As-Sa'di · Tafsir · in Turkish
Saba 34:24–54
34:24–27Page 431
۞ قُلۡ مَن يَرۡزُقُكُم مِّنَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۖ قُلِ ٱللَّهُۖ وَإِنَّآ أَوۡ إِيَّاكُمۡ لَعَلَىٰ هُدًى أَوۡ فِي ضَلَٰلٖ مُّبِينٖ ٢٤
Say, "Who provides for you from the heavens and the earth?" Say, "Allāh. And indeed, we or you are either upon guidance or in clear error."
قُل لَّا تُسۡـَٔلُونَ عَمَّآ أَجۡرَمۡنَا وَلَا نُسۡـَٔلُ عَمَّا تَعۡمَلُونَ ٢٥
Say, "You will not be asked about what we committed, and we will not be asked about what you do."
قُلۡ يَجۡمَعُ بَيۡنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفۡتَحُ بَيۡنَنَا بِٱلۡحَقِّ وَهُوَ ٱلۡفَتَّاحُ ٱلۡعَلِيمُ ٢٦
Say, "Our Lord will bring us together; then He will judge between us in truth. And He is the Knowing Judge."1
قُلۡ أَرُونِيَ ٱلَّذِينَ أَلۡحَقۡتُم بِهِۦ شُرَكَآءَۖ كـَلَّاۚ بَلۡ هُوَ ٱللَّهُ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ ٢٧
Say, "Show me those whom you have attached to Him as partners. No! Rather, He [alone] is Allāh, the Exalted in Might, the Wise."
24- De ki:“Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kim?”“Allah’tır” de. “O halde ya biz ya da siz, iki taraftan biri hidâyet üzere biri de apaçık bir sapıklık içindedir.” 25- De ki:“Siz bizim işlediğimiz günahlardan sorumlu tutulmayacaksınız, biz de sizin işlediklerinizden sorumlu tutulmayacağız.” 26- De ki:“Rabbimiz bizi bir araya toplayacak, sonra da aramızda hak ile hüküm verecektir. O, adaletle hükmedendir, her şeyi bilendir.” 27- De ki:“O’na koştuğunuz ortakları bana gösterin bakalım (hani nerdeler)! Asla (gösteremezsiniz)! Bilakis O, Azîz ve Hakîm olan Allah’tır (hiçbir ortağı yoktur).”
24. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e Allah’a ortak koşanlara, ortak koşmalarının doğruluğu hakkında soru sorarak şunları söylemesini emretmektedir:“De ki: Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kim?” Hiç şüphesiz onlar bu rızkı verenin Allah olduğunu itiraf edeceklerdir. Eğer kendileri itiraf etmeyecek olurlarsa bizzat sen:“Allah’tır, de.” Çünkü böyle bir sözü reddedecek, çürütecek hiç kimse yoktur. Göklerden ve yerden size rızık verenin, üzerinize yağmur yağdıranın, sizin için bitkileri bitirenin, yeryüzünde nehirler akıtanın, ağaçlardan meyveler çıkartanın, bütün hayvanları sizin faydanıza ve size rızık olmak üzere yaratanın yalnız ve yalnız Allah olduğu açıkça ortaya çıktığına göre sizler, ne diye hiçbir rızık veremeyen ve en ufak bir fayda sağlayamayan varlıklara ibadet ediyorsunuz? “O halde ya biz ya da siz, iki taraftan biri hidâyet üzere biri de apaçık bir sapıklık içindedir” İki kesimden biri, biz yahut siz, ya oldukça aşikar, açıkça görülen, üstün bir hidâyet yolu üzerindeyiz yahut da içine gömüldüğümüz apaçık bir sapıklıktayız. Bu tarz bir söz, ancak hakkı apaçık gören, doğruyu açıkça tespit eden, izlediği yolun hak olduğuna, hasmının ve karşı tarafın izlediği yolun batıl olduğuna kesin kanaat getiren kimsenin söyleyebileceği bir sözdür. Yani bizler, elimizde bulunan delilleri ve sizlerin tutunduğunuz şeyleri açıklamış bulunuyoruz. Bunlar sayesinde aramızdan kimin haklı kimin haksız, kimin hidâyette kimin de sapık olduğu kesin ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmış bulunmaktadır. O kadar ki artık kimin haklı kimin haksız olduğunu söylemeye bile gerek yok! Diğer bütün mahlukatı yaratan, onlarda bütün türleri ile tasarrufta bulunan, bütün nimetleri ihsan eden, mahlukata rızıklarını veren, her türlü nimeti onlara ulaştıran, her türlü sıkıntılarını açıp gideren, bütün hamdler/övgüler kendisine layık olan, hakimiyet bütünü ile kendisinin olan, heybeti karşısında meleklerin ve onların dışındaki yaratılmışların zilletle boyun eğdiği, azameti önünde boyun büktüğü, bütün şefaatçilerin kendisinden korktuğu, izni olmaksızın O’nun yanında onlardan hiçbir kimsenin şefaat edemeyeceği, zatı ile sıfatları ile fiilleri ile yüce, üstte ve büyük olan, bütün kemâl, celal, cemal, hamd, senâ ve şeref kendisinin olan yaratıcıya ibadete çağıran, bu yüce şana sahip olana yakınlaşmaya, O’nun için ihlasla amelde bulunmaya davet ederek O’nun dışındaki varlıklara ibadeti yasaklayan, hiçbir şey yaratamayan, rızık veremeyen, ne kendilerine ne de kendilerine ibadet edenlere fayda sağlayamayan, onlara gelecek zararı önleyemeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, ölümden sonra diriltemeyen, aksine akılsız, cansız, kendisine ibadet edenlerin dualarını işitemeyen, işitse dahi bu dualarını kabul edip cevap veremeyen, kıyamet günü geldiğinde de kendilerini ve ortak koşmalarını inkâr edecek ve ortak koşanlardan uzak olduklarını belirtecek olan, karşılıklı lanetleşerek onları reddedecek olan, hükümranlıktan en ufak bir paya sahip bulunmayan, onda hiçbir ortaklıkları da olmayan, Allah’ın izni olmaksızın bağımsız olarak şefaat yetkileri bulunmayan putlara, heykellere ve kabirlere yakın olmayı isteyen, bu vasıfta olan varlıklara dua edip elinden geldiğince bunlara yaklaşmaya çalışan, dinini Allah’a halis kılanlara düşmanlık ederek savaş açan, dini yalnızca Allah’a halis kılmak üzere gelen peygamberleri yalanlayan kimseleri birbirleri ile mukayese edecek olursanız; bu iki kesimden kimin hidâyette, kimin sapık olduğunu, kimin mutlu kimin bedbaht olduğunu görürsünüz. Bu hususta ayrıca bir açıklamaya da gerek yoktur. Çünkü durumun ortaya koyduğu gerçekler, dilin söylediklerinden daha açıktır.
25. Onlara “de ki: Siz bizim işlediğimiz günahlardan sorumlu tutulmayacaksınız, biz de sizin işlediklerinizden sorumlu tutulmayacağız.” Yani her birimizin ameli kendisinedir. Biz suç ve günah işleyecek olursak bundan dolayı siz sorumlu olmazsınız, biz de sizin yaptığınız işlerden sorumlu olmayacağız. O halde bizim de sizin de maksadımız hakkı araştırmak, bulmak ve adaletli olan yolu izlemek olmalıdır. Bırakın bizim yaptıklarımızı! Bizim amellerimiz sizin hakka tabi olmanıza engel olmasın. Şüphesiz dünya hükümleri zahiren ortaya çıkanlara göre işler ve buna göre bu hususlarda hakka uyulur ve batıldan uzak kalınır. Amellere gelince onların karşılığının verileceği yer başkadır. Orada hükmedenlerin en yücesi ve adalet yapanların en adaletlisi hasımlar arasında hükmünü verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
26. “De ki: Rabbimiz bizi bir araya toplayacak sonra aramızda” kimin doğru, kimin yalancı olduğunu, kimin mükâfatı, kimin de cezayı hak ettiğini açıkça ortaya koyacak şekilde “hak ile hüküm verecektir.” İçinden çıkılamayan davaları gereken şekilde hükme bağlayacaktır. O, davaları çözenlerin en hayırlısıdır.
27. Ey Peygamber ve senin görevini ifa etmek durumunda olanlar! “De ki: O’na koştuğunuz ortakları bana gösterin bakalım.” Nerededirler? Onları bilmenin yolu nedir? Yerde midirler, gökte midirler? Zira gizliyi ve açığı bilen zat, bize varlık aleminde kendisinin hiçbir ortağının bulunmadığını haber vermiştir:“Onlar Allah’ın dışında kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda veremeyecek şeylere taparlar. Bir de: Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir, derler. De ki: Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? O, ortak tutmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir.”(Yunus, 10/18); “Allah’tan başkasına tapanlar dahi Allah’a koştukları ortaklara uymuyorlar. Onlar ancak zanna uyuyor ve sadece yalan söylüyorlar.”(Yunus, 10/66) Aynı şekilde Allah’ın has kulları olan peygamberler ve rasûller de O’nun bir ortağının olmadığını biliyorlar. O halde ey müşrikler, sizler kendi batıl kanaatlerinize dayanarak Allah’a “koştuğunuz ortakları bana gösterin.” Onların böyle bir soruya cevap verme imkânları yoktur. Bundan dolayı:“Asla!” buyrulmuştur. Yani Allah’ın ortağı, eşi benzeri ve zıddı yoktur. “Bilakis O, Azîz” her şeyi emri altına alan, bütün varlıkların emrine boyun eğdiği, O’nun tarafından idare edilip amade kılındığı, işleri çekip çeviren “ve Hakîm olan” yarattıklarını sağlam ve güçlü kılan, indirdiği şer’î hükümleri en güzel hikmetlerle donatan, kendisinden başka hiçbir kimsenin ilâhlığa ve ma’bud edinilmeye layık olmadığı “Allah’tır.” Eğer O’nun şeriatında, tevhidin, dinin kendisine halis kılınmasını emretmesinin, bunu sevmesinin ve bunu kurtuluş yolu kılmasının; kendisine ortak koşmayı ve O’nun dışındaki varlıkları O’na eşler edinmeyi yasaklamasının, bunu da bedbahtlığın ve helâk oluşun yolu olarak tespit etmiş olmasının dışında hiçbir hikmet bulunmamış olsaydı dahi bu, bile O’nun hikmetinin kemâline yeterli, açık ve kesin bir delil olurdu. Peki O’nun vermiş olduğu bütün emirler ve yasaklar aynı şekilde hikmeti ihtiva ettiğine göre daha ne söylenebilir?!
34:28–30Page 431
وَمَآ أَرۡسَلۡنَٰكَ إِلَّا كَآفَّةٗ لِّلنَّاسِ بَشِيرٗا وَنَذِيرٗا وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعۡلَمُونَ ٢٨
And We have not sent you except comprehensively1 to mankind as a bringer of good tidings and a warner. But most of the people do not know.
وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَٰذَا ٱلۡوَعۡدُ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ٢٩
And they say, "When is this promise, if you should be truthful?"
قُل لَّكُم مِّيعَادُ يَوۡمٖ لَّا تَسۡتَـٔۡخِرُونَ عَنۡهُ سَاعَةٗ وَلَا تَسۡتَقۡدِمُونَ ٣٠
Say, "For you is the appointment of a Day [when] you will not remain thereafter an hour, nor will you precede [it]."
28- Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler. 29- Onlar:“Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman?” diyorlar. 30- De ki:“Size vaadolunan bir gün var ki (o geldiğinde) ne ondan bir an geri kalırsınız, ne de ileri geçersiniz.”
28. Yüce Allah, Rasûlünü ancak bütün insanları Allah’ın mükâfatı ile müjdelemek, onlara bu mükâfatı gerektiren amelleri bildirmek, diğer taraftan Allah’ın cezasını da bildirip korkutmak, bu cezayı gerektirici amelleri haber vermek üzere gönderdiğini bildirmektedir. O halde senin elinde bir şey yoktur. Yalanlayıcıların ve inatçıların sana göstermeni teklif ettikleri mucize ve isteklerin hiçbirisi senin görevin değildir. Bunlar ancak Yüce Allah’ın elinde olan şeylerdir. “Fakat insanların çoğu bilmezler.” Yani onların sağlıklı bir bilgileri yoktur; ya cahildirler yahut da ilimleri ile amel etmeyen inatçıdırlar. Onun için de hiçbir bilgileri yok sayılırlar. Bu bilgisizliklerinden biri de Peygamber’den göstermesini istedikleri mucizelere olumlu karşılık vermeyişini, senin davetini reddetmeyi gerektiren bir sebep olarak görmeleridir. Onların istekleri arasında onun, kendisi ile onları uyarmış olduğu azabı çabucak getirmesi istekleri de vardı. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
29. “Onlar: “Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman?” diyorlar.” Böyle bir söz, zalimliklerinin bir sonucudur. Zira Peygamberin doğru söylemesi ile bu tehditin ne zaman gerçekleşeceğinin haber verilmesi arasında nasıl bir ilgi olabilir ki? Böyle bir tutum, hakkı reddetmekten ve akılsızlıktan başka neyin eseri olabilir? Zira düşmanları bulunan ve uygun bir fırsat kollayarak kendilerine karşı hazırlık yapan bir topluma, dünyevi meselelerden birisi ile ilgili olarak doğruluğunu ve samimiyetini bildikleri bir kişi gelse ve: Ben gelirken sizi toptan imha etmek için üzerinize gelmekte olan düşmanınızı gördüm, dese; bu topluluk arasından bir kişi de kalkıp: Eğer sen doğru söyleyen birisi isen bu düşman bize ne vakit gelecektir ve şu anda nerededir?, diye soracak olsa hiç bu sözü söyleyen kişi akıllı sayılabilir mi? Yoksa böylesinin kafasız ve akılsız olduğuna mı hükmedilir? Üstelik böyle bir durumda haber veren kimsenin doğru söylemesi de yalan söylemesi de mümkündür. Onun gördüğü düşman da olabilir, başkası da olabilir. Ya da düşmanı vazgeçebilir. Diğer taraftan bu haberi kendisine ulaştırdığı topluluk da kendilerini savunabilecek ve koruyabilecek güçte olabilir. Peki ya kimsenin, hiçbir şekilde geri püskürtülmesi mümkün olmayan ve yardımcıların faydasının olmayacağı kesin bir azabı haber veren, üstelik insanların en doğru sözlüsü, kendi arzusu uyarınca konuşmayan, verdiği haberde hatadan korunmuş olan zatı yalanlayanların durumu ne olur? Böylesinin haberini, azabın geliş vaktini açıklamadığı gerekçesi ile reddetmek akılsızlığın en ileri derecesi değil midir?!
30. Gerçekleşeceğinden hiçbir şüphe bulunmayan bu azabın geliş vaktini haber vermek üzere onlara “de ki: Size vaadolunan bir gün var ki (o geldiğinde) ne ondan bir an geri kalırsınız, ne de ileri geçersiniz.” O halde bu günden sakının ve bunun için gereken hazırlıklarınızı yapın.
34:31–33Page 431
وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَن نُّؤۡمِنَ بِهَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ وَلَا بِٱلَّذِي بَيۡنَ يَدَيۡهِۗ وَلَوۡ تَرَىٰٓ إِذِ ٱلظَّٰلِمُونَ مَوۡقُوفُونَ عِندَ رَبِّهِمۡ يَرۡجِعُ بَعۡضُهُمۡ إِلَىٰ بَعۡضٍ ٱلۡقَوۡلَ يَقُولُ ٱلَّذِينَ ٱسۡتُضۡعِفُواْ لِلَّذِينَ ٱسۡتَكۡبَرُواْ لَوۡلَآ أَنتُمۡ لَكُنَّا مُؤۡمِنِينَ ٣١
And those who disbelieve say, "We will never believe in this Qur’ān nor in that before it." But if you could see when the wrongdoers are made to stand before their Lord, refuting each others' words...1 Those who were oppressed will say to those who were arrogant, "If not for you, we would have been believers."
قَالَ ٱلَّذِينَ ٱسۡتَكۡبَرُواْ لِلَّذِينَ ٱسۡتُضۡعِفُوٓاْ أَنَحۡنُ صَدَدۡنَٰكُمۡ عَنِ ٱلۡهُدَىٰ بَعۡدَ إِذۡ جَآءَكُمۖ بَلۡ كُنتُم مُّجۡرِمِينَ ٣٢
Those who were arrogant will say to those who were oppressed, "Did we avert you from guidance after it had come to you? Rather, you were criminals."
وَقَالَ ٱلَّذِينَ ٱسۡتُضۡعِفُواْ لِلَّذِينَ ٱسۡتَكۡبَرُواْ بَلۡ مَكۡرُ ٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِ إِذۡ تَأۡمُرُونَنَآ أَن نَّكۡفُرَ بِٱللَّهِ وَنَجۡعَلَ لَهُۥٓ أَندَادٗاۚ وَأَسَرُّواْ ٱلنَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُاْ ٱلۡعَذَابَۚ وَجَعَلۡنَا ٱلۡأَغۡلَٰلَ فِيٓ أَعۡنَاقِ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْۖ هَلۡ يُجۡزَوۡنَ إِلَّا مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ٣٣
Those who were oppressed will say to those who were arrogant, "Rather, [it was your] conspiracy of night and day when you were ordering us to disbelieve in Allāh and attribute to Him equals." But they will [all] confide regret when they see the punishment; and We will put shackles on the necks of those who disbelieved. Will they be recompensed except for what they used to do?
31- Kâfir olanlar dediler ki:“Biz ne bu Kur’ân’a iman ederiz ne de ondan öncekilere.” Sen o zalimleri, Rableri huzurunda (hesap için) durdurulduklarında birbirlerine laf yetiştirirken bir görsen! Güçsüz (tâbiler) büyüklük taslayan (önderlere): “Eğer siz olmasaydınız biz elbette mümin olurduk!” derler. 32- Büyüklük taslayan (önderler) de güçsüz (tabilere) derler ki: “Size hidâyet geldikten sonra biz mi sizi ondan alıkoyduk? Hayır, siz zaten günahkâr kimselerdiniz.” 33- Güçsüz (tâbiler) büyüklük taslayan (önderlere) derler ki: “Hayır, gece gündüz hile (peşindeydiniz). Bize Allah’ı inkar etmemizi ve O’na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz.” Azabı gördüklerinde hepsi de pişmanlıklarını gizlerler. Biz, kâfirlerin boyunlarına demir halkalar geçireceğiz. Onlar yapmakta olduklarından başkası ile mi cezalandırılacaklar?
31. Allah azabı çabucak isteyenlere vaadolunan günü bildirip bu süre gelince mutlaka gerçekleşeceğini söz konusu ettikten sonra, burada da onların o günde ne durumda olacaklarını söz konusu etmektedir: Rablerinin huzurunda durdurulup önderlerin de tabilerin de küfür ve sapıklıkta bir araya getirildiklerini görseydin, çok büyük bir iş, çok dehşetli bir hal görmüş olurdun! Onların birbirlerine nasıl laf yetiştirdiklerini, birinin sözü alıp öbürüne nasıl cevap verdiğini görürdün. “Güçsüz (tâbiler) büyüklük taslayan (önderlere): “Eğer siz olmasaydınız biz elbette mümin olurduk!” Ancak sizler bizimle iman arasına girdiniz, iman etmemize engel oldunuz. Küfür ve inkârı bize güzel gösterdiniz. Biz de size tâbi olduk. Bunu söylemekten maksatları ise azabın kendilerine değil de yalnızca önderlere verilmesini istemeleridir.
32. “Büyüklük taslayan (önderler) de” bu günahta hepsinin ortak olduklarını bildirerek soru sormak üzere “güçsüz (tabilere) derler ki: “Size hidâyet geldikten sonra biz mi” gücümüzle sizi zorlayarak ve mecbur ederek “sizi ondan alıkoyduk? Hayır, siz zaten günahkâr kimselerdiniz.” Yani bunu kendiniz tercih ettiniz. Yoksa buna mecbur değildiniz. Biz, size küfrü süslemiş olsak bile sizin üzerinizde hiçbir otoritemiz yoktu.
33. “Güçsüz (tâbiler) büyüklük taslayan (önderlere) derler ki: “Hayır, gece gündüz hile (peşindeydiniz). Bize Allah’ı inkar etmemizi ve O’na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz.” Yani sizin başımıza getirdiğiniz musibet ve bizi saptırmanız, gece ve gündüz hazırlamış olduğunuz hile ve tuzakların bir neticesidir. Küfrü bize güzel gösterir, bizi ona çağırır ve: Doğru olan budur, derdiniz. Hakkı tenkit eder, onu çirkin gösterir ve onun batıl olduğunu iddia ederdiniz. Bize karşı hileleriniz, kurduğunuz tuzaklar, bizi azdırıp saptırıncaya, fitneye düşürünceye kadar aralıksız devam etti. Kendi aralarındaki bu şekilde konuşmalarının, birbirlerine olan nefretlerini ortaya koymalarından ve büyük çapta pişmanlık duymalarından başka hiçbir faydası olmayacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Azabı gördüklerinde hepsi de pişmanlıklarını gizlerler.” Onlardan tartışanlar azaptan kurtulalım diye tartışmaya girişecekler, ancak kendilerinin zalim ve azabı hak etmiş olduklarını anlayacaklardır. Bu sebepten onların her birisi son derece pişmanlık duyacak, hak üzere olmayı, kendisini bu azaba ulaştıran batılı da terk etmiş olmayı diye yana yakıla temenni edecektir. Ama bunu içlerinde gizleyecekledir. Çünkü kendi aleyhlerine ikrarda bulunmaktan dolayı rezil ve rüsvay olmaktan korkacaklardır. Bununla birlikte kıyametin bazı safhalarında ve cehenneme girecekleri vakit bu pişmanlıklarını açıktan açığa ortaya koyacaklardır:“O gün (her) zalim ellerini ısırıp: Keşke peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olsaydım, der. Eyvah bana, keşke filanı dost edinmeseydim...”(el-Furkan, 25/27-28)“Derler ki eğer biz dinleseydik ve aklımızı kullanmış olsaydık cehennemlikler arasında olmazdık. Böylelikle günahlarını itiraf edecekler. Allah’ın rahmeti cehennemliklerden uzak olsun!”(el-Mülk, 67/10-11)“Biz, kâfirlerin boyunlarına demir halkalar geçireceğiz.” Zindanda zelil olan mahpusların boynuna prangalar konduğu gibi bunlara da konacaktır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O zaman boyunlarında halkalar ve zincirler bulunacak, sürüklenecekler, kaynar suda, sonra ateşte yakılacaklar.”(el-Mumin, 40/71-72)“Onlar yapmakta olduklarından” küfür, fasıklık ve isyanlarından “başkası ile mi cezalandırılacaklar?” Bu azap, bu ibretli ceza ve bu demir halkalar onların yaptıklarının cezasından başka bir şey midir?
34:34–39Page 432
وَمَآ أَرۡسَلۡنَا فِي قَرۡيَةٖ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتۡرَفُوهَآ إِنَّا بِمَآ أُرۡسِلۡتُم بِهِۦ كَٰفِرُونَ ٣٤
And We did not send into a city any warner except that its affluent said, "Indeed we, in that with which you were sent, are disbelievers."
وَقَالُواْ نَحۡنُ أَكۡثَرُ أَمۡوَٰلٗا وَأَوۡلَٰدٗا وَمَا نَحۡنُ بِمُعَذَّبِينَ ٣٥
And they1 said, "We are more [than the believers] in wealth and children, and we are not to be punished."
قُلۡ إِنَّ رَبِّي يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ وَيَقۡدِرُ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعۡلَمُونَ ٣٦
Say, "Indeed, my Lord extends provision for whom He wills and restricts [it], but most of the people do not know."
وَمَآ أَمۡوَٰلُكُمۡ وَلَآ أَوۡلَٰدُكُم بِٱلَّتِي تُقَرِّبُكُمۡ عِندَنَا زُلۡفَىٰٓ إِلَّا مَنۡ ءَامَنَ وَعَمِلَ صَٰلِحٗا فَأُوْلَٰٓئِكَ لَهُمۡ جَزَآءُ ٱلضِّعۡفِ بِمَا عَمِلُواْ وَهُمۡ فِي ٱلۡغُرُفَٰتِ ءَامِنُونَ ٣٧
And it is not your wealth or your children that bring you nearer to Us in position, but it is [by being] one who has believed and done righteousness. For them there will be the double reward for what they did, and they will be in the upper chambers [of Paradise], safe [and secure].
وَٱلَّذِينَ يَسۡعَوۡنَ فِيٓ ءَايَٰتِنَا مُعَٰجِزِينَ أُوْلَٰٓئِكَ فِي ٱلۡعَذَابِ مُحۡضَرُونَ ٣٨
And the ones who strive against Our verses to cause [them] failure1 - those will be brought into the punishment [to remain].
قُلۡ إِنَّ رَبِّي يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦ وَيَقۡدِرُ لَهُۥۚ وَمَآ أَنفَقۡتُم مِّن شَيۡءٖ فَهُوَ يُخۡلِفُهُۥۖ وَهُوَ خَيۡرُ ٱلرَّٰزِقِينَ ٣٩
Say, "Indeed, my Lord extends provision for whom He wills of His servants and restricts [it] for him. But whatever thing you spend [in His cause] - He will compensate it; and He is the best of providers."
34- Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları:“Biz sizinle gönderilen şeyleri inkar ediyoruz” dediler. 35- Yine dediler ki:“Bizim malımız da evladımız da (sizden) daha çok. Biz azaba uğrayacak da değiliz.” 36- De ki:“Şüphesiz Rabbim, rızkı dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 37- Sizi bize yaklaştıracak olan şey, ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız. Aksine kim iman edip salih amel işlerse işte onlara amellerine karşılık olarak mükâfatları kat kat verilecektir ve onlar, yüksek köşklerde güven içinde olacaklardır. 38- Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlara gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır. 39- De ki: “Şüphesiz Rabbim, rızkı kullarından dilediğine genişletir (dilediğine de) daraltır. (Allah yolunda) her ne harcarsanız O, bu harcadığınızın yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
34. Yüce Allah, peygamberleri yalanlayan önceki ümmetlerin durumunu haber vermektedir ki onların durumu, tıpkı hali hazırda peygamberleri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanların durumu gibiydi. Allah, herhangi bir ülkeye bir peygamber gönderdi mi oranın refah içinde olup şımaran, sahip oldukları nimetlerle azan ve onlardan ötürü böbürlenen elebaşları onları inkar etmişler ve küfre sapmışlardır.
35. Onlar:“Bizim malımız da evladımız da” hakka uyanlarınkinden “daha çok. Biz azaba uğrayacak da değiliz” demişlerdir. Yani bizler, öldürüldükten sonra diriltilecek değiliz. Diriltilecek olsak dahi bize dünya hayatında bunca mal ve evlat veren, âhirette bize bundan daha fazlasını verecek ve bize azap etmeyecektir.
36. Allah ise onlara şöylece cevap vermektedir: Yüce Allah’ın rızkı genişletip yayması, sizin ileri sürdüğünüz iddianın doğruluğuna delil değildir. Rızık vermek, Allah’ın meşîetine/dilemesine bağlıdır. O, isterse kulunun rızkını genişletir, dilerse daraltır.
37. “Sizi bize yaklaştıracak olan şey, ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız.” Onlarla bize yakın olamazsınız. Sizi bize asıl yakınlaştıran, peygamberlerin getirdiklerine iman etmek, bu imanın gereği olan salih amelleri işlemektir. İşte böylelerinin Allah nezdinde mükâfatları kat kat verilecektir. Bir iyilik, on misli ile, yedi yüz misli ile hatta Allah’tan başka kimsenin bilmediği kadar kat fazlası ile mükâfatlandırılacaktır. “ve onlar yüksek köşklerde güven içinde olacaklardır.” Alabildiğine yüksek konaklarda, huzur içerisinde, kederlerden, içinde bulundukları lezzet verici şeyleri ve arzu duyulan nimetleri bulandıracak şeylerden, rahatsız edici hususlardan, üzüntülerden yana güven içerisinde bulunacaklardır. Ordan çıkarılmak gibi bir korkuları da olmayacaktır.
