As-Sa'di · Tafsir · in Turkish
An-Nisa 4:115–130
4:115–116Page 97
وَمَن يُشَاقِقِ ٱلرَّسُولَ مِنۢ بَعۡدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ ٱلۡهُدَىٰ وَيَتَّبِعۡ غَيۡرَ سَبِيلِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ نُوَلِّهِۦ مَا تَوَلَّىٰ وَنُصۡلِهِۦ جَهَنَّمَۖ وَسَآءَتۡ مَصِيرًا ١١٥
And whoever opposes the Messenger after guidance has become clear to him and follows other than the way of the believers - We will give him what he has taken1 and drive him into Hell, and evil it is as a destination.
إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَغۡفِرُ أَن يُشۡرَكَ بِهِۦ وَيَغۡفِرُ مَا دُونَ ذَٰلِكَ لِمَن يَشَآءُۚ وَمَن يُشۡرِكۡ بِٱللَّهِ فَقَدۡ ضَلَّ ضَلَٰلَۢا بَعِيدًا ١١٦
Indeed, Allāh does not forgive association with Him, but He forgives what is less than that for whom He wills. And he who associates others with Allāh has certainly gone far astray.
115- Kim kendisine hak apaçık belli olduktan sonra Peygambere karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme sokarız. O ne kötü bir dönüş yeridir! 116- Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Ondan başkasını ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapmış olur.
115. Yani “kim kendisine hak” Kur’ânî deliller ve nebevî burhanlarla “apaçık belli olduktan sonra” Allah Rasûlüne muhalefet eder ve getirdiklerinde ona karşı inatla karşı koyar ve “mü’minlerin yolundan” yani akaid ve amellerinde gittikleri yoldan “başkasına uyarsa onu döndüğü o yolda bırakır” kendisi için tercih ettiği şey ile başbaşa ve yardımsız bırakırız, hayra muvaffak kılmayız. Çünkü o hakkı görüp bildikten sonra terk etmiştir. O bakımdan ilâhi adaletin gereği olarak onun cezası, şaşkınlığında şaşkın halde kalması ve sapıklığına sapıklık katılmasıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapınca Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) biz de onların kalplerini ve gözlerini (haktan) çeviririz (de onu ne görür ne de kavrarlar).”(el-En’am, 6/110) Âyet-i kerimenin mefhumu şuna delildir: Allah Rasûlüne muhalefet etmeyerek, Allah’ın rızasını ve Rasûlüne tabi olmayı amaçlayrak, müslüman cemaatten ayrılmamak sureti ile mü’minlerin yolunu izleyen bir kimse, beşeri nefislerin gerekleri ve tabiatın baskın gelmesinin bir sonucu olarak bazı günahları işleyecek yahut bunları işlemek isteyecek olursa, Allah böyle birisini kendi nefsi ve şeytanı ile başbaşa bırakmaz. Aksine lütfu ile ona yetişir, ihsanda bulunarak onu korur ve kötülüklere karşı himaye eder. Nitekim Yüce Allah Yusuf aleyhisselam hakkında şöyle buyurmuştur:“Ondan fenalığı ve hayâsızlığı giderelim diye böyle yaptık. Çünkü o ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.”(Yusuf, 12/24) Yani ihlâsı sebebi ile biz kötülüğü ondan uzaklaştırdık. Nitekim bu gerekçelendirmenin umumi ifadesinin delalet ettiği üzere ihlâs sahibi herkes için aynı şey söz konusudur. Yüce Allah’ın:“ve cehenneme sokarız” buyruğu, onu cehennemde büyük bir azaba uğratırız demektir. “O ne kötü bir dönüş yeridir!” Böyle birisi için cehennem, varılacak yer olarak ne kötüdür! Peygambere karşı gelmenin ve mü’minlere muhalefet etmenin sebep olduğu bu tehdidin mertebeleri çoktur. Yüce Allah’tan başka bunları kimse bilemez. Bu mertebeler günahın küçüklük ve büyüklüğüne göredir. Bunlardan kimisi cehennem ateşinde kişinin ebedi olarak kalmasına sebep olur ve ilâhi yardımdan büsbütün mahrum bırakır, kimisi de bunlardan daha aşağı derecededir. O nedenle bir sonraki âyet-i kerimenin bu mutlak ifadenin bir çeşit açıklaması olması muhtemeldir:
116. “Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz…” Yani Yüce Allah şirki bağışlamaz. Çünkü şirk âlemlerin Rabbi ve O’nun vahdaniyeti hakkında haksız bir iddiayı ihtiva eder. Şirk, kendisine bir fayda sağlayamayan ve bir zararı önleyemeyen bir mahlûku, her türlü fayda ve zararın mutlak sahibi olana eşit kılmaktır. Oysa bütün nimetler ancak O’ndandır. Zararları O’ndan başka kimse def edemez. Bütün yönleri ile mutlak kemale yalnız O sahiptir. Her bakımdan hiçbir kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayış yalnız O’nun için söz konusudur. O bakımdan bu vasfa ve bu azamete sahip olana ihlâsla ibadet yapılmayarak, bunun -bir bölümünün dahi olsa- kemal sıfatların hiçbirisine sahip olmayan ve mutlak olarak ihtiyaç içerisinde bulunan yaratılmışlara izafe edilmesi, haktan alabildiğine uzak bir sapıklıktır. Allah’ın dışındaki varlıkların muhtaç olmaması şöyle dursun, onlar hakkında yokluk ve yoksulluktan başka bir şey söz konusu değildir. Onlar bizatihi kendi varlıklarının sahibi değildirler. Kemalleri de yoktur, hiçbir yönü ile başkasına muhtaç olmayışları da söz konusu değildir. Şirkten daha aşağıda olan günah ve masiyetlerin bağışlanması ise ilâhi meşiete/Allah'ın dilemesine bağlıdır. Yüce Allah dilerse rahmet ve hikmeti ile o günahı bağışlar, dilerse adaleti ve hikmeti gereği ondan dolayı azap edip ceza verir. Bundan önceki âyet-i kerime, bu ümmetin icmaının delil olduğuna ve ümmetin -icma olan