As-Sa'diAn‑Nisa · 4:77–91

As-Sa'di · Tafsir · in Turkish

An-Nisa 4:77–91

4:77–79Page 90

أَلَمۡ تَرَ إِلَى ٱلَّذِينَ قِيلَ لَهُمۡ كُفُّوٓاْ أَيۡدِيَكُمۡ وَأَقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتُواْ ٱلزَّكَوٰةَ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيۡهِمُ ٱلۡقِتَالُ إِذَا فَرِيقٞ مِّنۡهُمۡ يَخۡشَوۡنَ ٱلنَّاسَ كَخَشۡيَةِ ٱللَّهِ أَوۡ أَشَدَّ خَشۡيَةٗۚ وَقَالُواْ رَبَّنَا لِمَ كَتَبۡتَ عَلَيۡنَا ٱلۡقِتَالَ لَوۡلَآ أَخَّرۡتَنَآ إِلَىٰٓ أَجَلٖ قَرِيبٖۗ قُلۡ مَتَٰعُ ٱلدُّنۡيَا قَلِيلٞ وَٱلۡأٓخِرَةُ خَيۡرٞ لِّمَنِ ٱتَّقَىٰ وَلَا تُظۡلَمُونَ فَتِيلًا ٧٧

Have you not seen those who were told, "Restrain your hands [from fighting]1 and establish prayer and give zakāh"? But then when battle was ordained for them, at once a party of them feared men as they fear Allāh or with [even] greater fear. They said, "Our Lord, why have You decreed upon us fighting? If only You had postponed [it for] us for a short time." Say, "The enjoyment of this world is little, and the Hereafter is better for he who fears Allāh. And injustice will not be done to you, [even] as much as a thread [inside a date seed]."

أَيۡنَمَا تَكُونُواْ يُدۡرِككُّمُ ٱلۡمَوۡتُ وَلَوۡ كُنتُمۡ فِي بُرُوجٖ مُّشَيَّدَةٖۗ وَإِن تُصِبۡهُمۡ حَسَنَةٞ يَقُولُواْ هَٰذِهِۦ مِنۡ عِندِ ٱللَّهِۖ وَإِن تُصِبۡهُمۡ سَيِّئَةٞ يَقُولُواْ هَٰذِهِۦ مِنۡ عِندِكَۚ قُلۡ كُلّٞ مِّنۡ عِندِ ٱللَّهِۖ فَمَالِ هَٰٓؤُلَآءِ ٱلۡقَوۡمِ لَا يَكَادُونَ يَفۡقَهُونَ حَدِيثٗا ٧٨

Wherever you may be, death will overtake you, even if you should be within towers of lofty construction. But if good comes to them, they say, "This is from Allāh"; and if evil befalls them, they say,1 "This is from you." Say, "All [things] are from Allāh." So what is [the matter] with those people that they can hardly understand any statement?

مَّآ أَصَابَكَ مِنۡ حَسَنَةٖ فَمِنَ ٱللَّهِۖ وَمَآ أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٖ فَمِن نَّفۡسِكَۚ وَأَرۡسَلۡنَٰكَ لِلنَّاسِ رَسُولٗاۚ وَكَفَىٰ بِٱللَّهِ شَهِيدٗا ٧٩

What comes to you of good is from Allāh, but what comes to you of evil, [O man], is from yourself.1 And We have sent you, [O Muḥammad], to the people as a messenger, and sufficient is Allāh as Witness.2

77- (Önceden) kendilerine: “(Savaştan) ellerinizi çekin, namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin” denmiş olanları görmedin mi? Onlara savaş farz kılındığını içlerinden bir grup müşriklerden, Allah’tan korkar gibi hatta daha fazla korktular da:“Rabbimiz niçin savaşmayı bize farz kıldın? Bizi(m savaşmamızı) yakın bir süreye kadar erteleseydin ya?” dediler. De ki:“Dünya menfaati pek azdır. Ahiret ise takvâ sahibi olanlar için elbette daha hayırlıdır. (Orada) size kıl kadar dahi zulmedilmez.”

