As-Sa'diAz‑Zumar · 39:53–75

As-Sa'di · Tafsir · in Turkish

Az-Zumar 39:53–75

39:53–59Page 464

۞ قُلۡ يَٰعِبَادِيَ ٱلَّذِينَ أَسۡرَفُواْ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمۡ لَا تَقۡنَطُواْ مِن رَّحۡمَةِ ٱللَّهِۚ إِنَّ ٱللَّهَ يَغۡفِرُ ٱلذُّنُوبَ جَمِيعًاۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلۡغَفُورُ ٱلرَّحِيمُ ٥٣

Say, "O My servants who have transgressed against themselves [by sinning], do not despair of the mercy of Allāh. Indeed, Allāh forgives all sins.1 Indeed, it is He who is the Forgiving, the Merciful."

وَأَنِيبُوٓاْ إِلَىٰ رَبِّكُمۡ وَأَسۡلِمُواْ لَهُۥ مِن قَبۡلِ أَن يَأۡتِيَكُمُ ٱلۡعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنصَرُونَ ٥٤

And return [in repentance] to your Lord and submit to Him before the punishment comes upon you; then you will not be helped.

وَٱتَّبِعُوٓاْ أَحۡسَنَ مَآ أُنزِلَ إِلَيۡكُم مِّن رَّبِّكُم مِّن قَبۡلِ أَن يَأۡتِيَكُمُ ٱلۡعَذَابُ بَغۡتَةٗ وَأَنتُمۡ لَا تَشۡعُرُونَ ٥٥

And follow the best of what was revealed to you from your Lord [i.e., the Qur’ān] before the punishment comes upon you suddenly while you do not perceive,

أَن تَقُولَ نَفۡسٞ يَٰحَسۡرَتَىٰ عَلَىٰ مَا فَرَّطتُ فِي جَنۢبِ ٱللَّهِ وَإِن كُنتُ لَمِنَ ٱلسَّٰخِرِينَ ٥٦

Lest a soul should say,1 "Oh, [how great is] my regret over what I neglected in regard to Allāh and that I was among the mockers."

أَوۡ تَقُولَ لَوۡ أَنَّ ٱللَّهَ هَدَىٰنِي لَكُنتُ مِنَ ٱلۡمُتَّقِينَ ٥٧

Or [lest] it say, "If only Allāh had guided me, I would have been among the righteous."

أَوۡ تَقُولَ حِينَ تَرَى ٱلۡعَذَابَ لَوۡ أَنَّ لِي كَرَّةٗ فَأَكُونَ مِنَ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ٥٨

Or [lest] it say when it sees the punishment, "If only I had another turn1 so I could be among the doers of good."

بَلَىٰ قَدۡ جَآءَتۡكَ ءَايَٰتِي فَكَذَّبۡتَ بِهَا وَٱسۡتَكۡبَرۡتَ وَكُنتَ مِنَ ٱلۡكَٰفِرِينَ ٥٩

But yes, there had come to you My verses, but you denied them and were arrogant, and you were among the disbelievers.

53- De ki:“Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Zira O, çok bağışlayıcıdır, pek merhamelidir.” 54- Size azap gelmeden önce Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. 55- Siz hiç farkında olmadan azap size ansızın gelmeden önce Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun! 56- Tâ ki hiç kimse:“Allah’ın hakkı konusunda işlediğim kusurlardan dolayı yazıklar olsun bana! Gerçekten ben, alay edenlerdendim” demesin. 57- Yahut:“Eğer Allah bana hidâyet verseydi, elbette takvâ sahiplerinden olurdum” demesin. 58- Ya da azabı gördüğünde:“Keşke (dünyaya) geri dönme imkânım olsa da ihsan sahiplerinden olsam!” demesin. 59- “Hayır, sana âyetlerim gelmişti de sen onları yalanlamış, büyüklenmiş ve kâfirlerden olmuştun.”

53. Yüce Allah, kulları arasından çokça günah işlemiş kimselere lütuf ve kereminin çokluğunu bildirmekte ve böyle bir imkân ellerinden gitmeden önce onları kendisine dönmeye teşvik ederek şöyle buyurmaktadır: Ey Peygamber ve ondan sonra Allah’ın dinine davet etmekte onun yerine geçenler! Kullara Rableri hakkında haber vererek “de ki:” Nefislerinin kendilerini çağırdığı günahları işlemek ve gaybleri bilen Allah’ı gazaplandıran yollarda yürümek sureti ile “nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin!” O takdirde kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmış olur, “Günahlarımız artık çoğaldı, kusurlarımız üst üste birikti, bunları ortadan kaldırmaya imkan yok, bunları silmenin yolu yok”, diyerek isyan üzere ısrara devam eder, Rahman olan Allah’ın size gazaplanmasına sebep olacak hususları işlemeye devam edersiniz. Fakat siz Rabbinizi O’nun keremine, cömertliğine delâlet eden isimleri ile tanıyın ve bilin ki “Allah bütün günahları bağışlar.” Şirki, öldürmeyi, zinayı, faizi, zulmü ve bunların dışında kalan küçük büyük tüm günahları bağışlar. “Zira O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Yani mağfiret etmek ve rahmet buyurmak, O’nun kendisinden ayrılmaz zatî sıfatlarıdır. Hiçbir zaman bu sıfatlar O’nun zatından ayrı düşmez, bu sıfatların etkileri kesilmez. Varlık aleminde orayı dolduracak şekilde bunların etkileri tecelli edip durur. O’nun iki eli de gece ve gündüz cömertçe hayırlar ihsan etmektedir. Kullara yönelik nimet ve lütufları, gizli ve açık bütün hallerde ardı arkasına gelmektedir. O; bağışlamayı, alıkoymaktan daha çok sever. O’nun rahmeti gazabını geçmiş, geride bırakmıştır.

54. Ancak mağfiret ve rahmetinin bunlara ulaşmasının birtakım sebepleri vardır. Kul bu sebepleri yerine getirmeyecek olursa mağfiret ve rahmet kapılarını kendi yüzüne kapatmış olur. Bu sebeplerin en üstünü ve en değerlisi ise -dahası mağfiret ve rahmetin ondan başka bir sebebi de yoktur- şudur: samimi tevbe ile, dua ile, yalvarıp yakarmakla, Allah’ı mutlak ilâh bilip O’na boyun eğerek ibadet etmek sureti ile Allah’a yönelmek. Hep beraber bu en değerli sebebe sarılalım, bu en büyük yolu izleyelim. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine yönelmeyi ve bu hususta eli çabuk tutmayı emrederek şöyle buyurmaktadır:“Size azap gelmeden önce” kalplerinizle “Rabbinize yönelin ve” azalarınızla da “O’na teslim olun.” Allah’a yönelme, yalnız başına zikredildiği takdirde azaların amelleri de onun kapsamına girer. Eğer -burada olduğu gibi- teslim olmakla bir arada zikredilecek olurlarsa manası, yukarda açıkladığımız şekilde olur. Yüce Allah’ın:“Ve O’na teslim olun” buyruğunda ihlâsın gereğine ve ihlâs olmaksızın zahirî ve batınî amellerin hiçbir faydasının olmadığına delil vardır. Sizin bu dönüşünüz de “size azap” geri çevrilemeyecek bir şekilde “gelmeden önce” olmalıdır. Çünkü aksi takdirde “size yardım edilmez.” Sanki: Allah’a yönelme ve teslim oluş ne demektir? Bunların kapsamına ne girer? Bunların amelleri nelerdir? diye bir soru sorulmuş gibi Yüce Allah, bunu şu şekilde cevaplandırmaktadır:

55. Allah’ı sevmek, O’ndan korkmak, saygı ile O’na boyun eğmek, rahmetini ummak, samimi olarak kullarının iyiliğini istemek, onlara öğüt vermek, onlar için iyi şeyleri istemek, bunların zıddını terk etmek gibi size emretmiş olduğu bâtınî ameller ile namaz, oruç, zekât, hac, sadaka, çeşitli türden iyilikler vb. gibi Allah’ın emretmiş olduğu zâhirî ameller... İşte bunlar, Rabbimizden bize indirilenlerin en güzelleridir. İşte bu ve benzeri hususlarda Rabbinin emirlerine uyan bir kimse, Allah’a yönelen ve O’na teslim olan kimse demektir. “Siz hiç farkında olmadan azap size ansızın gelmeden önce…” Bütün bu buyruklarla Allah’a yönelip teslim olmakta eli çabuk tutmak ve fırsatları değerlendirmek teşvik edilmektedir.

56. Yüce Allah, kullarını gafletlerini sürdürme konusunda uyarmakta ve pişmanlık duyacakları ama pişmanlığın fayda vermeyeceği bir gün gelip çatmadan önce dönmelerini öğüt vermektedir. Zira o vakit geldiğinde kişi:“Allah’ın hakkı konusunda işlediğim kusurlardan dolayı yazıklar olsun bana! Gerçekten ben” dünya hayatında, azabın gelişi hususunda onunla “alay edenlerdendim.” Şimdi ise onu gözlerimle gördüm!, der.

57. “Yahut: Eğer Allah bana hidâyet verseydi, elbette takvâ sahiplerinden olurdum, demesin.” Bu buyruk, temenni ifade etmekte ve şu anlama gelmektedir:“Keşke Allah bana hidâyet vermiş olsaydı da ben de O’ndan sakınan takvâlı bir kişi olsaydım ve azaptan kurtularak mükâfatı hak etse idim.” Yoksa bu buyruk, şart manasına değildir. Zira şart manasını ifade etseydi, onlar sapıklıklarına kaza ve kaderi gerekçe göstermiş olurlardı. Bu ise batıl bir gerekçedir, kıyamet gününde ise batıl bütün deliller boşa gidecektir.

58. “Ya da azabı gördüğünde” ve artık azabın geleceğini kesin olarak anladığında: “Keşke (dünyaya) geri dönme imkânım olsa da ihsan sahiplerinden olsam!” demesin” Yüce Allah, bunun imkânsız ve faydasız olduğunu, bu gibi temennilerin batıl ve gerçekle bir ilişkilerinin bulunmadığını ifade etmektedir. Çünkü kul, eğer geri döndürülecek olursa kendisine daha önce yapılan açıklamadan farklı, yeni bir açıklama yapılmayacaktır.

59. “Hayır, sana” en ufak bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmayacak şekilde hakka delil olan “âyetlerim gelmişti de sen onları yalanlamış” onlara uymayıp “büyüklenmiş ve kâfirlerden olmuştun.” Dolayısı ile tekrar dünyaya geri döndürülmeyi istemek, boş bir şeydir. Zaten “geri döndürülürlerse de yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler.”(el-En’âm, 6/28)

39:60–61Page 465

وَيَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ تَرَى ٱلَّذِينَ كَذَبُواْ عَلَى ٱللَّهِ وُجُوهُهُم مُّسۡوَدَّةٌۚ أَلَيۡسَ فِي جَهَنَّمَ مَثۡوٗى لِّلۡمُتَكَبِّرِينَ ٦٠

And on the Day of Resurrection you will see those who lied about Allāh [with] their faces blackened. Is there not in Hell a residence for the arrogant?

وَيُنَجِّي ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ ٱتَّقَوۡاْ بِمَفَازَتِهِمۡ لَا يَمَسُّهُمُ ٱلسُّوٓءُ وَلَا هُمۡ يَحۡزَنُونَ ٦١

And Allāh will save those who feared Him by their attainment;1 no evil will touch them, nor will they grieve.

60- Kıyamet günü Allah hakkında yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Büyüklük taslayanlara cehennemde yer mi yok? 61- Allah takvâ sahiplerini umduklarına erdirmek sureti ile kurtarır. Onlara hiçbir fenalık dokunmaz ve onlar üzülmezler de.

60. Yüce Allah, kendisi hakkında yalan söyleyenlerin rüsvaylıklarını haber vermekte, kıyamet gününde yüzlerinin kapkaranlık gece gibi simsiyah kesileceğini ve mahşerdekilerin bu suretle onları tanıyacaklarını bildirmektedir. Çünkü gerçek, açık seçiktir; adeta sabahı andırır. Onlar yalan söylemek sureti ile hakkın yüzünü kararttıkları gibi Allah da -onları amelleri türünden cezalandırarak- yüzlerini karartacaktır. Onların yüzleri kararacağı gibi cehennemde çok ağır bir azap da çekeceklerdir. Bundan dolayı:“Büyüklük taslayanlara” hakka karşı, Rablerine ibadete karşı büyüklenen ve O’na iftirada bulunanlara “cehennemde yer mi yok?” buyrulmaktadır. Evet, Allah’a and olsun ki orada büyüklük taslayanlar için en ileri dereceye ulaşacak bir ceza, bir rüsvaylık ve bir gazap olacaktır. Orada onlardaki haklar alınacak ve cezaları verilecektir. Allah hakkında yalan söylemek, hem O’na ortak koşmayı, O’nun evlat ve eş sahibi olduğunu söylemeyi, hem de O’nun celâl ve azametine yakışmayan iddialarda bulunmayı kapsar. Yine peygamberlik iddiasında bulunmayı ya da onun söylemediği şeylerin O’nun şeriatında olduğunu söyleyerek O’nun bu sözleri söylediğini ve şeriatında bunları bildirdiğini söylemeyi de kapsar. Allah, büyüklük taslayanların durumunu söz konusu ettikten sonra takvâ sahiplerinin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

61. “Allah, takvâ sahiplerini umduklarına erdirmek sureti ile kurtarır.” Çünkü beraberlerinde kurtuluşun aracı olan Allah korkusu ve takvâ vardır. Takvâ, her türlü dehşet ve zorluğa karşı hazırlık demektir. “Onlara hiçbir fenalık” yani azap ve hoşlarına gitmeyecek hiçbir şey “dokunmaz ve onlar üzülmezler de.” Azabın onlara dokunmayacağının ve azap korkusunun da haklarında söz konusu olmayacağının belirtilmesi, son derece güven içerisinde olacaklarının bir ifadesidir. Onlar için tam bir güvenlik vardır ve bu güvenlik onları esenlik yurdu olan cennete ulaştırıncaya kadar beraberlerinde bulunacaktır. O vakit de her bir kötülükten ve hoş olmayan her bir şeyden yana güven içerisinde olacaklardır. Cennet nimetlerinin güzellikleri onlara bol bol verilecektir ve onlar “diyeceklerdir ki: “Bizden her türlü kederi gideren Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbimiz Ğafurdur, Şekurdur.”(Fâtır, 35/34)

39:62–63Page 465

ٱللَّهُ خَٰلِقُ كُلِّ شَيۡءٖۖ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٖ وَكِيلٞ ٦٢

Allāh is the Creator of all things, and He is, over all things, Disposer of affairs.

لَّهُۥ مَقَالِيدُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۗ وَٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ أُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡخَٰسِرُونَ ٦٣

To Him belong the keys of the heavens and the earth. And they who disbelieve in the verses of Allāh - it is those who are the losers.

62- Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şeye vekildir. 63- Göklerin ve yerin anahtarları yalnız O’nundur. Allah’ın âyetlerini inkâr edenlere gelince onlar, zarara uğrayanların ta kendileridir.

62. Yüce Allah, kendisini inkâr eden kâfirlerin hüsranlarını gerektiren azamet ve kemalini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Allah her şeyin yaratıcısıdır.” Bu ve Kur’ân-ı Kerîm’deki buna benzer pek çok ifade, Yüce Allah dışındaki her şeyin yaratılmış olduğunun delilidir. Bu buyruklar, yerin ve semanın kadîm olduğunu söyleyen birtakım filozoflar ile ruhların kadim olduğunu söyleyenlerin ve buna benzer yaratıcının yaratmasını iptal manası ihtiva eden batıl iddialarda bulunarak birtakım yaratıkların kadîm olduğunu ileri sürenlerin görüşlerini reddetmektedir. Allah’ın kelamı da yaratılmış şeylerden değildir. Çünkü kelâm, konuşanın bir sıfatıdır. Yüce Allah ise isim ve sıfatları ile evveldir/ilktir; kendisinden önce hiçbir şey yoktur. İşte Mutezile ve benzerleri Allah’ın kelâmının yaratılmış olduğunu bu âyet-i kerimeden çıkardıklarını söylerler. Halbuki böyle bir iddia, cahilliğin en ileri derecesidir. Çünkü Yüce Allah, ezelden beri isim ve sıfatlarına sahiptir. O’nun herhangi bir sıfatı sonradan meydana gelmiş (hadis) değildir. Bu sıfatlara sahip olmadığı herhangi bir vakit de söz konusu değildir. Bu buyrukta buna delil olan husus şudur: Yüce Allah, kendi Kerim zatı hakkında, ulvi ve süfli âlemi bütünü ile kendisinin yaratmış olduğunu ve kendisinin her şeye vekil olduğunu haber vermektedir. Vekilin, üzerinde vekil olduğu şeyleri tam anlamı ile bilmesi ve O’nun her türlü tafsilatı ile ilgili hususları kuşatması, eksiksiz bir vekillik için şarttır. Aynı şekilde vekil olduğu şey üzerinde de tam bir kudrete sahip olmalıdır ki onda tasarruf edebilme imkânını bulsun. Yine üzerinde vekil olduğu şeyi koruyabilmelidir de. Aynı şekilde tasarruf şekillerini tam anlamı ile bilmesi ve bütün bu tasarruflarında hikmetli olması da gerekir ki en uygun şekilde tasarrufta bulunsun ve onların işlerini idare etsin. Bütün bunlar olmaksızın tam bir vekillik söz konusu olamaz. Bunlardan ne kadarı eksik olursa, bu da vekillikte o kadar eksiklik var demektir. Açıkça bilinen gerçek şudur ki; Yüce Allah, bütün sıfatlarında herhangi bir eksiklikten münezzehtir. Kendisinin her şeye vekil olduğunu haber vermesi de bilgisinin her şeyi kuşattığını, kudretinin -bütün yaratıkları idaresi yönünde- kemal derecesinde olduğunu, tedbirinin de hikmetinin de kemal derecesinde olduğunu göstermektedir ki O, bu hikmeti gereğince her bir şeyi yerli yerince koyar.

63. “Göklerin ve yerin” bilgisinin ve idaresinin “anahtarları yalnız O’nundur.”“Allah'ın insanlara göndereceği herhangi bir rahmeti engelleyebilecek yoktur, O’nun engellediğini de salıverecek yoktur. O, Azîzdir, Hakîmdir.”(Fâtır, 35/2) Yüce Allah, kalpleri kendisine karşı tazim ile doldurmayı gerektirecek şekilde azametini açıkladıktan sonra, meseleyi tersyüz ederek Yüce Allah’ı hakkıyla takdir edemeyenlerin halini de dile getirip şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın” kesin hakkı ve dosdoğru yolu gösteren “âyetlerini inkâr edenlere gelince onlar, zarara uğrayanların ta kendileridir.” Çünkü onlar, kalplerin kendileri ile salâh bulacağı Allah’ın ulûhiyetini kabul edip yalnız O’na ihlâsla yönelmeyi; dillerin kendisi ile salâh bulacağı Allah’ı zikirle meşgul olmayı, azaların kendileri ile salâh bulacağı Allah’a itaati yitirmiş, bunun yerine kalpleri ve bedenleri bozan her bir şeye yönelmiş, nimet dolu cennetleri yitirip onun yerine can yakıcı azabı tercih etmiş kimselerdir.

39:64–66Page 465

قُلۡ أَفَغَيۡرَ ٱللَّهِ تَأۡمُرُوٓنِّيٓ أَعۡبُدُ أَيُّهَا ٱلۡجَٰهِلُونَ ٦٤

Say, [O Muḥammad], "Is it other than Allāh that you order me to worship, O ignorant ones?"

وَلَقَدۡ أُوحِيَ إِلَيۡكَ وَإِلَى ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِكَ لَئِنۡ أَشۡرَكۡتَ لَيَحۡبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡخَٰسِرِينَ ٦٥

And it was already revealed to you and to those before you that if you should associate [anything] with Allāh, your work would surely become worthless, and you would surely be among the losers.

بَلِ ٱللَّهَ فَٱعۡبُدۡ وَكُن مِّنَ ٱلشَّٰكِرِينَ ٦٦

Rather, worship [only] Allāh and be among the grateful.

64- De ki:“Şimdi siz benden Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi istiyorsunuz, ey cahiller?” 65- Andolsun sana da senden öncekilere de şöyle vahyedilmiştir:“Eğer şirk koşarsan bütün amellerin kesinlikle boşa çıkar ve sen mutlaka zarar edenlerden olursun.” 66- “Bilakis, yalnız Allah’a ibadet et ve şükredenlerden ol!”

64. Ey Peygamber, sen seni Allah’tan başkasına ibadet etmeye çağıran şu cahillere “de ki: Şimdi siz benden Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi istiyorsunuz, ey cahiller?” Sizin bu isteğinizin kaynağı cahilliğinizdir. Yoksa sizler, Yüce Allah’ın her bakımdan kemâl sıfatlarına sahip olduğunu, bütün nimetleri O’nun ihsan ettiğini, ibadeti hak edenin yalnızca O olduğunu, her bakımdan aciz, fayda veremeyen ve zararı önleyemeyen varlıkların hiçbir şekilde ibadete layık olmadıklarını bilmiş olsaydınız siz benden böyle bir şeyi istemezdiniz. Çünkü Allah’a ortak koşmak, amelleri boşa çıkartır ve her işi ifsad eder. Bu yüzden Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

65. “Andolsun sana da senden önceki” bütün peygamberlere “de şöyle vahyedilmiştir: “Eğer şirk koşarsan bütün amellerin kesinlikle boşa çıkar.” Burada şirk koşma halinde bütün amellerin boşa çıkacağı ifade edilmektedir. Bütün peygamberlerin bildirdikleri mesajların arasında şirkin bütün amelleri boşa çıkarttığı gerçeği de vardır. Nitekim Yüce Allah, En’âm Sûresi’nde nebi ve rasûllerin pek çoğunu saydıktan sonra haklarında şöyle buyurmaktadır:“Bu, Allah’ın hidâyetidir. O, kullarından kimi dilerse onunla hidâyete erdirir. Eğer onlar dahi şirk koşsalardı, yaptıkları her şey boşa giderdi.”(el-En’âm 6/88)“ve sen mutlaka zarar edenlerden olursun.” Dinini ve âhiretini kaybederdin. Şirk sebebi ile bütün ameller boşa çıkar, azaba ve ibretli cezalara müstehak olunur.

66. Daha sonra:“Bilakis, yalnız Allah’a ibadet et” buyrulmaktadır. Cahillerin, kendisine şirk koşmayı emrettiklerini ve şirkin ne kadar çirkin ve kötü olduğunu bildirdikten sonra “Bilakis, yalnız Allah’a ibadet et” buyruğuyla ihlâs emredilmektedir. Yani ibadetini O’na halis kıl ve yalnızca O’na ibadet et, hiçbir şeyi de O’na ortak koşma! “Ve” Allah’a sana ihsan ettiği tevfikinden dolayı “şükredenlerden ol.” Bedenî sıhhat ve afiyet, rızık ve benzeri şeylere nail olmak gibi dünyevi nimetlerden ötürü şükür söz konusu olduğu gibi; ihlâs ve takvâ muvaffakiyeti gibi dinî nimetler dolayısı ile de Yüce Allah’a şükredilir ve bundan dolayı O’na hamd-ü senada bulunulur. Hatta asıl nimet, din nimetlerdir. Bunların Allah tarafından geldiğini düşünmek ve bundan dolayı Allah’a şükretmek, birtakım amellerde bulunan pek çok kimsenin cahillikleri sebebi ile karşı karşıya kaldıkları ucb (kendini ve amelini beğenme) afetinden esenlikte kalmaya vesildir. Çünkü kul, durumu gerçek mahiyeti ile bilecek olursa, daha çok şükretmesini gerektiren ilâhî bir nimet dolayısı ile ucba kapılarak kendisini ve amelini beğenmeye kalkışmaz.

39:67Page 465

وَمَا قَدَرُواْ ٱللَّهَ حَقَّ قَدۡرِهِۦ وَٱلۡأَرۡضُ جَمِيعٗا قَبۡضَتُهُۥ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ وَٱلسَّمَٰوَٰتُ مَطۡوِيَّٰتُۢ بِيَمِينِهِۦۚ سُبۡحَٰنَهُۥ وَتَعَٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِكُونَ ٦٧

They have not appraised Allāh with true appraisal,1 while the earth entirely will be [within] His grip2 on the Day of Resurrection, and the heavens will be folded in His right hand.3 Exalted is He and high above what they associate with Him.

67- Onlar, Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Halbuki Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O’nun avucundadır. Gökler de O’nun sağ elinde dürülmüş olacaktır. O, onların ortak koştuklarından/koşmalarından münezzehtir ve çok yücedir.

67. Yüce Allah buyuruyor ki: Bu müşrikler, Rablerini layıkı ile tanıyamadılar, hakkı ile takdir edemediler. O’nu gereği gibi tazim edemediler. Aksine bunun tam zıddını yaptılar. Çünkü sıfat ve fiillerinde eksik olan varlıkları O’na ortak koştular. Bu varlıklar da sıfatları da fiilleri de her bakımdan eksiktir, acizdir. Bunların fayda sağlayabilme, zararı önleyebilme, verme ya da engelleme gibi bir sıfatları olmadığı gibi hiçbir şeye sahip de değildirler. Müşrikler, işte bu aciz yaratıkları yüce yaratıcı olan Rab ile eşit gördüler. Halbuki O’nun göz kamaştırıcı azameti ve her şeyi hakimiyeti altına almış olan kudreti ile Kıyamet gününde bütün yeryüzü O’nun, o Rahman’ın avucunda olacaktır. Gökler de genişlik ve azametlerine rağmen O’nun sağ elinde dürülmüş olacaktır. İşte O’ndan başkasını O’na eş kabul eden bir kimse, Yüce Allah’ı hakkı ile tazim etmiş olamaz. Bunu yapandan daha zalim kimse de olamaz? “O, onların ortak koştuklarından/koşmalarından” O’na ortak koştuklarından ve şirklerinden pek büyüktür “münezzehtir ve çok yücedir.”

39:68–70Page 466

وَنُفِخَ فِي ٱلصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَن فِي ٱلۡأَرۡضِ إِلَّا مَن شَآءَ ٱللَّهُۖ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخۡرَىٰ فَإِذَا هُمۡ قِيَامٞ يَنظُرُونَ ٦٨

And the Horn will be blown, and whoever is in the heavens and whoever is on the earth will fall dead except whom Allāh wills. Then it will be blown again, and at once they will be standing, looking on.

وَأَشۡرَقَتِ ٱلۡأَرۡضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ ٱلۡكِتَٰبُ وَجِاْيٓءَ بِٱلنَّبِيِّـۧنَ وَٱلشُّهَدَآءِ وَقُضِيَ بَيۡنَهُم بِٱلۡحَقِّ وَهُمۡ لَا يُظۡلَمُونَ ٦٩

And the earth will shine with the light of its Lord, and the record [of deeds] will be placed, and the prophets and the witnesses will be brought, and it will be judged between them in truth, and they will not be wronged.

وَوُفِّيَتۡ كُلُّ نَفۡسٖ مَّا عَمِلَتۡ وَهُوَ أَعۡلَمُ بِمَا يَفۡعَلُونَ ٧٠

And every soul will be fully compensated [for] what it did; and He is most knowing1 of what they do.

68- (O gün) Sûr’a üfürülmüş ve Allah’ın diledikleri müstesnâ göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş olacaktır. Sonra Sûr’a ikinci bir defa üfürülür. Bir de bakmışsın ki onlar kabirlerinden kalkmış bakınmaktalar! 69- Yeryüzü, Rabbinin nuru ile aydınlanacak, kitap (amel defterleri) ortaya konulacak, peygamberlerle şahitler getirilecek ve aralarında hak ile hükmedilecek, onlara zulmedilmeyecektir. 70- Herkese işlediğinin karşılığı tastamam verilecektir. Zaten O, onların yaptıklarını pek iyi bilir.

68. Yüce Allah, onları azameti ile korkuttuktan sonra kıyamet gününde görülecek haller ile de korkutmakta, onları teşvik ederek ve uyararak şöyle buyurmaktadır:“(O gün) Sûr’a üfürülmüş” Sûr, pek büyük bir boynuzdur. Bunun büyüklüğünü onu yaratandan ve Allah’ın, yarattıkları arasından onun ile ilgili bilgilere muttali kıldığı kimselerden başkası bilemez. Bu boynuza İsrafil aleyhisselam üfürecektir ki İsrafil, mukarreb meleklerden ve Rahman’ın Arş’ının taşıyıcılarından birisidir. “Allah’ın diledikleri müstesnâ göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş olacaktır” Yani göklerde ve yerde bulunanların hepsi, Sûr’a üfürülüşü işitecekleri vakit bu üfürüşün şiddet ve azameti onları dehşete düşürecek ve hepsi ölecek yahut -diğer bir görüşe göre- bayılacaktır. Bunun Kıyamet gününün bir habercisi olduğunu bilmeyeceklerdir. Bundan üfürüş esnasında Allah’ın kendisine sebat vereceği şehitler yahut onların bir bölümü vb. kimseler müstesna olacak ve bunlar ölü (veya baygın) düşmeyeceklerdir. Bu birinci üfürüş, baygın düşme ve dehşete kapılma üfürüşüdür. “Sonra Sûr’a ikinci bir defa” öldükten sonra diriliş için “üfürülür. Bir de bakmışsın ki onlar kabirlerinden kalkmış bakınmaktalar!” Öldükten sonra diriliş ve hesaplarının görülmesi için kabirlerinden kalkmış olacaklar. Bu kalkışları esnasında da ceset ve ruhlarının yaratılması da tamamlanmış olacak, gözleri dehşetten yukarı doğru bakacak ve yerinden fırlamış gibi olacak, Allah kendilerine ne yapacak diye bakacaklardır.

69. Bundan anlaşıldığına göre mevcut nurlar, kıyamet gününde yok olup gidecektir. Çünkü Yüce Allah, güneşin ışığının söndürülerek tortop edileceğini, yine ayın ışığının da söndürüleceğini, yıldızların ise saçılıp darmadağın edileceğini haber vermektedir. Böylece insanlar karanlık içerisinde bulunacaklar ve o vakit yeryüzü Rabbinin nuru ile -tecelli edip aralarında hüküm vermek üzere indiğinde- aydınlanacaktır. O gün Allah mahlukata bir güç verecek, onları nurunun kendilerini yakmayacağı bir güce sahip olarak yaratacaktır. Aynı şekilde onlara kendisini görmeleri imkânını da verecektir. Yoksa Yüce Allah’ın nuru çok muazzamdır. Eğer o nurunu açacak olursa O’nun yüzünün parıltıları mahlukatından bakışının ulaştığı her bir varlığı kesinlikle yakar.[16]“Kitap konulacak” yani amel defterleri ve kayıtlı sahifeler açılıp konacaktır. Bundan maksat, onlarda bulunan iyilik ve kötülüklerin okunmasıdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kitap ortaya konmuş olacaktır, günahkârları onun içindekilerinden korkuya kapılmış olduğunu göreceksin. Vay bizim halimize! Ne olmuş bu kitaba? Küçük büyük hiçbir şey bırakmayıp sayıp dökmüş, diyecekler. Onlar işlediklerini hazır bulacaklardır. Rabbin kimseye zulmetmez.”(el-Kehf 18/49) İlahi adalet ve insafın mükemmelliğinin bir göstergesi olarak da amelde bulunmuş kimselere şöyle denilecektir: “Oku kitabını: Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Tebliğleri ve ümmetleri hakkında kendilerine soru sorulması ve ümmetleri hakkında şahitlikte bulunmaları için “peygamberlerle şahitler” melekler, insanın azaları ve (üzerinde amel edilen) yeryüzü “getirilecek ve aralarında hak ile hükmedilecek.” Yani eksiksiz bir adalet ve muazzam bir insaf ile hükmedilecek. Çünkü bu, zerre ağırlığı kadar zulmetmeyen ve ilmiyle her şeyi kuşatan zatın gördüğü bir hesap olacaktır. O’nun kitabı olan Levh-i Mahfuz, yaptıkları her şeyi kuşatmıştır. Rablerine asla asi olmayan yazıcı melekler, onların yaptıklarını yazıp kaydetmişlerdir. Şahitlerin en adil olanları da bu hüküm hakkında şahitlik etmiş olacaktır.

70. Yine bu hükmü, amellerin miktarları ile bu amellerin hak ettiği sevap ve ceza miktarını bilen zat verecektir. Öyle bir hüküm verilecektir ki bütün insanlar, bu hükmü kabul edip onaylayacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-ü senâda bulunacaklar ve adaletle hüküm verdiğini itiraf edeceklerdir. Bu hüküm ile O’nun azametini, ilmini, hikmetini ve rahmetini hatırlarından geçirmedikleri bir çapta bilecekler ve bunu dilleri ifade edemeyecekdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Herkese işlediğinin karşılığı tastamam verilecektir. Zaten O, onların yaptıklarını pek iyi bilir.”

39:71–75Page 466

وَسِيقَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ إِلَىٰ جَهَنَّمَ زُمَرًاۖ حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءُوهَا فُتِحَتۡ أَبۡوَٰبُهَا وَقَالَ لَهُمۡ خَزَنَتُهَآ أَلَمۡ يَأۡتِكُمۡ رُسُلٞ مِّنكُمۡ يَتۡلُونَ عَلَيۡكُمۡ ءَايَٰتِ رَبِّكُمۡ وَيُنذِرُونَكُمۡ لِقَآءَ يَوۡمِكُمۡ هَٰذَاۚ قَالُواْ بَلَىٰ وَلَٰكِنۡ حَقَّتۡ كَلِمَةُ ٱلۡعَذَابِ عَلَى ٱلۡكَٰفِرِينَ ٧١

And those who disbelieved will be driven to Hell in groups until, when they reach it, its gates are opened and its keepers will say, "Did there not come to you messengers from yourselves, reciting to you the verses of your Lord and warning you of the meeting of this Day of yours?" They will say, "Yes, but the word [i.e., decree] of punishment has come into effect upon the disbelievers."

قِيلَ ٱدۡخُلُوٓاْ أَبۡوَٰبَ جَهَنَّمَ خَٰلِدِينَ فِيهَاۖ فَبِئۡسَ مَثۡوَى ٱلۡمُتَكَبِّرِينَ ٧٢

[To them] it will be said, "Enter the gates of Hell to abide eternally therein, and wretched is the residence of the arrogant."

وَسِيقَ ٱلَّذِينَ ٱتَّقَوۡاْ رَبَّهُمۡ إِلَى ٱلۡجَنَّةِ زُمَرًاۖ حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءُوهَا وَفُتِحَتۡ أَبۡوَٰبُهَا وَقَالَ لَهُمۡ خَزَنَتُهَا سَلَٰمٌ عَلَيۡكُمۡ طِبۡتُمۡ فَٱدۡخُلُوهَا خَٰلِدِينَ ٧٣

But those who feared their Lord will be driven to Paradise in groups until, when they reach it while its gates have been opened and its keepers say, "Peace be upon you; you have become pure; so enter it to abide eternally therein," [they will enter].1

وَقَالُواْ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ ٱلَّذِي صَدَقَنَا وَعۡدَهُۥ وَأَوۡرَثَنَا ٱلۡأَرۡضَ نَتَبَوَّأُ مِنَ ٱلۡجَنَّةِ حَيۡثُ نَشَآءُۖ فَنِعۡمَ أَجۡرُ ٱلۡعَٰمِلِينَ ٧٤

And they will say, "Praise to Allāh, who has fulfilled for us His promise and made us inherit the earth [so] we may settle in Paradise wherever we will. And excellent is the reward of [righteous] workers."

وَتَرَى ٱلۡمَلَٰٓئِكَةَ حَآفِّينَ مِنۡ حَوۡلِ ٱلۡعَرۡشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمۡدِ رَبِّهِمۡۚ وَقُضِيَ بَيۡنَهُم بِٱلۡحَقِّۚ وَقِيلَ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٧٥

And you will see the angels surrounding the Throne, exalting [Allāh] with praise of their Lord. And it will be judged between them in truth, and it will be said, "[All] praise to Allāh, Lord of the worlds."

71- Kâfirler, bölükler halinde cehenneme sürülecek. Nihâyet onlar oraya geldiklerinde kapıları açılacak ve bekçileri, onlara şöyle diyecek:“İçinizden size Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bu güne kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi size?” Onlar da: “Evet” diyecekler. Fakat artık azap sözü kâfirler aleyhine hak olmuştur. 72- (Onlara) şöyle denilecek: “Orada ebedi kalmak üzere girin cehennemin kapılarından! Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” 73- Rablerine karşı takvalı olanlar da bölükler halinde cennete götürülecek. Nihâyet onlar oraya gelip de kapıları açıldığında cennetin bekçileri onlara şöyle diyecek:“Selâm olsun size! Tertemiz geldiniz, ebediler olarak girin oraya!” 74- Onlar da (oraya girecekler ve) şöyle diyecekler: “Bize olan vaadini yerine getiren ve dilediğimiz yerde konaklamak üzere cennet yurdunu bize miras veren Allah’a hamdolsun! Amel edenlerin mükâfatı ne kadar da güzel!” 75- (O gün) melekleri, Arş’ın etrafını sarmış bir halde görürsün. Rablerini hamd ile tesbih ederler. Artık aralarında hak ile hükmedilmiş ve:“Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun” denmiştir.

71. Yüce Allah, onları yaratmak, rızıklandırmak, ihtiyaçlarını görmek, işlerini çekip çevirmek, dünyada bir araya getirmek, kıyamet gününde hesap mevkiinde bir araya toplamak özelliklerinde ortak kıldığı kulları arasında hükmünü söz konusu ettikten sonra; dünyada iman ve küfür, takvâ ve fücur hususlarında birbirlerinden ayrıldıkları gibi amellerine verilecek karşılıkta da ayrılacaklarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler bölükler halinde” kaba ve haşin bir şekilde “cehenneme sürülecek.” Bu esnada sert tabiatlı ve kaba zebânîler tarafından can yakıcı kamçılarla dövülecekler, en kötü zindan ve en korkunç yer olan, her türlü azap çeşidini ihtiva eden, her türlü bedbahtlığın bulunduğu ve hiçbir sevincin bulunmadığı cehenneme götürüleceklerdir. Nitekim Yüce Allah:“Cehennem ateşine doğru şiddetle sürülecekleri gün”(et-Tûr, 52/13) buyurmaktadır. Bunun sebebi onların oraya girmek istememeleri olacaktır. Kâfirler cehenneme “bölükler halinde” yani ayrı ayrı fırkalar halinde sürüleceklerdir. Her bir bölük, ameli birbirine uyan ve çalışmaları birbirine benzeyen bir zümre ile birlikte sürülecektir. Biri diğerini lanetleyecek ve birbirlerinden uzak olduklarını bildireceklerdir. “Nihâyet onlar oraya geldiklerinde” oraya ulaştıklarında onlar için “kapıları” gelişleri dolayısı ile ve onların konaklamaları için bir ikram(!) olmak üzere “açılacak ve bekçileri” ebedi bedbahtlık ve sonsuz azap ile onları kutlayarak(!), kendilerini bu korkunç yere getiren amellerinden dolayı da onları azarlayarak “onlara şöyle diyecek: İçinizden size Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bu güne kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi size?” Yani size kendi türünüzden, kendilerini bilip tanıdığınız, doğruluklarından emin olduğunuz, kendilerinden tebliği alma imkânını bulduğunuz, Allah’ın kendileri ile en açık belgelerle kesin hakka delil olan âyetlerini gönderdiği ve bu âyetleri size okuyan peygamberler gelmedi mi? Bu durum, sizin onlara tâbi olmanızı ve bu büyük günün azabından sakınıp çekinmenizi gerektiriyordu. Bu da Allah’tan korkmak ve takvâya riâyet etmekle olurdu. Sizin durumunuz ise bunun tam aksine idi. Onlar da günahlarını itiraf ederek, Allah’ın delilinin önlerine konmuş olduğunu kabul ederek “evet, diyecekler.” Rabbimizin rasûlleri apaçık âyetler ve belgelerle bize gelmişti. Bize en ileri derecede açıklamalarda bulunmuşlar ve bu günden bizleri sakındırmışlardı. “Fakat artık azap sözü kâfirler aleyhine hak olmuştur.” Yani küfürleri sebebi ile azap sözü onların aleyhinde kaçınılmaz olmuştur ki, bu söz Allah’ın âyetlerini inkâr eden, peygamberlerin getirdiklerini bile bile reddeden, böylece günahlarını itiraf edip kendileri hakkında delilin ortaya konmuş olduğunu itiraf eden herkes hakkında geçerlidir.

72. Kendilerine hakir düşürülmek ve zelil kılınmak sureti ile “şöyle denilecek: “Orada ebedi kalmak üzere girin cehennemin kapılarından.” Her bir kesim, kendisine uygun ve ameline münasip kapıdan girecektir. Oraya ebediyen kalmak üzere girecekler, başka bir yere göç etmeyeceklerdir. Azap da üzerlerinden bir an olsun hafifletilmeyecek, onlara hiçbir mühlet de verilmeyecektir. “Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” Yani onların kalacakları yer olan cehennem ateşi, ne kötü bir yerdir! Bunun sebebi ise onların hakka karşı büyüklük taslamalarıdır. Yüce Allah da amellerinin türünden olmak üzere onları hakir düşürerek, zelil ve rezil ederek cezalandırmış olacaktır.

73. Daha sonra Yüce Allah, cennetlikler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Rablerine karşı” O’nu tevhid ederek ve itaati gereğince amel ederek “takvalı olanlar da bölükler halinde” ikram, izzet ve sevinç içerisinde, birbirlerine müjdeler vererek, her bir zümre ameli kendisine uygun ve kendisine benzeyen diğer bir zümre ile birlikte “cennete götürülecek” ve bunlar, asil develer üzerinde heyetler halinde toplanıp sevkedileceklerdir. “Nihâyet onlar oraya gelip” o çok geniş yerlere, çok güzel konaklara ulaştıklarıdan, oranın tatlı meltemleri ve rüzgarları üzerlerine esmeye başlayıp da orada ebedi kalışa ve nimetlere kavuşmanın vakti geldiğinde “kapıları” onlar için, insanların en şereflilerine orada ikram olunmak üzere, izzet ve ikram ile “açıldığında cennetin bekçileri onlara” tebrik etmek ve hoşgeldiniz demek üzere “şöyle diyecek: Selâm olsun size!” yani her türlü afetten ve kötü halden esenlikte olasınız. “Tertemiz geldiniz.” Allah’ı bilmek, O’nu sevmek, saygı ile O’na itaat etmek uretiyle kalpleriniz tertemiz idi. Dilleriniz O’nu anmakla, azalarınız da O’na itaat etmekle tertemiz idi. İşte tertemiz oluşunuz sebebi ile “ebediler olarak girin oraya!” Çünkü orası tertemiz bir yurttur. Oraya ancak tertemiz olanlar yakışır. Daha önce cehennem hakkında “kapıları açıldığında” buyruğunda “vav” harfi kullanılmadığı halde cennet için “kapıları açıldığında” buyruğunda “vav” harfinin kullanılması şuna işaret etmektedir: Cehennem ehli oraya varır varmaz hiç bekletilmeksizin hemen cehennemin kapıları önlerinde açılacaktır. Kapının, varmaları ile birlikte yüzlerine açılması, cehennemin sıcağını hemen tatmaları ve cehennem azabının onlara daha bir ağır olarak hissettirilmesi içindir. Cennete gelince o, pek üstün ve değerli bir yurttur. Oraya herkes ulaşamaz, herkes nail olamaz. Oraya ancak ulaştırıcı vesilelere gereği gibi sahip olanlar ulaşabilir. Bununla birlikte oraya girmek için Allah nezdinde şefaatçilerin en değerli olanlarının şefaatine de ihtiyaçları olacaktır. Oraya sadece ulaşmakla kapıları onlara açılmış olmayacaktır. Aksine Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den Yüce Allah nezdinde şefaatçi olmalarını isteyeceklerdir. Nihâyet o da şefaat edecek ve Yüce Allah da onun şefaatini kabul edecektir.[17] Âyet-i kerimelerde cehennemin ve cennetin kapılarının bulunduğuna, bu kapıların açılıp kapandığına ve bunların her birisinin bekçilerinin/muhafızlarının bulunduğuna delil vardır. Bu iki yurt, orada kalacaklara hastır ve bunlara ancak layık olanlar girecektir. Diğer mekanlar ve yurtlar ise böyle değildir.

74. “Onlar da” Cennete girip orada yerleşecekleri vakit Rablerine kendilerine olan ihsan, bağış ve lütufları ve de hidâyete iletmesi dolayısı ile hamdedip “şöyle diyecekler: Bize olan vaadini yerine getiren... Allah’a hamdolsun!” O, bize peygamberleri vasıtası ile iman edip salih amel işlediğimiz takdirde cenneti vaat etmişti. İşte verdiği sözünü eksiksiz yerine getirmiş ve bize vereceğini bildirdiğini de vermiş bulunuyor. “dilediğimiz yerde konaklamak üzere cennet yurdunu bize miras veren” biz burada dilediğimiz yerde konaklıyoruz, dilediğimizi alıyoruz, hangi nimeti istersek elde ediyoruz. Bizim istediğimiz hiçbir şey bizden alıkonulmuyor. “Amel edenlerin mükâfatı ne kadar da güzel!” Zira onlar kısacık ve gelip geçici bir zaman içinde Rablerine itaat hususunda gayret göstererek pek büyük ve ebedi hayırlara nail olmuş olacaklardır. İşte gerçek anlamda övülmeyi hak eden yurt, bu yurttur. Allah’ın has kullarının ihsana gark olacağı yurt orasıdır. O, pek cömert ve pek kerim olan Allah, burayı onlara konaklamak üzere beğenip seçmiş, onu alabildiğine yüksek ve güzel yapmıştır. Oradaki ağaçları kendi eli ile dikmiş, orayı rahmet ve keremi ile doldurmuştur. Oranın bir parçası dahi kederli olanları sevindirir, bir bölümü ile kederler ortadan kalkar ve zekü sefâya dalınır.

75. Ey o büyük günü görecek kişi! “melekleri, Arş’ın etrafını sarmış bir halde görürsün.” Rablerine hizmet etmekte olduklarını, O’nun Arş’ı etrafında, celali önünde saygı ve itaatle boyun eğdiklerini, kemalini itiraf ettiklerini, O’nun cemali dolayısı ile adeta kendilerinden geçtiklerini görürsün. “Rablerini hamd ile tesbih ederler.” Müşriklerin O’na nispet ettikleri ve etmedikleri, celâline yakışmayan her şeyden O’nu tenzih ederler. “Artık aralarında hak ile hükmedilmiş” Öncekiler ile sonrakiler arasında haksız olduğu ortaya çıkan kimselerin, herhangi bir şüphe ve inkârları söz konusu olmayacağı şekilde hak ile hükmolunacaktır. “Ve âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun, denmiştir.” Bunu kimin söyleyeceğini Yüce Allah zikretmemektedir. Bütün herkesin, cennet ehli ile cehennem ehli hakkında vermiş olduğu hüküm dolayısı ile ve hikmetinden ötürü Rablerine hamdedeceklerini anlatması için böyle sükut geçmiştir. Bu hamdedişleri ise O’nun lütuf ve ihsanını, adalet ve hikmetini dile getirmek maksadına yönelik olacaktır.

Zümer Sûresi’nin tefsiri -Allah’ın yardımı ile- burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun.

***

Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
Layout

Читать на русском