hususlarda- hatadan masum olduklarına delil gösterilmiştir. Bunun delil olma yönü de şöyledir: Şanı Yüce Allah mü’minlerin izlediği yola muhalefet eden kimseleri ilâhi yardımdan uzak tutmakla ve cehennem ateşi ile tehdit etmektedir. Diğer taraftan “mü’minlerin yolu/سبيل المؤمنين” ifadesi, bir isim tamlamasıdır ve mü’minlerin izlemekte olduğu itikad ve amelleri kapsar. O bakımdan mü’minler herhangi bir şeyin farz yahut müstehab, haram yahut mekruh ya da mubah olduğunu ittifakla kabul edecek olurlarsa bu, onların tuttukları yol demektir. Bu husus üzerinde icmaları gerçekleştikten sonra herhangi bir hususta onlara muhalefet eden bir kimse onların yolundan başka bir yol takip etmiş olur. Buna Yüce Allah’ın şu buyruğu da delil teşkil etmektedir:“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirirsiniz.”(Al-i İmran, 3/110) Bu ayetin delil olma yönü de şöyledir: Şanı Yüce Allah bu ümmetin mü’minlerinin ancak maruf olanı (iyiliği) emrettiklerini haber vermektedir. O bakımdan onlar herhangi bir şeyin farz yahut müstehab olduğu üzerinde ittifak edecek olurlarsa bu da onların emrettikleri şeyler arasında yer alır. Böylelikle bu âyet-i kerimenin nassı gereğince onların ittifakla emrettikleri bu hususun, maruf olduğu ortaya çıkar. Marufun dışında ise münkerden başka bir şey olamaz. Aynı şekilde herhangi bir şeyin yasaklanmasını ittifakla kabul edecek olurlarsa bu da onların yasakladıkları şeylerden olur ki onun, münkerden başka bir şey olması söz konusu olamaz. Yüce Allah’ın:“Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık. Bütün insanlara karşı şahit olasınız diye…”(el-Bakara, 2/143) buyruğu da böyledir. Zira şanı Yüce Allah bu ümmeti “vasat” yani dengeli, mutedil ve hayırlı kıldığını haber vermektedir. Bundan kasıt ise insanlara karşı şahitlik etmeleridir. Şahitlik edecekleri hususların kapsamına ise her şey girmektedir. O bakımdan onlar herhangi bir hükmün Allah tarafından emredildiğine yahut yasaklandığına ya da mubah kılındığına dair şahitlik edecek olurlarsa şüphesiz onların bu şahitlikleri hatadan korunmuştur. Çünkü onlar, ne hakkında şahitlik ettiklerini bilirler ve şahitliklerinde adildirler. Durum bunun aksine olsaydı onlar hiçbir şekilde şahitliklerinde adaletli ve ne yaptıklarını bilen kimseler olmazlardı. Yine Yüce Allah’ın: “Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasûlüne götürün.”(en-Nisa, 4/59) buyruğu da buna benzemektedir. Zira bu buyruktan şu anlaşılmaktadır: Mü’minler, hakkında anlaşmazlığa düşmeyip aksine ittifakla kabul ettikleri herhangi bir hususu Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünnetine götürmekle emrolunmuş değillerdir. Çünkü onların ittifak ettikleri böyle bir husus ancak Kitap ve Sünnete uygun olur, bunlara muhalif olması söz konusu olamaz. İşte bu ve benzeri deliller bu ümmetin icmaının kat’i bir hüccet olduğu hususunda kesin ifadeler ortaya koymaktadır.
Bundan dolayı şanı Yüce Allah müşriklerin sapıklıklarının çirkinliğini bundan sonraki âyetlerde şöylece dile getirmektedir:
4:117–121Page 97
إِن يَدۡعُونَ مِن دُونِهِۦٓ إِلَّآ إِنَٰثٗا وَإِن يَدۡعُونَ إِلَّا شَيۡطَٰنٗا مَّرِيدٗا ١١٧
They call upon instead of Him none but female [deities], and they [actually] call upon none but a rebellious Satan,
لَّعَنَهُ ٱللَّهُۘ وَقَالَ لَأَتَّخِذَنَّ مِنۡ عِبَادِكَ نَصِيبٗا مَّفۡرُوضٗا ١١٨
Whom Allāh has cursed. For he had said, "I will surely take from among Your servants a specific portion.
وَلَأُضِلَّنَّهُمۡ وَلَأُمَنِّيَنَّهُمۡ وَلَأٓمُرَنَّهُمۡ فَلَيُبَتِّكُنَّ ءَاذَانَ ٱلۡأَنۡعَٰمِ وَلَأٓمُرَنَّهُمۡ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلۡقَ ٱللَّهِۚ وَمَن يَتَّخِذِ ٱلشَّيۡطَٰنَ وَلِيّٗا مِّن دُونِ ٱللَّهِ فَقَدۡ خَسِرَ خُسۡرَانٗا مُّبِينٗا ١١٩
And I will mislead them, and I will arouse in them [sinful] desires, and I will command them so they will slit the ears of cattle, and I will command them so they will change the creation of Allāh." And whoever takes Satan as an ally instead of Allāh has certainly sustained a clear loss.
يَعِدُهُمۡ وَيُمَنِّيهِمۡۖ وَمَا يَعِدُهُمُ ٱلشَّيۡطَٰنُ إِلَّا غُرُورًا ١٢٠
He [i.e., Satan] promises them and arouses desire in them. But Satan does not promise them except delusion.
أُوْلَٰٓئِكَ مَأۡوَىٰهُمۡ جَهَنَّمُ وَلَا يَجِدُونَ عَنۡهَا مَحِيصٗا ١٢١
The refuge of those will be Hell, and they will not find from it an escape.
117- Onların O’ndan başka ibadet ettikleri (putlar), ancak dişidir. Onlar ancak inatçı şeytana tapıyorlar. 118- Allah ona lanet etmiştir. O:“Andolsun kullarından belli bir pay alacağım” demişti. 119- “Andolsun onları saptıracağım ve olmayacak kuruntulara boğacağım. Onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar ve yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse şüphesiz o, apaçık bir zarara uğramış demektir. 120- O, onlara vaatlerde bulunur ve onları olmayacak kuruntulara düşürür. Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez. 121- İşte onların barınakları cehennemdir. Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır.
117-118. “Onların ondan başka ibadet ettikleri (putlar), ancak dişidir.” Yani bu müşrikler, Allah'ın dışında -Uzza, Menat ve benzeri gibi- dişi isimleri ile anılan putlardan ve heykellerden başkasına ibadet etmiyorlar. Bilindiği gibi isim, isim olduğu varlığa delalet eder. Bunların isimleri dişil ve eksik isimler olduğuna göre bu, bu isimlerle adlandırılan varlıkların da eksik olduğuna ve kemal sıfatlarına sahip olmadıklarına delildir. Nitekim Yüce Allah Kitab-ı Kerîm’inin birçok yerinde şunu haber vermektedir: Bu uydurma ilâhlar hiçbir şey yaratamazlar, rızık veremezler. Kendilerine ibadet edenlere gelecek zararları önleyemezler. Hatta kendilerine gelecek zararı dahi önleyemezler. Ne bir fayda sağlayabilirler, ne de bir zarar. Kendilerine kötülük yapmak isteyenlere de karşı koyamazlar. Bunların kulakları, gözleri ve kalpleri yoktur. Peki, bu niteliklere sahip olan varlıklara nasıl ibadet edilir de en güzel isimlere sahip, en yüce sıfatlara, hamd ve kemale, mutlak yüceliğe, celâle, izzete, cemal ve rahmete, iyilik ve ihsana sahip olan, tek başına yaratan ve yarattıklarını idare eden, emir ve takdirde uçsuz bucaksız hikmete sahip olan Yüce Allah’a ihlâsla ibadet nasıl terk edilebilir? Bu, böyle bir davranışı yapanın eksikliğine, son derece bayağı ve sıradan olduğuna, hiçbir kimsenin düşünemeyeceği yahut nitelendiremeyeceği kadar aşağılık olduğuna delil teşkil eden, olabilecek en çirkin iş değil midir? Bununla birlikte bunların ibadetleri, ancak şekil itibari ile bu eksik putlaradır. Hakikatte ise onlar şeytandan başkasına ibadet etmiyorlar. O şeytan ise onların düşmanıdır, onları helâk etmek ister ve Bbu konuda bütün gücü ile çalışıp çabalar. Ayrıca şeytan Allah’tan alabildiğine uzaktır. Çünkü Allah onu lanetlemiş, rahmetinden uzaklaştırmıştır. Allah onu rahmetinden uzaklaştırdığı için o da Allah’ın kullarını Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır. “O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olsunlar diye davet eder.”(Fatır, 35/6) Bundan dolayı Yüce Allah şeytanın Allah’ın kullarını azdırmak için çalıştığını, onlara kötülüğü ve fesadı süslü gösterdiğini ve Rabbine yemin ederek:“Andolsun kullarından belli bir pay” miktarı belli bir pay “alacağım” dediğini haber vermektedir. O lanetli şeytan Allah’ın kullarının tümünü azdıramayacağını, Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları üzerinde herhangi bir tasarrufunun bulunmadığını ancak kendisini dost edinip kendisine itaati yüce Mevlasına itaate tercih edenler üzerinde otoritesinin söz konusu olduğunu bilmekteydi. Nitkeim bir başka yerde de onları azdıracağına dair şöylece yemin ettiğini görüyoruz: “Onları toptan azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna”(el-Hicr, 15/39-40) İşte o melun şeytanın zannettiği ve kesin bir kanaat olarak ifade ettiği husus budur. Yüce Allah da şu buyruğu ile bunun gerçekleşmiş olduğunu haber vermektedir:“Andolsun İblis onların aleyhindeki zannını gerçekleştirmiştir. Zira mü’minlerden bir kesim dışında (hepsi) ona uymuşlardı.”(Sebe, 34/20)
119. İblis, Ademoğulları arasından alacağına dair yemin ettiği bu belirli paydan neler istediğini ve onlara neler yaptıracağını da şöyle dile getirmektedir:“Andolsun onları saptıracağım” ifadesi ile dile getirmektedir. Yani ben onları dosdoğru yoldan, hem ilimde hem amelde haktan uzaklaştıracağım. Bununla birlikte “olmayacak kuruntulara boğacağım” haktan sapmalarına rağmen, hidayette olanların elde ettiklerine kendilerinin de nail olacağı kuruntusunu onlara telkin edeceğim. Bu ise aldanışın ta kendisidir. Zira İblis onları saptırmakla yetinmeyip içinde bulundukları sapıklıkları da onlara süslü gösterir. Bu ise onlar için kötülük üstüne kötülüktür. Çünkü bir taraftan cezalandırılmalarını gerektiren cehennemliklerin amellerini işlerken, diğer taraftan bu amellerin kendilerine cenneti kazandıracağını sanmaktadırlar. Bu durumu yahudilerde, hıristiyanlarda ve benzerlerinde ibretle müşahade edebiliyoruz. Nitekim Yüce Allah onlar hakkında şunu nakletmektedir:“(Ehli kitap) Yahudi ve hıristiyan olandan başkası asla cennete giremez, dediler. Bu, onların kuruntularıdır.”(el-Bakara, 2/111); “İşte biz böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik.”(el-En’am, 6/108); “De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber vereyim mi? Onlar o kimselerdir ki dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir. Üstelik kendilerinin iyi iş yaptıklarını zannederler.”(el-Kehf, 18/103-104) Yüce Allah münafıkların da Kıyamet gününde mü’minlere şöyle diyeceklerini haber vermektedir: “Biz sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. Evet, derler; ama siz -Allah’ın emri gelinceye kadar- nefislerinizi helâke bıraktınız, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz, kuruntular da sizi aldattı ve çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah ile aldatıp durdu.”(el-Hadid, 57/14) Yüce Allah’ın: “Onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar” buyruğu bahîre, sâibe, vasile ve hâm adını verdikleri hayvanlara yapılan uygulamalara işarettir. Bununla bu türün tamamına dikkat çekilmektedir. Şöyle ki bu, saptırma çeşitlerinden birisi olup Allah’ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl kılmayı ifade eder. Bunlara bozuk inanışlar ve haksız hükümler de eklenir ki bunlar da saptırmanın en ileri boyutudur. “ve yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Bu ise dövme yaptırmak, dişleri inceltmek, kaşları çekmek, güzelleşmek için dişlerin arasını ayırmak ve buna benzer şeytanın insanları saptırmak amacıyla teşvik ettiği ve Rahman olan Allah’ın hilkatini değiştirmeye götüren her türlü işi kapsamaktadır. Bu, Yüce Allah’ın yarattığına razı olmamak, hikmetini tenkid edip beğenmemeyi ve kendi elleri ile yaptıklarının, Rahman olan Allah’ın yarattığından daha güzel olduğuna inanmayı, O’nun takdir ve idaresine razı olmama anlamına gelir. Yine bu buyruk, batıni hilkati (iç dünyayı/fıtratı) değiştirmeyi de kapsar. Şöyle ki Şanı Yüce Allah kullarını hanifler olarak, hakkı kabul ve tercih fıtratına sahip bir kabiliyette yaratmıştır. Ancak şeytanlar onlara yaklaşarak onları bu güzel yaratışın dışına saptırmışlar, onlara kötülük ve şirki, küfrü, fasıklığı ve isyanı süslü göstermişlerdir. Hiç şüphesiz her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar; ama ana babası onu yahudi, hıristiyan, mecusi ve buna benzer Allah’ın fıtratını kullarının aleyhine değiştirdikleri herhangi bir inanca yöneltirler. Fıtratlarında olan tevhidi, Allah’ı sevmeyi ve O’nu tanımayı değiştirirler. İşte bu noktada şeytanlar yırtıcı hayvanların ve kurtların tek başına kalan koyunlara saldırması gibi saldırıp onları yakalar. Eğer Yüce Allah’ın ihlâs sahibi kullarına lütuf ve keremi olmasaydı, bu fitneye maruz kalan kimselerin başından geçenlerin bir benzeri onlar için de söz konusu olurdu. Rablerinden, kendilerini yaratanın yolundan yüz çevirerek her bakımdan kendileri için kötülük isteyen düşmanlarını dost edinmeleri sonucunda karşı karşıya kaldıkları durum işte budur. Böylelikle onlar dünya ve âhireti kaybederler ve tam bir zarar ve ziyana uğrarlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse şüphesiz o apaçık bir zarara uğramış demektir.” Din ve dünyasını kaybeden, masiyet ve günahları kendisini helâk eden, ebedi olarak bedbaht olup sonsuz nimetleri elinden kaçıran kimseden daha büyük ve daha aşikar bir zarara uğrayan kim vardır? Diğer taraftan mevlasını dost edinip O’nun rızasını tercih eden kimse, en büyük kârı elde eder, en büyük kurtuluşa nail olur, dünya ve âhiret mutluluğunu elde eder. Allahım, senin verdiğini engelleyecek olmadığı gibi senin engellediğini verebilecek kimse de yoktur. Allahım, bizleri dost edindiğin kimseler arasına kat ve kendilerine afiyet vereceğin kimselerden kıl!
120. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, onlara vaadlerde bulunur ve onları olmayacak kuruntulara düşürür.” Yani şeytan saptırmak için çalıştığı kimselere türlü vaadlerde bulunur. Vaat ise gerektiğinde “va’îd”i (tehdidi) de kapsar. Nitekim Yüce Allah: “Şeytan size fakirlik vaat eder/sizi onunla korkutur.”(el-Bakara, 2/260) buyurmaktadır. Yani şeytan Allah yolunda infak ettikleri takdirde fakir düşerler diye onları tehdit etmektedir. Aynı şekilde cihad edecek olurlarsa da öldürülme ve benzeri olumsuzluklarla da onları korkutmaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“(Size) Bu (haberi getiren) şeytandır. O, ancak kendi dostlarını korkutur.”(Al-i İmran, 3/175) Şeytan, Allah’ın rızasını tercih etmeleri halinde mümkün olan ve olmayan her şey ile onları korkutur ve bunu akıllarına sokmaya çalışır. Nihayet onlar da hayrı işlemeye karşı tembellik göstermeye başlarlar. İşte bu şekilde şeytan onları gerçek mahiyeti araştırılacak olursa aslı olmayan serap gibi oldukları ortaya çıkan batıl kuruntulara mahkûm eder. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez.”
121. “İşte onların barınakları cehennemdir.” Yani şeytanın peşinden giden, Rabbinden yüz çeviren ve İblisin tabilerinden ve taraftarlarından olan kimselerin varacakları yer cehennem ateşidir. “Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır.” Kaçıp kurtulacak ve sığınacak yerleri olmayacaktır. Aksine onlar orada ebediyyen kalacaklardır.
Yüce Allah, şeytanların dostları olan bedbahtların âkıbetini açıkladıktan sonra kendisinin gerçek dostu olan mutlu kimselerin âkıbetlerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
4:122Page 98
وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ سَنُدۡخِلُهُمۡ جَنَّٰتٖ تَجۡرِي مِن تَحۡتِهَا ٱلۡأَنۡهَٰرُ خَٰلِدِينَ فِيهَآ أَبَدٗاۖ وَعۡدَ ٱللَّهِ حَقّٗاۚ وَمَنۡ أَصۡدَقُ مِنَ ٱللَّهِ قِيلٗا ١٢٢
But the ones who believe and do righteous deeds - We will admit them to gardens beneath which rivers flow, wherein they will abide forever. [It is] the promise of Allāh, [which is] truth, and who is more truthful than Allāh in statement.
122- İman edip salih ameller işleyenlere gelince biz, onları altlarından ırmaklar akan cennetlere, orada ebediyen kalmak üzere koyacağız. Bu, Allah’tan hak bir vaattir. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?
122. Yani Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere bilgi, tasdik ve ikrar yönünden emrolundukları şekilde “iman edip” bu imandan neş’et eden “salih ameller işleyenlere gelince...” Salih amel farz, vacip ve müstehap gibi emredilen tüm işleri kapsar ki bunlar içinde kalbin yerine getirmesi gereken, dilin yerine getirmesi gereken ve organların yerine getirmesi gerekenler vardır. Onların her birisi, kendi durum ve konumuna uygun olarak, iman ve salih amelinin kemaline göre öngörülmüş mükâfatları alacaktır. Ancak iman ve amelinden ihmal ettiği şeyler oranında da bu mükâfatları kaybedecektir. Bu da Yüce Allah’ın hikmetine, rahmetine ve O’nun sadık vaadine göre olacaktır ki Yüce Allah’ın Kitabı ile Rasûlünün sünnetinin incelenmesi ile bu açıkça anlaşılır. Bundan dolayı Yüce Allah bu iman ve amelerin mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz onları altlarından ırmaklar akan cennetlere... koyacağız” O cennetlerde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın aklına gelmeyen çeşitli yiyecekler, lezzetli içecekler, hayret verici manzaralar, güzel eşler, köşkler, dalları sarkmış ağaçlar, görülmedik meyveler, coşturucu sesler, tepeden tırnağa nimetler vardır. Onlar kardeşleriyle ziyaretleşir ve cennet bahçelerinde sohbetler ederler. Bunlardan çok daha ileri ve çok daha üstün bir şey de Allah’ın rızasına nail olmaları, ruhlarının O’nun yakınlığı ile, gözlerinin O’nun cemalini görmekle, kulaklarının da O’nun hitabını duymakla en büyük nimete erişmeleridir ki bu, onlara diğer bütün nimet ve sevinçleri unutturacaktır. Eğer Allah’ın onlara verdiği sebat olmasaydı sevinç ve neşeden uçar hatta ölürlerdi. Allah’a and olsun ki, bu nimetler gerçekten çok tatlıdır! O kerim olan Rabbin onlara ihsanı ne kadar büyüktür! Elde edecekleri her türlü hayır ve sürûru hiç kimse anlatamaz. Bu nimetlerin mükemmelliği ise o yüksek köşklerdeki devamlı kalacak olmalarıdır. Bundan dolayı Yüce Allah “orada ebediyen kalmak üzere” buyurmuştur. “Bu, Allah’tan hak bir vaattir. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?” Sözü doğruluğu itibari ile en yüksek derecede olan yüce Allah, elbette doğru söyler. O’nun sözü ve haberi doğru olduğu için de O’nun buyruklarının içerdiği mutabık, zımnî ve lazımî anlamlar ile bütün delaletler (insanların sözlerinin aksine) O’nun kelamının muradı arasında kabul edilir. Allah Rasûlü’nün sözleri de böyledir. Çünkü o da ancak Allah’ın emri ile haber verir ve ancak Allah’ın vahyinden aldığı şeyleri konuşur.
4:123–124Page 98
لَّيۡسَ بِأَمَانِيِّكُمۡ وَلَآ أَمَانِيِّ أَهۡلِ ٱلۡكِتَٰبِۗ مَن يَعۡمَلۡ سُوٓءٗا يُجۡزَ بِهِۦ وَلَا يَجِدۡ لَهُۥ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَلِيّٗا وَلَا نَصِيرٗا ١٢٣
It [i.e., Paradise] is not [obtained] by your wishful thinking nor by that of the People of the Scripture. Whoever does a wrong will be recompensed for it, and he will not find besides Allāh a protector or a helper.
وَمَن يَعۡمَلۡ مِنَ ٱلصَّٰلِحَٰتِ مِن ذَكَرٍ أَوۡ أُنثَىٰ وَهُوَ مُؤۡمِنٞ فَأُوْلَٰٓئِكَ يَدۡخُلُونَ ٱلۡجَنَّةَ وَلَا يُظۡلَمُونَ نَقِيرٗا ١٢٤
And whoever does righteous deeds, whether male or female, while being a believer - those will enter Paradise and will not be wronged, [even as much as] the speck on a date seed.
123- İş ne sizin kuruntularınıza ne de kitab ehlinin kuruntularına göredir. Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve kendisine Allah’tan başka ne bir dost bulabilir ne de bir yardımcı. 124- Erkek veya kadın her kim de mü’min olarak salih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve kendilerine hurma çekirdeğinin çukurcuğu kadar bile zulmedilmez.
123. Yani kurtuluş işi “ne sizin kuruntularınıza ne de Kitap ehlinin kuruntularına göredir.” Kuruntu (الأماني) amelden uzak, sadece iddiadan ibaret, eğer benzeri bir iddia ile ona karşı çıkılacak olursa ondan bir üstünlüğü olmayan, salt temenniler demektir. Her konuda bu tür tutuma “kuruntu” denirken iman ve ebedi saadet gibi önemli bir konuda nasıl denmesin? Zira Kitap ehlinin bu tür kuruntuları hakkında Yüce Allah bizlere şöyle haber veriyor: “Yahudi ve hıristiyan olandan başkası asla cennete giremez, dediler. Bu onların kuruntularıdır.”(el-Bakara, 2/111) Onların dışında kitap ehli olmayan ve herhangi bir peygambere mensubiyeti de bulunmayanların böyle olmaları ise öncelikle söz konusudur. Yüce Allah aynı şekilde bu türden davranan müslümanları da aynı kapsama sokmuştur. Çünkü O’nun adaleti kemal derecesindedir. Hangi din olursa eğer insan iddiasının doğruluğuna dair herhangi bir delil ortaya koyamıyor ise onun sırf bir dine sırf mensup oluğunu söylemesi hiçbir şey ifade etmez. İddiayı doğrulayan yahut yalanlayan şey de amellerdir. İşte bundan dolayı Yüce Allah burada:“Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür” buyurmaktadır ki bu, amelde bulunan herkesi kapsar. Çünkü “kötülük” küçük olsun büyük olsun bütün günahları kapsamına alır. Aynı şekilde bu kötülüğe verilecek ceza da küçük olsun büyük olsun, dünyevi olsun uhrevi olsun bütün cezaları kapsar. Bu konuda insanlar derece derecedirler ki onları Allah’tan başka kimse bilemez. Kimisinin kötülüğü azdır, kimisinin pek çoktur. Bütün amelleri kötü olan bir kimse -ki bu ancak kâfirdir- tevbesiz olarak ölecek olursa can yakıcı azap içerisinde ebedi kalma cezasına mahkum olur. Hallerinin çoğunda istikamet üzere bulunmakla birlikte bazen küçük günahlar işleyebilen salih amel sahibi bir kimsenin karşı karşıya kaldığı üzüntü, keder ve eziyetler, bedeninde, kalbinde, sevdiği kimselerde, malında ve diğer hususlarda gerçekleşen birtakım acılar, kötü ameli dolayısıyla ona verilen cezanın bir parçası olup Yüce Allah’ın kullarına bir lütfu olmak üzere onun günahlarına keffaret olur. Bu iki hal arasında da pek çok derece vardır. Genel olarak kötü amellere karşı verileceği söz konusu edilen bu ceza, tevbe etmeyenler hakkındadır. Çünkü günahından tevbe eden bir kimse -nasların da bu hususu açıkça ifade ettiği gibi- günahı olmayan kimse gibidir. Yüce Allah’ın: “ve kendisine Allah’tan başka ne bir dost bulabilir ne de bir yardımcı” buyruğuna gelince; bu buyruk ameli dolayısı ile cezayı hak eden kimsenin hak ettiği bu cezayı kendisinden uzaklaştıracak bir dost, bir yardımcı veya bir şefaatçi bulabileceği şeklinde hatıra gelmesi muhtemel bir vehmi ortadan kaldırmak içindir. Yüce Allah bununla böyle bir şeyin söz konusu olmayacağını haber vermektedir. Böyle birisinin, maksadını gerçekleştirecek herhangi bir dostu, korktuğu azabı kendisinden uzaklaştıracak herhangi bir yardımcısı olmayacaktır. Böyle bir şeye ancak onun Rabbi ve mutlak maliki sahiptir.
124. “Erkek veya kadın her kim de mü’min olarak salih ameller işlerse…” Bu buyruğun kapsamına gerek kalbi gerekse bedeni bütün ameller girer. Yine insan olsun, cin olsun, küçük olsun, büyük olsun, erkek olsun, kadın olsun amel sahibi herkes de bu kapsama dahildir. Amelin “mü’min olarak” yapılması ise bütün ameller için şartıdır. Zira iman olmadıkça hiçbir amel salih olmaz, kabul edilmez, mükâfata hak kazanamaz ve cezadan uzaklaştırma özelliğine sahip olamaz. İman olmaksızın yapılan ameller gövdesi koparılmış ağaç dallarına veya su üzerinde yapılmış yapılara benzer. İman asıldır, esastır, her şeyin üzerinde yükseldiği temeldir. Bu kayda mutlak olarak sözü edilen bütün amellerde dikkat edilmesi gerekir. Yani mutlak olarak sözü edilen bütün ameller iman kaydı ile kayıtlıdır. “İşte onlar” yani imana ve salih amellere sahip olanlar, canların çektiği her şeyi, gözlerin zevk aldığı her şeyi ihtiva eden “cennete girerler ve kendilerine hurma çekirdeğinin çukurcuğu kadar bile zulmedilmez.” Yani onların işledikleri hayır az ya da çok olsun karşılığını tam ve eksiksiz, hatta kat kat artırılmış olarak alırlar.
4:125Page 98
وَمَنۡ أَحۡسَنُ دِينٗا مِّمَّنۡ أَسۡلَمَ وَجۡهَهُۥ لِلَّهِ وَهُوَ مُحۡسِنٞ وَٱتَّبَعَ مِلَّةَ إِبۡرَٰهِيمَ حَنِيفٗاۗ وَٱتَّخَذَ ٱللَّهُ إِبۡرَٰهِيمَ خَلِيلٗا ١٢٥
And who is better in religion than one who submits himself to Allāh while being a doer of good and follows the religion of Abraham, inclining toward truth? And Allāh took Abraham as an intimate friend.
125- Muhsin olarak yüzünü Allah’a teslim eden ve hanif olarak İbrahim’in dinine uyan kimseden daha güzel din sahibi kim olabilir? Allah İbrahim’i yakın dost edinmiştir.
125. Yani kalbin Allah'a teslim oluşuna, yönelişine ve dönüşüne delil olan, yüzün de diğer azaların da Allah’a yönelişini içeren ve “yüzün Allah’a teslim edilmesi” diye ifade edilen ma’buda ihlâsı gerçekleştiren, bu ihlâs ve teslimiyet ile beraber “muhsin” olan, yani Allah’ın bütün peygamberleri ile gönderdiği ve kitaplarında indirdiği en seçkin kullarına ve onlara uyanlara bir yol kıldığı şeriatına uyan, bununla beraber “hanif olarak” şirkten tevhide dönen, insanlara yönelmekten vazgeçip yaratıcıya yönelerek “İbrahim’in dinine” ve şeriatına “uyan kimseden daha güzel din sahibi kim olabilir?” İşte bu özellikleri kendisinde toplayan kimseden daha güzel din sahibi kimse olamaz. “Allah İbrahim’i yakın dost edinmiştir.” Dostluk (halillik) sevginin en üstün derecesidir. Bu mertebe ise yalnızca Muhammed ve İbrahim peygamblerlerin -ikisine de salat ve selam olsun- elde ettikleri bir makamdır. Bununla birlikte Allah'ın sevgisi, bütün mü’minler için söz konusudur. Allah’ın İbrahim’i dost (halil) edinmesinin sebebi ise onun, emrolunduğu bütün hususları eksiksiz yerine getirmesi ve sınandığı hususları gereğince ifa etmesinden dolayıdır. Bundan ötürü de Allah onu insanlara imam/önder kılmış, dost edinmiş ve bütün âlemler arasında ondan ögüyle söz etmiştir.
4:126Page 98
وَلِلَّهِ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِي ٱلۡأَرۡضِۚ وَكَانَ ٱللَّهُ بِكُلِّ شَيۡءٖ مُّحِيطٗا ١٢٦
And to Allāh belongs whatever is in the heavens and whatever is on the earth. And ever is Allāh, of all things, encompassing.
126- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah her şeyi kuşatandır.
126. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın her şeyi kuşatıcı olduğu beyan edilmektedir. Yüce Allah “göklerde ve yerde ne varsa” hepsinin kendisine ait olduğunu haber vermektedir. Yani her şey O’nun mülkü ve kuludur. Her şey O’nun mülkiyeti altındadır. Bütün bunların işlerini tek başına çekip çeviren, idare eden ve hepsinin mutlak malik ve egemeni olan yalnızca O’dur. O’nun bilgisi bilinmeye konu olan her şeyi kuşatmıştır. Görmesi, görülmeye konu olan her şeyi, işitmesi de işitilmeye konu olan her şeyi kuşatmıştır. O’nun meşiet ve kudreti bütün varlıklar hakkında geçerlidir ve yürürlüktedir. Rahmeti göklerde ve yerde bulunan herkesi kuşatmıştır. O izzet ve kahrı ile bütün yaratıkları hâkimiyeti altına almıştır. Her şey O’na itaatle boyun eğmiştir.
4:127Page 98
وَيَسۡتَفۡتُونَكَ فِي ٱلنِّسَآءِۖ قُلِ ٱللَّهُ يُفۡتِيكُمۡ فِيهِنَّ وَمَا يُتۡلَىٰ عَلَيۡكُمۡ فِي ٱلۡكِتَٰبِ فِي يَتَٰمَى ٱلنِّسَآءِ ٱلَّٰتِي لَا تُؤۡتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرۡغَبُونَ أَن تَنكِحُوهُنَّ وَٱلۡمُسۡتَضۡعَفِينَ مِنَ ٱلۡوِلۡدَٰنِ وَأَن تَقُومُواْ لِلۡيَتَٰمَىٰ بِٱلۡقِسۡطِۚ وَمَا تَفۡعَلُواْ مِنۡ خَيۡرٖ فَإِنَّ ٱللَّهَ كَانَ بِهِۦ عَلِيمٗا ١٢٧
And they request from you, [O Muḥammad], a [legal] ruling concerning women. Say, "Allāh gives you a ruling about them and [about] what has been recited to you in the Book concerning the orphan girls to whom you do not give what is decreed for them1 - and [yet] you desire to marry them - and concerning the oppressed among children and that you maintain for orphans [their rights] in justice." And whatever you do of good - indeed, Allāh is ever Knowing of it.
127- Kadınlar hakkında senden fetvâ isterler. De ki: “Onlara dair fetvâyı Allah size veriyor ve kendileri için farz kılınmış olan (mehir ve mirası) onlara vermediğiniz, bununla beraber kendilerini nikâhlamayı istediğiniz yetim kızlar ile küçük çocuklar ve yetimler hakkında adaleti elden bırakmamanız hususunda kitapta sizlere okunup duran (buyruklarla açıklamada bulunuyor). Hayır türünden ne yaparsanız şüphesiz ki Allah onu çok iyi bilendir.
127. Fetvâ istemek (istifta), soranın sorduğu kimseden sorulan husus hakkında şer’i hükmü açıklamasını istemesi demektir. Yüce Allah, mü’minlerin Allah Rasûlü’ne kadınlarla ilgili olarak kendilerini ilgilendiren hüküm hakkında fetvâ sorduklarını bize haber vermektedir. Yüce Allah sorulan bu fetvânın cevabını bizzat üzerine alarak şöyle buyurmaktadır:“De ki: “Onlara dair fetvâyı Allah size veriyor” O halde siz de size verilmiş olan bu fetvâ gereğince kadınlar ile ilgili bütün hususlarda haklarını yerine getirmek, genel ve özel olarak onlara zulmü terk etmek sureti ile amel edin. Bu umumi bir emirdir, Allah’ın kadınlar hakkında -eş olsunlar olmasınlar, küçük ya da büyük olsunlar hepsi hakkında- emir ve yasak namına teşri buyurduğu bütün hususları kapsar. Daha sonra Yüce Allah bu genel ifadeden sonra özellikle yetimler ve küçük çocuklar hakkında tavsiyede bulunmaktadır. Bu ise onlara ihtimam göstermek ve haklarını gereği gibi yerine getirmemekten sakındırmak içindir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“yetim kızlar ile küçük çocuklar ve yetimler hakkında... kitapta sizlere okunup duran (buyruklarla açıklamada bulunuyor).” Yani Yüce Allah aynı zamanda sizlere kitapta yetim kızlar hakkında bildirdikleriyle de fetvâ vermektedir ki bu kızlar “kendileri farz kılınmış olan (mirası) onlara vermediğiniz” yetimlerdir. Bu, o dönemde mevcut olan durumu haber vermektedir. Şöyle ki yetim bir kız, bir kimsenin velayeti altında bulunuyor ise velisi hakkını tam vermez ve ona haksızlık ederdi. Bu ya o yetim kıza ait olan malını yemek sureti ile yahut bir kısmını yemek sureti ile veya evlenmesine engel olmak sureti ile olurdu. Evlenmesine engel olmasına sebep ise onun malından kendisinin yararlanması isteği idi. Çünkü onu evlendirecek olursa malın elinden çıkmasından veya bu yetim kızın evlendiği kimsesinin şartlı ya da şartsız o malı almasından korkardı. Bütün bunlar kendisinin o yetim kızla evlenmek istememesi halinde söz konusu olurdu. Eğer bu yetim kız güzel ve mal sahibi olduğundan onunla evlenmek istiyor ise ona adaletli bir mehir vermezdi, aksine hak ettiğinden daha aşağı bir mehir verirdi. İşte bütün bunlar bu nassın kapsamına giren zulüm çeşitleridir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“bununla beraber kendilerini nikâhlamayı istediğiniz yetim kızlar…” yani verdiğimiz bu örnekte anlattığımız gibi ister kendiniz nikâhlamak isteyin ister istemeyin (onlara haksızlık etmeyin). “Küçük çocuklar” yani Yüce Allah bu zayıf ve küçük çocuklar hakkında da size fetva veriyor, onlara hak ettikleri miras ve diğer hakları vermenizi, onların mallarını