77. Müslümanlar Mekke’de bulundukları dönemlerde namaz kılmakla ve zekât vermekle emrolunmuşlardı. Bu, belli bir nisabı ve şartları olan malum zekât değil, fakirleri gözetmek anlamındaki zekâttı. Çünkü bilinen nisab ve şartları ile zekât ancak Medine’de farz kılınmıştır. Ancak o sırada çeşitli sebeplerden ötürü düşmana karşı cihad ile emrolunmamışlardı. Öncelikle Şanı Yüce Allah’ın hikmetlerinden birisi şer’î hükümleri kullarına zor ve ağır gelmeyecek şekilde ayrıca önem ve kolaylık sırasına göre teşrî’ buyurmasıdır. Ayrıca sayılarının, araç ve gereçlerinin az, düşmanlarının ise çok olmasına rağmen o dönemde onlara savaşmak farz kılınmış olsaydı bu, İslâm’ın yok olması sonucunu verirdi. O bakımdan daha büyük olan maslahat, ondan aşağı olana nispetle göz önünde bulundurulmuş ve ona öncelik verilmiştir. Bundan başka pekçok hikmetler de vardır. İşte bu dönemde kimi mü’minler savaşın uygun düşmediği bu dönemde ve durumda keşke savaş farz kılınsa diye temenni ediyorlardı. Oysa o dönemde uygun olan, yine o vakitte emrolundukları tevhidi, namaz kılmayı, zekâtı ve buna benzer emirleri layık-ı veçhiyle yerine getirmekten ibaretti. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi elbette haklarında çok hayırlı ve daha bir sebat verici olurdu.”(en-Nisa, 4/66) Müslümanlar Medine’ye hicret edip İslâm da güçlenince Allah bu iş için uygun zamanda onlara savaşmayı farz kıldı. Bu sefer daha önce savaş emrinin verilmesinde acele gösterenlerden bir kesim, insanlardan korkarak, zaaf ve gevşeklik göstererek:“Rabbimiz, niçin savaşmayı bize farz kıldın?” demeye koyuldular. Bu ifade, onların bu işten rahatsız olduklarını, Allah’a âdeta itiraz ettiklerini göstermektedir. Oysa onlara yakışan, bu durumun tam zıddı idi. Yani Allah’ın emrine teslimiyet göstermek ve emirlerine karşı sabırlı olmaktı. Fakat onlar kendilerinden beklenenin aksini yaparak:“Bizi(m savaşmamızı) yakın bir süreye kadar erteleseydin ya?” dediler.” Yani niçin savaşın farz kılınma hükmünü daha sonraki bir zamana bırakmadın? Bu, ağırbaşlı olmayıp işlerde vaktinden önce acelecilik eden kimselere çokça arız olan bir haldir. Bu gibi kimseler çoğunlukla işlerin zamanı geldiğinde onları yerine getirmekte gereken sabrı gösteremez ve bu yükleri gereği gibi taşıyamaz. Aksine dirençleri az olur. Daha sonra Yüce Allah savaştan geri kalmayı da ihtiva eden bu hallerinden vazgeçmeleri için onlara şöylece öğüt vermektedir:“De ki: Dünya menfaati pek azdır. Âhiret ise takvâ sahibi olanlar için elbette daha hayırlıdır.” Yani dünyanın lezzet verici şeylerinden ve rahatından yararlanmak az bir şeydir. Kısa bir süre Allah’a itaat uğrunda ağır yüklere katlanmak ise nefislerin karşılaşacağı zorlukları kolaylaştırır ve yüklerini hafifletir. Çünkü nefisler karşı karşıya kaldıkları zorlukların uzun bir süre devam etmeyecek olduğunu bilecek olursa bu zorluklar onlara kolay gelir. Peki ya nefisler dünya ile âhireti karşılaştıracak ve özüyle olsun lezzet ve ebediliği ile olsun âhiretin dünyadan kat kat üstün olduğunu bilecek olursa ne olur? Özü itibari ile âhiret Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hadisinde sabit olduğu gibi şöyledir:“Cennette bir kamçılık kadar bir yer, dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır” Cennetin lezzetleri, her türlü sıkıntıdan uzaktır. Hatta cennetteki lezzetler insanın hatırına gelen ve onun zihninden geçen her türlü lezzetten çok daha üstündür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiç kimse bilemez.”(es-Secde, 32/17) Yine Yüce Allah, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in dilinden şöyle buyurmaktadır:“Ben salih kullarıma hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin hatırından geçirmediği şeyler hazırladım.” Dünya lezzetlerine gelince bunlar insanın zevkini gölgeleyen çeşitli sıkıntılarla iç içedir. Eğer bu lezzetler ile onlarla birlikte bulunan türlü acılar, gam ve kederler arasında bir mukayese yapılacak olursa, hiçbir bakımdan makul bir oran ortaya çıkmaz. Zamanları itibari ile aralarındaki farka gelince dünya geçicidir. Dünyanın ömrüne nispetle insanın ömrü de pek az bir süredir. Ahiretin ise nimetleri devamlıdır ve cennetlikler orada ebediyyen kalacaklardır. İşte aklı başında olan bir kimse bu iki yurt hakkında düşünecek ve her ikisinin de gerçek mahiyetini gereği gibi kavrayacak olursa hangisinin tercih edilmeye değer olduğunu, ne için çalışıp çabalamak ve neyi elde etmek için gayret göstermek gerektiğini çok iyi tespit eder. Bundan dolayı Yüce Allah:“Âhiret ise takvâ sahibi olanlar için” yani şirkten ve diğer haramlardan sakınan kimseler için “elbette daha hayırlıdır. (Orada) size kıl kadar dahi zulmedilmez.” Yani âhiret yurdu için göstereceğiniz çaba ve gayretlerinizin karşılığını, hiçbir eksiklik söz konusu olmaksızın tam ve mükemmel olarak alacaksınız. ﴾ أَيۡنَمَا تَكُونُواْ يُدۡرِككُّمُ ٱلۡمَوۡتُ وَلَوۡ كُنتُمۡ فِي بُرُوجٖ مُّشَيَّدَةٖۗ وَإِن تُصِبۡهُمۡ حَسَنَةٞ يَقُولُواْ هَٰذِهِۦ مِنۡ عِندِ ٱللَّهِۖ وَإِن تُصِبۡهُمۡ سَيِّئَةٞ يَقُولُواْ هَٰذِهِۦ مِنۡ عِندِكَۚ قُلۡ كُلّٞ مِّنۡ عِندِ ٱللَّهِۖ فَمَالِ هَٰٓؤُلَآءِ ٱلۡقَوۡمِ لَا يَكَادُونَ يَفۡقَهُونَ حَدِيثٗا 78 ﴿ 78- Nerede olursanız olun, ölüm sizi bulacaktır. Yüksek kaleler içinde olsanız bile. Eğer onlara bir iyilik dokunursa:“Bu, Allah’tandır” derler. Şâyet onlara bir kötülük dokunursa:“Bu sendendir” derler. De ki:“Hepsi Allah’tandır.” Böyle iken bunlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? 78. Yüce Allah tedbirin takdire karşı bir fayda sağlamayacağını ve oturan kimsenin oturmasının kendisine gelebilecek hiçbir zararı önleyemeyeceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Nerede olursanız olun” hangi zaman ve mekânda bulunursanız bulunun “ölüm sizi bulacaktır. Yüksek kaleler içinde” oldukça sağlam saraylarda ve son derece yüksek meskenlerde “olsanız bile.” Bütün bunlar Allah yolunda cihada bir teşviktir. Bu meyanda kimi zaman cihadın fazilet ve mükâfatı zikredilerek teşvikte bulunulmakta, kimi zaman da cihadı terkin cezası belirtilerek korkutulmakta, kimi zaman da oturanlara oturmanın fayda sağlamayacağı haber verilmekte, kimi zaman da bu yolun kolaylığı ve kısalığı bildirilmektedir. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerin getirdiklerinden yüz çeviren, onlara karşı çıkan cahillerden şöylece haber vermektedir:“Eğer onlara bir iyilik dokunursa” yani bolluk, pek çok mal, evlat ve sağlık erişecek olursa “bu Allah’tandır” derler. “Şâyet onlara bir kötülük dokunursa” yani kuraklık, fakirlik, hastalık, çocukların ve sevilenlerin ölümü isabet edecek olursa bu sefer:“Bu sendendir, derler.” Yani senin bize getirdiklerin sebebi iledir, ey Muhammed! diyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in uğursuz olduğunu ileri sürerler. Tıpkı onların benzerlerinin de daha önce Allah’ın peygamlerinin uğursuzluklarını ileri sürdükleri gibi. Nitekim Yüce Allah Firavun’un kavminden şöyle haber vermektedir:“Fakat onlara iyilik geldiğinde: Bu zaten bizim hakkımızdır dediler. Eğer kendilerine bir fenalık gelirse, Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğu olarak kabul ederlerdi.”(el-A’raf, 7/131) Salih’in kavmi de: “Sen ve sana uyanlar bize uğursuzluk getirdiniz.”(en-Neml, 27/47) demişlerdi. Yasin Sûresi’nde sözü geçen kavim de kendilerine gelen elçilere şöyle demişlerdi:“Gerçekten biz sizi uğursuz belledik, şâyet vazgeçmezseniz sizi elbette taşlarız...”(Yasin, 36/18) Küfür ile kalpleri birbirine benzediğinden dolayı söz ve davranışları da birbirine benzemiştir. İşte kötülüğün meydana gelmesini yahut hayrın sona ermesini, peygamberlerin getirdiklerine veya onların bir kısmına nispet eden herkes bu oldukça vahim yerginin kapsamına girmektedir. Yüce Allah onlara cevaben şöyle buyurmaktadır:“De ki: Hepsi” iyilik olsun, kötülük olsun, hayır olsun, şer olsun, “Allah’tandır.” O’nun kaza ve kaderi ile yaratması ile meydana gelir. “Böyle iken bunlara” şu batıl sözü söyleyen kimselere “ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?” Hiçbir sözü anlamıyorlar, onu anlama noktasına dahi yaklaşamıyorlar. Yahut da ondan ancak oldukça az şeyleri anlayabiliyorlar. Hangisi olursa olsun bu ifade ile onlar, anlamamaları ve Allah’tan geleni de peygamberinden geleni de kavrayamamaları dolayısı ile yerilmektedirler, azarlanmaktadırlar. Buna sebep ise onların küfür ve yüz çevirmeleridir. Bu yergide zımnen Allah’tan ve Rasûlünden gelenleri kavrayan kimseler övülmekte, bu doğrultuda çalışmak ve bunu sağlayacak yollar teşvik edilmektedir ki Allah ve Rasûlünün sözlerine yönelmek, bunlar üzerinde dikkatle düşünmek ve bunlara ulaştıracak yolları izlemek bu yollar arasındadır. Eğer Allah’tan geleni gereği gibi anlayıp kavrayacak olurlarsa hayrın da şerrin de iyiliklerin de kötülüklerin de tamamıyla Allah’ın kaza ve kaderi ile olduğunu, bunlardan hiçbir şeyin bunun dışında kalmadığını bileceklerdi. Peygamberler ise başlarına gelen bir kötülüğün sebebi olmadıkları gibi, onların getirdikleri de buna sebep değildir. Çünkü peygamberler hem dünya hem âhireti hem de dinin maslahatlarını gerçekleştirmek üzere gönderilmişlerdir. Bundan sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ﴾ مَّآ أَصَابَكَ مِنۡ حَسَنَةٖ فَمِنَ ٱللَّهِۖ وَمَآ أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٖ فَمِن نَّفۡسِكَۚ وَأَرۡسَلۡنَٰكَ لِلنَّاسِ رَسُولٗاۚ وَكَفَىٰ بِٱللَّهِ شَهِيدٗا 79 ﴿ 79- Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana gelen her fenalık da kendindendir. Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter. 79. “Sana gelen” din ve dünyaya dair “her iyilik Allah’tandır.” Onu lütfeden ve onu gerçekleştirmenin sebeplerini kolaylaştırarak onu da kolaylaştıran O’dur. “Sana gelen” din ve dünyaya dair “her fenalık da kendindendir.” Senin günahların ve senin kazandıkların sebebi iledir. Allah’ın affedip bağışladıkları ise daha çoktur. Şanı Yüce Allah ihsanının kapılarını kullarının önünde açmış ve onlara bu kapılardan girmelerini emretmiştir. Çünkü O, kullarına karşı mehametlidir, lütufkârdır. Onlara işleyecekleri masiyetlerin lütfuna engel olacağını haber vermiştir. O bakımdan kul, bu masiyetleri işleyecek olursa kendinden başka kimseyi kınamamalıdır. Çünkü Allah’ın lütuf ve ihsanının kendisine ulaşmasını engelleyen kendisidir. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletinin herkesi kapsadığını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.” Senin Allah’ın gerçek Rasûlü olduğuna; yardımıyla, göz kamaştırıcı mucizelerle ve açık seçik delillerle seni desteklemek sureti ile Allah’ın buna şahitlik etmesi yeterlidir. Çünkü kayıtsız ve şartsız olarak en büyük şahitlik, O’nun şahitliğidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Kimin şahitliği en büyüktür? De ki: Benim ve sizin aranızda Allah şahittir.”(el-En’âm, 6/19) Yüce Allah’ın ilminin kamil, kudretinin tam, hikmetinin pek büyük olduğu bilindiğine göre ve Allah Rasûlünü bilinen şekilde destekleyip ona çok büyük bir yardım ihsan ettiğine göre bütün bunlar, onun Allah’ın Rasûlü olduğunu kesin olarak ortaya koyar. Aksi takdirde Yüce Allah’a karşı bir takım yalanlar uyduracak olsaydı elbette Allah, bu yaptığına ceza olarak onu azaba uğratır ve sonra da onun şah damarını kopartırdı.

4:80–81Page 91

مَّن يُطِعِ ٱلرَّسُولَ فَقَدۡ أَطَاعَ ٱللَّهَۖ وَمَن تَوَلَّىٰ فَمَآ أَرۡسَلۡنَٰكَ عَلَيۡهِمۡ حَفِيظٗا ٨٠

He who obeys the Messenger has obeyed Allāh; but those who turn away - We have not sent you over them as a guardian.

وَيَقُولُونَ طَاعَةٞ فَإِذَا بَرَزُواْ مِنۡ عِندِكَ بَيَّتَ طَآئِفَةٞ مِّنۡهُمۡ غَيۡرَ ٱلَّذِي تَقُولُۖ وَٱللَّهُ يَكۡتُبُ مَا يُبَيِّتُونَۖ فَأَعۡرِضۡ عَنۡهُمۡ وَتَوَكَّلۡ عَلَى ٱللَّهِۚ وَكَفَىٰ بِٱللَّهِ وَكِيلًا ٨١

And they say, "[We pledge] obedience." But when they leave you, a group of them spend the night determining to do other than what you say. But Allāh records what they plan by night. So leave them alone and rely upon Allāh. And sufficient is Allāh as Disposer of affairs.

80- Peygambere itaat eden, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse zaten biz seni onların üzerine bir bekçi göndermedik. 81- “İtaat ederiz” derler. Fakat yanından ayrılınca içlerinden bir grup, söylediklerinin aksine geceleyin plan kurarlar. Allah onların geceleyin kurdukları planı yazmaktadır. Artık onlardan yüz çevir ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.

80. Yani kim Allah Rasûlünün emir ve yasaklarına itaat ederse “gerçekte” yüce “Allah’a itaat etmiş olur.” Çünkü Allah’ın peygamberi ancak Allah’ın emri, şeriatı, vahyi ve ona indirdiği hükümler gereğince emreder ve bu doğrultuda yasaklar koyar. Bu buyruk aynı zamanda Allah Rasûlünün ismet sıfatını da ihtiva etmektedir. Çünkü Allah ona itaati mutlak (kayıtsız ve şartsız) olarak emretmektedir. Eğer o Allah’tan tebliğlerinin tümünde masum olmasaydı Yüce Allah da ona mutlak itaati emretmez ve bundan dolayı peygamberinden övgü ile söz etmezdi. Bu, itaat müşterek haklardandır. Şöyle ki haklar üç türlüdür: Yüce Allah’a ait olan ve yaratılmışlardan hiçbir kimseye ait olmayan hak. Bu, Allah’a ibâdet etmek, O’na yönelmek ve buna bağlı diğer hususlardır. Bir kısım haklar da Allah Rasûlüne has haklardır. Bunlar ise ona gereken saygı, tazim ve desteği göstermektir. Bir kısım haklar da ortaktır ki bunlar da Allah’a ve Rasûlüne iman, onları sevmek ve onlara itaat etmektir. Nitekim Yüce Allah bu hakları şu buyruğunda bir arada dile getirmektedir:“Allah’a ve Rasûlüne iman edesiniz, ona yardım edesiniz, onu büyük tanıyasınız ve sabah akşam O’nu tesbih edesiniz diye.”(el-Feth, 48/9) Buna göre kim Allah’ın peygamberine itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur ve Allah’a itaate karşılık vereceğini bildirdiği mükâfat ve hayırları da Allah ona ihsan eder. “Kim de” Allah ve Rasûlüne itaat etmekten “yüz çevirirse” böyle bir kimse ancak kendisine zarar vermiş olur, Yüce Allah’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmaz. “Zaten biz seni onların üzerine bir bekçi” amellerini ve hallerini tespit edici olarak “göndermedik.” Aksine biz seni vahyi tebliğ eden, açıklayan ve samimiyetle öğüt veren bir kimse olarak gönderdik. Sen görevini eksiksiz yerine getirdiğine göre -onlar ister hidâyet bulsunlar, ister hidâyet bulmasınlar- ecrini vermek de Allah’a aittir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Artık sen hatırlat. Sen ancak bir hatırlatıcısın. Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin.”(el-Ğaşiye, 88/21-22)

81. Allah’a ve Rasûle itaatın zahiren ve batınen, başkaları görse de görmese de yerine getirilmesi gerekir. Şayet biri başkalarının önünde itaat ve bağlılık gösterir de kendi başına kalınca yahut kendisi gibilerle başbaşa olunca itaati bir kenara bırakıp onun zıddını işleyecek olursa, hiç şüphesiz onun zahiren ortaya koyduğu itaat hiçbir fayda sağlamaz. Böyle biri Yüce Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu kimselere benzemiş olur:“İtaat ederiz, derler” yanında bulunduklarında itaat ettiklerini açığa vururlar “fakat yanından ayrılınca” yanından çıkıp gittikten sonra kimsenin kendilerini görmediği bir halde yalnız kaldıklarında “içlerinden bir grup söylediklerinin aksine geceleyin plan kurarlar.” Yani sana itaate uygun olmayan planlar düzerler ve bu kurdukları planlarında sana isyandna başka bir şeyi de söz konusu etmezler. Yüce Allah’ın:“İçlerinden bir grup söylediklerinin aksine geceleyip plan kurarlar” buyruğunda onların asıl özelliklerinin itaat olmadığına delil vardır. Çünkü âyet-i kerimede geçen:“بيَّت” bir işi karara bağlamak üzere geceleyin görüşmek demektir. Daha sonra Yüce Allah bu yaptıkları dolayısı ile onlara tehditte bulunarak: “Allah onların geceleyin kurdukları planlarını yazımaktadır” buyurmaktadır. Yani onların aleyhine olmak üzere bunu tespit ediyor ve tam anlamı ile bu yaptıklarının cezasını onlara pek yakında verecektir. O bakımdan bu buyrukta onlara bir tehdit söz konusudur. Sonra Yüce Allah, Rasûlüne böylelerine onlardan yüz çevirmekle ve onları azarlama yoluna gitmemekle karşılık vermesini emretmektedir. Çünkü kendisi Yüce Allah’a tevekkül edip, dininin zafere ulaşması, şeriatının uygulanması konusunda yalnız O’ndan yardım isteyecek olursa, böylelerinin ona en ufak bir zararı olmaz. Bundan dolayıdır ki:“Artık onlardan yüz çevir ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter” buyurmaktadır.

4:82Page 91

أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ ٱلۡقُرۡءَانَۚ وَلَوۡ كَانَ مِنۡ عِندِ غَيۡرِ ٱللَّهِ لَوَجَدُواْ فِيهِ ٱخۡتِلَٰفٗا كَثِيرٗا ٨٢

Then do they not reflect upon the Qur’ān?1 If it had been from [any] other than Allāh, they would have found within it much contradiction.

82- Hâlâ Kur’ân’ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o Allah’tan başkasından gelseydi elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı.

82. Yüce Allah, Kitab-ı Kerîm’i üzerinde “tedebbür” etmeyi emretmektedir. (Mealde “gereği gibi düşünmek” anlamı verilen) “tedebbür/تدبر”, Kur’ân’ın anlamları üzerinde dikkatle düşünmek, bu konuda düşüncelerini odaklaştırmak, onun temel esasları, sonuçları ve bunların gerekleri üzerinde kafa yormak demektir. Yüce Allah’ın Kitabı üzerinde gereği gibi düşünmek, ilim ve marifetlerin anahtarıdır. Her türlü hayır böylelikle elde edilir ve bütün ilimler bu yolla oradan çıkartılır. Bu yolla kalbin imanı artar ve iman ağacı daha derinlere kök salar. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm mabudumuz olan Rabbimizi, O’nun kemal sıfatlarını tanıtmakta, O’nun her türlü eksiklikten münezzeh olduğunu anlatmaktadır. Ona ulaştıran yolu, bu yolu izleyenlerin niteliklerini ve Rablerinin huzuruna varacaklarında karşılaşacakları mükâfatları öğretmektedir. Gerçek düşmanı, azaba götüren yolu, azabı hak edenlerin niteliklerini ve azabın sebeplerinin gerçekleşmesi halinde karşı karşıya kalacakları durumları da öğretmektedir. Kul bu Kitab-ı Kerîm üzerinde ne kadar dikkatle düşünürse ilmi ameli ve basireti de o oranda artar. Bundan dolayı Yüce Allah bu şekilde düşünmeyi emretmekte, bunu teşvik etmektedir. Kur’ân’ın indirilmesinden maksadın bu olduğunu da haber vermektedir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bu; âyetlerini düşünsünler, olgun akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz hayır ve bereketi bol bir kitaptır.”(Sad, 38/29); “Onlar Kur’ân’ı iyiden iyiye düşünmezler mi? Yoksa kalbleri üzerinde kilitler mi var?”(Muhammed, 47/24) Allah’ın Kitabı üzerinde gereği gibi düşünmenin sağladığı faydalardan birisi de bu yolla kulun yakîn derecesine ve onun Allah’ın kelamı olduğuna dair kesin bilgi sahibi olma noktasına ulaşmasıdır. Çünkü o, bu Kitabın bir bölümünün diğerlerini tasdik ettiğini ve bir bölümünün diğerine uygun düştüğünü yakinen görür. Kur’ân-ı Kerîm’de hikmetlerin, kıssaların ve haberlerin birkaç yerde tekrarlandığını görüyoruz. Hepsi de birbirine uygun ve birbiri ile örtüşmektedir. Biri diğeri ile çelişmemektedir. Bununla Kur’ân-ı Kerîm’in kemâline ve onun, ilmi ile her şeyi kuşatan tarafından geldiği kesin olarak anlaşılır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Eğer o Allah’tan başkasından gelseydi elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı” buyurmaktadır. Yani bu Kur’ân-ı Kerîm, Allah tarafından geldiğinden ötürü onda hiçbir şekilde birbirini tutmayan, birbirine uymayan şeyler bulunmamaktadır.

4:83Page 91

وَإِذَا جَآءَهُمۡ أَمۡرٞ مِّنَ ٱلۡأَمۡنِ أَوِ ٱلۡخَوۡفِ أَذَاعُواْ بِهِۦۖ وَلَوۡ رَدُّوهُ إِلَى ٱلرَّسُولِ وَإِلَىٰٓ أُوْلِي ٱلۡأَمۡرِ مِنۡهُمۡ لَعَلِمَهُ ٱلَّذِينَ يَسۡتَنۢبِطُونَهُۥ مِنۡهُمۡۗ وَلَوۡلَا فَضۡلُ ٱللَّهِ عَلَيۡكُمۡ وَرَحۡمَتُهُۥ لَٱتَّبَعۡتُمُ ٱلشَّيۡطَٰنَ إِلَّا قَلِيلٗا ٨٣

And when there comes to them something [i.e., information] about [public] security or fear, they spread it around. But if they had referred it back to the Messenger or to those of authority among them, then the ones who [can] draw correct conclusions from it would have known about it. And if not for the favor of Allāh upon you and His mercy, you would have followed Satan, except for a few.

83- Kendilerine güven veya korkuya dair bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Hâlbuki onu Rasûle ve içlerinden emir sahiplerine götürmüş olsalardı, içlerinden işin iç yüzünü araştırıp çıkaranlar, onun ne olduğunu elbette bilirlerdi. Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı pek azınız müstesna şeytana uymuş gitmiştiniz.

83. Bu buyrukla Yüce Allah kullarının, bu tür yakışmayan davranışlardan uzak kalmalarını isteyerek onları tedip etmektedir. Şöyle ki onlara önemli işlere ve kamu maslahatına ait güvenliği ilgilendiren ve mü’minlerin sevinmesini geretiren yahut da onlar aleyhinde bir musibetin söz konusu olduğu korku doğuran bir haber kendilerine ulaştığında onu iyice araştırmaları ve bu haberi yaymakta acele etmemeleri gerekir. Aksine onu Allah Rasûlüne ve aralarındaki “emir sahiplerine”, yani ilim, nasihat, akıl, vakar sahiplerinden olup işlerin iç yüzlerini, neyin maslahat olduğunu, neyin de maslahata aykırı olduğunu bilen kimselere götürmelidirler. İşte bunlar bu haberin yayılmasında bir maslahat, mü’minleri gayrete getirecek bir özellik, onları sevindirecek bir taraf, düşmanlarından korunmayı gerektirecek bir yön görecek olurlarsa onu yayarlar. Şâyet bunda bir maslahat görmez yahut maslahat görmekle birlikte zararının maslahatından büyük olduğunu görürlerse o takdirde o haberi yaymazlar. Bundan dolayı Yüce Allah:“İçlerinden işin içyüzünü araştırıp çıkaranlar onun ne olduğunu elbette bilirlerdi” buyurmaktadır. Yani doğru işleyen fikir ve görüşleri, doğru yöndeki bilgileri ile onu çıkartabilenler, sonuçlandırabilenler bunu bilirlerdi, demektir. Bu buyrukta oldukça yol gösterici bir kaideye delil vardır. O da şudur: Herhangi bir mesele hakkında bir araştırma gerekecek olursa bununla, o işe ehil olan kimselerin görevlendirilmesi, bu konunun uzman kimselere verilmesi ve onların önüne geçilmemesi gerekir. Çünkü böylesi doğruyu bulmaya ve hatadan uzak kalmaya daha uygundur. Ayrıca bu buyrukta herhangi bir hususun işitilir işitilmez etrafa yayılması konusunda aceleci davranmak da yasaklanmakta, konuşmadan önce dikkatle düşünüp taşınmak da emredilmektedir. Böylelikle söylenecek sözün maslahata uygun olup olmadığına bakılır ve ondan sonra konuşulup konuşulmayacağına karar verilir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti” size bilmediklerinizi öğretmesi, muvaffakiyet vermesi ve sizi güzel edeblerle tedip etmesi söz konusu “olmasaydı, pek azınız müstesna şeytana uymuş gitmiştiniz.” Çünkü insan tabiatı itibari ile zalim ve cahildir. Nefsi ona kötülükten başka bir şey emretmez. Ama Rabbine sığınacak, O’na bağlanacak ve bu konuda bütün gayretini ortaya koyacak olursa, Rabbi de ona lütufta bulunur, her türlü hayra onu muvaffak kılar ve kovulmuş şeytandan onu korur.

4:84Page 91

فَقَٰتِلۡ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ لَا تُكَلَّفُ إِلَّا نَفۡسَكَۚ وَحَرِّضِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَۖ عَسَى ٱللَّهُ أَن يَكُفَّ بَأۡسَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْۚ وَٱللَّهُ أَشَدُّ بَأۡسٗا وَأَشَدُّ تَنكِيلٗا ٨٤

So fight, [O Muḥammad], in the cause of Allāh; you are not held responsible except for yourself. And encourage the believers [to join you] that perhaps Allāh will restrain the [military] might of those who disbelieve. And Allāh is greater in might and stronger in [exemplary] punishment.1

84- O halde Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlusun. Mü’minleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin baskısını önler. Allah kahrı daha çetin olandır, ibret alınacak cezası da daha şiddetlidir.

84. Kulun en faziletli hali, bütün gayreti ile cihad etmesi, Allah’ın diğer emirlerini yerine getirmeye çalışması ve başkasını da buna teşvik etmesidir. Kişide bazen bu iki özellik ya da ikisinden birisi bulunmayabilir. O bakımdan Yüce Allah Rasûlüne hitaben şöyle demektedir:“O halde Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlusun” Yani kendinden başkasına güç yetiremezsin, sen başkalarının yapmaları gereken şeylerle mükellef değilsin.. “Mü’minleri de” cihada “teşvik et!” Bu teşvik ise mü’minlerin gayrete gelmelerini, kalplerinin metanet kazanmasını sağlayabilecek her türlü hususu kapsar. Onların maneviyatını güçlendirmek, düşmanların zayıflıklarını ve dağınıklıklarını haber vermek, Allah yolunda savaşanlara hazırlanmış mükâfatları, savaştan geri kalanlara da hazırlanmış cezaları anlatmak ve benzeri bütün hususlar savaşa teşvikin kapsamına girmektedir. “Umulur ki Allah” Allah yolunda savaşmanız ve bu uğurda birbirinizi teşvik etmeniz sayesinde “o kâfirlerin baskısını önler. Allah, kahrı” gücü ve izzeti “daha çetin olandır. İbret alınacak cezası da daha şiddetlidir.” Gühahkârın bizzat şahsına vereceği cezası ile başkalarının ibret almasını sağlaması daha çetindir. Eğer Yüce Allah dilerse kendi gücü ile kâfirlerden intikam alır ve onlardan hiçbir şey geri bırakmaz. Ancak kullarınının kimisini kimisi ile sınaması, O’nun hikmetinin bir gereğidir. Böylelikle cihad pazarı kurulsun ve hiçbir şekilde fayda sağlamayacak olan mecburiyet halindeki iman değil de insanın kendi iradesi ile tercih edeceği faydalı iman da tahakkuk edebilsin.

4:85Page 91

مَّن يَشۡفَعۡ شَفَٰعَةً حَسَنَةٗ يَكُن لَّهُۥ نَصِيبٞ مِّنۡهَاۖ وَمَن يَشۡفَعۡ شَفَٰعَةٗ سَيِّئَةٗ يَكُن لَّهُۥ كِفۡلٞ مِّنۡهَاۗ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٖ مُّقِيتٗا ٨٥

Whoever intercedes for a good cause will have a share [i.e., reward] therefrom; and whoever intercedes for an evil cause will have a portion [i.e., burden] therefrom. And ever is Allāh, over all things, a Keeper.1

85- Kim güzel bir işe şefaat ederse ondan kendisine bir pay vardır. Kim de kötü bir işe şefaat ederse ondan da kendisine bir pay vardır. Allah her şeye kadir ve şahittir.

85. Bu buyruktaki “şefaat”ten kasıt, herhangi bir işte yardımlaşma (olan aracılık) anlamındadır. Bir kimse başkasına şefaatte bulunup hayırlı herhangi bir konuda onun yanında yer alır, onunla birlikte o işi ifa ederse -ki mazlumlar lehine kendilerine haksızlık edenlerin yanında şefaatçilik/aracılık da bunlardan birisidir- elbette ki o kimse çalışması, çabası ve fayda sağlaması oranında bir pay sahibi olur. Bununla birlikte asıl olarak o işi yapan veya fiilen o işi gerçekleştirenin ecrinden de bir şey eksilmez. Kim de kötü bir işte başkasına yardım edecek olursa, yaptığı iş ve yardımcılığı oranında o günahtan da ona dönük bir pay vardır. Burada iyilik ve takvâ üzere yardımlaşmaya çok büyük bir teşvikte bulunulmakta, buna karşın günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmak da sert bir şekilde yasaklanmaktadır. Yüce Allah bu hususu: “Allah her şeye kadir ve şahittir” buyruğu ile dile getirmektedir. Yani O, bütün bu amelleri gözetleyen, tespit eden ve bunlara tanık olandır. O nedenle herkese hak ettiği karşılığı verecektir.

4:86Page 91

وَإِذَا حُيِّيتُم بِتَحِيَّةٖ فَحَيُّواْ بِأَحۡسَنَ مِنۡهَآ أَوۡ رُدُّوهَآۗ إِنَّ ٱللَّهَ كَانَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٍ حَسِيبًا ٨٦

And when you are greeted with a greeting, greet [in return] with one better than it or [at least] return it [in a like manner]. Indeed Allāh is ever, over all things, an Accountant.

86- Bir selam (tahiyye) ile selamlandığınızda siz de ondan daha güzeli ile selamı alın veya aynısıyla karşılık verin. Şüphesiz Allah her şeyin hesabını hakkıyla görendir.

86. Tahiyye birbiri ile karşılaşan iki kişiden birisinin diğerine ikram ve dua kastı ile söylediği sözler ve bu sözlerle birlikte gösterdiği güleryüzlülük gibi hallerdir. Tahiyyenin en üstün şekli şeriatte varid olduğu şekilde selam vermek ve almaktır. Şanı Yüce Allah burada mü’minlere şunu emretmektedir: Onlara herhangi bir şekilde tahiyyede bulunulur (selam verilir ise) o selamı, hem lafzı hem de güleryüzlülük itibari ile ondan daha güzel şekli ile veya onun dengi ile almalıdırlar. Bunun mefhumundan ise selamı hiç almamanın yahut daha aşağı bir şekilde almanın yasak olduğu anlaşılmaktadır. Âyet-i kerimeden iki bakımdan selam ve tahiyyeye önce başlamaya teşvik edildiğini görüyoruz: Evvela Yüce Allah bu selamı ya daha güzeli ile ya da onun misli ile almayı emretmektedir. Bu da tahiyyenin (selamlaşmanın) şer’an istenen bir şey olduğunu gerektirmektedir. İkinci olarak da bu hususu anlatmak için kullanılan fazilet (üstünlük) kipidir ki; bu da verilen tahiyyeye ortak olmaya ve onu daha güzel şekli ile almaya delildir. Âyet-i kerimenin ifade ettiği bu genel hükümden, selam almaları emrolunmamış bir durumda bulunan kimseler istisna edilmiştir. Mesela Kur’ân okumak, hutbe dinlemek, namaz kılmak ve benzeri işlerle meşgul olan kimseler böyledir. Bu gibi kimselerin verilen selamı almaları istenmez. Aynı şekilde dinin kendisi ile konuşulmamasını ve selam verilmemesini emrettiği kimseler de bundan istisnadır. Bunlar ise kendisi ile konuşulmaması halinde yaptığından vazgeçmesi beklenen tevbe etmemiş gühahkâr kimselerdir. Bu gibi kimselerle konuşulmaz, onlara selam verilmez ve verdikleri selam da alınmaz. Bu ise (selam alıp verme maslahatının) daha büyük bir maslahat ile çatışması dolayısıyladır. İnsanların selamlaşmalarında alışkanlık haline getirdikleri ve şer’an yasaklanmamış her türlü selamın alınması da bu buyruğun kapsamına girmektedir. Bu gibi selamların ya aynen ya daha güzeli ile alınması gerekmektedir. Daha sonra Yüce Allah iyilikleri işlemekten dolayı mükâfat vaadinde, kötülüklerin işlenmesi dolayısıyla da tehditte bulunmaktadır:“Şüphesiz Allah her şeyin hesabını hakkıyla görendir.” Kullarının iyi olsun, kötü olsun, küçük olsun, büyük olsun bütün amellerini tespit eder. Sonra da lütuf ve adaletinin gerektirdiği şekilde onlara karşılıklarını verir. O’nun verdiği hüküm her türlü övgüye layıktır.

4:87Page 92

ٱللَّهُ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَۚ لَيَجۡمَعَنَّكُمۡ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ لَا رَيۡبَ فِيهِۗ وَمَنۡ أَصۡدَقُ مِنَ ٱللَّهِ حَدِيثٗا ٨٧

Allāh - there is no deity except Him. He will surely assemble you for [account on] the Day of Resurrection, about which there is no doubt. And who is more truthful than Allāh in statement.

87- Allah… O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. Gerçekleşeceğinde hiçbir şüphe olmayan Kıyamet gününde andolsun ki hepinizi bir araya toplayacaktır. Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?

87. Yüce Allah vahdâniyet sıfatına yalnız kendisinin sahip olduğunu, O’ndan başka mabud, O’ndan başka hak ilâh olmadığını haber vermektedir. Çünkü O, zatı ve sıfatları ile kemal derecededir; tek başına yaratan ve tek başına kainatı yönetendir. Zahiri ve batıni bütün nimetler yalnız O’ndandır. Bu ise O’na ibâdet etmeyi ve bütün kulluk çeşitleri ile O’na yakınlaşmayı emretmeyi gerektirmektedir. Çünkü bunları hak eden yalnız O’dur. Kendisine ibâdet eden kullarını mükâfatlandıran, O’na ibâdeti terk edenleri de cezalandıran yine O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah amellerin karşılıklarının verileceği gün olan Kıyamet gününün gerçekleşeceğine yemin ederek şöyle buyurmaktadır:“Gerçekleşeceğinde hiçbir şüphe” aklî ve naklî deliller gereğince hiçbir bakımdan en ufak bir tereddüd söz konusu “olmayan Kıyamet gününde andolsun ki hepinizi” geçmişinizi, geleceğinizi bir yerde ve “bir arada toplayacaktır.” Kıyametin gerçekleşeceğinin aklî delili, tanık olduğumuz şekli ile ölümünden sonra yeryüzünün diriltilmesi ile ilk yaratılıştır. Çünkü ikinci yaratılışın mümkün olması ilk yaratılışa nisbetle daha kolaydır. Diğer taraftan Yüce Allah’ın hiçbir mahlûku boşuna yaratmamış olduğunu kesin olarak ortaya koyan hikmetten de bunu anlamaktayız. Bu canlıların önce hayat bulup sonra ölmeleri boşuna olamaz. Naklî delil ise doğru sözlülerin en doğrusu olanın bu hususu haber vermesidir. Hatta buna dair yemin etmesidir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?” buyurmaktadır. Ayrıca Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in başka yerlerinde Rasûlüne de bu günün gerçekleşeceğine dair yemin etmesini emretmektedir. Mesela:“O kâfir olanlar öldükten sonra asla diriltilmeyeceklerini iddia ettiler. De ki: Hayır, Rabbime andolsun ki için elbette diriltileceksiniz. Sonra da işlediğiniz mutlaka size haber verilecektir. Hem bu Allah’a göre pek kolaydır.”(et-Teğabun, 64/7)“Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?” buyruğu: “Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?”(en-Nisa, 4/122) buyruğu gibidir. Yüce Allah sözünün, verdiği haberlerinin ve buyruklarının doğruluğun en yüce, en üstün mertebesinde olduğunu bildirmektedir. İnanç, bilgi ve ameller hakkında Allah’ın verdiği haber ile çelişen her bir söz, mutlaka batıldır. Çünkü kesin doğru sözlünün haberi ile çelişmektedir; o halde doğru ve gerçek olmasına imkân yoktur.

4:88–91Page 92

۞ فَمَا لَكُمۡ فِي ٱلۡمُنَٰفِقِينَ فِئَتَيۡنِ وَٱللَّهُ أَرۡكَسَهُم بِمَا كَسَبُوٓاْۚ أَتُرِيدُونَ أَن تَهۡدُواْ مَنۡ أَضَلَّ ٱللَّهُۖ وَمَن يُضۡلِلِ ٱللَّهُ فَلَن تَجِدَ لَهُۥ سَبِيلٗا ٨٨

What is [the matter] with you [that you are] two groups concerning the hypocrites,1 while Allāh has made them fall back [into error and disbelief] for what they earned.2 Do you wish to guide those whom Allāh has sent astray? And he whom Allāh sends astray - never will you find for him a way [of guidance].3

وَدُّواْ لَوۡ تَكۡفُرُونَ كَمَا كَفَرُواْ فَتَكُونُونَ سَوَآءٗۖ فَلَا تَتَّخِذُواْ مِنۡهُمۡ أَوۡلِيَآءَ حَتَّىٰ يُهَاجِرُواْ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِۚ فَإِن تَوَلَّوۡاْ فَخُذُوهُمۡ وَٱقۡتُلُوهُمۡ حَيۡثُ وَجَدتُّمُوهُمۡۖ وَلَا تَتَّخِذُواْ مِنۡهُمۡ وَلِيّٗا وَلَا نَصِيرًا ٨٩

They wish you would disbelieve as they disbelieved so you would be alike. So do not take from among them allies until they emigrate for the cause of Allāh. But if they turn away [i.e., refuse], then seize them and kill them [for their betrayal] wherever you find them and take not from among them any ally or helper,

إِلَّا ٱلَّذِينَ يَصِلُونَ إِلَىٰ قَوۡمِۭ بَيۡنَكُمۡ وَبَيۡنَهُم مِّيثَٰقٌ أَوۡ جَآءُوكُمۡ حَصِرَتۡ صُدُورُهُمۡ أَن يُقَٰتِلُوكُمۡ أَوۡ يُقَٰتِلُواْ قَوۡمَهُمۡۚ وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ لَسَلَّطَهُمۡ عَلَيۡكُمۡ فَلَقَٰتَلُوكُمۡۚ فَإِنِ ٱعۡتَزَلُوكُمۡ فَلَمۡ يُقَٰتِلُوكُمۡ وَأَلۡقَوۡاْ إِلَيۡكُمُ ٱلسَّلَمَ فَمَا جَعَلَ ٱللَّهُ لَكُمۡ عَلَيۡهِمۡ سَبِيلٗا ٩٠

Except for those who take refuge with a people between yourselves and whom is a treaty or those who come to you, their hearts strained at [the prospect of] fighting you or fighting their own people. And if Allāh had willed, He could have given them power over you, and they would have fought you. So if they remove themselves from you and do not fight you and offer you peace, then Allāh has not made for you a cause [for fighting] against them.

سَتَجِدُونَ ءَاخَرِينَ يُرِيدُونَ أَن يَأۡمَنُوكُمۡ وَيَأۡمَنُواْ قَوۡمَهُمۡ كُلَّ مَا رُدُّوٓاْ إِلَى ٱلۡفِتۡنَةِ أُرۡكِسُواْ فِيهَاۚ فَإِن لَّمۡ يَعۡتَزِلُوكُمۡ وَيُلۡقُوٓاْ إِلَيۡكُمُ ٱلسَّلَمَ وَيَكُفُّوٓاْ أَيۡدِيَهُمۡ فَخُذُوهُمۡ وَٱقۡتُلُوهُمۡ حَيۡثُ ثَقِفۡتُمُوهُمۡۚ وَأُوْلَٰٓئِكُمۡ جَعَلۡنَا لَكُمۡ عَلَيۡهِمۡ سُلۡطَٰنٗا مُّبِينٗا ٩١

You will find others who wish to obtain security from you and [to] obtain security from their people. Every time they are returned to [the influence of] disbelief, they fall back into it. So if they do not withdraw from you or offer you peace or restrain their hands, then seize them and kill them wherever you overtake them. And those - We have made for you against them a clear authorization.

88- Allah onları kazandıkları yüzünden baş aşağı yıkıvermişken münafıklar hakkında ne diye iki gruba ayrıldınız? Allah’ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Halbuki Allah’ın saptırdığına asla doğru bir yol bulamazsın. 89- Onlar sizin de kendileri gibi küfre girmenizi böylece onlarla eşit olmanızı arzu ederler. O halde onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden hiç kimseyi dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları bulduğunuz yerde yakalayıp öldürün. Onlardan hiçbir dost ve hiçbir yardımcı da edinmeyin. 90- Sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme sığınanlar yahut hem sizinle hem kendi kavimleri ile savaşmaktan içleri daralarak size gelenler müstesnadır. Allah dileseydi onları üzerinize salardı da onlar da sizinle savaşırlardı. O halde onlar sizden uzak durur da sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde kalmak isterlerse artık Allah size onların aleyhine bir yol bırakmamıştır. 91- Hem sizden emin olmak hem kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka insanlar olduğunu da göreceksiniz. Onlar her ne zaman fitneye çağırılırlarsa onun içine başaşağı atılırlar. Şâyet sizden uzak durmaz, size barış teklif etmez ve ellerini (savaştan) çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte böylelerine karşı size apaçık bir yetki verdik.

88-89. Bu âyet-i kerimelerde kastedilen münafıklar kâfir olmakla birlikte müslüman olduklarını açığa vuran ve hicret etmeyen münafıklardır. Onlar hakkında ashab-ı kiram şüphe ve tereddüde düşmüşlerdi. Sahabeden kimileri bunlar ile savaşmaktan ve onlarla dostluk bağını kesmekten yana şüphe içine düşmüşlerdi. Çünkü o kimseler, mü’min olduklarını açığa vurmuşladı. Saahbeden kimileri de onların yaptıklarından hareketle durumlarını bildiğinden dolayı onların kâfir oldukları hükmüne varmıştı. İşte Yüce Allah da şunu haber vermektedir: Bu gibi kimseler hakkında şüphe ve tereddüde düşmemelisiniz, aksine bunların durumu açıktır ve anlaşılmayacak bir tarafı yoktur. Bunlar münafık kimselerdir, defalarca küfre girmiş, bununla birlikte sizin de kâfir olmanızı ve kendileri ile aynı duruma gelmenizi şiddetle arzulamışlardır. Onların bu halde oldukları tarafınızdan kesinlikle anlaşıldığına göre atık “içlerinden hiç kimseyi dost edinmeyin.” Bu da onları sevmemeyi gerektirmektedir. Çünkü dost edinmek sevmenin bir sonucudur. Aynı şekilde bu onlara buğz etmeyi ve düşmanlık beslemeyi de gerektirmektedir. Çünkü bir şeyi yasaklamak onun zıddının emredilmesi demektir. Bu emrin süresi ise onların hicretlerine kadardır. Şayet hicret edecek olurlarsa o takdirde müslümanlar hakkında söz konusu olan uygulamalar onlar hakkında da söz konusu olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem beraberinde bulunan ve yanına hicret eden herkese İslâm ahkâmını uyguluyordu. Bu kimselerin gerçekten mü’min olmaları ile zahiren imanını açığa vuran kimseler olmaları arasında fark gözetmiyordu. Eğer bunlar hicret etmeyip hicretten yüz çevirecek olurlarsa “onları bulduğunuz yerde” yani ne zaman ve nerede bulursanız “yakalayıp öldürün.” Bu, ilim adamlarının çoğunluğunun (cumhurunun) kabul ettiği şekilde haram aylarda savaşmanın nesholduğunun delilleri arasındadır. Bu kanaate sahip olmayanlar ise şöyle derler: Buradaki naslar mutlaktır ve haram aylarda savaşmayı haram kılan mukayyed (kayıtlı) buyruklarla ele alınmalıdır.

90. Daha sonra Yüce Allah bu gibi münafıklarla savaşma hükmünden, üç kesimi istisna etmektedir. Bunlardan ikisiyle savaşı bırakmayı kesin olarak emretmektedir: Birincisi: Kendileri ile müslümanlar arasında savaşılmayacağına dair antlaşma bulunan bir topluluğa gidip onlara katılan kimselerdir. Böyleleri, mal ve canın korunması bakımından o gidip katıldığı toplumun hükmünü alır. İkincisi: Bu grup ise: “Hem sizinle hem kendi kavimleri ile savaşmaktan içleri daralan” kimselerdir. Yani bunlar ne sizinle savaşmak istemektedirler, ne de kendi kavimleri ile savaşmak. Her iki kesimle de savaşmamayı tercih ederler. İşte Allah, bunlarla da savaşı bırakmayı emretmekte ve bundaki hikmeti de şu buyruğu ile dile getirmektedir:“Allah dileseydi elbette onları üzerinize salardı da onlar da sizinle savaşırlardı.” Bu açıdan onlar hakkında üç şık mümkündür: Ya bunlar sizin yanınızda yer alır ve sizinle birlikte düşmanlarınıza karşı savaşırlar ki bunlar için böyle bir tutum mümkün değildir. O halde geriye iki şık kalmaktadır: Ya kavimlerinin yanında yer alıp size karşı savaşacaklar yahut da her iki kesimle de savaşmayacaklar ki bu sonuncusu sizin için diğerinden daha hafif ve uygundur. Bununla birlikte Allah onları size saldırtmaya kadirdir. O halde siz, size esenlik verişini kabul edin ve aksi mümkün olmakla birlikte onların ellerini size saldırmaktan geri tutan Rabbinize hamd edin. İşte bunlar “şâyet sizden uzak durup da sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde kalmak isterlerse artık Allah size onların aleyhine bir yol bırakmamıştır.”

91. Üçüncü kesime gelince bunlar, sizin saygınlığınızı göz önünde bulundurmaksızın kendi menfaatlerini isteyen bir kesimdir. İşte Yüce Allah bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır:“Hem sizden” korktukları için “emin olmak, hem kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka insanlar” bu münafıklar içinden bazıları “olduğunu da göreceksiniz. Ne zaman fitneye çağırılırlarsa onun işine baş aşağı atılırlar.” Yani bunlar küfür ve nifakları üzere kalmaya devam ederler. Fitne ile karşı karşıya kaldıkları her seferinde gözleri kör olur, tepetaklak yıkılırlar, küfür ve nifakları daha da artar. İşte bunlar görünüş itibari ile ikinci kesim gibi olmakla birlikte gerçekte onlardan farklıdırlar. Çünkü ikinci kesim, kendilerine gelecek bir zarardan korktukları için değil mü’minlere saygılarından dolayı onlarla savaşı terk etmişlerdir. Bu kesim ise savaşı mü’minlere karşı bir saygıdan dolayı değil, kendileri adına korktukları için terk etmişlerdir. Hatta bunlar mü’minlerle savaşmak için uygun bir fırsat bulacak olurlarsa bu fırsatı değerlendirmeye kalkışacaklardır. İşte böylelerinin mü’minlerden uzak kaldıkları, onlara ilişmeyip onlarla savaşı terk ettikleri açık seçik ortaya çıkmadığı sürece onlarla savaşılır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Şâyet sizden uzak durmaz, size barış teklif etmez” sizden barış ve ateşkes talebinde bulunmaz “ve ellerini (savaştan) çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte böylelerine karşı size apaçık bir yetki verdik.” Yani bunlar size karşı saldırgan, zalim ve barışı terk eden kimseler olduklarından dolayı, sizin lehinize onların alyehine olmak üzere size apaçık bir delil vermiş bulunuyoruz. O bakımdan onlar kendilerinden başkasını kınamasınlar.

Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
Layout

Читать на русском