38. “Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlara” bizleri ve peygamberlerimizi âciz bırakmak maksadı ile çalışıp çabalayan ve yalanlayanlara “gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.”
39. Daha sonra Allah, tekrar rızkı genişletenin ve daraltanın kendisi olduğunu dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Rabbim, rızkı kullarından dilediğine genişletir (dilediğine de) daraltır.” Bu buyruğu tekrarlamasının hikmeti, bundan sonraki buyrukları ona bağlamaktır:“(Allah yolunda) her ne harcarsanız” ister farz, ister müstehap olsun, ister akraba, ister komşu, ister yoksul, ister yetim, isterse de başkasına infak edilmiş olsun “O” yani Yüce Allah “bu harcadığınızın yerine başkasını verir.” O halde infakta bulunmanın rızkı eksilteceği vehmine kapılmayın. Zira bu, rızkı dilediğine genişletip yayan, dilediğininkini de kısan yüce Zatın, infak edene infak ettiğinin yerine başkasını vereceğine dair bir vaadidir. “O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” O bakımdan rızkı O’ndan isteyin ve size izlemenizi emrettiği sebepleri de yerine getirin.
34:40–42Page 433
وَيَوۡمَ يَحۡشُرُهُمۡ جَمِيعٗا ثُمَّ يَقُولُ لِلۡمَلَٰٓئِكَةِ أَهَٰٓؤُلَآءِ إِيَّاكُمۡ كَانُواْ يَعۡبُدُونَ ٤٠
And [mention] the Day when He will gather them all and then say to the angels, "Did these [people] used to worship you?"
قَالُواْ سُبۡحَٰنَكَ أَنتَ وَلِيُّنَا مِن دُونِهِمۖ بَلۡ كَانُواْ يَعۡبُدُونَ ٱلۡجِنَّۖ أَكۡثَرُهُم بِهِم مُّؤۡمِنُونَ ٤١
They will say, "Exalted are You! You, [O Allāh], are our benefactor excluding [i.e., not] them. Rather, they used to worship the jinn; most of them were believers in them."
فَٱلۡيَوۡمَ لَا يَمۡلِكُ بَعۡضُكُمۡ لِبَعۡضٖ نَّفۡعٗا وَلَا ضَرّٗا وَنَقُولُ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ ذُوقُواْ عَذَابَ ٱلنَّارِ ٱلَّتِي كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ ٤٢
But today [i.e., the Day of Judgement] you do not hold for one another [the power of] benefit or harm, and We will say to those who wronged, "Taste the punishment of the Fire, which you used to deny."
40- O gün O, onların hepsini haşredecek sonra da meleklere şöyle diyecek:“Bunlar size mi ibadet ediyorlardı?” 41- Melekler diyecekler ki:“Tenzih ederiz Seni! Bizim dostumuz onlar değil, Sensin! Aksine onlar, cinlere ibadet ediyorlardı. Bunların çoğu onlara inanıyorlardı.” 42- “Artık bugün birbirinize ne bir fayda verme, ne de ondan bir zararı savma imkanına sahip değilsiniz.” Zulmedenlere deriz ki: “Haydi tadın yalanladığınız o ateşin azabını!”
40. “O gün O, onların” Allah’tan başkasına ibadet edenleri de kendisine ibadet edilen melekleri de “hepsini haşredecek, sonra da” Allah “meleklere” onlara ibadet edenleri azarlamak amacıyla “şöyle diyecek: Bunlar size mi ibadet ediyorlardı?” 41. Melekler ise onların ibadetlerinden uzak olduklarını belirtecekler ve “diyecekler ki: Tenzih ederiz Seni.” Seni ortağın yahut dengin bulunmasından tenzih ederiz. “Bizim dostumuz onlar değil, Sensin.” Bizim dost edindiğimiz onlar değil yalnız sensin. Bizimle onlar arasında herhangi bir bağ yoktur. Bizler seni dost edinmeye muhtacız. Bu, bizim için bir sorumluluktur. Nasıl olur başkalarını bize ibadet etmeye çağırabiliriz? Yahut bizim, Senin yanın sıra dost ve ortak edinilmemiz nasıl uygun olabilir ki? “Aksine onlar” bu müşrikler “cinlere” yani şeytanlara “ibadet ediyorlardı.” Şeytanlar, gerek bizlere gerek bizden başkalarına ibadet etmeyi emrederlerdi, onlar da bu hususta şeytanlara itaat ederlerdi. İşte bu itaatleri de ibadettir. Çünkü ibadet, itaat demektir. Nitekim Allah, kendisi ile birlikte başka ilâhlar edinen herkese hitaben şöyle buyurmaktadır:“Ey Ademoğulları! Şeytana ibadet etmeyin, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır, bana ibadet edin, demedim mi? Dosdoğru yol da budur.”(Yâsîn, 36/60-61)“Bunların çoğu onlara inanıyorlardı.” Cinleri tasdik ediyor, onlara itaat ediyorlardı. Çünkü iman, itaati ve emre uymayı gerektiren bir şekilde tasdik etmek demektir.
42. Melekler, kendilerine ibadet edenlerden bu şekilde uzak olduklarını belirttikten sonra Yüce Allah da onlara hitaben şöyle buyuracaktır:“Artık bugün birbirinize ne bir fayda verme, ne de ondan bir zararı savma imkanına sahip değilsiniz.” Aranızdaki bütün bağlar kopmuş ve ilişkiler bitmiştir. Küfür ve isyan ile kendi kendilerine “zulmedenlere” onları cehenneme soktuktan sonra “diyeceğiz ki: Haydi tadın yalanladığınız o ateşin azabını.” Bugün bu ateşi gözlerinizle gördünüz ve içine de girdiniz. Bu, onu yalanladığınız için buraya girmenize sebep olacak şeylerden kaçmadığınızdan dolayı, yaptıklarınıza uygun bir cezadır.
34:43–45Page 433
وَإِذَا تُتۡلَىٰ عَلَيۡهِمۡ ءَايَٰتُنَا بَيِّنَٰتٖ قَالُواْ مَا هَٰذَآ إِلَّا رَجُلٞ يُرِيدُ أَن يَصُدَّكُمۡ عَمَّا كَانَ يَعۡبُدُ ءَابَآؤُكُمۡ وَقَالُواْ مَا هَٰذَآ إِلَّآ إِفۡكٞ مُّفۡتَرٗىۚ وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لِلۡحَقِّ لَمَّا جَآءَهُمۡ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا سِحۡرٞ مُّبِينٞ ٤٣
And when Our verses are recited to them as clear evidences, they say, "This is not but a man who wishes to avert you from that which your fathers were worshipping." And they say, "This is not except a lie invented." And those who disbelieve say of the truth when it has come to them, "This is not but obvious magic."
وَمَآ ءَاتَيۡنَٰهُم مِّن كُتُبٖ يَدۡرُسُونَهَاۖ وَمَآ أَرۡسَلۡنَآ إِلَيۡهِمۡ قَبۡلَكَ مِن نَّذِيرٖ ٤٤
And We had not given them any scriptures which they could study, and We had not sent to them before you, [O Muḥammad], any warner.
وَكَذَّبَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ وَمَا بَلَغُواْ مِعۡشَارَ مَآ ءَاتَيۡنَٰهُمۡ فَكَذَّبُواْ رُسُلِيۖ فَكَيۡفَ كَانَ نَكِيرِ ٤٥
And those before them denied, and they [i.e., the people of Makkah] have not attained a tenth of what We had given them. But they [i.e., the former peoples] denied My messengers, so how [terrible] was My reproach.
43- Âyetlerimiz onlara apaçık deliller halinde okunduğunda dediler ki:“Bu, ancak atalarınızın ibadet edegeldiği şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır.” Yine dediler ki: “Bu (Kur'ân) da uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir.” Kâfir olanlar hak kendilerine geldiğinde onun için: “Bu, ancak apaçık bir büyüdür” dediler. 44- Halbuki biz, (Kur'ân’dan önce) onlara okuyacakları bir kitap vermemiştik. Senden önce onlara bir uyarıcı da göndermemiştik. 45- Onlardan öncekiler de yalanlamıştı ki bunlar, onlara verdiklerimizin onda birine bile ulaşamamışlardır. Onlar peygamberlerimi yalanlamışlardı. Peki, benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!?
43. Yüce Allah, kendisinin apaçık âyetleri müşriklere okunduğunda onların takındıkları halleri bize haber vermektedir. Şöyle ki her türlü hayrı gösteren, her türlü kötülükten alıkoyan, kendilerine ulaşan nimetlerin en büyüğü, ilâhî lütufların en üstünü olan, iman ve tasdik ile karşılanmaları, itaat ve teslimiyet ile kabul edilmeleri gereken kat’i delil ve belgeler geldiğinde onlar, gerekenin tam aksi ile karşılık verdiler ve bunları kendilerine getireni yalanlayarak şöyle dediler:“Bu, ancak atalarınızın ibadet edegeldiği şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır.” Onun sizlere dininizi Allah’a halis kılmanızı emretmekten güttüğü maksadı, kendilerini tazim ettiğiniz ve izlerinden gittiğiniz atalarınızın âdetlerini terk etmenizdir. Böylece onlar, sapık kimselerin söyledikleri sözlere dayanarak hakkı reddettiler. Bu konuda herhangi bir delil ya da delile benzer bir şey dahi sunamadılar. Zira peygamberler sapıklara hakka tâbi olmayı emrettikleri vakit onların, arkalarından gittikleri atalarının bu yol üzere olduklarını ileri sürmelerinin delil olabilecek tarafı neresi!? Bu, akılsızlık ve sapıkların görüşlerine dayanarak hakkın reddedilmesidir. Nitekim reddedilen bütün hak hususlar üzerinde düşündüğün takdirde onların bu yolla reddedildiğini görürüz. Hak ancak müşrik, her türlü etkinliği zamanın eseri kabul eden filozof, sabiî, Allah’ın dinini inkâr edip onun dışına çıkan sapıkların sözlerine dayanılarak rededilegelmiştir. Böyle kimseler, kıyamet gününe kadar hakkı reddeden herkesin uyduğu birer örnektir. Atalarının yaptıklarını delil gösterip onların fiillerini, peygamberlerin getirdikleri hakkı reddetmek için gerekçe göstermelerinin ardından bir de hakka dil uzattılar ve:“Bu (Kur'ân), uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir” dediler. Yani bu, bunu bize getiren adamın uydurduğu bir yalandan ibarettir. “Kâfir olanlar hak kendilerine geldiğinde onun için: “Bu, ancak apaçık bir büyüdür” dediler.” Hakkı yalanlamak ve akılsızlara yollarının doğruluğunu göstermek maksadı ile: Bu, herkes tarafından açıkça görülebilecek bir sihirdir, dediler.
44. Allah, hakkı nasıl reddettiklerini, sözlerinin delil olmak şöyle dursun şüphe uyandırabilecek derecede bile olmadığını açıkladıktan sonra onların -bir kimse lehlerine delil getirmek isteyecek olsa bile- hiçbir dayanaklarının bulunmadığını, kesinlikle esas alacakları bir temelin bulunmadığını beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Halbuki biz, (Kur'ân’dan önce) onlara” kendilerine dayanak olsun diye “okuyacakları bir kitap vermemiştik. Senden önce onlara bir uyarıcı da göndermemiştik.” ki o uyarıcının söz ve davranışlarından sahip oldukları bilgilere dayanarak senin kendilerine getirmiş olduğun bu hakkı reddedeler. Yanlarında bilgi de yoktur, bilgiden bir kırıntı da yoktur.
45. Daha sonra Yüce Allah, kendilerinden önce gelip de peygamberleri yalanlayan ümmetlerin başlarına geleni hatırlatarak onları uyarmakta ve şöyle buyurmaktadır:“Onlardan öncekiler de yalanlamıştı ki bunlar” yani şu muhataplar “onlara” kendilerinden önceki ümmetlere “verdiklerimizin onda birine bile ulaşamamışlardır. Onlar peygamberlerimi yalanlamışlardı. Peki, benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış?” Yani onların bu yaptıklarını reddedişim, cezalandırışım nasılmış? Allah önceki ümmetlere nasıl ibretlik cezalar verdiğini bize bildirmiş bulunmaktadır. Nitekim kimisini suda boğmuştur, kimisini kısır rüzgarla, kimisini çığlıkla, kimisini sarsıntı ile, kimisini yerin dibine geçirmekle, kimisinin üzerine de gökten ufak taşlar yağdıran fırtınalar göndermekle helâk etmiştir. O halde ey yalanlayıcılar! Yalanlamayı sürdürmekten sakının. Yoksa sizden öncekileri azap yakaladığı gibi sizi de yakalar ve onların başına gelen musibet sizin de başınıza gelir.
34:46–50Page 433
۞ قُلۡ إِنَّمَآ أَعِظُكُم بِوَٰحِدَةٍۖ أَن تَقُومُواْ لِلَّهِ مَثۡنَىٰ وَفُرَٰدَىٰ ثُمَّ تَتَفَكَّرُواْۚ مَا بِصَاحِبِكُم مِّن جِنَّةٍۚ إِنۡ هُوَ إِلَّا نَذِيرٞ لَّكُم بَيۡنَ يَدَيۡ عَذَابٖ شَدِيدٖ ٤٦
Say, "I only advise you of one [thing] - that you stand for Allāh, [seeking truth] in pairs and individually, and then give thought." There is not in your companion any madness. He is only a warner to you before a severe punishment.
قُلۡ مَا سَأَلۡتُكُم مِّنۡ أَجۡرٖ فَهُوَ لَكُمۡۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَى ٱللَّهِۖ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٖ شَهِيدٞ ٤٧
Say, "Whatever payment I might have asked of you - it is yours. My payment is only from Allāh, and He is, over all things, Witness."
قُلۡ إِنَّ رَبِّي يَقۡذِفُ بِٱلۡحَقِّ عَلَّٰمُ ٱلۡغُيُوبِ ٤٨
Say, "Indeed, my Lord projects the truth, Knower of the unseen."
قُلۡ جَآءَ ٱلۡحَقُّ وَمَا يُبۡدِئُ ٱلۡبَٰطِلُ وَمَا يُعِيدُ ٤٩
Say, "The truth has come, and falsehood can neither begin [anything] nor repeat [it]."1
قُلۡ إِن ضَلَلۡتُ فَإِنَّمَآ أَضِلُّ عَلَىٰ نَفۡسِيۖ وَإِنِ ٱهۡتَدَيۡتُ فَبِمَا يُوحِيٓ إِلَيَّ رَبِّيٓۚ إِنَّهُۥ سَمِيعٞ قَرِيبٞ ٥٠
Say, "If I should err, I would only err against myself. But if I am guided, it is by what my Lord reveals to me. Indeed, He is Hearing and near."
46- De ki:“Ben size ancak bir tek öğüt veriyorum: Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkın, sonra da düşünün. (Göreceksiniz ki) arkadaşınızda delilikten eser yoktur. O, ancak şiddetli bir azabın öncesinde sizi (uyarmak gönderilmiş) için bir uyarıcıdır.” 47- De ki:“Sizden istediğim herhangi bir ücret varsa o, sizin olsun. Benim mükâfatımı vermek, ancak Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” 48- De ki:“Rabbim, hakkı (batılın üzerine) atıp ortaya koyar. O, gaybleri çok iyi bilendir.” 49- De ki:“Hak geldi. Artık batıl, ne yeniden gelebilir ne de eski haline dönebilir.” 50- De ki:“Eğer ben sapmışsam ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer doğru yoldaysam bu da Rabbimin bana vahyettikleri sayesindedir. Şüphesiz O, her şeyi işitendir, pek yakındır.”
46. Ey Peygamber! Şu inatcı, yalanlayıcı, hakkı red etmek, onu yalanlamak için uğraşan, onu getirene dil uzatarak tenkid etmeye kalkışan kimselere “de ki: Ben size ancak bir tek öğüt veriyorum.” Ben, size tek bir hususu tavsiye ediyor ve onu izlemenizi öğütlüyorum. Bu da insaflı bir yoldur. Herhangi bir sebep ve gerekçe olmaksızın sözlerime uymaya ve görüşlerinizi terk etmeye çağırmıyorum. Size öğüdüm şudur:“Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkın.” Yani gayretle, doğruya tâbi olmak isteyerek, Allah için ihlâs ile hep birlikte kalkıp bu hususta müzakere edin. Bir de bu hususta herkes, tek tek kalkıp kendi başına düşünsün. Bu şekilde Allah için birer birer, ikişer ikişer kalkıp düşünürseniz aklınızı kullanır, iyice düşünür ve Rasûlünüzün halini incelerseniz: Acaba o deli mi? Söz ve davranışlarında, niteliklerinde delilere yakışan özellikleri var mı? Yoksa o, önünüzde sizi bekleyen çetin azabı haber vererek, size zararı olacak hususları bildirerek sizi uyaran doğru sözlü bir peygamber mi? Eğer bu öğüdü kabul edecek ve gereğini yerine getirecek olsalardı, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in deli olmadığını herkesten daha ileri derecede görürlerdi. Çünkü onun hali, bakışları ile hareketleri ile konuşmaları ile delilerin halini andırmamaktadır. Aksine o, hali güzel, tavırları yüce bir kimsedir. Edebi, ağırbaşlılığı, alçakgönüllülüğü ve vakarı ile insanların en mükemmelidir. Onun bu tavırları, ancak en akıllı kimselerin gösterebilecekleri tavırlardır. Diğer taraftan fasih sözleri, güzel lafızları, kalpleri güven ve iman ile dolduran kelimeleri, ruhları arındıran, kalpleri temizleyen, üstün ahlâkî değerlere sevkeden, güzel meziyetleri teşvik eden, kötü ve bayağı huylardan alıkoymaya çalışan sözleri üzerinde iyiden iyiye düşünecek olurlarsa; konuştuğu vakit gözlerin kendisine heybetle, tazimle, saygı ile baktığını hatırlayacak olurlarsa onun sözlerinin, delilerin saçmalarına, onların anlamsız bağırıp çağrışmalarına ve hallerine uygun sözlerine benzeyip benzemediğini iyice anlarlar. Peygamberin hallerini ve maksatlarını iyice düşünen herkes, onun Allah’ın Rasûlü olup olmadığını da çok iyi anlar. İster tek başına düşünsün, ister başkası ile birlikte düşünsün. Onun gerçekten Allah’ın rasûlü, hakiki bir peygamberi olduğunu anlar. Özellikle de ilk muhataplar. Çünkü o, onların içinden biri idi. Onu, geçmişi ile geleceği ile çok iyi tanıyorlardı.
47. Diğer taraftan insanları hakka davet edene tâbi olmaktan alıkoyan bir husus daha vardır. O da çağrısını kabul eden kimselerden mal alması ve davetine karşılık bir ücret istemesidir. Yüce Allah, Rasûlünün böyle bir konuma düşmekten de münezzeh olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Sizden” hakka tâbi olmanıza karşılık “istediğim herhangi bir ücret varsa o, sizin olsun.” Sizi şahit tutuyorum ki o ücret -eğer öyle bir şey söz konusu ise- sizin olsun, ben istemiyorum. “Benim mükâfatımı vermek, ancak Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” O’nun ilmi benim neye davet ettiğimi de kuşatmıştır. O nedenle eğer ben, yalan söylüyor isem cezası gelip beni bulacaktır. Aynı şekilde O, sizin amellerinizi de görmektedir. Amellerinizi kaydedecek, sonra da size onların karşılığını verecektir.
48. Allah hakkın doğruluğuna, batılın da batıl olduğuna delil olan apaçık belgeleri beyan ettikten sonra, kanununun ve âdetinin şu olduğunu belirtmektedir:“Rabbim, hakkı (batılın üzerine) atıp ortaya koyar.” Bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Biz hakkı batıl üzerine atarız da hak, onun beynini darmadağın eder. Bir de bakmışsın ki canı çıkmış bile!”(el-Enbiyâ, 21/18) Çünkü Yüce Allah, burada hakkı beyan etmiş ve bu hak ile yalanlayıcıların iddialarını -ibret alanlara ibret, düşünenlere de bir bir delil olacak şekilde- çürütmüş bulunmaktadır. Yalanlayıcıların sözlerinin nasıl çürütüldüğünü, yalan söylediklerinin ve inatlarının nasıl açığa çıktığını, hakkın nasıl galip gelip parlak bir şekilde ortaya konduğunu, batılın ise çürüyüp yok olduğunu görüyoruz. Bu ise “gaybleri çok iyi bilen”, kalplerdeki vesvese ve şüpheleri, buna nasıl karşılık verileceğini ve bunları bertaraf eden delilleri çok iyi bilenin açıklamaları sayesindedir. O, bunları kullarına öğretiyor ve onlara beyan ediyor. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
49. “De ki: Hak geldi” yani üstünlüğünü sağladı, açıkça ortaya çıktı. Güneş gibi parıldamakta ve hakimiyeti sağlamış bulunmakta. “Artık batıl, ne yeniden gelebilir ne de eski haline dönebilir.” Artık yok olup gitti ve işi bitti, hakimiyeti sona erdi. Yeniden bir şey de var edemez, geri de getiremez.
50. Rasûlün daveti sayesinde hak açıkça ortaya çıkmasına rağmen yalanlayanlar, onun sapık olduğunu söyleyince o, onlara hakkı haber verip açıkladı ve kendisine karşı durmaktan aciz olduklarını belirtti. Kendisini sapıklıkla itham etmelerinin hakka hiçbir şekilde zarar veremeyeceğini, getirdiği hakkı hiçbir şekilde bertaraf edemeyeceğini onlara haber verdi. Şöyle ki o -hâşâ- sapıtmış ise -ki bu tartışma esnasında karşı tarafın seviyesine inme kabilindendir- kendi aleyhine sapıtmış olur. Yani sapıklığının zararı yalnız kendisinedir. Bu zarar onu aşıp başkasına geçmez. “Eğer doğru yoldaysam bu da” hidâyet ve doğru yolda oluşum benden, benim kendi gücümden kaynaklanan bir şey değildir. Benim hidâyet buluşum ancak “Rabbimin bana vahyettikleri sayesindedir.” Benden başkalarının hidâyet kaynağı O’ndan olduğu gibi, benim hidâyetimin kaynağı da O’ndandır. “Şüphesiz O” benim Rabbim, bütün sözleri ve sesleri “işitendir”, kendisine dua eden, kendisinden bir şeyler isteyen ve kendisine ibadet eden kimselere de “pek yakındır.”
34:51–54Page 434
وَلَوۡ تَرَىٰٓ إِذۡ فَزِعُواْ فَلَا فَوۡتَ وَأُخِذُواْ مِن مَّكَانٖ قَرِيبٖ ٥١
And if you could see1 when they are terrified but there is no escape, and they will be seized from a place nearby.
وَقَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِهِۦ وَأَنَّىٰ لَهُمُ ٱلتَّنَاوُشُ مِن مَّكَانِۭ بَعِيدٖ ٥٢
And they will [then] say, "We believe in it!" But how for them will be the taking1 [of faith] from a place far away?2
وَقَدۡ كَفَرُواْ بِهِۦ مِن قَبۡلُۖ وَيَقۡذِفُونَ بِٱلۡغَيۡبِ مِن مَّكَانِۭ بَعِيدٖ ٥٣
And they had already disbelieved in it before and would assault1 the unseen from a place far away.2
وَحِيلَ بَيۡنَهُمۡ وَبَيۡنَ مَا يَشۡتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِأَشۡيَاعِهِم مِّن قَبۡلُۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ فِي شَكّٖ مُّرِيبِۭ ٥٤
And prevention will be placed between them and what they desire,1 as was done with their kind before. Indeed, they were in disquieting doubt [i.e., denial].
51- Dehşete kapıldıklarında onları bir görsen! Artık kaçıp kurtulma imkanı yoktur ve yakın bir yerden yakalanmışlardır. 52- “O’na iman ettik” derler. Ama uzak bir yerden (iş işten geçtikten sonra) imanı elde etmeleri ne mümkün! 53- Halbuki önceden onu inkar etmişlerdi. Üstelik uzak bir yerden görmedikleri bir şeye taş atıyor/rastgele tahminlerde bulunuyorlardı. 54- Daha önceden benzerlerine yapıldığı gibi onlar ile arzuladıkları şeyler arasına da bir engel konmuştur. Çünkü onlar, derin bir şüphe içerisinde idiler.
51. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Ey Peygamber ve daha sonra senin görevini ifa etmekle yükümlü olanlar! “Dehşete kapıldıklarında onları” azabı, peygamberlerin kendilerine haber verdiği ve yalan kabul ettikleri şeyleri görecekleri vakit şu yalanlayıcıların hallerini “bir görsen!” Çok dehşetli ve korkunç bir manzara ile, görülmesine tahammül edilemeyecek son derece zorlu bir hal ile karşılaşırdın! Bu, onlar için azabın kaçınılmaz olacağı vakittir. “Artık” onlar için “kaçıp kurtulma imkanı” kaçıp sığınacakları bir yer “yoktur ve yakın bir yerden yakalanmışlardır.” Bu yakalanacakları yer, azap yerinden uzak olmayacaktır. Aksine onlar yakalanacak ve arkasından hemen ateşe atılacaklardır.
52. İşte bu durumda iken “O’na iman ettik” Allah'a ve daha önce yalanladığımız şeyleri tasdik ediyoruz “derler. Ama uzak bir yerden (iş işten geçtikten sonra) imanı elde etmeleri ne mümkün!” Çünkü onlar ile iman arasına engel konulmuştur. Böyle bir durumda iman etmeleri artık imkânsız bir haldir. Mümkün olduğu vakit (dünyada) iman etmiş olsalardı, elbette o, kabul edilebilir bir iman olurdu.
53. Ama “önceden onu inkar etmişlerdi. Üstelik uzak bir yerden görmedikleri bir şeye taş atıyor/rastgele tahminlerde bulunuyorlardı.” Hakkı ortadan kaldırmak için batıl iddia ve iftiralarda bulunuyorlardı. Ancak uzak bir yerden atış yapan kimsenin hedefini isabet ettirmesi imkânsız olduğu gibi onların da böyle bir şeyi isabet ettirmelerine imkân yoktu. İşte batılın hakka galip gelmesi yahut onu ortadan kaldırması da imkânsız bir şeydir. Hakkın batılı fark etmemesi halinde batılın bir hamlesi olabilir; fakat hak ortaya çıkıp batıla karşı durdu mu onu ortadan kaldırır.
54. “Daha önce benzerlerine yapıldığı gibi” yani önceki ümmetler helâk edilecekleri vakit nasıl arzu ettikleri şeylere ulaşmalarına engel olundu ise “bunlar ile arzuladıkları şeyler arasına da” istedikleri zevkler, evlat, mallar, hizmetçiler, askerler vb. arasına “bir engel konmuştur.” Artık amelleri ile başbaşa kalmışlardır. Huzura tıpkı yaratıldıkları gibi tek tek gelecekler ve daha önce kendilerine verilen nimetleri geride bırakmış olacaklardır. “Çünkü onlar derin bir şüphe içinde idiler.” Şüphe doğuran, kalpleri rahatsız eden tereddütlere kapılmışlardı. İşte bunun için iman etmediler. İman etmemek noktasında mazeretlerinin kabul edilmesini isteyecekleri vakit de mazeretleri kabul edilmeyecektir.
Sebe’ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır, lütuf O’ndandır, yardımcımız O’dur, O’na tevekkül ederiz ve O’na güveniriz.
Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences