As-Sa'diAl‑Ahzab · 33:36–54

As-Sa'di · Tafsir · in Turkish

Al-Ahzab 33:36–54

33:36Page 423

وَمَا كَانَ لِمُؤۡمِنٖ وَلَا مُؤۡمِنَةٍ إِذَا قَضَى ٱللَّهُ وَرَسُولُهُۥٓ أَمۡرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ ٱلۡخِيَرَةُ مِنۡ أَمۡرِهِمۡۗ وَمَن يَعۡصِ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥ فَقَدۡ ضَلَّ ضَلَٰلٗا مُّبِينٗا ٣٦

It is not for a believing man or a believing woman, when Allāh and His Messenger have decided a matter, that they should [thereafter] have any choice about their affair. And whoever disobeys Allāh and His Messenger has certainly strayed into clear error.

36- Allah ve Rasûlü herhangi bir işi hükme bağladığında artık hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadının o işte (başka bir) tercihte bulunma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse şüphesiz o, apaçık bir şekilde sapmış olur.

36. “Allah ve Rasûlü” herhangi “bir işi hükme bağladığında” ona dair kesin emir verip gereğinin yerine getirilmesini istediğinde “artık hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadının o işte” isterlerse onu yapma istemezlerse yapmama şeklinde “(başka bir) tercihte bulunma hakları yoktur.” Yani iman sıfatına sahip olan bir kimseye yakışan tek şey, Allah ve Rasûlünün razı olacağı şeyleri çabucak yerine getirmek, Allah ve Rasûlünü gazaplandıracak şeylerden kaçıp emirlerine uymak ve yasaklarından uzak durmaktır. Mümin erkek ve kadına bundan başkası yaraşmaz. Çünkü onlar, Allah Rasûlünün kendi nefislerinden daha önce geldiğini bilirler. O bakımdan kendi arzu ve heveslerini hiçbir zaman Allah’ın ve Rasûlünün emirlerini yerine getirmenin önüne geçirmezler. “Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse şüphesiz o, apaçık bir şekilde sapmış olur.” Çünkü o, Allah’ın lütuf ve ihsanına götüren dosdoğru yolu bırakıp can yakıcı azaba ulaştıran bir yol izlemiş olur. Yüce Allah, bu ayette önce Allah ve Rasûlüne karşı çıkmamayı gerektiren sebebi söz konusu etti ki bu da imandır; arkasından da Allah ve Rasûlüne karşı çıkmayı engelleyecek hususu dile getirdi ki bu da ibretlik bir şekilde cezalandırılmayı gerektiren sapmaya karşı korkutma ve uyarıda bulunmadır.

33:37Page 423

وَإِذۡ تَقُولُ لِلَّذِيٓ أَنۡعَمَ ٱللَّهُ عَلَيۡهِ وَأَنۡعَمۡتَ عَلَيۡهِ أَمۡسِكۡ عَلَيۡكَ زَوۡجَكَ وَٱتَّقِ ٱللَّهَ وَتُخۡفِي فِي نَفۡسِكَ مَا ٱللَّهُ مُبۡدِيهِ وَتَخۡشَى ٱلنَّاسَ وَٱللَّهُ أَحَقُّ أَن تَخۡشَىٰهُۖ فَلَمَّا قَضَىٰ زَيۡدٞ مِّنۡهَا وَطَرٗا زَوَّجۡنَٰكَهَا لِكَيۡ لَا يَكُونَ عَلَى ٱلۡمُؤۡمِنِينَ حَرَجٞ فِيٓ أَزۡوَٰجِ أَدۡعِيَآئِهِمۡ إِذَا قَضَوۡاْ مِنۡهُنَّ وَطَرٗاۚ وَكَانَ أَمۡرُ ٱللَّهِ مَفۡعُولٗا ٣٧

And [remember, O Muḥammad], when you said to the one on whom Allāh bestowed favor and you bestowed favor,1 "Keep your wife and fear Allāh," while you concealed within yourself that which Allāh is to disclose.2 And you feared the people,3 while Allāh has more right that you fear Him.4 So when Zayd had no longer any need for her, We married her to you in order that there not be upon the believers any discomfort [i.e., guilt] concerning the wives of their claimed [i.e., adopted] sons when they no longer have need of them. And ever is the command [i.e., decree] of Allāh accomplished.

37- Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de iyilikte bulunduğun kimseye (Zeyd’e): “Hanımını nikâhında tut ve Allah’tan kork!” diyordun. Allah’ın açığa çıkaracağı bir hususu içinde gizliyordun ve Allah’tan çekinmen daha uygun olduğu halde insanlardan çekiniyordun. Nihayet Zeyd, o kadınla bağını koparınca biz onu sana nikahladık ki böylelikle mü’minlere evlâtlıklarının eşleri ile -onlarla bağlarını kopardıkları takdirde- evlenme hususunda bir vebal olma(dığı anlaşıl)sın. Allah’ın emri elbette yerini bulur.

37. Bu âyetlerin nüzul sebebi şu idi:[7] Yüce Allah, bütün mü’minler için geçerli umumi olan şu hükmü teşrî buyurmayı murad etmişti: Evlat edinilenler, hiçbir açıdan gerçek evlâtlar hükmünde değildir. O nedenle onların boşadığı hanımları onları evlât edinmiş kimselerin nikâhlamalarında bir sakınca yoktur. Ancak bu konuda yalnızca büyük bir olayla değiştirilebilecek türden köklü bir âdetti. O bakımdan Allah, bu şer’î hükmün hem Rasûlünün bir sözü, hem de bir fiilî uygulaması ile ortaya çıkmasını istemişti. Allah da bir işin gerçekleşmesini murad etti mi, ona dair bir sebep takdir eder. Zeyd b. Harise, “Zeyd b. Muhammed/Muhammed oğlu Zeyd” diye anılıyordu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onu evlât edinmişti ve o, Yüce Allah’ın:“Evlatlıkları babalarına nispet ederek çağırın”(el-Ahzab, 33/ 5) buyruğu ininceye kadar bu şekilde çağrılıyordu. Bu buyruktan sonra ona Zeyd b. Harise denilir oldu. Nikahı altında da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in halasının kızı Zeynep bint Cahş vardı. Allah Rasûlünün kalbinden de Zeyd onu boşayacak olursa onunla evlenme niyeti geçivermişti. Yüce Allah'ın takdiri ile Zeynep ve Zeyd arasında, Zeyd’in Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek ondan boşanmak üzere izin istemesini gerektirecek birtakım olaylar meydana gelmişti. İşte bu hususta Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hani sen Allah’ın kendisine” İslâm ile “nimet verdiği senin de kendisine” kölelikten azat etmek, doğruya iletmek, boşanma hususunda sana danışmak üzere geldiği vakit ona nasihat etmek, onun maslahatını haber vermek, onun maslahatını kalbinde yer eden kendi arzundan önde tutmak suretiyle “senin de iyilikte bulunduğun kimseye (Zeyd’e): Hanımını nikahında tut” ondan ayrılma, ondan karşılaştığın şeylere karşı sabret, genel olarak bütün işlerinde özel olarak da hanımın konusunda “Allah’tan kork, diyordun.” Çünkü takvâ, sabrı teşvik eder ve sabırlı olmayı sağlar. “Allah’ın açığa çıkaracağı bir hususu içinde gizliyordun” Peygamber’in gizlediği şey, Zeyd onu boşayacak olsa kendisinin onunla evleneceği idi. “ve Allah’tan çekinmen daha uygun olduğu halde” çünkü ondan korkup çekinmek, her türlü hayrı beraberinde getirir, her türlü kötülükten de alıkoyar, “insanlardan çekiniyordun.” İçindeki bu duyguyu açığa çıkarmak hususunda insanların tepkisinden çekiniyordu. “Nihayet Zeyd, o kadınla bağını koparınca” yani kendi isteği ve gönül hoşluğu ile ondan yüz çevirip onu boşayınca “Biz onu sana nikahladık.” Bunu da pek büyük bir fayda ve amaç için yaptık ki o da şudur: “mü’minlere evlâtlıklarının eşleri ile -onlarla bağlarını kopardıkları takdirde- evlenme hususunda bir vebal olma(dığı anlaşıl)sın.” Çünkü onlar, senin daha önceden sana evlât olarak nispet edilen Zeyd b. Harise’nin önceki hanımı ile evlenmiş olduğunu bizzat gördüler. Yüce Allah’ın:“böylelikle mü’minlere evlâtlıklarının eşleri ile evlenme hususunda bir vebal olma(dığı anlaşıl)sın” buyruğu bütün hallerde geçerli umumi bir buyruktur. Bu hallere ise caiz olmayan bir husus da dahildir ki o da onlarla ilişkilerinin bitmesinden önce durumdur. O bakımdan Yüce Allah:“-onlarla bağlarını kopardıkları takdirde-” kaydını zikretmiştir. “Allah’ın emri elbette yerini bulur.” Mutlaka gerçekleşir. Hiç kimse ona engel olamaz, onun önünde duramaz. Bu kıssayı ihtiva eden bu âyet-i kerimelerde faydalı birtakım hususlar vardır. Bunların bazılarını şöylece sıralayabiliriz: 1. Zeyd b. Harise’den övgü ile söz edilmektedir. Bu da iki şekilde gerçekleşmektedir: a. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de onu ismen zikretmiştir ki Kur’ân-ı Kerîm’de ondan başka ismi ile zikredilen bir sahabi yoktur. b. Yüce Allah, iman ve islam nimetini ihsan ederek kendisinin ona nimet buyurmuş olduğunu haber vermiştir. Bu da onun, zahiri ve batını ile müslüman ve mü’min olduğuna dair Yüce Allah'tan bir tanıklıktır. Aksi takdirde böyle bir nimetin -hususi bir nimetin kastedilmiş olması müstesna- özellikle ona tahsis edilmesinin bir anlamı olmaz. 2. Azat edilen kimse, azat edenin iyiliği içindedir. 3. Açıkça ifade edildiği gibi evlâtlığın evlenip de boşamış olduğu hanımı ile evlenmek caizdir. 4. Fiilen öğretmek sözlü olarak öğretmekten daha etkilidir. Hele de fiile söz de eklenecek olursa bu, çok daha etkili olur. 5. Kulun kalbinde hanımından, cariyesinden ve mahremlerinden başkasına karşı sakladığı sevgi, eğer beraberinde bir sakıncayı getirmiyor ise kul, bundan dolayı günah kazanmaz. İsterse eğer olur da kocası o hanımı boşayacak olursa onunla evlenme temennisinde bulunsun. Ancak onların birbirlerinden ayrılmalarına çalışmaması yahut herhangi bir şekilde buna sebep olmaması gerekir. Çünkü Yüce Allah, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in içinde böyle bir duyguyu gizlemiş olduğunu haber vermekte [bununla birlikte Zeyd’e hanımını yanında tutmasını da emrettiğini belirtmektedir.] 6. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem en açık şekilde tebliğde bulunmuştur. Allah, kendisine neyi vahyetmiş ise mutlaka onu eksiksiz tebliğ etmiştir. Hatta kendisinin bir anlamda azarlandığı bu hususu dahi. Bu da onun, Allah'ın Rasulü olduğuna, ancak kendisine vahyedilenleri bildirdiğine ve herhangi bir şekilde kendisini yüceltmek istemediğine delilidir. 7. Kendisine danışılan kimse, güvenilen biri demektir. O bakımdan böyle bir kimsenin, herhangi bir hususta kendisi ile istişare edilecek olursa danışan kimse için en uygun olduğunu bildiği hususu ona görüş olarak belirtmesi gerekir. Kendisi ile danışılan kişi, kendisi ile danışanın menfaatini kendi arzu ve maksadından önde tutmalı ve kendi nefsine herhangi bir pay ayırmamalıdır. 8. Hanımından ayrılmak hususunda birine danışan kimseye karşı verilecek en uygun görüş, durumun el verdiğince ve mümkün olduğunca onu nikahı altında tutmasıdır. Çünkü bu, ayrılıktan daha iyidir. 9. Kul, insanlardan korkmaktansa Allah’tan korkmaya öncelik vermeli, daha bir özen göstermelidir. Allah’tan korkmak, daha uygundur ve daha önce gelir. 10. Bu kıssadan müminlerin annesi Zeynep radıyallahu anha’nın fazileti de anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah, talip olmaya ve şahitlere gerek olmaksızın onu Rasûlü ile bizzat evlendirmiştir. Bu bakımdan o da Allah Rasûlünün diğer hanımlarına karşı:“Sizleri aileleriniz evlendirdi, beni ise yedi göğün üzerinden Allah evlendirdi”[8], diyerek övünürdü. 11. Kadının kocası varsa başkası ile nikâhlanması caiz değildir, bu durumda onu nikahlamak için veya bunu bir şekilde sağlamak için çalışmak da caiz değildir. Tâ ki kocasının onunla hiçbir ilişkisi kalmayıncaya kadar. İddeti bitmedikçe de önceki kocasının onunla ilişkisi kesilmez. Çünkü iddeti bitmedikçe kadın, kocasının himayesi ve kısmen de olsa nikâh hakkı altındadır. Yani ondan ilişkisini tamamen kesmemiştir.

33:38–39Page 423

مَّا كَانَ عَلَى ٱلنَّبِيِّ مِنۡ حَرَجٖ فِيمَا فَرَضَ ٱللَّهُ لَهُۥۖ سُنَّةَ ٱللَّهِ فِي ٱلَّذِينَ خَلَوۡاْ مِن قَبۡلُۚ وَكَانَ أَمۡرُ ٱللَّهِ قَدَرٗا مَّقۡدُورًا ٣٨

There is not to be upon the Prophet any discomfort concerning that which Allāh has imposed upon him.1 [This is] the established way of Allāh with those [prophets] who have passed on before. And ever is the command of Allāh a destiny decreed.

ٱلَّذِينَ يُبَلِّغُونَ رِسَٰلَٰتِ ٱللَّهِ وَيَخۡشَوۡنَهُۥ وَلَا يَخۡشَوۡنَ أَحَدًا إِلَّا ٱللَّهَۗ وَكَفَىٰ بِٱللَّهِ حَسِيبٗا ٣٩

[Allāh praises] those who convey the messages of Allāh1 and fear Him and do not fear anyone but Allāh. And sufficient is Allāh as Accountant.

38- Allah’ın kendisine farz (ve helal) kıldığı konularda Peygambere hiçbir vebal yoktur. Allah’ın daha önce geçen (peygamberler) hakkındaki sünneti/kanunu da budur. Allah’ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir. 39- Onlar, Allah’ın vahyini tebliğ ederler ve O’ndan korkarlar. Allah’tan başka hiç kimseden de korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah yeter.

38. Bu buyruk Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hanımlarının çokluğu hususunda ileri sürülen bir itirazı reddetmekte ve bunun, itiraz ve tenkidi gerektirmeyen bir husus olduğunu ifade etmektedir:“Allah’ın kendisine farz (ve helal) kıldığı konularda” yani onun için takdir etmiş olduğu hanımlarda “Peygambere hiçbir vebal” günah “yoktur.” Çünkü böyle bir şeyi Allah, önceki peygamberlere mubah kıldığı gibi ona da mubah kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın daha önce geçen (peygamberler) hakkındaki sünneti/kanunu da budur. Allah’ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir.” Mutlaka tahakkuk eder, gerçekleşir. Daha sonra Yüce Allah daha önce geçenlerin ve bu sünnete/kanuna tâbi olanların kimler olduklarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

39. “Onlar Allah’ın vahyini tebliğ ederler.” Allah’ın kullarına gönderdiği âyetlerini, O’nun belge ve delillerini okur ve onları Allah’a davet ederler. O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca “O’ndan korkarlar. Allah’tan başka hiç kimseden de korkmazlar.” İşte Yüce Allah’ın ismet sahibi peygamberler hakkındaki sünneti/kanunu budur. Onlar, kendi görevlerini eksiksiz yerine getirmiş, tastamam ifa etmişlerdir. Hiçbir eksik bırakmamışlardır. Görevleri ise insanları Allah’a davet etmek ve yalnızca O’ndan korkmaktır. Bu ise emrolunan her bir işi yapmayı ve yasak olan her bir işi de terk etmeyi gerektirir. O halde bu da onlar için hususlarda (ve çok evlilikte) hiçbir eksiklik olmadığını gösterir. “Hesap görücü olarak” kullarının amellerini tesbit edip onları hesaba çekmek üzere “Allah yeter.” Bu buyruktan da nikâhın, peygamberlerin sünnetlerinden olduğu anlaşılmaktadır.

33:40Page 423

مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَآ أَحَدٖ مِّن رِّجَالِكُمۡ وَلَٰكِن رَّسُولَ ٱللَّهِ وَخَاتَمَ ٱلنَّبِيِّـۧنَۗ وَكَانَ ٱللَّهُ بِكُلِّ شَيۡءٍ عَلِيمٗا ٤٠

Muḥammad is not the father of [any] one of your men, but [he is] the Messenger of Allāh and seal [i.e., last] of the prophets. And ever is Allāh, of all things, Knowing.

40- Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın rasûlü ve nebilerin sonuncusudur. Allah, her şeyi çok iyi bilendir.

40. Allah Rasûlü “Muhammed” -salât ve selâm olsun ona- “sizin” ey onun ümmeti, “adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir.” Böylelikle Zeyd b. Harise’nin ona nispet edilmesinin önü kapatılmış, böyle bir bağ koparılmış olmaktadır. Bu nefiy/olumsuz ifade -lafzın zahiri esas alındığında- tüm halleri kapsayacak şekilde umumi olduğundan dolayı anlamı şudur: Muhammed ne nesep ne de nesep dışı hiçbir yolla hiç kimsenin babası değildir. Daha önceden ise Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bütün mü’minlerin babası olduğu, onun hanımlarının da mü’minlerin anneleri olduğu belirtilmiş idi. O bakımdan sözü geçen umumi nefye bu son kısmın dahil edilmesinin önüne geçmek maksadı ile şöyle buyrulmuştur:“Fakat o, Allah’ın rasûlü ve nebilerin sonuncusudur.” Yani onun bu mertebesi budur: Kendisine itaat olunan, uyulan, iman edilen ve kendisi ile hidâyete ulaşılan bir kimsedir o. Ona olan sevgi herkesin sevgisinin önünde tutulmalıdır. Çünkü o peygamber, bütün mü’minlere en samimi şekilde öğüt vermiştir. İşte bu iyilik ve nasihatı dolayısı ile onlar için bir baba gibidir. “Allah her şeyi çok iyi bilendir.” O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır. O, peygamberlik görevini kime vereceğini, kimin kendi lütfuna mazhar olmaya layık olduğunu, kimin de olmadığını çok iyi bilir.

33:41–44Page 423

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱذۡكُرُواْ ٱللَّهَ ذِكۡرٗا كَثِيرٗا ٤١

O you who have believed, remember Allāh with much remembrance

وَسَبِّحُوهُ بُكۡرَةٗ وَأَصِيلًا ٤٢

And exalt Him morning and afternoon.

هُوَ ٱلَّذِي يُصَلِّي عَلَيۡكُمۡ وَمَلَٰٓئِكَتُهُۥ لِيُخۡرِجَكُم مِّنَ ٱلظُّلُمَٰتِ إِلَى ٱلنُّورِۚ وَكَانَ بِٱلۡمُؤۡمِنِينَ رَحِيمٗا ٤٣

It is He who confers blessing upon you,1 and His angels [ask Him to do so] that He may bring you out from darknesses into the light. And ever is He, to the believers, Merciful.

تَحِيَّتُهُمۡ يَوۡمَ يَلۡقَوۡنَهُۥ سَلَٰمٞۚ وَأَعَدَّ لَهُمۡ أَجۡرٗا كَرِيمٗا ٤٤

Their greeting the Day they meet Him will be, "Peace." And He has prepared for them a noble reward.

41- Ey iman edenler! Allah’ı çokça anın! 42- Ve sabah akşam O’nu tesbih edin! 43- Sizi karanlıklardan nura çıkarmak için O da melekleri de size salat eder. O, mü’minlere karşı çok merhametlidir. 44- O’na kavuşacakları gün O, onları “Selâm” sözü ile selamlayacaktır. Ayrıca O, onlar için çok üstün bir mükafat hazırlamıştır.

41. Yüce Allah mü’minlere tehlîl (Lâ ilâhe illallah), tahmîd (elhamdulillah), tesbîh (subhanallah), tekbir (Allahu ekber) vb. gibi Yüce Allah’a yakınlaştırıcı sözler söyleyerek kendisini çokça zikretmelerini/anmalarını emretmektedir. Bunun asgari miktarı, kişinin sabah akşam zikirlerini, beş vakit namazın ardında ve belli hallerle karşı karşıya kalındığında yapılması sünnet olduğu rivâyet olunan zikirlere devam etmektir. Bütün hallerde ve bütün vakitlerde bunları sürdürmek gerekir. Çünkü bunlar, kişinin rahat içinde iken amelde bulunarak ileriye geçmesini sağlayan, Allah’ı sevmeye ve O’nu tanımaya vesile olan, hayra yardım ve destek teşkil eden, ayrıca dili çirkin sözlerden alıkoyan bir ibadettir.

42. “Ve sabah akşam O’nu tesbih edin!” Çünkü bu vakitlerin fazileti ve şerefi vardır. Ayrıca onlarda amelde bulunmak da daha kolaydır.

43. Yani O’nun mü’minlere merhamet ve lütfunun bir göstergesi de onlara salat etmesi, yani onları övmesidir. Meleklerin de onlara salatta bulunması, yani onlar için dua etmesidir. Bu ise onları günah ve bilgisizliğin karanlıklarından imanın, ilâhî tevfikin, ilim ve amelin aydınlığına çıkartmak içindir. Şüphesiz bu, Yüce Allah’ın itaatkâr kullarına ihsan etmiş olduğu en büyük nimettir. Bu da onların bu nimete şükretmelerini ve kendilerine lütufta bulunup merhametini ihsan eden Allah’ı çokça anmalarını gerektirir. Meleklerin en faziletlileri olan, Allah’ın Arşını taşıyan ve onun etrafında bulunan meleklerin, Rablerini hamd ile tesbih edip iman edenlerin bağışlanmalarını istemeleri, Allah’ın mü’min kullarına lütuf ve merhametinin bir tecellisidir. Nitkeim bu melekler şöyle derler:“Rabbimiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe edenlere ve senin yolunu izleyenlere mağfiret buyur ve onları cehennem azabından koru! Rabbimiz, onları da babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları da kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Çünkü sen emrinde galip, hikmeti sonsuz olansın. Bir de onları kötülüklerden koru. Sen kimi kötülüklerden korursan o günde o kimseye rahmet etmiş olursun. Bu ise büyük kurtuluşun ta kendisidir.”(el-Mümin, 40/7-8)

44. Bu, Yüce Allah’ın dünya hayatında onlara olan rahmet ve nimetidir. Âhiretteki rahmetine gelince şüphesiz ki bu, en büyük rahmet ve en üstün mükâfat olacaktır. Bu da Rablerinin rızasını elde etmek, O’nun selamını almak, O’nun, o üstün kelamını işitmek, güzel cemalini görmek, sahibi dışında hiç kimsenin bilemeyeceği ve idrak edemeyeceği bir mükâfatı elde etmek sureti ile gerçekleşecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O’na kavuşacakları gün O, onları “Selâm” sözü ile selamlayacaktır. Ayrıca O, onlar için çok üstün bir mükafat hazırlamıştır.”

33:45–48Page 424

يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّبِيُّ إِنَّآ أَرۡسَلۡنَٰكَ شَٰهِدٗا وَمُبَشِّرٗا وَنَذِيرٗا ٤٥

O Prophet, indeed We have sent you as a witness and a bringer of good tidings and a warner

وَدَاعِيًا إِلَى ٱللَّهِ بِإِذۡنِهِۦ وَسِرَاجٗا مُّنِيرٗا ٤٦

And one who invites to Allāh, by His permission, and an illuminating lamp.

وَبَشِّرِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ بِأَنَّ لَهُم مِّنَ ٱللَّهِ فَضۡلٗا كَبِيرٗا ٤٧

And give good tidings to the believers that they will have from Allāh great bounty.

وَلَا تُطِعِ ٱلۡكَٰفِرِينَ وَٱلۡمُنَٰفِقِينَ وَدَعۡ أَذَىٰهُمۡ وَتَوَكَّلۡ عَلَى ٱللَّهِۚ وَكَفَىٰ بِٱللَّهِ وَكِيلٗا ٤٨

And do not obey the disbelievers and the hypocrites and disregard their annoyance, and rely upon Allāh. And sufficient is Allāh as Disposer of affairs.

45- Ey Peygamber! Şüphe yok ki biz seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik… 46- İzni ile Allah’a çağıran ve ışık saçan bir kandil olarak… 47- Müminlere Allah tarafından onlar için pek büyük bir lütuf olduğunu müjdele! 48- Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Onların eziyetlerine de aldırma ve Allah’a tevekkül et! Vekil olarak Allah yeter.

45. Yüce Allah’ın, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i vasfetmiş olduğu bu sıfatlar, onun risaletinin amacı, özü ve hususi özellikleri olup beş tanedir: Birincisi onun bir “şahit” olmasıdır. O, ümmetinin işlediği hayır ve şer türünden amellerine şahittir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Bütün insanlara karşı şahitler olasınız, Peygamber de size karşı şahit olsun diye…”(el-Bakara, 2/143); “Her ümmetten birer şahit getirip bunlara karşı da seni şahit getireceğimiz zaman halleri nice olur!”(en-Nisa, 4/41) O nedenle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adil ve makbul bir şahittir. İkinci ve üçüncü özellik onun “müjdeleyici ve uyarıcı olarak” gönderilmiş olmasıdır. Bu ise müjdeleneni ve uyarılanı, müjdenin ve uyarının konusunu ve bu konularda yapılması gerekenleri içine alır. Şöyle ki müjdelenen kimseler iman ile salih ameli bir arada gerçekleştiren ve masiyetleri de terk eden takvâ sahibi mü’minlerdir. Müjdenin konusu dünyada, iman ve takvâ dolayısı ile söz konusu olan dinî ve dünyevî her türlü mükâfatın onların olacağı müjdesine, ahirette ise ebedî ve kalıcı nimetlerin kendisine mazhar olmalarıdır. Bütün bunlar da sözü edilen amellerin, takvâyı gerçekleştiren hususların ve mükâfat çeşitlerinin etraflı bir şekilde anılmasını da kapsar. Uyarılanlar ise günahkâr zalimler, zulüm ve cehalet sahibi olanlardır. Uyarının konusu ise dünya hayatında cehalet ve zulme bağlı olarak söz konusu olan dinî ve dünyevî cezalarla tehdit edilip uyarılmak, ahirette ise korkunç ceza ve uzun azap ile karşı karşıya kalmalarıdır. Bu genel ifadelerin tafsilatı ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu Kitap ve sünnette yer almaktadır.

46. Dördüncü özellik, Peygamber’in “izni ile Allah’a çağıran” bir davetçi olmasıdır. Yani Yüce Allah onu bütün insanları Rablerine çağırmak, O’nun lütuf ve ihsanlarına teşvik etmek, onlara yaratılış sebepleri olan Allah’a ibadeti emretmek üzere göndermiştir. Bu ise Peygamber’in, davet ettiği yolda bizzat dosdoğru yürümesini de gerektirir. Ayrıca kendisine davet ettiği şeylerin etraflı açıklamalarını da söz konusu etmesini de kapsar. Bu da onlara Rablerini mukaddes sıfatları ile tanıtmasını, celâl ve azametine yakışmayan hususlardan tenzih etmesini, ibadet şekillerini anlatmasını, Yüce Allah’a ulaştıracak en yakın yolu göstermek sureti ile O’na davet etmesini, her hak sahibine hakkının vermesini, böyle bir konumda bulunan pek çok nefsin karşı karşıya kalabildiği şekilde kendi nefsine ve nefsinin tazim edilmesine değil de yalnızca ve ihlasla Yüce Allah’a davet etmesini de gerektirmektedir. Bütün bunları da o, Yüce Allah’ın davet hususunda ona verdiği “izni ile” emri, iradesi ve takdiri ile yapar. Beşinci özelliği de onun: “ışık saçan bir kandil” olmasıdır. Bu ise insanların onsuz büyük bir karanlık içerisinde olduklaırnı, karanlıklarını aydınlatacak herhangi bir ışıklarının ve cahilliklerinde kendilerine yol gösterecek herhangi bir bilgilerinin olmadığını ifade eder. Bu karanlık ve bilgisizlikleri Yüce Allah, bu şerefli peygamberi gönderinceye kadar da devam etti. Onun gelişi ile Yüce Allah, bu karanlıkları aydınlattı ve onun vasıtası ile insanları cahillikten kurtarıp bilgiye kavuşturdu. Onunla sapkınları dosdoğru yola iletti. Böylelikle istikamet bulanların yolu aydınlanmış, açıklık kazanmış oldu. Onlar da bu büyük önderin arkasından yürüdüler, onun vasıtası ile hayrı ve şerri bildiler. Bahtiyar kimseler ile bedbaht kimseler birbirinden ayırt ettiler. Onun getirdiği aydınlık ile hak mabudlarını tanıdılar. Onu övülmeye değer sıfatları, dosdoğru fiilleri ve hakkın kendisi olan hükümleri ile tanıyabildiler.

47. Yüce Allah, bu buyruğuyla müjdelenen kimseleri söz konusu etmektedir ki bunlar mü’minlerdir. İman, tek başına anıldığı takdirde salih ameller de kapsamına girer. Bu buyrukta neyin müjde verildiği de söz konusu edilmektedir. Bu da pek büyük bir lütuftur. Yani dünyada ilâhî yardım, kalplerin hidâyet bulması, günahların bağışlanması, sıkıntıların giderilmesi, oldukça bol rızıklar, sevindirici nimetlerin elde edilmesi, Rablerinin rıza ve mükâfatına nail olmak, O’nun gazap ve cezasından kurtuluş vb. gibi değeri ölçülemeyecek kadar üstün ve büyük bir lütuf… Bu da amelde bulunacakları gayrete getiren bir husustur. Onlara Allah’ın, amellerine vereceği mükâfatların hatırlatılması, dosdoğru yolu izlemelerine önemli bir yardımcı unsurdur. Bu da şeriat koyucu Hakîm’in hikmetlerindendir. Nitekim korkutma makamında kendisinden korkutulan şeylerin sebep olacağı cezaları zikretmesi de O’nun hikmetinin tecellilerindendir. Tâ ki bu, Allah’ın haram kıldığı şeylerden uzak kalmaya yardımcı bir unsur olsun.

48. İnsanlardan bir kesim, Allah’a çağıran peygamberleri ve onlara uyanları engellemeye hazırdır. Bunlar, zahiren iman sahibi olduklarını ortaya koyan, ama içten içe ise kâfir olan münafıklarla hem zahirleri hem de batınları ile küfre sapan kâfirlerdir. İşte Yüce Allah, Rasûlüne bunlara itaat etmeyi yasaklamakta ve bu hususta onu sakındırarak şöyle buyurmaktadır:“Kâfirlere ve münafıklara” Allah yolundan alıkoyan hiçbir hususta “itaat etme.” Ancak bu, onları cezalandırmayı gerektirmez. Aksine onlara itaat etme ve “onların eziyetlerine de aldırma.” Çünkü bu, onları İslâm’ı kabul etmeye çekebilir ve onların peygambere ve müslümanlara yapacakları birçok eziyetlerden vazgeçmelerine vesile olabilir. Dinini kemale erdirmesi ve düşmanını yenik düşürmesi hususunda da “Allah’a tevekkül et!” Önemli işlerin kendisine havale edildiği “vekil olarak Allah yeter.” O, bunları yerine getirir ve bu işleri kuluna kolaylaştırır.

33:49Page 424

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِذَا نَكَحۡتُمُ ٱلۡمُؤۡمِنَٰتِ ثُمَّ طَلَّقۡتُمُوهُنَّ مِن قَبۡلِ أَن تَمَسُّوهُنَّ فَمَا لَكُمۡ عَلَيۡهِنَّ مِنۡ عِدَّةٖ تَعۡتَدُّونَهَاۖ فَمَتِّعُوهُنَّ وَسَرِّحُوهُنَّ سَرَاحٗا جَمِيلٗا ٤٩

O you who have believed, when you marry believing women and then divorce them before you have touched them [i.e., consummated the marriage], then there is not for you any waiting period to count concerning them. So provide for them and give them a gracious release.

49- Ey iman edenler! Mümin kadınları nikâhlayıp da sonra kendilerine dokunmadan onları boşarsanız, sizin onlar üzerinde beklemelerini isteyeceğiniz bir iddet hakkınız yoktur. O nedenle onlara (imkan ölçüsünde bir şeyler) verin ve onları güzel bir şekilde bırakın.

49. Yüce Allah, mü’minlere şunu bildirmektedir: Müminler, hanımları nikâhladıktan sonra onlara dokunmadan önce onları boşayacak olurlarsa, bu durumda hanımların bekleyecekleri bir iddetin varlığı söz konusu değildir. Bu gibi hallerde Allah, kocalara -ayrılma dolayısı ile- hanımlarına, gönüllerini hoş edecek türden maddi bir şeyler vermeyi emretmekte ve arada herhangi bir düşmanlık, kötü söz söyleme, onlardan bir şey isteme veya buna benzer hususlar söz konusu olmaksızın güzel bir şekilde ayrılmalarını istemektedir. Bu âyet-i kerime boşamanın ancak nikâhtan sonra söz konusu olabileceğine delildir. O nedenle hanımı nikahlamadan önce boşama olmayacağı gibi onu boşamayı nikahına bağlama (yani “Seni nikahladığım takdirde boşsun” dendiği) takdirde de bu, boşama olmaz. Çünkü Yüce Allah:“Mümin kadınları nikahlayıp da sonra… onları boşarsanız” diye buyurarak boşamanın nikahtan sonra söz konusu olacağını bildirmiştir. Bu ise bundan önce böyle bir boşamanın yersiz olacağının delilidir. Tam bir ayrılık ve tam bir haram kılış demek olan boşama/talâk; nikahtan önce söz konusu olmayacağına göre zıhâr veya îlâ ve buna benzer eksik haram kılışlar haydi haydi söz konusu olmaz. Nitekim ilim adamlarının iki görüşünden daha doğru olanı da budur. Bu buyruk, boşamanın caiz oluşuna da delil gösterilmiştir. Çünkü Yüce Allah, mü’minlerin bu durumu onları kınamaksızın ve azarlamaksızın haber vermektir. Üstelik âyet-i kerimenin başı mü’minlere hitap ile başlamaktadır. Yine âyet-i kerime, hanımlara dokunmadan önce onları boşamanın caiz oluşuna da delildir. Nitekim Yüce Allah bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“Kendileri ile temas etmediğiniz... hanımları boşarsanız üzerinize vebal yoktur.”(el-Bakara, 2/236) Bu ayet, kendisi ile gerdeğe girilmeden önce boşanan kadının iddet beklemesinin söz konusu olmadığına, aksine böyle bir hanımın sadece boşanması ile -ortada bir engel bulunmadığından dolayı- başka biriyle evlenmesinin caiz olduğuna delildir. Yine kadının iddet beklemesinin ancak onunla gerdeğe girilmesinden sonra olacağına da delildir. Gerdeğe girmek ve dokunmaktan kasıt, icma ile kabul olunduğu üzere cinsel ilişkide bulunmaktır. Ayrıca ilişki bulunmaksızın sadece halvet (yalnız bir ortamda baş başa kalmak) da aynı hükümdedir. Nitekim raşid halifelerin fetvaları bu yöndedir ve doğru olan da budur. Koca, hanımının yanına girer de onunla onunla başbaşa kalacak olursa -ister ilişkide bulunsun, ister bulunmasın- kadının iddet beklemesi icab eder. Kendisine dokunulmadan boşanan kadına gelince; gücü yeten ve eli geniş olana gücü oranında, eli dar olana da kendi gücü oranında muta (mali bir şeyler) vermesi gerekir. Ancak bu, kadın için bir mehir tayin edilmemiş olması halinde böyledir. Eğer tayin edilmiş bir mehri varsa hanımı ile gerdeğe girmeden önce boşadığı takdirde mehrin yarısının ödenmesi gerekir ve bu, mutanın yerine geçer, ayrıca muta vermek gerekmez. Diğer taraftan hanımı ile gerdeğe girdikten sonra olsun, girmeden önce olsun, ayrılan eşlerin her ikisinin de birbirinden hayırla söz edecek şekilde, güzelce ayrılması gerekir. Bu ayrılma çirkin bir tarzda olmamalıdır. Çünkü böyle bir ayrılık, çok kötü sonuçlar doğurur ve her biri diğeri hakkında pek çok tenkit edici sözler söyler. Yine bu âyet-i kerime, hanımın iddet beklemesinin, kocanın lehine bir hak olduğuna da delildir. Çünkü Yüce Allah’ın:“sizin onlar üzerinde beklemelerini isteyeceğiniz bir iddet hakkınız yoktur” buyruğu şuna delâlet etmektedir: Eğer cinsel temastan sonra hanımını boşayacak olursa erkeğin kadın üzerinde iddet bekletme hakkı vardır. Ayrıca vefat ile ayrılık halinde kadının mutlaka iddet beklemesi gerektiğine de delil vardır. Çünkü Yüce Allah’ın:“Sonra onları boşarsanız” buyruğu bunu gerektirmektedir. Diğer taraftan âyet-i kerime, kendisi ile gerdeğe girilmemiş hanım dışında kalan ve kocalarından bir şekilde ayrılan hanımların iddet beklemekle yükümlü olduğuna da delil teşkil etmektedir.

33:50Page 424

يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّبِيُّ إِنَّآ أَحۡلَلۡنَا لَكَ أَزۡوَٰجَكَ ٱلَّٰتِيٓ ءَاتَيۡتَ أُجُورَهُنَّ وَمَا مَلَكَتۡ يَمِينُكَ مِمَّآ أَفَآءَ ٱللَّهُ عَلَيۡكَ وَبَنَاتِ عَمِّكَ وَبَنَاتِ عَمَّٰتِكَ وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خَٰلَٰتِكَ ٱلَّٰتِي هَاجَرۡنَ مَعَكَ وَٱمۡرَأَةٗ مُّؤۡمِنَةً إِن وَهَبَتۡ نَفۡسَهَا لِلنَّبِيِّ إِنۡ أَرَادَ ٱلنَّبِيُّ أَن يَسۡتَنكِحَهَا خَالِصَةٗ لَّكَ مِن دُونِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَۗ قَدۡ عَلِمۡنَا مَا فَرَضۡنَا عَلَيۡهِمۡ فِيٓ أَزۡوَٰجِهِمۡ وَمَا مَلَكَتۡ أَيۡمَٰنُهُمۡ لِكَيۡلَا يَكُونَ عَلَيۡكَ حَرَجٞۗ وَكَانَ ٱللَّهُ غَفُورٗا رَّحِيمٗا ٥٠

O Prophet, indeed We have made lawful to you your wives to whom you have given their due compensation1 and those your right hand possesses from what Allāh has returned to you [of captives] and the daughters of your paternal uncles and the daughters of your paternal aunts and the daughters of your maternal uncles and the daughters of your maternal aunts who emigrated with you and a believing woman if she gives herself to the Prophet [and] if the Prophet wishes to marry her; [this is] only for you, excluding the [other] believers. We certainly know what We have made obligatory upon them concerning their wives and those their right hands possess, [but this is for you] in order that there will be upon you no discomfort [i.e., difficulty]. And ever is Allāh Forgiving and Merciful.

50- Ey Peygamber! Şüphesiz Biz sana mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana ganimet olarak verdikleri içinden sahip olduğun cariyeleri, seninle beraber hicret eden amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını ve teyze kızlarını sana (ve ümmetine) helâl kıldık. Bir de kendini (mehirsiz) Peygambere bağışlayan ve Peygamberin de nikahlamak istediği mü’min kadınları, diğer mü’minlere değil de yana yalnız sana has olmak üzere (helal kıldık). Biz mü’minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeler hususunda neleri farz kıldığımızı pek iyi biliriz. (Bu hükümleri koymamız) sana bir sıkıntı olmasın diyedir. Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.

50. Yüce Allah, Rasûlüne hem kendisine hem de mü’minlere ortak olarak helâl kıldıkları ile sadece kendisine has olmak üzere helâl kıldığı şeyleri, lütfunun bir tecellisi olarak ihsan ettiğini belirterek şöyle buyurmaktadır:“Ey Peygamber! Şüphesiz Biz sana mehirlerini verdiğin hanımlarını... helâl kıldık.” Yani mehirlerini kendilerine vermiş olduğun hanımların sana helâldir. Bu husus, kendisi ile diğer mü’minler arasında ortak bir husustur. Müminlere de aynı şekilde mehirlerini verdikleri hanımlar helâldir. Aynı şekilde biz “Allah’ın sana ganimet verdikleri içinden sahip olduğun cariyeleri” de helâl kıldık. Yani ister cariye olsunlar, ister kocaları bulunan ya da bulunmayan hür kadınlar olsun, kâfirlerden ganimet olarak aldığın kadınları da helâl kılmışızdır. Bu da onunla diğer mü’minler arasında ortak bir husustur. Yine onunla mü’minler arasında helâl kılınması bakımından ortak olan bir diğer husus da şu buyrukta dile getirilmektedir:“seninle beraber hicret eden amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını ve teyze kızlarını” da helâl kıldık. Amca, hala, dayı ve teyze tabirleri bunların yakın olanlarını da uzak olanlarını da kapsamaktadır. Bu buyruk helâl kılınan hanımların sınırlarını tespit etmektedir. Bunun mefhumundan da şu anlaşılmaktadır: Bunların dışında kalan (daha) yakın akrabalarla -Nisa Suresi’nde de geçtiği gibi- evlenilmesi helâl değildir. Yani akrabalar arasından anılan bu dört akraba kadın dışındakilerle evlenmek, mubah değildir. Bunların dışında kalan gerek füru gerek usul akrabalar, anne-babanın -ne kadar aşağı gidilirse gidilsin- füruu ile bunların sulbünden gelen bunlardan yukarıdakilerin furuu ile evlenmek mubah değildir. “seninle beraber hicret eden” kaydı, bu kimselerin Allah Rasûlüne helâl olmaları için anılmış bir kayıttır. Bu hususta âyet-i kerimenin tefsiri ile ilgili olarak ileri sürülen görüşlerden doğru olanı budur. Peygamber’in dışındakilere gelince böyle bir kaydın, nikahın sıhhati için bir şart olmadığı malumdur. Aynı şekilde biz sana “kendini (mehirsiz) Peygambere bağışlayan ve Peygamberin de nikahlamak istediği mü’min kadınları” sırf kendisini bağışlaması ile helâl kıldık. Elbette ki bu, peygamberin isteğine bağlıdır. “diğer mü’minlere değil de yana yalnız sana has olmak üzere” yani kendisini bağışlayan mü’min kadın ile evlenmenin mubahlığı sana hastır. Müminlere gelince onların bir hanımın, sırf kendisini bağışlaması yoluyla onu nikahlarına almaları helâl olmaz. “Biz mü’minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeler hususunda neleri farz kıldığımızı pek iyi biliriz.” Biz, mü’minlerin görevlerinin ne olduğunu, onlara eşlerden ve cariyelerden nelerin helâl olup nelerin helâl olmadığını biliyoruz. Onlara bu hususları da bildirmiş, bunlar ile ilgili farz hükümleri de açıklamış bulunuyoruz. Bu âyet-i kerimede bulunup da onlara muhalif olan haller ise sadece ona has kılınmış bir özellik demektir. zira Yüce Allah’ın:“Ey Peygamber! Şüphesiz Biz sana... helâl kıldık” buyruğu, peygambere yönelik hitaptır. Diğer taraftan “diğer mü’minlere değil de yana yalnız sana has olmak üzere” buyruğu da bunu gerektirmektedir. Yani ey Peygamber, biz diğer mü’minlere mubah kılmadığımızı sana mubah kıldık. Senden başkası için tutmadığımız bu geniş çerçeveyi senin için genişlettik. Bu hükümleri “sana sıkıntı olmasın diye” böyle hükmettik. Bu ise Allah’ın, Rasûlüne verdiği ileri derecedeki önemi göstermektedir. “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Her zaman mağfiret ve rahmet sıfatları ile muttasıftır. Hikmetinin gereği olarak ve indirilmelerine sebep teşkil eden hususların mevcut olması halinde mağfiret ve rahmetini, cömertlik ve ihsanını onlara indirir.

33:51Page 425

۞ تُرۡجِي مَن تَشَآءُ مِنۡهُنَّ وَتُـٔۡوِيٓ إِلَيۡكَ مَن تَشَآءُۖ وَمَنِ ٱبۡتَغَيۡتَ مِمَّنۡ عَزَلۡتَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيۡكَۚ ذَٰلِكَ أَدۡنَىٰٓ أَن تَقَرَّ أَعۡيُنُهُنَّ وَلَا يَحۡزَنَّ وَيَرۡضَيۡنَ بِمَآ ءَاتَيۡتَهُنَّ كُلُّهُنَّۚ وَٱللَّهُ يَعۡلَمُ مَا فِي قُلُوبِكُمۡۚ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلِيمًا حَلِيمٗا ٥١

You, [O Muḥammad], may put aside whom you will of them1 or take to yourself whom you will. And any that you desire of those [wives] from whom you had [temporarily] separated - there is no blame upon you [in returning her]. That is more suitable that they should be content and not grieve and that they should be satisfied with what you have given them - all of them. And Allāh knows what is in your hearts. And ever is Allāh Knowing and Forbearing.

51- Hanımlarından kimi dilersen (sırasını) geri bırakabilir, kimi dilersen de yanına alabilirsin. Geri bıraktıklarından kimi yanına almak istersen sana vebal yoktur. Bu, onların mutlu olmaları, üzülmemeleri ve kendilerine verdiklerine hepsinin razı olmaları için daha uygundur. Allah kalplerinizde olanı bilir. Allah her şeyi bilendir, Halîmdir.

51. Bu da aynı şekilde Yüce Allah’ın Rasûlüne sağladığı bir genişlik ve ona rahmetinin bir tecellisidir. Ona (başka erkekler hakkında) farz olan hanımlar arasında günleri paylaştırmayı terk etmeyi mubah kılmıştır. Eğer o günlerini aralarında paylaştıracak olursa bu, onun bir bağışıdır. Bununla birlikte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem her hususta aralarında adaleti sağlamaya gayret eder ve şöyle derdi:“Allah’ım! Bu, benim imkânlarım ölçüsündeki paylaştırmamdır. Benim sahip olamayıp da Senin sahip olduğun (kalbî) hususlar hakkında da beni kınama.”[9] Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hanımlarından kimi dilersen geri bırakabilir” yani onları geri bırakarak yanına almaz ve onun yanında geceyi geçirmezsin; “kimi dilersen yanına alabilirsin” ve onun yanında geceyi geçirebilirsin. Bununla birlikte bunu yapman senin hakkında kesin ve değişmez bir husus değildir. “Geri bıraktıklarından kimi yanına almak istersen sana vebal yoktur.” Yani bütün bu hususlarda sen dilediğini tercih edebilirsin. Çoğu müfessir şöyle demiştir: Bu, kendilerini ona bağışlayan hanımlara hastır. O, bunlardan dilediği kimseyi geri bırakabilir, dilediğini de yanına alabilirdi. Yani arzu ettiği takdirde kendisini ona bağışlayanı kabul eder, dilemezse kabul etmezdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Daha sonra Yüce Allah, bu husustaki hikmeti açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Bu” sana gösterdiğimiz genişlik kararının sana ait olması, senin elinde bulunması ve senin onlara bağışta bulunman “mutlu olmaları, üzülmemeleri ve kendilerine verdiklerine hepsinin razı olmaları için daha uygundur.” Çünkü onlar, senin farz olan bir hususu terk etmeyeceğini ve yerine getirilmesi gereken bir hakkı yerine getirmekte kusurlu hareket etmeyeceğini bilirler. “Allah kalplerinizde olanı bilir.” Yani farz ve müstehap hakları eda ederken ve hakların çakıştığı ve tercih yapmak gerektiği hallerde kalplere arzı olan düşünce ve niyetleri bilir. İşte bundan dolayı ey Allah’ın Rasûlü, hanımlarının kalpleri huzur bulsun diye Yüce Allah, senin için böyle bir genişliği teşrî’ buyurmuştur. “Allah her şeyi bilendir, Halimdir.” Yani hem ilmi geniştir, hem hilmi boldur. İlminin bir tecellisi olarak O, sizler için işlerinizi daha da düzene koyacak, ecirlerinizi daha çok artıracak hükümler teşrî’ buyurmuştur. Hilminin bir tecellisi de O’nun, yaptığınız kötü işler ve kalplerinizin ısrar ettiği kötülükler dolayısı ile sizi hemen cezalandırmamasıdır.

33:52Page 425

لَّا يَحِلُّ لَكَ ٱلنِّسَآءُ مِنۢ بَعۡدُ وَلَآ أَن تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنۡ أَزۡوَٰجٖ وَلَوۡ أَعۡجَبَكَ حُسۡنُهُنَّ إِلَّا مَا مَلَكَتۡ يَمِينُكَۗ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٖ رَّقِيبٗا ٥٢

Not lawful to you, [O Muḥammad], are [any additional] women after [this], nor [is it] for you to exchange them for [other] wives, even if their beauty were to please you, except what your right hand possesses. And ever is Allāh, over all things, an Observer.1

52- Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen de mevcut hanımlarını bırakıp yerlerine başka hanımlar alman da -onların güzellikleri hoşuna gitse bile- sana helâl değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler hariç. Allah her şeyi görüp gözetlemektedir.

52. Bu, iyi davranışları mükâfatla karşılayan (Şekûr) Allah’ın, Rasûlünün hanımlarına -Allah tümünden razı olsun- Allah’ı, Rasûlünü ve ahiret yurdunu tercih etmelerine karşılık bir mükâfatıdır. Onlara merhamet etmiş ve Rasûlünün artık onlardan başkası ile evlenemeyeceğini beyan ederek şöyle buyurmuştur:“Bundan” mevcut hanımlarından “sonra artık başka kadınlarla evlenmen de mevcut hanımlarını bırakıp yerlerine başka hanımlar alman da… sana helâl değildir.” Bu yolla hanımları, artık onların arasına yeni bir kuma katılmasından veya herhangi birisini boşamasından yana emin olmuş oldular. Çünkü Yüce Allah, artık onların dünya ve âhirette onun hanımları olduklarını, onların Peygamber tarafından boşanmak sureti ile ondan ayrı kalmayacaklarını hükme bağlamış olmaktadır. “Onların güzellikleri hoşuna gitse bile” yani mevcut hanımlarının dışında kalanların, güzellikleri hoşuna gitse dahi onları nikâhlaman sana helâl değildir. “Ancak sahip olduğun cariyeler hariç.” Yani bunlar, senin için helâldir. Çünkü cariyelerin, nikahlı hanımlar tarafından kıskanılmaları ve hanımlara kumalık etmeleri açısından hür hanımlar konumunda olmadıkları bilinen bir husustur. “Allah her şeyi görüp gözetlemektedir.” O, işleri görüp gözetendir, nereye varacaklarını bilendir. En mükemmel bir düzen ve en güzel hükümler ile bunları idare edendir.

33:53–54Page 425

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لَا تَدۡخُلُواْ بُيُوتَ ٱلنَّبِيِّ إِلَّآ أَن يُؤۡذَنَ لَكُمۡ إِلَىٰ طَعَامٍ غَيۡرَ نَٰظِرِينَ إِنَىٰهُ وَلَٰكِنۡ إِذَا دُعِيتُمۡ فَٱدۡخُلُواْ فَإِذَا طَعِمۡتُمۡ فَٱنتَشِرُواْ وَلَا مُسۡتَـٔۡنِسِينَ لِحَدِيثٍۚ إِنَّ ذَٰلِكُمۡ كَانَ يُؤۡذِي ٱلنَّبِيَّ فَيَسۡتَحۡيِۦ مِنكُمۡۖ وَٱللَّهُ لَا يَسۡتَحۡيِۦ مِنَ ٱلۡحَقِّۚ وَإِذَا سَأَلۡتُمُوهُنَّ مَتَٰعٗا فَسۡـَٔلُوهُنَّ مِن وَرَآءِ حِجَابٖۚ ذَٰلِكُمۡ أَطۡهَرُ لِقُلُوبِكُمۡ وَقُلُوبِهِنَّۚ وَمَا كَانَ لَكُمۡ أَن تُؤۡذُواْ رَسُولَ ٱللَّهِ وَلَآ أَن تَنكِحُوٓاْ أَزۡوَٰجَهُۥ مِنۢ بَعۡدِهِۦٓ أَبَدًاۚ إِنَّ ذَٰلِكُمۡ كَانَ عِندَ ٱللَّهِ عَظِيمًا ٥٣

O you who have believed, do not enter the houses of the Prophet except when you are permitted for a meal, without awaiting its readiness. But when you are invited, then enter; and when you have eaten, disperse without seeking to remain for conversation. Indeed, that [behavior] was troubling the Prophet, and he is shy of [dismissing] you. But Allāh is not shy of the truth. And when you ask [his wives] for something, ask them from behind a partition. That is purer for your hearts and their hearts. And it is not [conceivable or lawful] for you to harm the Messenger of Allāh or to marry his wives after him, ever. Indeed, that would be in the sight of Allāh an enormity.

إِن تُبۡدُواْ شَيۡـًٔا أَوۡ تُخۡفُوهُ فَإِنَّ ٱللَّهَ كَانَ بِكُلِّ شَيۡءٍ عَلِيمٗا ٥٤

Whether you reveal a thing or conceal it, indeed Allāh is ever, of all things, Knowing.

53- Ey iman edenler! Size izin verilmedikçe Peygamber’in evlerine yemek için girmeyin. Yemek vaktini de beklemeyin. Fakat davet edilirseniz girin. Yemek yediniz mi de dağılın, lafa dalmayın. Çünkü bu, Peygamberi rahatsız etmekte fakat o, size (bunu söylemekten) utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten utanmaz. Hanımlarından ihtiyaç olan bir şey isteyeceğiniz zaman da perde arkasından isteyin. Bu, sizin kalbiniz için de onların kalpleri için de daha temizdir. Sizin Allah’ın Rasûlünü rahatsız etmeniz de ondan sonra onun hanımlarını nikâhlamanız da asla olacak şey değildir. Çünkü bu, Allah katında çok büyük bir günahtır. 54- Siz bir şeyi açıklasanız da gizleseniz de (şunu bilin ki) Allah her şeyi çok iyi bilendir.

53. Yüce Allah, mü’min kullarına Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanelerine giriş çıkışlarında gereken edebi takınmalarını emrederek şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler! Size izin verilmedikçe Peygamber’in evlerine yemek için girmeyin.” Yani orada yemek yemek maksadı ile girmenize izin verilmeksizin o odalara girmeyin. Aynı şekilde “yemek vaktini de beklemeyin.” Yani ağırdan alarak yemeğin pişmesini, piştiği zamanları gözetlemeyi yahut da yemek yedikten sonra rahatça oturmayı da beklemeyin. Yani sizler, peygamberin odalarına ancak şu iki şartla girebilirsiniz: Girmenize izin verilmesi ve sizin orada oturmanızın ihtiyaç kadarı ile olması. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat davet edilirseniz girin. Yemek yediniz mi de dağılın,” ister yemekten önce ister sonra olsun “lafa dalmayın.” Daha sonra bu yasağın hikmet ve faydasını beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Çünkü bu” sizin ihtiyaçtan fazla bekleyişiniz “peygamberi rahatsız etmekte” sizin onu evinin işlerinden alıkoymanız ve onu meşgul etmeniz, ona zor ve ağır gelmekte “fakat o, size (bunu söylemekten) utanmaktadır.” Yani o size “Çıkın, artık gidin” demekten utanır. Nitekim özellikle kerem ehli olan insanlar evlerinde bulunan kimseleri evlerinden çıkarmaktan haya ederler. “Ama Allah haktan utanmaz.” Şer’î bir emir, -terk edilmesi bir edep ve haya gereği olduğu zannedilse bile- mutlaka yerine getirilmelidir. Şer’î emre uyulmalı ve ona muhalif olan hususun edeb ile en ufak bir ilişkisinin bulunmadığı kesinlikle kabul edilmelidir. İşte Yüce Allah da sizin için hayırlı, Rasûlü için de uygun olan bir emri -ne olursa olsun- vermekten utanmaz. İşte bu, onların Peygamber efendimizin hanelerine girip çıkarken takınmaları gereken edebe dairdir. Hanımlarına hitapta ona karşı takınmaları gereken edebe gelince: Ya onlarla konuşmaya gerek duyulur yahut gerek duyulmaz. Eğer böyle bir konuşmaya gerek duyulmuyor ise böyle bir hitaba ihtiyaç yok demektir, edeb bu gibi gereksiz konuşmayı terk etmektir. Eğer onlarla konuşmaya ihtiyaç duyulursa -onlardan herhangi bir eşya yahut bir evde kullanılan kap kacak veya buna benzer bir şey istenecek ise- o vakit onlardan “perde arkasından” istenmelidir. Yani sizinle onlar arasında -görünmelerine ihtiyaç bulunmadığından dolayı- onların görünmesini engelleyecek bir perde bulunmalıdır. Buna göre durum ne olursa olsun, onlara bakmak yasaklanmış olmaktadır. Onlarla konuşmaya gelince bu hususta da Allah’ın sözünü ettiği tafsilatlı durum söz konusudur. Daha sonra Yüce Allah:“Bu sizin kalbiniz için de onların kalpleri için de daha temizdir” buyurarak bunun hikmetini de zikretmektedir. Çünkü böylesi, şüphelerden daha uzaklaştırıcıdır. İnsan da kötülüğe davet eden sebeplerden ne kadar uzak kalırsa onun için daha bir selametli, kalbi için de daha bir temiz olur. İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın, tafsilatının bir çoğunu açıklamış olduğu şer’î hükümlerden biri de kötülüğe götüren bütün yolların, kötülüğün sebeplerinin ve ona hazırlık olan şeylerin yasak olmasıdır. Her yolla bu kötülüklerden uzak durmak şer’î bir gerekliliktir. Daha sonra Yüce Allah kapsamlı bir ifade ile ve genel bir kaide olmak üzere şöyle buyurmaktadır: Ey mü’minler “sizin Allah’ın Rasûlünü” ister sözlü olsun, ister fiili olsun eziyet olabilecek bütün hallerle onu “rahatsız etmeniz de ondan sonra onun hanımlarını nikâhlamanız da asla olacak şey değildir.” Böyle bir şey size yakışmaz, böyle bir işe kalkışmanız uygun değildir. Aksine bu, çirkin bir iştir. Ondan sonra hanımlarını nikahlamaya kalkışmak da onu rahatsız edecek işlerdendir. Çünkü o, tazim olunacak bir makamdadır. Üstün bilinmeli, ona ikram gösterilmelidir. Ondan sonra hanımları ile evlenmeye kalkışmak, bu makamı ihlâl eder. Aynı şekilde onlar, hem dünyada hem âhirette onun zevceleridirler. Onun zevceleri olmaları, vefatından sonra da bakidir. İşte bundan dolayı onun hanımlarını nikâhlamak, ümmetinden hiç kimseye helâl değildir. “Çünkü bu, Allah katında çok büyük bir günahtır.” Ümmet bu emre aynen uymuştur. Allah’ın bu hususta koyduğu yasaktan uzak durmuştur. Yüce Allah’a hamd ve şükürler olsun.

54. “Siz bir şeyi açıklasanız” onu açıktan yapsanız “da gizleseniz de (şunu bilin ki) Allah her şeyi çok iyi bilendir.” Kalplerinizde olanı da bilir, açığa vurduğunuzu da bilir ve sizlere bunun karşılığını da verecektir.

Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
Layout

Читать на русском