَيۡنَآ أَغۡوَيۡنَٰهُمۡ كَمَا غَوَيۡنَاۖ تَبَرَّأۡنَآ إِلَيۡكَۖ مَا كَانُوٓاْ إِيَّانَا يَعۡبُدُونَ ٦٣

Those upon whom the word1 will have come into effect will say, "Our Lord, these are the ones we led to error. We led them to error just as we were in error. We declare our disassociation [from them] to You. They did not used to worship [i.e., obey] us."2

وَقِيلَ ٱدۡعُواْ شُرَكَآءَكُمۡ فَدَعَوۡهُمۡ فَلَمۡ يَسۡتَجِيبُواْ لَهُمۡ وَرَأَوُاْ ٱلۡعَذَابَۚ لَوۡ أَنَّهُمۡ كَانُواْ يَهۡتَدُونَ ٦٤

And it will be said, "Invoke your 'partners,'" and they will invoke them; but they will not respond to them, and they will see the punishment. If only they had followed guidance!

وَيَوۡمَ يُنَادِيهِمۡ فَيَقُولُ مَاذَآ أَجَبۡتُمُ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ٦٥

And [mention] the Day He will call them and say, "What did you answer the messengers?"

فَعَمِيَتۡ عَلَيۡهِمُ ٱلۡأَنۢبَآءُ يَوۡمَئِذٖ فَهُمۡ لَا يَتَسَآءَلُونَ ٦٦

But the information1 will be unapparent to them that Day, so they will not [be able to] ask one another.

62- O gün onlara seslenecek ve şöyle buyuracak:“Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” 63. Aleyhlerinde (azap) sözü hak olanlar diyecekler ki: “Rabbimiz! İşte bunlar azdırdığımız kimselerdir. Biz, kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Biz, sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz. Onlar bize ibadet etmiyorlardı.” 64. Yine onlara:“(Allah'a koştuğunuz) ortaklarınıza seslenin/yalvarın” denecek. Onlar da onlara seslenecekler/yalvaracaklar, ama onlar kendilerine karşılık vermeyeceklerdir. Üstelik azabı göreceklerdir. Keşke (dünyada) doğru yola girselerdi… 65- O gün onlara seslenip buyuracak ki:“Peygamberlere ne karşılık verdiniz?” 66- O gün söyleyecek söz, verecek cevap bulamayacaklar ve birbirlerine soru da soramayacaklardır.

62. Yüce Allah, bu buyruğu ile kıyamet gününde insanlara neyi soracağını, onları her şeyin esasını teşkil eden Allah’a ibadet ve peygamberlerin çağrısını kabul konusunda sorgulayacağını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“O gün onlara” yani kendisine başkalarını ortak koşarak o varlıklara ibadet eden, onların fayda vermelerini ve kendilerine gelecek zararları önlemelerini uman kimselere, bu tapındıkları varlıkların acizliklerini, kendilerinin de sapıklıklarını açıklamak üzere:“seslenecek ve şöyle buyuracak: “Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” üce Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Ancak onlar, kendi zanları, delilsiz iddia ve iftiraları sonucu bunu ileri sürmüşlerdir. Bundan dolayı:“iddia ettiğiniz ortaklarım” buyurmaktadır. Hani, bunlar nerede? Bunların faydaları nerede? Sizden zararları önlemeleri nerede? ilindiği gibi böyle bir durumda tapındıkları varlıkların ve onlara bağladıkları umutların boş ve batıl olduğunu, zatları itibari ile gerçek olmadıklarını, umutlarının yersiz olduğunu açıkça görecekler ve kendileri aleyhine sapık ve azgın olduklarını itiraf edeceklerdir. O nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 63. “Aleyhlerinde (azap) sözü hak olanlar” küfürde ve kötülükte baş ve önder olanlar, hem kendilerinin azgınlıklarını, hem de başkalarını azdırdıklarını ikrar ve itiraf ederek “diyecekler ki: Rabbimiz! İşte bunlar” bize uyan “azdırdığımız kimselerdir. Biz, kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık.” Yani hepimiz azgınlıkta ortağız ve hepimize azap sözü hak olmuştur. “Biz, sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz.” Biz, onların ibadetlerinden uzağız. Yani onların amellerinden de kendilerinden de uzağız. “Onlar bize ibadet etmiyorlardı.” Aksine onlar ancak şeytanlara ibadet ediyorlardı.

64. “Yine onlara” kendilerinden dünyada fayda umduğunuz üzere “ortaklarınıza seslenin/yalvarın, denecek.” İbadet eden kimsenin ibadet ettiği kimseye son derece muhtaç olacağı o oldukça zor zamanda onları çağırmaları emrolunacak. “Onlar da onlara” kendilerine fayda sağlamaları yahut da Allah’ın azabından bir miktarını olsun geri savmaları için “seslenecekler/yalvaracaklar, ama onlar kendilerine karşılık vermeyeceklerdir.” Böylelikle kâfirler, yalan söylediklerini ve cezayı hak ettiklerini anlayacaklardır. “Üstelik” daha önceden yalanladıkları ve inkâr ettikleri o azabı kendi gözleri ile “göreceklerdir.”“Keşke (dünyada) doğru yola girselerdi.” Yani o zaman o durum başlarına gelmez ve dünyada hidâyete ulaştıkları gibi ahirette de cennete götüren yola iletilirlerdi. Fakat dünyada hidâyete gelmediklerinden âhirette de cennete hidâyet olunmayacaklardır.

65. “O gün onlara seslenip buyuracak ki: Peygamberlere ne karşılık verdiniz?” Onları doğruladınız mı, onlara uydunuz mu, yoksa onları yalanlayıp muhalefet mi ettiniz? 66. “O gün söyleyecek söz, verecek cevap bulamayacaklar ve birbirlerine soru da soramayacaklardır.” Yani böyle bir soruya doğru cevap veremeyecekler, doğru cevabı verme imkânları da olmayacak. Bilindiği gibi böyle bir konumda hale uygun olan doğru cevabı açıklamaktan başka bir şeyin faydası olmayacaktır ki bu cevap da: Biz iman ederek ve emirlerine bağlanarak onlara karşılık verdik, şeklindedir. Ancak onlar, peygamberleri yalanladıklarını, emirlerine karşı inat ettiklerini bildiklerinden hiçbir şey söyleyemeyeceklerdir. Birbirlerine soru sormalarına, kendi aralarında yalan dahi olsa ne cevap vereceklerine dair görüş alış-verişinde bulunmalarına da imkân olmayacaktır.

28:67Page 393

فَأَمَّا مَن تَابَ وَءَامَنَ وَعَمِلَ صَٰلِحٗا فَعَسَىٰٓ أَن يَكُونَ مِنَ ٱلۡمُفۡلِحِينَ ٦٧

But as for one who had repented, believed, and done righteousness, it is expected [i.e., promised by Allāh] that he will be among the successful.

67- Tevbe eden, iman edip salih amel işleyenlere gelince onlar, kurtuluşa erenlerden olmayı umabilirler.

67. Yüce Allah, insanların tapındıkları mabudlarına ve peygamberlerine dair sorgulanacaklarını söz konusu ettikten sonra kulu, Allah’ın azabından kurtaracak yolu söz konusu etmektedir. Şüphe ve masiyetlerden tevbe etmek, Allah’a iman edip O’na ibadet etmek, peygamberlerine iman ederek onları tasdik etmek, peygamberlerine uyarak salih amel işlemekten başka bir kurtuluş yolu olmadığını da zikrederek şöyle buyurmaktadır:“Tevbe eden, iman edip salih amel işleyenlere gelince onlar” bu hasletleri kendisinde toplayan kimseler “kurtuluşa erenlerden” istediklerini elde ederek başarıya ulaşan ve korktuklarından da kurtulan kimselerden “olmayı umabilirler.” Bunlar olmaksızın ise kurtuluş imkanı yoktur.

28:68–70Page 393

وَرَبُّكَ يَخۡلُقُ مَا يَشَآءُ وَيَخۡتَارُۗ مَا كَانَ لَهُمُ ٱلۡخِيَرَةُۚ سُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ وَتَعَٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِكُونَ ٦٨

And your Lord creates what He wills and chooses; not for them was the choice. Exalted is Allāh and high above what they associate with Him.

وَرَبُّكَ يَعۡلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمۡ وَمَا يُعۡلِنُونَ ٦٩

And your Lord knows what their breasts conceal and what they declare.

وَهُوَ ٱللَّهُ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَۖ لَهُ ٱلۡحَمۡدُ فِي ٱلۡأُولَىٰ وَٱلۡأٓخِرَةِۖ وَلَهُ ٱلۡحُكۡمُ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ ٧٠

And He is Allāh; there is no deity except Him. To Him is [due all] praise in the first [life] and the Hereafter. And His is the [final] decision, and to Him you will be returned.

68- Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçme yetkileri yoktur. Allah, onların şirk koştuklarından/koşmalarındna yüce ve münezzehtir. 69- Rabbin, hem göğüslerinin gizlediklerini hem de açığa vurduklarını elbette bilir. 70- O, kendisinden başka hiçbir (hak) ilâh bulunmayan Allah’tır. Dünyada da âhirette de hamd O’na mahsustur. Hüküm de yalnız O’nundur. Siz de yalnız O’na döndürüleceksiniz.

68. Yüce Allah, bütün mahlukatı kendisinin yarattığını, meşîetinin bütün yaratıklar hakkında geçerli olduğunu, özellikle de birtakım kişileri, emirleri, zamanları ve mekânları kendisinin tek başına seçip tercih ettiğini vurgulamaktadır. Hiçbir kimsenin emir verme ve herhangi bir tercihte bulunma yetkisi yoktur. Yüce Allah, müşriklerin O’na ortak koştukları bütün ortaklardan, yardımcılardan, evlattan, eşten ve buna benzer her türlü ortaktan yüce ve münezzehtir. 69-70. O, kalplerde saklı olanları da açığa vurulanları da bilendir. Dünyada da âhirette de hak ma’bud yalnızca O’dur. Sahip olduğu bütün celal ve cemal sıfatları, kullarına ve yaratılmışlara bağışlamış olduğu her türlü ihsan ve lütuflarından dolayı hamd, yalnız O’nadır. Dünyada da âhirette de yegane hükümran O’dur. Bütün yaratıkları hakkında geçerli olan kaderi hükmü ile de bütün şer’i hükümlerin, emir ve yasakların kaynağı olan dini hükümleri ile de dünyada hükmeden tek hakim O’dur. Âhirette de hem kaderî hükmü ile hem de cezaî (amellerin karşılığını veren) hükmü ile hükmedecek olan O’dur. Bundan dolayı:“Siz de yalnız O’na döndürüleceksiniz” buyurmaktadır. Sizin her birinizi, ameli hayır ve şer türünden her ne ise ona göre mükâfatlandıracak ya da cezalandıracak olan O’dur.

28:71–73Page 394

قُلۡ أَرَءَيۡتُمۡ إِن جَعَلَ ٱللَّهُ عَلَيۡكُمُ ٱلَّيۡلَ سَرۡمَدًا إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ مَنۡ إِلَٰهٌ غَيۡرُ ٱللَّهِ يَأۡتِيكُم بِضِيَآءٍۚ أَفَلَا تَسۡمَعُونَ ٧١

Say, "Have you considered:1 if Allāh should make for you the night continuous until the Day of Resurrection, what deity other than Allāh could bring you light? Then will you not hear?"

قُلۡ أَرَءَيۡتُمۡ إِن جَعَلَ ٱللَّهُ عَلَيۡكُمُ ٱلنَّهَارَ سَرۡمَدًا إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ مَنۡ إِلَٰهٌ غَيۡرُ ٱللَّهِ يَأۡتِيكُم بِلَيۡلٖ تَسۡكُنُونَ فِيهِۚ أَفَلَا تُبۡصِرُونَ ٧٢

Say, "Have you considered: if Allāh should make for you the day continuous until the Day of Resurrection, what deity other than Allāh could bring you a night in which you may rest? Then will you not see?"

وَمِن رَّحۡمَتِهِۦ جَعَلَ لَكُمُ ٱلَّيۡلَ وَٱلنَّهَارَ لِتَسۡكُنُواْ فِيهِ وَلِتَبۡتَغُواْ مِن فَضۡلِهِۦ وَلَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ ٧٣

And out of His mercy He made for you the night and the day that you may rest therein and [by day] seek from His bounty and [that] perhaps you will be grateful.

71- De ki:“Söyleyin bakalım; eğer Allah kıyamet gününe kadar üzerinizde geceyi sürekli kılacak olsa Allah’tan başka size aydınlık getirecek ilah kimdir? Hâlâ dinlemeyecek misiniz?” 72- De ki:“Söyleyin bakalım; eğer Allah Kıyamet gününe kadar üzerinizde gündüzü sürekli kılacak olsa Allah’tan başka size içinde dinleneceğniz geceyi getirecek ilâh kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?” 73- O, (size olan) rahmetinden dolayı geceyi ve gündüzü sizin için (birinde) sükûn bulasınız (diğerinde) lütfundan (rızkınızı) arayasınız ve şükredesiniz diye yaratmıştır.

71-73. Yüce Allah, bu buyrukları ile kullara olan lütfunu hatırlatmakta ve böylelikle onları kendisine şükretmeye, O’na kulluklarının gereğini yerine getirmeye ve hakkını ifa etmeye çağırmaktadır. ünkü rahmetinin bir tecellisi olarak, Allah’ın lütfundan aramaları, rızık ve geçimlerini aydınlık içerisinde elde etmek üzere yayılmaları için gündüzü O yaratmıştır. Geceyi de onda dinlensinler ve sükûn bulsunlar, bedenleri ve ruhları gündüzün yaptıkları işlerin yorgunluğundan arınsın diye yaratmıştır. Bu, O’nun kullarına lütuf ve rahmetinin bir tecellisidir. Bunlardan herhangi birisini yaratmaya kimin gücü yeter? “Hâlâ” Allah’ın öğütlerini ve âyetlerini kavrayış, kabul ve itaat ile “dinlemeyecek misiniz?”“De ki: Söyleyin bakalım; eğer Allah Kıyamet gününe kadar üzerinizde gündüzü sürekli kılacak olsa Allah’tan başka size içinde dinleneceğniz geceyi getirecek ilâh kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?” İbret alınacak yerleri ve ilâhî belgeleri ihtiva eden hususları görüp de basiretleriniz aydınlanmayacak ve dosdoğru yolu izlemeyecek misiniz? üce Allah gece ile ilgili olarak “hâlâ dinlemeyecek misiniz?” buyururken, gündüz hakkında “hâlâ görmeyecek misiniz?” buyurmaktadır. Çünkü işitme organı, geceleyin görme organından daha fazla etkindir. Gündüz de bunun aksi söz konusudur. u âyet-i kerimelerde kulun, Allah’ın nimetleri üzerinde düşünmesi, bunlara basiretle eğilmesi ve yoklukları halinde durumunun ne olacağı üzerinde tefekkür etmesi gerektiğine dikkat çekilmektedir. Kul var olan bir şeyi yokluğu ile mukayese edecek olursa, ilâhî lütfun önemini kavrar. Alışkanlıklar gereği bunları kanıksayıp da onların böyle geldiği ve geldiği gibi de devam edeceğini zanneden, kalbi körelip Allah’a nimetleri dolayısı ile senâda bulunmayan, her zaman bunları görmeye ihtiyacı bulunduğunun farkına varmayan kimsenin hali ise böyle değildir. Böyle bir kimsenin aklından şükür de zikir de geçmez.

28:74–75Page 394

وَيَوۡمَ يُنَادِيهِمۡ فَيَقُولُ أَيۡنَ شُرَكَآءِيَ ٱلَّذِينَ كُنتُمۡ تَزۡعُمُونَ ٧٤

And [warn of] the Day He will call them and say, "Where are My 'partners' which you used to claim?"

وَنَزَعۡنَا مِن كُلِّ أُمَّةٖ شَهِيدٗا فَقُلۡنَا هَاتُواْ بُرۡهَٰنَكُمۡ فَعَلِمُوٓاْ أَنَّ ٱلۡحَقَّ لِلَّهِ وَضَلَّ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يَفۡتَرُونَ ٧٥

And We will extract from every nation a witness and say, "Produce your proof," and they will know that the truth belongs to Allāh, and lost from them is that which they used to invent.

74- O gün onlara seslenecek ve şöyle buyuracak:“Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” 75- (O gün) her ümmetten bir şahit çıkartacağız ve: “Haydi, delilinizi getirin!” diyeceğiz. Böylece onlar hakkın, Allah’ın olduğunu bilecekler ve uydurdukları şeyler de kaybolup gidecektir.

74. “O gün onlara” Yani kıyamet günü Yüce Allah, kendisine başkasını denk tutan, ortakları bulunduğunu iddia eden, bu ortakların ibadete hak sahibi olduklarını, fayda ve zarar verebildiklerini ileri süren müşriklere “seslenecek” onların bu batıl iddialarındaki cüretkârlıklarını, yalanlarını ve kendi kendilerini de yalanlayışlarını ortaya çıkaracak ve “şöyle buyuracak: “Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” Yani onların bu iddialarının gerçekle bir ilgisi yoktur. Delilsiz, sırf kendi kanaatleri ile böyle bir iddiada bulunuyorlar. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah'ın dışında birtakım ortaklara yalvaranlar aslında onlara uymuyorlar. Onlar, ancak zanna uyuyorlar ve ancak yalan söylüyorlar.”(Yunus, 10/66) 75. Müşrikler ve koştukları ortaklar bir araya geldiklerinde Yüce Allah, yalanlayıcı ümmetler arasında bulunan “her ümmetten” dünyada cereyan eden şirklerine ve itikatlarına tanıklıkta bulunacak “bir şahit” çıkartacaktır. Bunlar, seçilmiş kimseler olacaklardır. ani Biz yalanlayanların ileri gelenleri arasından onlar namına davalarını sürdürecek ve yoldaşları adına mücadele edecek kimseleri -ki hepsi aynı yol üzere idiler- seçeriz. Muhakeme olunmak üzere ortaya çıkacakları vakit de “deriz ki: Haydi delilinizi getirin!” Yani koştuğunuz şirkin doğruluğuna dair delilinizi ve belgenizi ortaya koysun! Bunu size Biz mi emrettik? Peygamberlerim size böyle bir şeyi emretti mi? Siz bunu Benim kitaplarımdan herhangi birisinde mi buldunuz? Bunlar arasında uluhiyetin bir kısmını olsun hak eden herhangi bir kimse var mıdır? Uydurma ilâhların size bir faydası var mı? Yahut size gelecek Allah’ın azabını önleyebiliyorlar mı? Size sağlayacakları bir yarar var mı? Eğer böyle bir imkânları varsa hadi bunu yapsınlar, eğer buna güçleri yetiyorsa haydi size bunu göstersinler! şte o vakit sözlerinin batıl ve tutarsız olduğunu “böylece hakkın, Allah’ın olduğunu bilecekler.” Kendilerinin bu davada haksız olduklarını anlayacaklar, ileri sürecekleri bir delilleri kalmayacak, buna karşılık Allah’ın delili galip gelmiş olacaktır. “ve uydurdukları şeyler de kaybolup gidecektir.” Yalanları, uydurmaları yok olacak, mahvolup gidecektir. Yüce Allah’ın, haklarında adaletle hüküm verdiğini bileceklerdir. Çünkü O, sadece hak eden ve azaba müstehak olan kimseleri cezalandıracaktır.

28:76–82Page 394

۞ إِنَّ قَٰرُونَ كَانَ مِن قَوۡمِ مُوسَىٰ فَبَغَىٰ عَلَيۡهِمۡۖ وَءَاتَيۡنَٰهُ مِنَ ٱلۡكُنُوزِ مَآ إِنَّ مَفَاتِحَهُۥ لَتَنُوٓأُ بِٱلۡعُصۡبَةِ أُوْلِي ٱلۡقُوَّةِ إِذۡ قَالَ لَهُۥ قَوۡمُهُۥ لَا تَفۡرَحۡۖ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يُحِبُّ ٱلۡفَرِحِينَ ٧٦

Indeed, Qārūn was from the people of Moses, but he tyrannized them. And We gave him of treasures whose keys would burden a band of strong men; thereupon his people said to him, "Do not exult. Indeed, Allāh does not like the exultant.

وَٱبۡتَغِ فِيمَآ ءَاتَىٰكَ ٱللَّهُ ٱلدَّارَ ٱلۡأٓخِرَةَۖ وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ ٱلدُّنۡيَاۖ وَأَحۡسِن كَمَآ أَحۡسَنَ ٱللَّهُ إِلَيۡكَۖ وَلَا تَبۡغِ ٱلۡفَسَادَ فِي ٱلۡأَرۡضِۖ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يُحِبُّ ٱلۡمُفۡسِدِينَ ٧٧

But seek, through that which Allāh has given you, the home of the Hereafter; and [yet], do not forget your share of the world. And do good as Allāh has done good to you. And desire not corruption in the land. Indeed, Allāh does not like corrupters."

قَالَ إِنَّمَآ أُوتِيتُهُۥ عَلَىٰ عِلۡمٍ عِندِيٓۚ أَوَلَمۡ يَعۡلَمۡ أَنَّ ٱللَّهَ قَدۡ أَهۡلَكَ مِن قَبۡلِهِۦ مِنَ ٱلۡقُرُونِ مَنۡ هُوَ أَشَدُّ مِنۡهُ قُوَّةٗ وَأَكۡثَرُ جَمۡعٗاۚ وَلَا يُسۡـَٔلُ عَن ذُنُوبِهِمُ ٱلۡمُجۡرِمُونَ ٧٨

He said, "I was only given it because of knowledge I have." Did he not know that Allāh had destroyed before him of generations those who were greater than him in power and greater in accumulation [of wealth]? But the criminals, about their sins, will not be asked.1

فَخَرَجَ عَلَىٰ قَوۡمِهِۦ فِي زِينَتِهِۦۖ قَالَ ٱلَّذِينَ يُرِيدُونَ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا يَٰلَيۡتَ لَنَا مِثۡلَ مَآ أُوتِيَ قَٰرُونُ إِنَّهُۥ لَذُو حَظٍّ عَظِيمٖ ٧٩

So he came out before his people in his adornment. Those who desired the worldly life said, "Oh, would that we had like what was given to Qārūn. Indeed, he is one of great fortune."

وَقَالَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡعِلۡمَ وَيۡلَكُمۡ ثَوَابُ ٱللَّهِ خَيۡرٞ لِّمَنۡ ءَامَنَ وَعَمِلَ صَٰلِحٗاۚ وَلَا يُلَقَّىٰهَآ إِلَّا ٱلصَّٰبِرُونَ ٨٠

But those who had been given knowledge said, "Woe to you! The reward of Allāh is better for he who believes and does righteousness. And none are granted it except the patient."

فَخَسَفۡنَا بِهِۦ وَبِدَارِهِ ٱلۡأَرۡضَ فَمَا كَانَ لَهُۥ مِن فِئَةٖ يَنصُرُونَهُۥ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَمَا كَانَ مِنَ ٱلۡمُنتَصِرِينَ ٨١

And We caused the earth to swallow him and his home. And there was for him no company to aid him other than Allāh, nor was he of those who [could] defend themselves.

وَأَصۡبَحَ ٱلَّذِينَ تَمَنَّوۡاْ مَكَانَهُۥ بِٱلۡأَمۡسِ يَقُولُونَ وَيۡكَأَنَّ ٱللَّهَ يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦ وَيَقۡدِرُۖ لَوۡلَآ أَن مَّنَّ ٱللَّهُ عَلَيۡنَا لَخَسَفَ بِنَاۖ وَيۡكَأَنَّهُۥ لَا يُفۡلِحُ ٱلۡكَٰفِرُونَ ٨٢

And those who had wished for his position the previous day began to say, "Oh, how Allāh extends provision to whom He wills of His servants and restricts it! If not that Allāh had conferred favor on us, He would have caused it to swallow us. Oh, how the disbelievers do not succeed!"

76- Kârûn, Mûsâ’nın kavminden idi, fakat onlara karşı azgınlık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi. Bir keresinde kavmi ona şöyle demişti:“Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” 77- “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et; dünyadan da nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de (başkalarına) ihsan et! Yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” 78. Dedi ki:“Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir? Suçlulara günahları sorulmaz. 79- Derken Karun, tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki:“Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” 80- Kendilerine ilim verilenler ise şöyle dediler:“Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın mükafatı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” 81- Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı. 82- Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler de şöyle demeye başladılar:“Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır, (bunu nasıl unuttuk)! Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi. Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!”

76. Yüce Allah, Kârûn’un durumunu, neler yaptığını, ona neler yapıldığını, kendisine nasıl öğüt ve nasihat verildiğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kârûn, Mûsâ’nın kavminden” yani çağdaşlarına üstün kılınmış, Yüce Allah’ın kendilerine pek çok lütuf ihsan etmiş olduğu, bu bakımdan istikamet üzere olmaları gereken İsrailoğullarından “idi.” Ama Kârûn denilen bu şahıs, kavminin izlediği yoldan saparak “onlara karşı azgınlık etti.” Kendisine verilen ve onu taşkınlığa iten pek çok mallar sebebi ile azdı. “Biz ona öyle hazineler” o kadar çok mal “vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi.” Âyet-i kerimede (“topluluk” diye meal verilen) “العصبة”; dokuz, on ya da yedi kişi vb. sayıdaki şahıslar hakkında kullanılır. Yani onun hazinelerinin anahtarları dahi güçlü bir topluluğun taşıyamayacağı kadar ağırdı. Anahtarları böyle iken ya hazinelerin kendisi ne kadardır?! “Bir keresinde kavmi ona” öğüt vermek ve azgınlık etmekten sakındırmak maksadı ile “şöyle demişti: Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” Yani sen, şu çok miktardaki dünyalık dolayısı ile şımarıp övünme! Bu dünyalık seni âhiretinden oyalayarak alıkoymasın. Şüphesiz Allah, dünya sevgisine yönelmiş ve dünyalık ile şımaran kimseleri sevmez.

77. “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et!” Yani sen başkalarının sahip olmadığı mallar dolayısı ile âhiret yurdunu kazanma imkânına sahipsin. Bu sahip olduğun servetle Allah’ın nezdindeki mükâfatları ara. Tasaddukta bulun. Sadece arzuladığın şeyleri elde etmekle, lezzet verici şeyleri ele geçirmekle yetinme. “Dünyadan da nasibini unutma.” Yani biz, sana malının tümünü sadaka vererek beş parasız kal demiyoruz. Aksine âhiretin için infak et, ama dünyadan da dinine dokunmayacak, âhiretine zarar vermeyecek şekilde faydalan. u mallarla “Allah sana ihsan ettiği gibi sen de” Allah’ın kullarına “ihsan et!” Büyüklük taslayarak, Allah’a isyanı gerektiren işler yaparak ve nimetlere dalıp o nimetleri ihsan edeni unutarak “yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” Bilakis bundan dolayı onları en ağır bir şekilde cezalandırır.

78. Kârûn, onların öğütlerini reddederek ve Rabbinin nimetini de inkâr ederek “dedi ki: Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” Yani ben, bu malları kendim çalışarak kazandım. Kazanma yollarını bilerek ve bu konudaki becerim ile bunları elde ettim. Yahut Allah benim halimi ve benim buna layık olduğumu bildiği için bunları vermiştir. Allah’ın bana verdiği şeylere dair siz ne diye bana öğüt veriyorsunuz ki? Yüce Allah da verdiği dünyalığın, verilen kimsenin halinin iyiliğine delil teşkil etmeyeceğini belirterek şöyle buyurmaktadır:“O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir?” Kendisi gibileri de ondan daha büyükleri de -helâk edilmelerini gerektirecek işleri yaptıkları zaman- helâk etmek bizm sünnetimiz/kanunumuz olduğuna göre onu helâk etmemize engel nedir? “Suçlulara günahları sorulmaz.” Aksine Yüce Allah, onları bildiği hallerine uygun olarak cezalandırır ve azaba uğratır. Kendileri her ne kadar kendilerinin iyi kimseler olduklarını ileri sürseler, kurtulacaklarına dair şahitlik etseler dahi bu sözleri makbul değildir. Onların bu sözleri hiçbir şekilde onlara gelecek azabı geri çevirmez. Çünkü onların günahları gizli saklı değildir. Bu günahlarını inkâr etmelerinin bir manası da yoktur.

79. Kârûn, inat ve azgınlığını sürdürmeye devam etti. Kavminin nasihatini kabul etmeyerek şımarıklığını sürdürdü. Kendi kendisini beğenmeye devam etti ve kendisine verilen mallara aldandı. “Derken” bir gün “tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı.” Yani dünya hallerinden en üstün görüldüğü bir halde çıktı. Onun pek çok malı vardı. O bakımdan mümkün olan en ileri derecede hazırlandı ve süslendi. nun gibi bir kimsenin süslenişi de normalde hayret verici olur. Zira o, dünyanın her türlü süsünü, allısını pullusunu, övünülecek her bir şeyini ihtiva edecek şekilde süslenir. öyle bir halde süslendiğinde de gözler ona dikildi. Onun kılık kıyafeti, kalpleri dondurdu, zinetleri ruhları cezbetti. Onun bu halini görenler de iki kısma ayrıldı. Her bir kısım da gayret ve arzusu doğrultusunda sözler söyledi:“Dünya hayatını isteyenler” yani iradeleri dünyaya bağlanıp nihai hedefleri orası olan ve onun dışında bir şey istemeyenler “dediler ki: Keşke Kârûn’a verilenlerin” dünyalıkların, malların ve servetlerin “bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” vet, durum onların arzuladıkları noktada bitse idi, dünyanın ötesinde âhiret yurdu da olmamış olsaydı, gerçekten onun büyük bir nasip sahibi olduğu şeklindeki sözleri doğru olurdu. Çünkü ona verilen dünyalık, dünya nimetleri ile nimetlenmenin en ileri derecesi idi. Bu yolla o, bütün isteklerini elde edebiliyordu. O bakımdan bu büyük nasip, onların hedeflerine göre büyük idi. ihai hedefi bu olan, bütün istekleri bundan ibaret olan kimse, elbetteki düşük bir şey talep ediyor ve en basit maksada yöneliyor demektir. O nedenle böyle bir kimsenin üstün maksatlara ve oldukça değerli hedeflere doğru yükselmesi, asgari derecede bile söz konusu olmaz.

80. Bu gruba karşılık “kendilerine ilim verilenler ise” yani varlığın hakikatini bilenler, diğerleri dünyanın dış görünüşüne bakarken kendileri iç yüzüne bakanlar, kendi hallerinden yakınan ve bundan dolayı Kârûn’un halinin bir benzerinin kendilerinin olmasını temenni eden kimselerin söyledikleri sözleri reddederek ve bundan dolayı da hallerine acıyarak “dediler ki: Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için” şu sizin temenni edip arzuladığınız şeylere oranla “Allah’ın” dünyada O’na ibadetin lezzeti, O’nu sevmek, O’na yönelmek, O’nun gösterdiği hedeflere koşmak gibi dünyevi, ahirette de içinde canların çektiği, gözlerin zevk aldığı her şey bulunan cennetteki uhrevi “mükafatı”, sizin bu temenni ettiğiniz ve arzuladığınız şeylerden “daha hayırlıdır.” İşte işin gerçeği budur. ncak bu gerçeği bilen herkes bu gerçeğe yönelmez. Böyle bir şeye kavuşma muvaffakiyetini elde edenlerin kim olduğuna gelince “ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” Kendilerini Allah’a itaate adayan, masiyetlerinden uzak duran, acı ve ızdırap verici takdirlere karşı sabreden, dünyanın çekiciliklerine ve arzularına karşı direnerek dünyanın kendilerini Rablerine yönelmekten alıkoyamadığı, kendileri ile yaratılış maksatları arasına engel olarak giremediği kimseler bu noktaya ulaşabilirler. İşte böyleleri, Allah’ın vereceği mükâfatları dünyanın fani mükâfatlarına tercih ederler.

81. Kârûn’un azgınlık ve şımarması en ileri derecesine ulaşınca, onun nezdinde dünya bütün süsü ile arzulanan bir şey haline gelip de dünyayı beğenmesi en ileri noktaya ulaştığında azap, ansızın onu yakalayıverdi. “Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik.” Çünkü ceza, amelin türündendir. O, Allah’ın kullarına karşı kendisini üstün ve yüce görünce Allah da onu aşağıların aşağısına indirdi. Hem kendisini hem de kendisi ile böbürlendiği köşkünü, eşyasını ve diğer tüm mallarını da beraber… “O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı.” Herhangi bir topluluk, hizmetçi ya da askerlerin ona yardımı olmadı. “kendi kendisini de kurtaramadı.” Yani kendisine azap geldiğinde ne kendi kendisine yardım edebildi, ne de başkasının yardımını alabildi.

82. “Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler” dünya hayatını isteyerek: “Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa” diyen o kimseler, üzülerek, ibret alarak ve kendilerine de azap gelir korkusu ile “demeye başladılar: “Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır.” O halde biz şunu öğrendik: O’nun Kârûn’a geniş rızık vermiş olması, Kârûn’un hayırlı bir kimse olduğunu göstermez. Biz, “Gerçekten de o (dünyadan yana) çok nasipli!” sözümüzde yanılmışız. “Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı” ve söylediğimiz sözlerden ötürü bizi cezalandırmamam lütuf ve ihsanı olmasaydı “elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi.” öylece Kârûn’un helâk edilmesi kendisi için bir ceza, başkaları için bir ibret ve öğüt olmuştu. Öyle ki onun yerinde olmayı temenni ederek ona gıpta edenler dahi pişman olmuşlar ve önceki kanaatlerini değiştirmişlerdir. “Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!” Ne dünyada ne de âhirette...

28:83Page 395

تِلۡكَ ٱلدَّارُ ٱلۡأٓخِرَةُ نَجۡعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوّٗا فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَا فَسَادٗاۚ وَٱلۡعَٰقِبَةُ لِلۡمُتَّقِينَ ٨٣

That home of the Hereafter We assign to those who do not desire exaltedness upon the earth or corruption. And the [best] outcome is for the righteous.

83- İşte şu âhiret yurdunu Biz, yeryüzünde ne zorbalık ne de bozgunculuk istemeyenlere veririz. Güzel âkıbet, takvâ sahiplerinindir.

83. Yüce Allah; Kârûn’u, ona verilen dünyalığı, onun âkıbetini, kendilerine ilim verilen kimselerin:“İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın mükafatı daha hayırlıdır” dediklerini söz konusu ettikten sonra âhiret yurduna yönelmeyi teşvik edip ona ulaştıran yolu bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: “İşte şu” Yüce Allah’ın kitaplarında haber verdiği ve peygamberlerin bildirdiği, her türlü nimeti ihtiva eden, hevesi kursakta bırakan her türlü etkenden de uzak olan “âhiret yurdunu Biz, yeryüzünde ne zorbalık ne de bozgunculuk istemeyenlere” ebedi kalacakları bir yurt olmak üzere “veririz.” nların, yeryüzünde Allah’ın kullarına karşı zorbalık etmek, kullara ve hakka karşı büyüklük taslamak gibi bir istekleri yoktur; kaldı ki böyle bir maksatla çalışmaları nasıl düşünülebilir? ozgunculuk/fesat, bütün günah çeşitlerini kapsayan bir tabirdir. Onların yeryüzünde zorbalık ve bozgunculuk çıkarma istekleri dahi olmadığına göre onların isteklerinin, Allah’a yönelik olması, maksatlarının âhiret yurdu olması kaçınılmaz bir şeydir. Yine onların hali de Allah’ın kullarına karşı alçak gönüllülük, hakka bağlılık ve salih amel işlemekten ibaret olur. şte güzel âkıbete nail olacak gerçek takvâ sahipleri de bunlardır. Bundan dolayı devamla şöye buyrulmaktadır: Sürekli olarak devam edecek kurtuluş ve başarı demek olan “güzel âkıbet takvâ sahiplerinindir.” nların dışında kalan kimseler, kısmen üstün olsalar ve rahata erişseler dahi bu, uzun süre devam etmez, aksine kısa bir süre sonra yok kaybolur gider. yet-i kerimedeki bu tahsis edici ifadeden şunu anlıyoruz ki yeryüzünde zorbalık yahut bozgunculuk etmek isteyen kimselerin, âhiret yurdunda herhangi bir payları olmayacaktır. Onların âhirette en ufak bir mükâfatları da söz konusu olmayacaktır.

28:84Page 395

مَن جَآءَ بِٱلۡحَسَنَةِ فَلَهُۥ خَيۡرٞ مِّنۡهَاۖ وَمَن جَآءَ بِٱلسَّيِّئَةِ فَلَا يُجۡزَى ٱلَّذِينَ عَمِلُواْ ٱلسَّيِّـَٔاتِ إِلَّا مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ٨٤

Whoever comes [on the Day of Judgement] with a good deed will have better than it; and whoever comes with an evil deed - then those who did evil deeds will not be recompensed except [as much as] what they used to do.

84- Kim iyilikle gelirse ona ondan daha iyisi vardır. Kim de kötülükle gelirse (bilsin ki) kötülükleri işleyenlere ancak yaptıklarının karşılığı verilir.

84. Yüce Allah, lütfunun kat kat olduğunu, adaletinin de mükemmel ve eksiksiz olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kim iyilikle gelirse” burada amel eden kimsenin, yaptığı iyiliği ahirette getirmesi şart koşulmuştur. Çünkü kişi, bazen iyi bir iş yapmakla birlikte bu iyiliğin kabul edilmesini engelleyecek yahut onu boşa çıkartacak bir iş de yapabilir. O nedenle böyle bir kimse kıyamette iyilik/hasene ile gelemez. Hasene; Allah ve Rasûlünün emretmiş olduğu gizli ve açık, gerek Allah’ın hakları ile gerek kulların hakları ile alâkalı bütün söz ve amelleri kapsayan bir isimdir. şte bu şekilde kim iyilik yaparsa “ona ondan daha iyisi vardır.” Daha büyük, daha değerli bir mükâfat vardır. Bir başka âyet-i kerimede:“Onun için on misli vardır”(el-Enam, 6/160) buyurulmaktadır. O halde bir iyiliğin bu şekilde katlanması muhakkak gerçekleşecektir. Bununla birlikte bu katlamanın daha fazla olmasını gerektirecek birtakım sebepler de bulunabilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Allah dilediğine kat kat verir. Allah Vâsi’dir (bol bol verendir), çok iyi bilendir.”(el-Bakara, 2/261) üce Allah, amelde bulunan kimsenin haline, ameline, amelinin menfaatine, durumuna ve yapıldığı yere göre mükâfatı kat kat verir. “Kim de kötülükle gelirse” kötülük/seyyie, şeriat koyucunun haram kılma anlamında yasakladığı her fiildir. “(bilsin ki) kötülükleri işleyenlere ancak yaptıklarının karşılığı verilir.” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: “İyilikle gelene bunun on misli vardır, bir günah ile gelen ise ancak onun benzeri ile cezalandırılır. Onlara zulmedilmez.”(el-En’âm, 6/160)

Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
Layout

Читать на русском