zulümle ve onlara vermemek şeklinde bir baskı yolu ile mallarını ellerinize geçirmemenizi emretmektedir. “ve yetimler hakkında adaleti elden bırakmamanız…” yani tam adaletli olmanız, demektir. Bu, onların Allah’ın emirlerini ve kullarına farz kıldığı şeyleri yerine getirmelerini sağlamayı da kapsar. Buna göre veliler, bununla da yükümlüdürler ve onların Allah'ın farz kıldığı şeyleri yerine getirmelerini sağlamalıdırlar. Yine bu adalet emri, onların dünyevi maslahatlarını sağlamayı da içerir ki bu da onların mallarını yatırımla çoğaltmak, onlar için en karlı olanı seçmek ve o mallara ancak en güzel şekilde yaklaşmakla olur. Yine evlilik ve diğer konularda onların haklarının çiğnenmesine yol açacak şekilde onlar hakkında eşe dosta ayrıcalık tanımamak buna dahildir. İşte bu hükümler, Allah'ın, kullarına olan rahmetinin bir tecellisidir. Zira O, zayıflığı ya da babasını kaybetmiş olması nedeniyle kendi maslahatlarını kendisi sağlayamayan kimselerin maslahatlarını yerine getirmeye son derece teşvik etmektedir. Daha sonra yüce Allah genel olarak iyiliğe teşvik ederek şöyle buyurmuştur:“Hayır türünden ne yaparsanız” yetimlere olsun, başkalarına olsun ya da ister faydası başkalarına dokunsun isterse dokunmasın her ne iyilik yaparsanız “şüphesiz ki Allah onu çok iyi bilendir.” O’nun ilmi amel sahiplerinin amellerini azlık ve çokluk, iyilik ve kötülük yönünden kuşatmıştır. Dolayısıyla da O, herkese ameline göre karşılık verecektir.
4:128Page 99
وَإِنِ ٱمۡرَأَةٌ خَافَتۡ مِنۢ بَعۡلِهَا نُشُوزًا أَوۡ إِعۡرَاضٗا فَلَا جُنَاحَ عَلَيۡهِمَآ أَن يُصۡلِحَا بَيۡنَهُمَا صُلۡحٗاۚ وَٱلصُّلۡحُ خَيۡرٞۗ وَأُحۡضِرَتِ ٱلۡأَنفُسُ ٱلشُّحَّۚ وَإِن تُحۡسِنُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ ٱللَّهَ كَانَ بِمَا تَعۡمَلُونَ خَبِيرٗا ١٢٨
And if a woman fears from her husband contempt or evasion, there is no sin upon them if they make terms of settlement between them - and settlement is best. And present in [human] souls is stinginess.1 But if you do good and fear Allāh - then indeed Allāh is ever, of what you do, Aware.
128- Şayet bir kadın kocasının uzaklaşmasından yahut yüz çevirmesinden korkarsa, barış yolu ile aralarını düzeltmelerinde kendileri için bir sakınca yoktur. Barış daha hayırlıdır. Zaten nefislerde cimrilik vardır. Eğer ihsan eder ve sakınırsanız, şüphe yok ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
128. Yani kadın kocasının kendisine karşı burun kıvırarak yüz çevirmesinden, kendisine isteği olmayarak uzaklaşmasından çekinecek olursa en uygunu aralarında sulh/barış yolunu aramalarıdır. Bu da kadının kocası tarafından yerine getirilmesi gereken birtakım haklarına kocası ile birlikteliğini devam ettirmek amacıyla kocasının lehine feragat etmesidir. Bu da ya kendisine verilmesi gereken nafakanın, giyimin ve meskenin yahut da ona ayırması gereken günün bir kısmından feragat ederek hakkından daha azına razı olması ile olur yahut da gününü ve gecesini kocasına ya da diğer kumasına bağışlaması sureti ile olur. Bu durumda aralarında ittifak ederlerse her ikisi için de yani kadın için de kocası için de bir mahzur söz konusu değildir. Bu durumda kocanın hanımı ile birlikte kalması caizdir ve böyle bir durum ayrılmaktan hayırlıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah burada:“Barış daha hayırlıdır” buyurmaktadır. Bu lafzın ve mananın umumiliğinden anlaşıldığına göre aralarında herhangi bir hak yahut başka hususlardan dolayı anlaşmazlık bulunanların barış yapmaları, her birisinin kendi hakkını sonuna kadar almakta diretmesinden daha hayırlıdır. Çünkü bunda ilişkilerin düzeltilmesi, ülfetin ve kaynaşmanın devamı ve müsamaha vasfının kazanılması söz konusudur. Barış her şeyde caizdir. Ancak helâli haram yahut haramı helâl kılma hali müstesnadır. Çünkü o takdirde bu, barış olmaz zulüm olur. Şu bilinmelidir ki bütün hükümler, ancak o hükmü gerektirici sebebin varlığı ve ona engel olan hususların ortadan kalkması halinde tamam olur ve mükemmel halini alır. İşte sulh/barış diye bilinen bu pek önemli hüküm de bunlardan birisidir. Yüce Allah bu hükmü gerektiren hususu söz konusu edip onun hayırlı olduğuna dikkat çekmektedir. Aklı olan herkes de hayrı ister ve hayır yapmayı arzular. Bununla birlikte eğer Allah da bunu emretmiş ve teşvikte bulunmuşsa mü’minin bunu yapma isteği ve arzusu daha da artar. Yüce Allah engel olan hususu da:“Zaten nefislerde cimrilik vardır” buyruğu ile söz konusu etmektedir. Yani nefsin mayasında cimrilik vardır. Cimrilik ise insanın yerine getirmesi gereken hakkı vermek istememesi, buna karşılık kendi hakkını elde etmek için de olanca gayretini göstermesidir. Nefislerin tabiatında bu vardır. Yani siz bu kötü huyu nefislerinizden söküp çıkarmaya, onun yerine aksi olan müsamahakârlığı yerleştirmeye gayret sarfetmelisiniz. Müsamakârlık ise üzerindeki hakkı eksiksiz yerine getirmen ve sana ait olan hakkın bir bölümü ile yetinip fedakârlık yapmandır. İnsan bu güzel ahlâkın gereklerini yerine getirme başarısını elde edecek olursa o vakit kendisi ile hasmı veya onunla ilişkide bulunan kimse arasında sulh kolaylaşır ve istenen hedefe ulaşma yolunu izlemek de kolaylıkla mümkün olur. Nefsindeki cimriliği ortadan kaldırmak için gayret harcamayanın durumu ise bunun aksinedir. Böyle birisinin sulh yapması ve buna muvafakat etmesi çok zordur. Çünkü böyle bir kimse ancak bütün hakkını aldığı takdirde razı olur. Diğer taraftan üzerindeki hakları da yerine getirmeye razı olmaz. Bir de hasmı onun gibi olursa bu sefer iş büsbütün zorlaşır. Daha sonra Yüce Allah:“Eğer ihsan eder ve sakınırsanız...” buyurmaktadır. Yani kulun Rabbine, O’nu görüyormuş gibi ibadet etmesi, görmüyorsa dahi O’nun kendisini gördüğü şuuru ile Yaratıcısına ibadette ihsana ulaşması, buna karşılık mal, ilim, mevki yahut başka bütün ihsan yolları ile yaratılmışlara iyilikte bulunmamız sureti ile ihsanda bulunur ve emrolunduğunuz bütün hususları yerine getirmek, yasaklandığınız bütün hususları da terk etmek suretiyle sakınırsanız yahut da emrolunduğunuzu yapmakla “ihsanda bulunur”, size yasak kılınan şeyleri terk etmek sureti ile de “sakınırsanız”“şüphe yok ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Hepsini ilmi ile kuşatmıştır. Zahiri ile batını ile ondan tamamen haberdardır. Bunları sizin için tespit eder ve en mükemmel şekli ile sizlere bunların karşılıklarını verir.
4:129Page 99
وَلَن تَسۡتَطِيعُوٓاْ أَن تَعۡدِلُواْ بَيۡنَ ٱلنِّسَآءِ وَلَوۡ حَرَصۡتُمۡۖ فَلَا تَمِيلُواْ كُلَّ ٱلۡمَيۡلِ فَتَذَرُوهَا كَٱلۡمُعَلَّقَةِۚ وَإِن تُصۡلِحُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ ٱللَّهَ كَانَ غَفُورٗا رَّحِيمٗا ١٢٩
And you will never be able to be equal [in feeling] between wives, even if you should strive [to do so]. So do not incline completely [toward one] and leave another hanging.1 And if you amend [your affairs] and fear Allāh - then indeed, Allāh is ever Forgiving and Merciful.
129- Ne kadar isteseniz bile kadınlar arasında adaleti gerçekleştiremezsiniz. Bari (birine) büsbütün meyledip de ötekini askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız şüphe yok ki Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.
129. Yüce Allah kocaların kadınlar arasında tam bir adalet gösteremeyecekleri ve esasen bunun güçleri çerçevesinde de olmadığını haber vermektedir. Çünkü adalet, kadınlara karşı eşit sevgiyi, eşit ilgiyi ve onlara olan kalbi meylin de eşit olmasını sonra da buna uygun amelde bulunmayı gerektirmektedir. Bu ise imkânsız bir şeydir. O bakımdan Yüce Allah güç yetirilemeyen adaletsizlikleri bağışlamış, imkan dâhilinde olanlarını şu buyruğu ile yasaklamıştır:“Bari (birine) büsbütün meyledip de ötekini askıdaymış gibi bırakmayın” yani farz olan haklarını yerine getirmeyecek şekilde adaletten sapmayın. Aksine adalet hususunda güç ve imkânınız çerçevesinde olan işleri yapın. Nafaka, giyim, günlerin paylaştırılması ve benzeri hususlarda kadınlar arasında adalet sağlamakla görevlisiniz. Sevgi, ilişki ve benzeri hususlar ise böyle değildir. Koca, hanımının hak ettiğini yerine getirmeyi terk edecek olursa, bu sefer kadın askıdaymış gibi iki arada bir derede kalır. Kocası yok değildir ki rahata erip evlenmeye hazırlansın, kocası haklarını yerine getirmez ki evli bir kadın gibi olsun. “Eğer arayı düzeltir” yani eşlerinizle aranızı düzeltirseniz, demektir. Bu da ecrini bekleyerek ve zevcenin haklarını yerine getirmek arzusu ile nefislerinizi hoşlanmadıkları şeyleri yapmaya mecbur etmek sureti ile olur. Aynı şekilde kendiniz ile sair insanlar arasındaki ilişkileri de düzeltir, yine anlaşmazlığa düştükleri konularda diğer insanların arasını düzeltecek olursanız... demektir. Bu da önceden de geçtiği gibi mutlak olarak barış yoluna götüren her bir şeyin teşvikini içermektedir. “ve sakınırsanız” emrolunduğunuz şeyleri yapmak, yasak kılınmış şeyleri de terketmek sureti ile takvâ sahibi olur ve gücünüz çerçevesinde olan şeylere de sabredecek olursanız “şüphe yok ki Allah Ğafûrdur, Rahîmdir” sizden sadır olan günahları ve yerine getirmeniz gereken haklar hususundaki kusurlarınızı bağışlar. Eşlerinize şefkat ve merhamet gösterdiğiniz gibi o da size rahmet buyurur.
4:130Page 99
وَإِن يَتَفَرَّقَا يُغۡنِ ٱللَّهُ كُلّٗا مِّن سَعَتِهِۦۚ وَكَانَ ٱللَّهُ وَٰسِعًا حَكِيمٗا ١٣٠
But if they separate [by divorce], Allāh will enrich each [of them] from His abundance. And ever is Allāh Encompassing and Wise.
130- Eğer birbirlerinden ayrılırlarsa Allah her birini genişliği ile zengin kılar. Şüphesiz Allah Vâsi’dir, Hakîmdir.
130. Bu ayet, eşler arasındaki üçüncü hali söz konusu etmektedir: Eğer uyum ve geçime imkân bulunmadığı takdirde ayrılmada bir sakınca yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah:“Eğer birbirlerinden ayrılırlarsa” buyurmaktadır. Boşanma, nikahın feshi, hul’ veya başka herhangi bir yolla ayrılırlarsa “Allah” eşlerden “her birini genişliği ile” lütfu, geniş ve kapsamlı ihsanı ile “zengin kılar.” Kocayı önceki hanımından daha hayırlı bir hanım ile hanımı da kendi lütfu ile ihtiyaçtan kurtarır. Şâyet önceki kocasından nasibi kesilmiş ise bütün mahlukatın rızıklarını sağlamayı tekeffül etmiş bulunan ve onların maslahatlarını temin edip işlerini gören Allah, onun da rızkını verecektir. Belki Allah ona öncekinden daha hayırlı bir koca da ihsan eder. “Şüphesiz Allah Vâsi’dir” Lütfu pek çok, rahmeti pek bol olandır. O’nun rahmet ve ihsanı, ilminin ulaştığı her yere ulaşmıştır. Bununla birlikte O “Hakîmdir”, hikmeti gereği verir ve yine hikmeti gereği vermez. O’nun hikmeti, bazı kullarının bizzat kulun kendisinden kaynaklanan bir husus dolayısı ile ihsanından mahrum kalmasını gerektirecek olur ve bundan dolayı ihsanı hak etmeyecek olursa adalet ve hikmetinin bir gereği olarak onu mahrum bırakır.
Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences