As-Sa'di · Tafsir · in Turkish
المدثر
Al-Muddaththir
The Cloaked One · Meccan · 56 ayahs
74:1–7Page 575
يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡمُدَّثِّرُ ١
O you who covers himself [with a garment],1
قُمۡ فَأَنذِرۡ ٢
Arise and warn
وَرَبَّكَ فَكَبِّرۡ ٣
And your Lord glorify
وَثِيَابَكَ فَطَهِّرۡ ٤
And your clothing purify
وَٱلرُّجۡزَ فَٱهۡجُرۡ ٥
And uncleanliness1 avoid
وَلَا تَمۡنُن تَسۡتَكۡثِرُ ٦
And do not confer favor to acquire more1
وَلِرَبِّكَ فَٱصۡبِرۡ ٧
But for your Lord be patient.
1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve uyar! 3- Yalnız Rabbini tazim et! 4- Elbiseni temizle! 5- Azaba sebep olacak şeylerden uzak dur. 6- (Yaptığını) çok görerek başa kakma! 7- Rabbin için sabret.
(Mekke’de inmiştir. 56 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Müzzemmil ile Müddessir’in aynı anlama geldiği daha önce açıklanmıştı. Allah, Rasûlüne gerek faydası kendi şahsına ait olan, gerekse de başkalarına ulaşan birtakım ibadetlerde olanca gayret göstermesini emretmişti. Bundan önceki sûrede bu kabilden ibadetlerde bulunmasını ve kavminin eziyetlerine karşı da sabredip katlanmasını bildirmişti. Burada da davetini açığa vurmasını, açıktan açığa uyarılarda bulunmasını emrederek: Tam bir gayret ve istek ile “kalk ve” insanları, maksadı gerçekleştirebilecek türden söz ve fiillerle, kendisi ile korkutulan şeyin durumunu açıklamak sureti ile “uyar” ki bu, sakındırılan şeyleri terk etmeye daha bir sevkedici olsun.
3. Tevhid ile O’nu tazim edip yücelt! Korkutup uyarmaktan maksadın, Allah rızasını elde etmek ve kulların da O’nu tazim etmelerini ve O’na gereği gibi ibadet etmelerini sağlamak olsun.
4. Burada geçen “elbise” ile bütün amellerin, elbiselerin temizlenmesi ile de amellerini ihlâslı yapması, bunlarda samimi olması, en mükemmel şekilde bu amellerini yerine getirmesi, onları iptal ve ifsad edecek hususlardan arındırması, kötülük, riya, münafıklık, kendini beğenmek, kibir, gaflet ve buna benzer kula, ibadetlerinde uzak durması emrolunan ve sevabı eksiltici hususlardan arındırması kastedilmiş olabilir. Bunun kapsamına elbiselerin necasetlerden temizlenmesi de girer. Çünkü bu, amellerin temizlenmesini tamamlayıcı bir unsurdur. Özellikle namaz böyledir ki pek çok ilim adamı bu konuda şöyle demiştir: Namazda elbise üzerindeki pislikleri ortadan kaldırmak, namazın sahih/geçerli olmasının şartlarındandır. Bu buyruktaki “elbise” ile bildiğimiz elbiselerin kastedilme ihtimali de vardır. Bunları temizlemekle emrolunması da bütün vakitlerde her türlü necaset ve pisliklerden onları temiz tutması, özellikle de namaz esnasında buna riâyet etmesi demektir. Buna göre o, zahiren temizlik yapmakla emrolunmuştur ki hiç şüphesiz zahirin temizlenmesi, bâtının temizlenmesinin tamamlayıcı bir unsurudur.
5. Buradaki “Azaba sebep olacak şeyler” ifadesiyle Allah'la birlikte kendilerine ibadet edilen put ve heykeller kastedilmiş olabilir. Ona bunlardan uzaklaşıp bunları terk etmesi, bunlara nispet edilen söz ve fiillerden uzak olması emrolunmuş demektir. Yine bu ifadeyle bütün kötü işler ve sözler de kastedilmiş olabilir. O halde bu buyrukla ona küçüğü ile büyüğü ile gizlisi ile açığı ile bütün günahları terk etmesi emredilmektedir. Bunun kapsamına da şirk ve daha aşağı mertebedeki tüm günahlar gelir.
6. Yani insanlara yapmış olduğun dinî ve dünyevî iyilikleri hatırlatarak bunları başa kakma, bu şekilde çokça minnette bulunarak kendini onlara üstün görme! Aksine imkânın olduğu sürece insanlara iyilikte bulun ama onlara yapmış olduğun iyilikleri unut, mükâfatını da Allah’tan bekle. İyilik yaptığın kimseleri de yapmadıklarını da aynı seviyede gör. Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Sen herhangi bir kimseye ona verdiğinden daha fazlasını sana karşılık vermesi arzusuyla bir şey verme! O takdirde bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e has bir emir olur.
7. Sen sabrının ecrini O’ndan iste! Yalnız Yüce Allah’ın rızasını gözet! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin emirlerine uydu, bu emirleri yerine getirmek için elini çabuk tuttu. İnsanları uyardı, mutlak ilâhlarının kendilerinden istediği her şeyi onlara apaçık âyetlerle güzelce açıkladı. Yüce Allah’ı tazim etti, insanları da O’nu tazim etmeye çağırdı. Gizli ve açık amellerini her türlü kötülükten arındırdı. Allah’tan başka kendisine ibadet edilen bütün uydurma ilâhlardan, O’nun ile birlikte kendilerine tapınılan putlardan, bu putlara tapanlardan, kötülükten ve kötülerden uzak durdu. Allah’tan sonra insanlar üzerinde Peygamber’in pek büyük bir lütuf ve ihsanı vardır. Ancak o, buna karşılık onlardan herhangi bir mükâfat ya da teşekkür istememiştir. Rabbi için en mükemmel şekilde sabretmiştir. Allah’a itaat üzere sabrettiği gibi, O’na masiyetten uzak kalmakta da sabır göstermiştir Allah’ın can yakıcı kaderlerine de sabretmiştir. Öyle ki o, rasûllerin azim sahibi olanlarını geride bırakmıştır. Allah’ın salâtı ve selâmı onun ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.
74:8–10Page 575
فَإِذَا نُقِرَ فِي ٱلنَّاقُورِ ٨
And when the trumpet is blown,
فَذَٰلِكَ يَوۡمَئِذٖ يَوۡمٌ عَسِيرٌ ٩
That Day will be a difficult day
عَلَى ٱلۡكَٰفِرِينَ غَيۡرُ يَسِيرٖ ١٠
For the disbelievers - not easy.
8- Sûr’a üfürüldüğü zaman, 9- İşte o gün, oldukça zor bir gündür. 10- Kâfirlere hiç de kolay değildir.
8-10. Yani kabirlerden kalkılması, bütün insanların öldükten sonra dirilmesi ve amel defterlerinin verilmesi için Sûr’a “üfürüldüğü zaman, işte o gün” dehşetli hallerinin ve zorluklarının çokluğundan dolayı “oldukça zor bir gündür. Kâfirlere hiç de kolay değildir.” Çünkü onlar, her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş, kesinlikle helâk olacaklarını, azap içinde mahvolacaklarını anlamış olacaklardır. Bu son ayetten anlaşıldığına göre o gün mü’minlere kolay olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu zorlu bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8)
74:11–31Page 575
ذَرۡنِي وَمَنۡ خَلَقۡتُ وَحِيدٗا ١١
Leave Me with the one I created alone1
وَجَعَلۡتُ لَهُۥ مَالٗا مَّمۡدُودٗا ١٢
And to whom I granted extensive wealth
وَبَنِينَ شُهُودٗا ١٣
And children present [with him]
وَمَهَّدتُّ لَهُۥ تَمۡهِيدٗا ١٤
And spread [everything] before him, easing [his life].
ثُمَّ يَطۡمَعُ أَنۡ أَزِيدَ ١٥
Then he desires that I should add more.
كـَلَّآۖ إِنَّهُۥ كَانَ لِأٓيَٰتِنَا عَنِيدٗا ١٦
No! Indeed, he has been toward Our verses obstinate.
سَأُرۡهِقُهُۥ صَعُودًا ١٧
I will cover him with arduous torment.
إِنَّهُۥ فَكَّرَ وَقَدَّرَ ١٨
Indeed, he thought and deliberated.1
فَقُتِلَ كَيۡفَ قَدَّرَ ١٩
So may he be destroyed [for] how he deliberated.
ثُمَّ قُتِلَ كَيۡفَ قَدَّرَ ٢٠
Then may he be destroyed [for] how he deliberated.
ثُمَّ نَظَرَ ٢١
Then he considered [again];
ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ ٢٢
Then he frowned and scowled;
ثُمَّ أَدۡبَرَ وَٱسۡتَكۡبَرَ ٢٣
Then he turned back and was arrogant
فَقَالَ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا سِحۡرٞ يُؤۡثَرُ ٢٤
And said, "This is not but magic imitated [from others].
إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا قَوۡلُ ٱلۡبَشَرِ ٢٥
This is not but the word of a human being."
سَأُصۡلِيهِ سَقَرَ ٢٦
I will drive him into Saqar.1
وَمَآ أَدۡرَىٰكَ مَا سَقَرُ ٢٧
And what can make you know what is Saqar?
لَا تُبۡقِي وَلَا تَذَرُ ٢٨
It lets nothing remain and leaves nothing [unburned],
لَوَّاحَةٞ لِّلۡبَشَرِ ٢٩
Altering [i.e., blackening] the skins.
عَلَيۡهَا تِسۡعَةَ عَشَرَ ٣٠
Over it are nineteen [angels].
وَمَا جَعَلۡنَآ أَصۡحَٰبَ ٱلنَّارِ إِلَّا مَلَٰٓئِكَةٗۖ وَمَا جَعَلۡنَا عِدَّتَهُمۡ إِلَّا فِتۡنَةٗ لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ لِيَسۡتَيۡقِنَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَٰبَ وَيَزۡدَادَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِيمَٰنٗا وَلَا يَرۡتَابَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَٰبَ وَٱلۡمُؤۡمِنُونَ وَلِيَقُولَ ٱلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٞ وَٱلۡكَٰفِرُونَ مَاذَآ أَرَادَ ٱللَّهُ بِهَٰذَا مَثَلٗاۚ كَذَٰلِكَ يُضِلُّ ٱللَّهُ مَن يَشَآءُ وَيَهۡدِي مَن يَشَآءُۚ وَمَا يَعۡلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَۚ وَمَا هِيَ إِلَّا ذِكۡرَىٰ لِلۡبَشَرِ ٣١
And We have not made the keepers of the Fire except angels. And We have not made their number except as a trial for those who disbelieve - that those who were given the Scripture will be convinced and those who have believed will increase in faith and those who were given the Scripture and the believers will not doubt and that those in whose hearts is disease [i.e., hypocrisy] and the disbelievers will say, "What does Allāh intend by this as an example?" Thus does Allāh send astray whom He wills and guide whom He wills. And none knows the soldiers of your Lord except Him. And it [i.e., mention of the Fire] is not but a reminder to humanity.
11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.
Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6)
31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.
74:32–56Page 576
كـَلَّا وَٱلۡقَمَرِ ٣٢
No! By the moon
وَٱلَّيۡلِ إِذۡ أَدۡبَرَ ٣٣
And [by] the night when it departs
وَٱلصُّبۡحِ إِذَآ أَسۡفَرَ ٣٤
And [by] the morning when it brightens,
إِنَّهَا لَإِحۡدَى ٱلۡكُبَرِ ٣٥
Indeed, it [i.e., the Fire] is of the greatest [afflictions]
نَذِيرٗا لِّلۡبَشَرِ ٣٦
As a warning to humanity -
لِمَن شَآءَ مِنكُمۡ أَن يَتَقَدَّمَ أَوۡ يَتَأَخَّرَ ٣٧
To whoever wills among you to proceed1 or stay behind.
كُلُّ نَفۡسِۭ بِمَا كَسَبَتۡ رَهِينَةٌ ٣٨
Every soul, for what it has earned, will be retained1
إِلَّآ أَصۡحَٰبَ ٱلۡيَمِينِ ٣٩
Except the companions of the right,1.
فِي جَنَّٰتٖ يَتَسَآءَلُونَ ٤٠
[Who will be] in gardens, questioning each other
عَنِ ٱلۡمُجۡرِمِينَ ٤١
About the criminals,
مَا سَلَكَكُمۡ فِي سَقَرَ ٤٢
[And asking them], "What put you into Saqar?"
قَالُواْ لَمۡ نَكُ مِنَ ٱلۡمُصَلِّينَ ٤٣
They will say, "We were not of those who prayed,
وَلَمۡ نَكُ نُطۡعِمُ ٱلۡمِسۡكِينَ ٤٤
Nor did we used to feed the poor.
وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ ٱلۡخَآئِضِينَ ٤٥
And we used to enter into vain discourse with those who engaged [in it],
وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوۡمِ ٱلدِّينِ ٤٦
And we used to deny the Day of Recompense
حَتَّىٰٓ أَتَىٰنَا ٱلۡيَقِينُ ٤٧
Until there came to us the certainty [i.e., death]."
فَمَا تَنفَعُهُمۡ شَفَٰعَةُ ٱلشَّٰفِعِينَ ٤٨
So there will not benefit them the intercession of [any] intercessors.
فَمَا لَهُمۡ عَنِ ٱلتَّذۡكِرَةِ مُعۡرِضِينَ ٤٩
Then what is [the matter] with them that they are, from the reminder, turning away
كَأَنَّهُمۡ حُمُرٞ مُّسۡتَنفِرَةٞ ٥٠
As if they were alarmed donkeys
فَرَّتۡ مِن قَسۡوَرَةِۭ ٥١
Fleeing from a lion?
بَلۡ يُرِيدُ كُلُّ ٱمۡرِيٕٖ مِّنۡهُمۡ أَن يُؤۡتَىٰ صُحُفٗا مُّنَشَّرَةٗ ٥٢
Rather, every person among them desires that he1 would be given scriptures spread about.2
كـَلَّاۖ بَل لَّا يَخَافُونَ ٱلۡأٓخِرَةَ ٥٣
No! But they do not fear the Hereafter.
كـَلَّآ إِنَّهُۥ تَذۡكِرَةٞ ٥٤
No! Indeed, it [i.e., the Qur’ān] is a reminder
فَمَن شَآءَ ذَكَرَهُۥ ٥٥
Then whoever wills will remember it.
وَمَا يَذۡكُرُونَ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُۚ هُوَ أَهۡلُ ٱلتَّقۡوَىٰ وَأَهۡلُ ٱلۡمَغۡفِرَةِ ٥٦
And they will not remember except that Allāh wills. He is worthy of fear and adequate for [granting] forgiveness.
32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.
32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir.
35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29)
38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır.
49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı.
54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir.
Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır.
***
Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences