As-Sa'di · Tafsir · in Turkish
Al-Anfal 8:31–59
8:31–34Page 180
وَإِذَا تُتۡلَىٰ عَلَيۡهِمۡ ءَايَٰتُنَا قَالُواْ قَدۡ سَمِعۡنَا لَوۡ نَشَآءُ لَقُلۡنَا مِثۡلَ هَٰذَآ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّآ أَسَٰطِيرُ ٱلۡأَوَّلِينَ ٣١
And when Our verses are recited to them, they say, "We have heard. If we willed, we could say [something] like this. This is not but legends of the former peoples."
وَإِذۡ قَالُواْ ٱللَّهُمَّ إِن كَانَ هَٰذَا هُوَ ٱلۡحَقَّ مِنۡ عِندِكَ فَأَمۡطِرۡ عَلَيۡنَا حِجَارَةٗ مِّنَ ٱلسَّمَآءِ أَوِ ٱئۡتِنَا بِعَذَابٍ أَلِيمٖ ٣٢
And [remember] when they said, "O Allāh, if this should be the truth from You, then rain down upon us stones from the sky or bring us a painful punishment."
وَمَا كَانَ ٱللَّهُ لِيُعَذِّبَهُمۡ وَأَنتَ فِيهِمۡۚ وَمَا كَانَ ٱللَّهُ مُعَذِّبَهُمۡ وَهُمۡ يَسۡتَغۡفِرُونَ ٣٣
But Allāh would not punish them while you, [O Muḥammad], are among them, and Allāh would not punish them while they seek forgiveness.
وَمَا لَهُمۡ أَلَّا يُعَذِّبَهُمُ ٱللَّهُ وَهُمۡ يَصُدُّونَ عَنِ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ وَمَا كَانُوٓاْ أَوۡلِيَآءَهُۥٓۚ إِنۡ أَوۡلِيَآؤُهُۥٓ إِلَّا ٱلۡمُتَّقُونَ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ٣٤
But why should Allāh not punish them while they obstruct [people] from al-Masjid al-Ḥarām and they were not [fit to be] its guardians? Its [true] guardians are not but the righteous, but most of them do not know.
31- Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman:“Duyduk, eğer istesek biz de bunun benzerini elbette söyleriz. Bu, eskilerin efsanelerinden başka bir şey değildir” demişlerdi. 32- Hani (yine) şöyle demişlerdi: “Ey Allahım! Eğer bu (Kur'ân), gerçekten senin katından (indirilmiş) hak (bir kitap) ise artık bizim üzerimize gökten taş yağdır yahut bize can yakıcı bir azap gönder.” 33- Halbuki sen içlerinde iken Allah onlara azap edecek değildir. Onlar istiğfar ederlerken de Allah onlara azap edecek değildir. 34- Onlar (müminleri) Mescid-i Haram’dan alıkoydukları halde Allah onlara ne diye azap etmesin ki? Hem onlar onun velileri de değildirler. Onun velileri ancak takvâ sahipleridir. Fakat onların çoğu bilmez.
31. Yüce Allah, Rasûlünü yalanlayanların inadını açıklama sadedinde şöyle buyurmaktadır:“Onlara” Rasûlümüzün getirdiklerinin doğruluğuna delalet eden “âyetlerimiz okunduğu zaman: Duyduk, eğer istesek biz de bunun benzerini elbette söyleriz. Bu, eskilerin efsanelerinden başka bir şey değildir, demişlerdi.” Bu, onların aşırı inatlarından ve zulümlerinden dolayı idi. Çünkü Yüce Allah, Kur’an’ın benzeri bir sûre meydana getirmelerini ve Allah’tan başka güçlerinin yettiği herkesi de yardıma çağırmalarını söylerek onlara meydan okumuştu. Onlar ise buna güç yetiremedikleri için acizlikleri açıkça ortaya çıkmıştı. İşte böyle bir sözü söyleyen kimsenin bu iddiası, elbette vakıanın yalanladığı boş bir iddiadan ibarettir. Üstelik Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in okuma yazma bilmeyen ümmi bir kimse olduğu ve eskilerin haberlerini araştırmak üzere yolculuğa da çıkmadığı herkesçe bilinmektedir. İşte bu peygamber, önünden de arkasından da batılın kendisine asla erişemediği, hikmeti sonsuz ve her türlü hamde layık olan Allah tarafından indirilmiş bu değerli kitabı getirmiştir.
32. “Hani (yine) şöyle demişlerdi: “Ey Allahım! Eğer” Muhammed’in kendisine davet ettiği “bu (Kur'ân), gerçekten senin katından (indirilmiş) hak (bir kitap) ise artık bizim üzerimize gökten taş yağdır yahut bize can yakıcı bir azap gönder.” Onlar, bu sözlerini kendi batıllarının kesin olarak doğru olduğunu kabul ederek ve bu durumda ne söylenmesi gerektiğini bilmeyecek kadar cahil oldukları için söylemişlerdi. Eğer onlar, birtakım şüphelerden ve göz boyamalardan ibaret batılları hakkında basiret sahibi ve onun doğruluğundan yana emin olmalarını gerektirecek bir seviyede olsalardı bile kendileri ile tartışan ve haklı tarafın kendisi olduğunu ileri süren birine:“Eğer hakkı getiren sen isen haydi bizi ona ulaştır” demeleri, onlar hakkında daha iyi ve zulümleri için de daha örtücü olurdu. Ancak onlar:“Ey Allahım! Eğer bu (Kur'ân), gerçekten senin katından (indirilmiş) hak (bir kitap) ise...” dediler ki sırf bu sözleri ile onların akılsız, ahmak, cahil ve zalim oldukları da anlaşılmış oldu.
33. Üstelik Yüce Allah, eğer derhal onları cezalandırmış olsaydı onlardan geriye hiç kimse kalmazdı. Ancak Yüce Allah, Rasûlünün aralarında bulunması sebebi ile onlara gelecek olan azabı kaldırmış ve şöyle buyurmuştur:“Halbuki sen içlerinde iken Allah onlara azap edecek değildir.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in onların aralarında buluması, onlar için azaba karşı bir güvenlik sebebi idi. Onlar, bu sözü herkesin gözü önünde açıkça söylemelerine rağmen bu sözlerinin ne kadar çirkin olduğunu da biliyorlar ve söylediklerinin başlarına gelmesinden de çekiniyorlardı. Bu yüzden de Yüce Allah’tan mağfiret diliyorlardı. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Onlar istiğfar ederlerken de Allah onlara azap edecek değildir” buyurmaktadır. Bu da azabı gerektiren sebepleri işlemelerine rağmen başlarına azabın gelmesini engelleyen bir sebeptir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
34. “Onlar (müminleri) Mescid-i Haram’dan alıkoydukları halde Allah onlara ne diye azap etmesin ki?” Yani onların, Allah’ın azabına uğramalarına engel olacak ne var ki? Zira onlar, azabı gerektiren işleri yapıyorlar ki bu da insanları, özellikle de Peygamber’i ve onun ashabını Mescid-i Haram’dan alıkoymaktır. Halbuki Peygamber ve ashabı, Mescid-i Haram’a onlardan daha layıktırlar. Bu yüzden Yüce Allah:“Hem onlar” yani müşrikler “onun velileri de değildirler.” buyurmaktadır. Buradaki “onun” zamirinin Yüce Allah’a ait olması ihtimali vardır. Yani onlar, Allah’ın velisi/dostu olmaya layık kimseler değildirler. Bu zamir, Mescid-i Haram’a da ait olabilir. Buna göre mana şöyle olur: Onlar, Mescid-i Haram’ın velisi, yani ona layık ve ehil kimseler değildirler. “Onun velileri ancak takvâ sahipleridir.” Onlar da Allah’a ve Rasûlüne iman eden, Allah’ı tevhid edip yalnızca O’na ibadet eden ve dinlerini sadece O’na halis kılan kimselerdir. “Fakat onların çoğu bilmez.” Bundan dolayı da başkalarının kendilerine göre çok daha layık olduğu bir hususta hak iddiasında bulunmuşlardır.
8:35Page 181
وَمَا كَانَ صَلَاتُهُمۡ عِندَ ٱلۡبَيۡتِ إِلَّا مُكَآءٗ وَتَصۡدِيَةٗۚ فَذُوقُواْ ٱلۡعَذَابَ بِمَا كُنتُمۡ تَكۡفُرُونَ ٣٥
And their prayer at the House [i.e., the Kaʿbah] was not except whistling and handclapping. So taste the punishment for what you disbelieved [i.e., practiced of deviations].
35- Onların, Beytullah’ın yanındaki namazları, ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan başka bir şey değildir. Öyleyse (ey müşrikler) küfrünüzden dolayı azabı tadın!
35. Yüce Allah Beyt-i Haram’ı, orada dininin emirleri dosdoğru uygulansın ve yalnızca O’na ihlasla ibadet edilsin diye var etmiştir. Bu emri yerine getirenler ise mü’minlerdir. Bu Mescidden insanları alıkoyan şu müşriklere gelince, onların oradaki namazları -ki o ibadet türlerinin en büyüğüdür- sadece “ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan” ibaretti. Bu ise kalplerinde Rablerini tazimden eser bulunmayan, O’nun haklarını tanımayan, en faziletli ve en şerefli o bölgenin saygınlığını bilmeyen cahil ve ahkamakların işidir. Onların oradaki dua ve namazları bu şekilde olursa ya diğer ibadetlerine ne demeli? O halde onlar, hangi sebepten ve hangi özellikleri dolayısı ile bu Beyt’e mü’minlerden daha layık olabilirlerdi? O müminler ki namazlarında Rablerinin huzurunda huşu içinde dururlar, boş işlerden yüz çevirirler ve Yüce Allah’ın kendilerini nitelediği daha nice güzel sıfatlara, doğru fiil ve davranışlara sahiptirler. Hiç şüphesiz Yüce Allah, Beyt-i Haram’ını o mü’minlere miras vermiş ve onları orada iktidar sahibi kılmıştır. Zira O, Beyt-i Haram üzerindeki iktidarı mü’minlere ihsan ettikten sonra şöyle buyurmuştur:“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra artık onlar Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.”(et-Tevbe, 9/26) Yüce Allah burada da: “Öyleyse (ey müşrikler) küfrünüzden dolayı azabı tadın!” buyurmaktadır.
8:36–37Page 181
إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ يُنفِقُونَ أَمۡوَٰلَهُمۡ لِيَصُدُّواْ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِۚ فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيۡهِمۡ حَسۡرَةٗ ثُمَّ يُغۡلَبُونَۗ وَٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ إِلَىٰ جَهَنَّمَ يُحۡشَرُونَ ٣٦
Indeed, those who disbelieve spend their wealth to avert [people] from the way of Allāh. So they will spend it; then it will be for them a [source of] regret; then they will be overcome. And those who have disbelieved - unto Hell they will be gathered.
لِيَمِيزَ ٱللَّهُ ٱلۡخَبِيثَ مِنَ ٱلطَّيِّبِ وَيَجۡعَلَ ٱلۡخَبِيثَ بَعۡضَهُۥ عَلَىٰ بَعۡضٖ فَيَرۡكُمَهُۥ جَمِيعٗا فَيَجۡعَلَهُۥ فِي جَهَنَّمَۚ أُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡخَٰسِرُونَ ٣٧
[It is] so that Allāh may distinguish the wicked from the good and place the wicked some of them upon others and heap them all together and put them into Hell. It is those who are the losers.
36- Hiç şüphesiz kâfirler, mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcarlar ve harcamaya da devam edecekler. Sonra bu, onlar için bir yürek acısı olacak, sonra da yenilgiye uğrayacaklardır. Şüphe yok ki kafirler, toplanıp cehenneme sürüleceklerdir. 37- Bu, Allah murdarı temizden ayırt etsin ve murdarı birbiri üstüne yığıp topluca cehenneme atsın diyedir. İşte onlar, zarara uğrayanların ta kendileridir.
36. Yüce Allah müşriklerin düşmanlıklarını, hile ve tuzaklarını, desiselerini, Allah’a ve Rasûlüne karşı açıkça savaş ilan etmelerini, O’nun nurunu söndürme ve yüce sözünün üstünlüğüne son vermek uğrundaki gayretlerini, onların bu hile ve tuzaklarının sonunda başlarına geçeceğini -çünkü kötü niyetli hile ve tuzaklar ancak onu yapanların başına geçer- beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç şüphesiz kâfirler, mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcarlar.” Yani hakkı iptal etmek, batılı zafere kavuşturmak, Rahman olan Allah’ın tevhidini boşa çıkarıp putlara ibadet dinini ayakta tutmak için böyle yaparlar. “ve harcamaya da devam edecekler.” Yani bu harcamayı sürdürecekler ve batıllarına sarılmışlıkları, hakka olan ileri derecedeki kinleri sebebi ile de bunu kolaylıkla yapacaklar. “Sonra bu, onlara bir yürek acısı olacak,” Bundan dolayı pişmanlık duyacaklar, rezil olacaklar, zelil kılınacaklar. “sonra da yenilgiye uğrayacaklardır.” Malları elden çıkacağı gibi umdukları da gerçekleşmeyecektir. Ahirette ise en çetin azaba mahkum edileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki kafirler toplanıp cehenneme sürüleceklerdir.” Cehennem azabını tatsınlar diye topluca oraya götürüleceklerdir. Çünkü cehennem kötülüklerin ve kötülerin yurdudur.
37. Yüce Allah, temizi murdardan ayırt etmek ve her bir kesimi ayrı ayrı kendine has yurda yerleştirmek, böylelikle murdar olan amelleri, malları ve kişileri üst üste yığmak ister:“Bu, Allah murdarı temizden ayırt etsin ve murdarı birbiri üstüne yığıp topluca cehenneme atsın diyedir.”“İşte onlar, zarara uğrayanların” Kıyamet gününde hem kendilerini, hem de yakınlarını hüsrana uğratanların “ta kendileridir.” İşte apaçık hüsran da budur.
8:38–40Page 181
قُل لِّلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ إِن يَنتَهُواْ يُغۡفَرۡ لَهُم مَّا قَدۡ سَلَفَ وَإِن يَعُودُواْ فَقَدۡ مَضَتۡ سُنَّتُ ٱلۡأَوَّلِينَ ٣٨
Say to those who have disbelieved [that] if they cease, what has previously occurred will be forgiven for them. But if they return [to hostility] - then the precedent of the former [rebellious] peoples has already taken place.1
وَقَٰتِلُوهُمۡ حَتَّىٰ لَا تَكُونَ فِتۡنَةٞ وَيَكُونَ ٱلدِّينُ كُلُّهُۥ لِلَّهِۚ فَإِنِ ٱنتَهَوۡاْ فَإِنَّ ٱللَّهَ بِمَا يَعۡمَلُونَ بَصِيرٞ ٣٩
And fight against them until there is no fitnah1 and [until] the religion [i.e., worship], all of it, is for Allāh.2 And if they cease - then indeed, Allāh is Seeing of what they do.
وَإِن تَوَلَّوۡاْ فَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ مَوۡلَىٰكُمۡۚ نِعۡمَ ٱلۡمَوۡلَىٰ وَنِعۡمَ ٱلنَّصِيرُ ٤٠
But if they turn away - then know that Allāh is your protector. Excellent is the protector, and excellent is the helper.
38- Kâfirlere de ki eğer vazgeçerlerse onların geçmiş (günahları) bağışlanır, eğer dönerlerse işte önceki (ümmet)lerin başından geçenler ortadadır. 39- Fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse şüphe yok ki Allah yaptıklarını çok iyi görendir. 40- Eğer yüz çevirirlerse bilin ki Allah, sizin mevlânızdır. O ne güzel mevlâdır ve ne güzel yardımcıdır.
38. Bu, Yüce Allah’ın kullarına olan bir lütfudur. Kulların inkârı da inatlarını sürdürmeleri de bu lütfunu engellemez. O, yine de onları doğruluk ve hidâyet yoluna çağırır, kendilerini helake ve azgınlığa götüren yollardan uzak kalmalarını ister ve bunları onlara yasaklar. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirlere de ki eğer” hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a teslim olmak sureti ile küfürlerinden “vazgeçerlerse, onların geçmiş” günahları “bağışlanır, eğer” küfür ve inatlarına geri “dönerlerse kendilerinden önceki (ümmet)lerin başından geçenler” peygamberleri yalanlayan ümmetlerin helak edilişleri “ortadadır.” Bunlar da işte o inatçıların başına gelenleri beklesinler! Zira onlara da alay etmekte oldukları şeylerin haberi elbette gelecektir. Yüce Allah’ın yalanlayıcılara yönelik hitabı işte budur. Kâfirlere karşı davranışları ile ilgili olarak mü’minlere yönelik hitabına gelince şöyle buyurmaktadır:
39. “Fitne” yani şirk ve Allah’ın yolundan alıkoyuş “kalmayıncaya” ve kafirler İslâm’ın hükümlerine boyun eğip de “din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” İşte din düşmanlarına karşı savaşmanın ve cihadın maksadı budur. Yani düşmanların dine verecekleri kötülüklerin önlenmesi ve Allah’ın, insanları bağlansınlar diye yarattığı hak dinin himaye edilerek onun, diğer bütün dinlerin üzerinde galip ve üstün olmasının sağlanmasıdır. “Eğer” işlemekte oldukları zulümlerden “vazgeçerlerse şüphe yok ki Allah yaptıklarını çok iyi görendir.” Onların hiçbir halleri ve niyetleri O’na gizli kalmaz.
40. “Eğer” Allah’a itaatten “yüz çevirirlerse” ve Allah’ın hükümlerine uymazlarsa “bilin ki Allah, sizin mevlânızdır. O ne güzel mevlâdır” mü’min kullarının dostudur, onları gözetip kollar, onların menfaatine olan şeyleri onlara ihsan eder, dinî ve dünyevî faydalarını gerçekleştirmelerini kolaylaştırır. “ve ne güzel yardımcıdır!” onlara yardım eder de günahkârların onlara kurdukları tuzakları ve kötülerin onlara karşı saldırılarını boşa çıkartır. Yardımcısı ve mevlâsı Allah olan için korkacak hiçbir şey yoktur. Hasmı Allah olan kimsenin ise hiçbir zaman aziz olması, güçlenmesi ve ayakta durması mümkün olmaz.
8:41–42Page 182
۞ وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّمَا غَنِمۡتُم مِّن شَيۡءٖ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُۥ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي ٱلۡقُرۡبَىٰ وَٱلۡيَتَٰمَىٰ وَٱلۡمَسَٰكِينِ وَٱبۡنِ ٱلسَّبِيلِ إِن كُنتُمۡ ءَامَنتُم بِٱللَّهِ وَمَآ أَنزَلۡنَا عَلَىٰ عَبۡدِنَا يَوۡمَ ٱلۡفُرۡقَانِ يَوۡمَ ٱلۡتَقَى ٱلۡجَمۡعَانِۗ وَٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٖ قَدِيرٌ ٤١
And know that anything you obtain of war booty - then indeed, for Allāh is one fifth of it and for the Messenger1 and for [his] near relatives2 and the orphans, the needy, and the [stranded] traveler,3 if you have believed in Allāh and in that which We sent down to Our Servant4 on the day of criterion [i.e., decisive encounter] - the day when the two armies met [at Badr]. And Allāh, over all things, is competent.
إِذۡ أَنتُم بِٱلۡعُدۡوَةِ ٱلدُّنۡيَا وَهُم بِٱلۡعُدۡوَةِ ٱلۡقُصۡوَىٰ وَٱلرَّكۡبُ أَسۡفَلَ مِنكُمۡۚ وَلَوۡ تَوَاعَدتُّمۡ لَٱخۡتَلَفۡتُمۡ فِي ٱلۡمِيعَٰدِ وَلَٰكِن لِّيَقۡضِيَ ٱللَّهُ أَمۡرٗا كَانَ مَفۡعُولٗا لِّيَهۡلِكَ مَنۡ هَلَكَ عَنۢ بَيِّنَةٖ وَيَحۡيَىٰ مَنۡ حَيَّ عَنۢ بَيِّنَةٖۗ وَإِنَّ ٱللَّهَ لَسَمِيعٌ عَلِيمٌ ٤٢
[Remember] when you were on the near side of the valley, and they were on the farther side, and the caravan was lower [in position] than you. If you had made an appointment [to meet], you would have missed the appointment. But [it was] so that Allāh might accomplish a matter already destined - that those who perished [through disbelief] would perish upon evidence and those who lived [in faith] would live upon evidence; and indeed, Allāh is Hearing and Knowing.
41- Eğer Allah’a ve iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları Furkan gününde kulumuza indirdiğimize iman ettiyseniz bilin ki ganimet olarak aldığınız her bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, (onun) yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Allah her şeye gücü yetendir. 42- Hani siz vadinin yakın kenarında idiniz. Onlar ise uzak kenarında idiler. Kervan ise sizden daha aşağıda idi. Eğer siz, anlaşma yapacak olsaydınız bile muhakkak karşılaşma yeri veya zamanı hususunda anlaşmazlığa düşerdiniz. Fakat Allah, takdir edilmiş bir işi yerine getirmek için (sizi bir araya getirdi) ki helak olan apaçık bir delil üzere helak olsun, yaşayan da apaçık bir delil üzere yaşasın. Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir.
41. “Eğer Allah’a ve iki ordunun” müslümanlarla kâfirlerin ordularının “birbirleri ile karşılaştıkları Furkan gününde” Allah’ın hakkı batıldan ayırt edip hakkı üstün kıldığı ve batılı yok ettiği Bedir gününde ” “kulumuza indirdiğimize iman ettiyseniz…” Yani eğer Allah’a ve Allah’ın peygamberinin getirdiklerinin hakkın ta kendisi olduğunu göteren belge ve delillerin ortaya çıktığı Furkan gününde Allah’ın, Rasûlüne indirmiş olduğu hakka “iman ettiyseniz bilin ki ganimet olarak” kâfirlerin malından, onları hakkı ile yenerek, az olsun çok olsun “aldığınız her bir şeyin beşte biri Allah’a” ait olup geri kalanı -ey ganimeti alanlar- sizidir. Çünkü Yüce Allah burada ganimeti (“aldığınız” buyruğu ile) onlara izafe etmiş ve bundan beşte birlik payı istisna etmiştir. Bu da geri kalanın onlara ait olduğuna delildir. Bu da Allah Rasûlü’nün paylaştırdığı şekilde piyadeye bir pay süvariye ise -biri atına birisi de kendisine olmak üzere- iki pay vermek sureti ile paylaştırılır. Burada sözü edilen beşte bir ise beş paya bölünür: Bir pay, Allah’a ve Rasûlüne ait olup belirlenmiş herhangi bir maslahat söz konusu olmaksızın bütün müslümanların genel maslahatlarına harcanır. Çünkü Yüce Allah bu payı kendisine ve Rasûlüne ayırmıştır. Allah ve Rasûlünün ise buna ihtiyacı yoktur. Böylece bunun Allah’ın kullarına ait olduğu ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah, bunun için belirli bir harcama yeri de tespit etmediğine göre bunun, müslümanların genel maslahatına harcanacağı ortaya çıkmaktadır. Gazilere paylaştırılmayan beşte birin ikinci payı ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Haşimoğulları ile Muttaliboğularından olan akrabalarına aittir. Yüce Allah’ın bunu akrabalara izafe etmesi bundaki asıl illetin, sadece akrabalık olduğuna delildir. Dolayısı ile bu konuda zenginleri de fakirleri de erkekleri de kadınları da birbirine eşittir. Beşte birin üçüncü payı yetimlere verilir. Bunlar, küçük yaşta babalarını kaybedenlerdir. Allah, bunlara ganimetin beşte birinin beşte birini -onlara bir rahmet olmak üzere- ayırmıştır. Çünkü yetimler, kendi maslahatlarını yerine getirmekten acizdirler. Menfaatlerine olan işlerini görüp gözetecek kimseleri de yoktur. Beşte birin dördüncü payı, yoksullara yani küçük olsun büyük olsun erkek olsun kadın olsun ihtiyaç sahiplerine verilir. Beşinci pay da yolda kalmışlara aittir. Yolda kalmış ise yabancı bir beldede seferde iken muhtaç düşen yabancı kimse demektir. Kimi müfessirler de şöyle demişlerdir: Ganimetin bu beşte birlik kısmı, bu kesimlerin dışında kimseye verilmez. Ayrıca bu kesimlerin bu beşte birden eşit pay almaları da gerekmez. Aksine onlara maslahata göre pay verilir. En uygun görüş de budur. Yüce Allah, bu beşte birlik kısmın bu şekilde ayrılıp yerlerine dağıtılmasının, imanın bir şartı olduğunu belirtmiştir. Zira “Eğer Allah’a… iman ettiyseniz” buyruğu buna delalet etmektedir. “Allah her şeye gücü yetendir.” Kendisine karşı çıkan herkesi mutlaka yenik düşürür.
42. “Hani siz vadinin” Medine’ye “yakın” olan “kenarında idiniz. Onlar ise” Medine’den “uzak” olan “kenarında idiler.” Böylece aynı vadide bir araya geldiniz. Kendisini ele geçirmek üzere yola çıktığınız, Yüce Allah’ın ise başkasını murad ettiği “kervan ise sizden daha aşağıda” deniz sahiline yakın tarafta “idi. Eğer” siz de onlar da bu şekilde ve böyle bir durumda bir araya gelmek üzere “anlaşma yapacak olsaydınız bile muhakkak karşılaşma yeri veya zamanı hususunda anlaşmazlığa düşerdiniz” yani ya kiminiz önce gelirdi ya kiminiz sonra gelirdi yahut da yerin seçimi konusunda veya bunun dışında sizin ya da onların uygun göreceği başka nedenlerden dolayı anlaşmazlığa düşerdiniz. “Fakat Allah” ezelde “takdir edilmiş” ve meydana gelmesi kaçınılmaz olan “bir işi yerine getirmek için” sizi bu şekilde bir araya getirdi. “ki helak olan, apaçık bir delil üzere helak olsun” Yani inat edene karşı açık bir delil bulunsun. O da basiret üzere ve tercihinin batıl olduğunu kesin olarak bile bile küfrü seçsin, böylece Allah’a karşı ileri sürebilecek herhangi bir mazereti kalmasın. “yaşayan da apaçık bir delil üzere yaşasın.” Mü’minlerin de basireti ve yakini daha bir artsın. Zira Yüce Allah’ın her iki kesime de göstermiş olduğu hakka dair delil ve belgelerde akıl sahibi kimseler için gerçekten ibretli bir öğüt vardır. “Şüphesiz ki Allah” türlü ihtiyaçları dile getiren ve çeşitli diller ile ifade edilen bütün sesleri “hakkı ile işitendir, her şeyi” görüleni, görülmeyeni, kalplerde olanı, gizliyi ve açığı “bilendir.”
8:43–44Page 182
إِذۡ يُرِيكَهُمُ ٱللَّهُ فِي مَنَامِكَ قَلِيلٗاۖ وَلَوۡ أَرَىٰكَهُمۡ كَثِيرٗا لَّفَشِلۡتُمۡ وَلَتَنَٰزَعۡتُمۡ فِي ٱلۡأَمۡرِ وَلَٰكِنَّ ٱللَّهَ سَلَّمَۚ إِنَّهُۥ عَلِيمُۢ بِذَاتِ ٱلصُّدُورِ ٤٣
[Remember, O Muḥammad], when Allāh showed them to you in your dream as few; and if He had shown them to you as many, you [believers] would have lost courage and would have disputed in the matter [of whether to fight], but Allāh saved [you from that]. Indeed, He is Knowing of that within the breasts.
وَإِذۡ يُرِيكُمُوهُمۡ إِذِ ٱلۡتَقَيۡتُمۡ فِيٓ أَعۡيُنِكُمۡ قَلِيلٗا وَيُقَلِّلُكُمۡ فِيٓ أَعۡيُنِهِمۡ لِيَقۡضِيَ ٱللَّهُ أَمۡرٗا كَانَ مَفۡعُولٗاۗ وَإِلَى ٱللَّهِ تُرۡجَعُ ٱلۡأُمُورُ ٤٤
And [remember] when He showed them to you, when you met, as few in your eyes, and He made you [appear] as few in their eyes so that Allāh might accomplish a matter already destined. And to Allāh are [all] matters returned.
43- Hani Allah onları rüyanda sana az göstermişti. Eğer onları sana çok gösterseydi, elbette zaafa düşerdiniz ve savaşma konusunda birbirinizle çekişirdiniz. Ama Allah (sizi bundan) kurtardı. Şüphesiz O, kalplerde olanı hakkıyla bilendir. 44- Hani karşı karşıya heldiğiniz zaman da onları sizin gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerine az gösteriyordu ki Allah, takdir edilmiş bir işi yerine getirsin. Bütün işler ancak Allah’a döndürülür.
43. Yüce Allah, müşrikleri Rasûlüne rüyada sayıca az miktarda göstermişti. O da ashabına bunu müjdelemiş, böylece kalpleri huzur ve itminana kavuşmuş, sebat bulmuştu. “Eğer onları sana çok gösterseydi” ve sen de bunu ashabına haber vermiş olsaydın “elbette zaafa düşerdiniz ve savaşma konusunda birbirinizle çekişirdiniz.” Aranızdan kimisi Kureyşlilerle savaşmak üzere çıkmayı uygun görürken, kiminiz bunu kabul etmeyecekti. Görüş ayrılığı ise zaafa düşmenin sebeplerindendir. “Ama Allah” size lütuf ve ihsanda bulunarak “(sizi bundan) kurtardı. Şüphesiz O, kalplerde olanı hakkıyla bilendir.” Kalplerde bulunan sebatı, sabırsızlığı, doğruluğu ve yalanı bilendir. Yüce Allah’ın sizin kalplerinizi bilmesi, O’nun size lütuf ve ihsanda bulunmasına, Rasûlünün gördüğü rüyayı da doğru çıkarmasına sebep olmuştu. 44. Yüce Allah mü’minlere düşmanlarını göz kararı ile az gösterirken, ey mü’minler, sizleri de göz kararı ile onlara az gösteriyordu. Böylece her bir ordu diğerinin üzerine yürüsün diye her biri, ötekini sayıca az görüyordu. “ki Allah takdir edilmiş bir işi yerine getirsin.” Mü’minleri zafere ulaştırsın, kâfirleri bozguna uğratsın ve onların önderleriyle sapıklığın liderlerinin öldürülsün ve geriye onlardan herhangi birisinin anılacak bir namı kalmasın ve İslâm’a davet edildiklerinde onu kabul etmeleri kolaylaşsın. Dolayısıyla bu, kafirlerden hayatta kalıp da Yüce Allah’ın kendilerine İslâm’a girmeyi lütfettiği kimseler için de bir ilahi bir ihsan oldu. “Bütün işler ancak Allah’a döndürülür.” Yani yaratılmışların bütün işleri Allah’a döner. O da murdar olanı temiz olandan ayırır, insanlar arasında hiçbir haksızlık ve zulüm ihtiva etmeyen adil hükmünü verir.
8:45–49Page 182
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِذَا لَقِيتُمۡ فِئَةٗ فَٱثۡبُتُواْ وَٱذۡكُرُواْ ٱللَّهَ كَثِيرٗا لَّعَلَّكُمۡ تُفۡلِحُونَ ٤٥
O you who have believed, when you encounter a company [from the enemy forces], stand firm and remember Allāh much that you may be successful.
وَأَطِيعُواْ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥ وَلَا تَنَٰزَعُواْ فَتَفۡشَلُواْ وَتَذۡهَبَ رِيحُكُمۡۖ وَٱصۡبِرُوٓاْۚ إِنَّ ٱللَّهَ مَعَ ٱلصَّٰبِرِينَ ٤٦
And obey Allāh and His Messenger, and do not dispute and [thus] lose courage and [then] your strength would depart; and be patient. Indeed, Allāh is with the patient.
وَلَا تَكُونُواْ كَٱلَّذِينَ خَرَجُواْ مِن دِيَٰرِهِم بَطَرٗا وَرِئَآءَ ٱلنَّاسِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِۚ وَٱللَّهُ بِمَا يَعۡمَلُونَ مُحِيطٞ ٤٧
And do not be like those who came forth from their homes insolently and to be seen by people and avert [them] from the way of Allāh. And Allāh is encompassing1 of what they do.
وَإِذۡ زَيَّنَ لَهُمُ ٱلشَّيۡطَٰنُ أَعۡمَٰلَهُمۡ وَقَالَ لَا غَالِبَ لَكُمُ ٱلۡيَوۡمَ مِنَ ٱلنَّاسِ وَإِنِّي جَارٞ لَّكُمۡۖ فَلَمَّا تَرَآءَتِ ٱلۡفِئَتَانِ نَكَصَ عَلَىٰ عَقِبَيۡهِ وَقَالَ إِنِّي بَرِيٓءٞ مِّنكُمۡ إِنِّيٓ أَرَىٰ مَا لَا تَرَوۡنَ إِنِّيٓ أَخَافُ ٱللَّهَۚ وَٱللَّهُ شَدِيدُ ٱلۡعِقَابِ ٤٨
And [remember] when Satan made their deeds pleasing to them and said, "No one can overcome you today from among the people, and indeed, I am your protector." But when the two armies sighted each other, he turned on his heels and said, "Indeed, I am disassociated from you. Indeed, I see what you do not see; indeed, I fear Allāh. And Allāh is severe in penalty."
إِذۡ يَقُولُ ٱلۡمُنَٰفِقُونَ وَٱلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ غَرَّ هَٰٓؤُلَآءِ دِينُهُمۡۗ وَمَن يَتَوَكَّلۡ عَلَى ٱللَّهِ فَإِنَّ ٱللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٞ ٤٩
[Remember] when the hypocrites and those in whose hearts was disease [i.e., arrogance and disbelief] said, "Their religion has deluded those [Muslims]." But whoever relies upon Allāh - then indeed, Allāh is Exalted in Might and Wise.
45- Ey iman edenler! Bir topluluk ile karşılaştığınızda sebat edin ve Allah’ı çokça anın ki felaha eresiniz. 46- Allah’a ve Rasûlüne itaat edin, birbirinizle de çekişmeyin. Yoksa zaafa düşersiniz ve gücünüz kaybolur. Bir de sabredin, şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir. 47- Yurtlarından çalım satarak, insanlara gösteriş yaparak çıkan ve (insanları) Allah yolundan alıkoyan kimseler gibi olmayın. Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatandır. 48- Şeytan onlara yaptıklarını süslü göstermiş ve:“Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek hiç kimse yoktur. Ben de sizin yanınızdayım.” demişti. Ancak iki ordu birbirini görünce topukları üstünde gerisin geri dönmüş ve:“Benim sizinle hiçbir ilişkim yok! Gerçekten ben sizin göremeyeceğiniz şeyleri görüyorum ve ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah'ın cezası çok şiddetlidir” demişti. 49- Hani münafıklarla kalplerinde hastalık olanlar:“Bunları dinleri aldattı” diyordu. Halbuki kim, Allah’a dayanıp güvenirse hiç şüphesiz Allah Azizdir, Hakîmdir.
45. “Ey iman edenler!” Kâfirlerden size savaş açan “bir topluluk ile karşılaştığınızda” o toplulukla savaşmak üzere “sebat edin.” Sabrı elden bırakmayın ve akıbeti, güç ve zafere kavuşmak olan bu büyük itaat konusunda nefsinizi tahammüllü olmaya zorlayın. Bunu sağlamak için de Allah’ı çokça anın “ki felaha eresiniz.” Yani arzu ettiğiniz şey olan düşmanlarınıza karşı zaferi elde edebilesiniz. O halde sabır ve sebat, Allah’ı çokça anmak, ilâhi yardıma ulaşmanın en büyük sebepleri arasında yer alır.
46. “Allah’a ve Rasûlüne” emrettiklerini yerine getirmek ve bütün hallerde bu emirleri izlemek sureti ile “itaat edin. Birbirinizle de” kalplerinizin bölünüp ayrılmasını gerektirecek şekilde “çekişmeyin. Yoksa zaafa düşersiniz” korkuya kapılırsınız “ve gücünüz kaybolur” azminiz ve kararlılığınız kırılır, kuvvetiniz dağılır, size Allah ve Rasûlüne itaate bağlı olarak vaat edilen ilâhi yardım da üzerinizden kalkar. “Bir de sabredin.” Allah’a itaat hususunda kendinizi zorlayın. “Şüphesiz Allah” yardımı, desteği ve zafer ihsan etmesi ile “sabredenlerle beraberdir.”
47. Siz, Rabbinize saygı ile itaatte bulunun ve O’nun önünde kalpten boyun eğin de “Yurtlarından çalım satarak, insanlara gösteriş yaparak çıkan ve (insanları) Allah yolundan alıkoyan kimseler gibi olmayın.” Yani bu kimselerin yurtlarından çıkış maksadı işte budur. Onları yurtlarından çıkmaya iten sebep, kibir ve şımarıklıktır, insanlar kendilerini görsün ve insanlara karşı övünüp dursunlar diye böyle yaparlar. Onların bu çıkışlarının en büyük maksadı ise Allah’ın yolunu izlemek isteyen kimseleri o yoldan alıkoymaktır. “Allah yaptıklarını çepeçevre kuşatandır.” Bundan dolayı Yüce Allah, sizlere onların maksatlarını haber vererek onlara benzemekten sizleri sakındırmıştır. Şüphesiz ki O, bu tutumlarına karşılık en ağır şekilde onları cezalandıracaktır. Öyleyse sizin yurtlarınızdan çıkışınızın asıl maksadı, Yüce Allah’ın rızası, Allah’ın dinini yüceltmek ve Allah’ın gazabına, cezasına ulaştıran yolları kapamak, insanları Allah’ın nimetlerle dolu olan cennetlerine ulaştıran dosdoğru yoluna çekmek olmalıdır.
48. “Şeytan onlara yaptıklarını süslü göstermiş” kalplerinde güzel göstermiş, onları aldatmış “ve: Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek hiç kimse yoktur.” Çünkü sizin sayınız da çok, silah ve teçhizatınız da çok, görünüşünüz de etkileyicidir. Muhammed ve onunla birlikte olanlar, bu hususlarda size karşı direnemezler. “Ben de sizin yanınızdayım.” Hainlik etmesinden korktuğunuz kimselere karşı size yardım edeceğim. Zira İblis, Kureyşlilere Müdlicoğullarından Süraka b. Malik b. Cu’şum suretinde görünmüştü. Kureyşliler ise Müdlicoğullarından -aralarındaki bir düşmanlık sebebi ile- korkuyorlardı. İşte şeytan onlara: Ben de sizin yanınızdayım, demişti. Böylece onlar da rahatlamışlar ve ele geçirmeleri mümkün olmayan bir şeyi elde edecekleri zannı ile yola koyulmuşlardı. “Ancak iki ordu” müslümanlarla kâfirler “birbirlerini görünce” şeytan, Cebrail’in melekleri bir ordu düzeni içerisinde ileri doğru sürdüğünü görmüş ve büyük bir korkuya kapılarak “topukları üstünde gerisin geri dönmüş” aldattığı ve kandırdığı kimselere de: “Benim sizinle hiçbir ilişkim yok! Gerçekten ben sizin göremeyeceğiniz şeyleri” yani hiçbir kimsenin kendilerine karşı savaşmaya güç yetiremeyeceği melekleri “görüyorum ve ben muhakkak Allah’tan korkarım.” O’nun dünya hayatında bana acilen ceza vereceğinden korkuyorum. “Çünkü Allah'ın cezası çok şiddetlidir, demişti.” Şeytanın (bir şahıs suretinde görünmek yerine) bunu onlara kalplerinde süslü gösterip içlerine: “Bugün insanlardan sizi yenebilecek kimse yoktur ve ben sizinle beraberim”, diyerek vesvese vermiş olması, nihâyet onları gelecekleri yere getirdikten sonra da gerisin geri dönüp onlardan uzaklaşmış da muhtemeldir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Onların durumu, şeytanın durumu gibidir: O, insana: Kâfir ol, der. O kâfir olunca da: Benim seninle hiçbir ilişkim yok, çünkü ben alemlerin rabbi olan Allah’tan korkarım, der. Ancak ikisinin de akıbeti, orada ebedi kalmak üzere ateşe girmektir. Zulmedenlerin cezası işte budur.”(el-Haşr, 59/16-17)
49. “Hani münafıklarla kalplerinde hastalık olanlar” yani imanı zayıf olup kalplerinde şüphe ve tereddüt bulunan kimseler, az sayıda olmalarına rağmen sayıca çok olan müşriklerle savaşmaya giden mü’minler için:“Bunları dinleri aldattı, diyordu.” Bağlı oldukları din, onları güç yetiremeyecekleri ve altından kalkamayacakları şeyleri yapmaya itti. Onlar, bu sözleri mü’minleri küçük görerek ve akıllarını hafife alarak söylüyorlardı. Oysa -Allah’a yemin olsun ki- asıl hafif akıllı ve kıt anlayışlı olanlar, bu sözleri söyleyenlerdir. Çünkü iman; mü’minlerin, muazzam orduların dahi üzerine gidemeyecekleri oldukça dehşetli işler üzerine yürümelerini sağlar. Zira Allah’a tevekkül eden, Allah’ın yardımı olmadıkça hiçbir kimsenin hiçbir şeye güç ve kuvvet yetiremeyeceğinin bilincinde olan, bütün insanlar bir kişiye zerre ağırlığı kadar fayda sağlamak için bir araya gelecek olsalar Allah dilemedikçe o faydayı sağlayamayacaklarını, yine aynı şekilde ona zarar vermek için bir araya gelecek olsalar ancak Allah’ın o kimse hakkında takdir ettiği kadarı ile zarar vereceklerini bilen, hak üzere olduğuna inanan, Yüce Allah’ın bütün hüküm ve takdirlerinde çok hikmetli ve pek merhametli olduğuna iman eden bir kimse, üzerine gittiği kuvvetin çokluğuna aldırış etmez. Aksine Rabbine güvenir, gönlü rahat ve huzurlu olur, korkuya ve endişeye kapılmaz. İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Halbuki kim Allah’a dayanıp güvenirse hiç şüphesiz Allah Azizdir” O’nun gücüne hiçbir güç karşı koyamaz, “Hakîmdir” kaza ve kaderinde hikmeti sonsuz olandır.
8:50–52Page 183
وَلَوۡ تَرَىٰٓ إِذۡ يَتَوَفَّى ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ يَضۡرِبُونَ وُجُوهَهُمۡ وَأَدۡبَٰرَهُمۡ وَذُوقُواْ عَذَابَ ٱلۡحَرِيقِ ٥٠
And if you could but see when the angels take the souls of those who disbelieved...1 They are striking their faces and their backs and [saying], "Taste the punishment of the Burning Fire.
ذَٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتۡ أَيۡدِيكُمۡ وَأَنَّ ٱللَّهَ لَيۡسَ بِظَلَّٰمٖ لِّلۡعَبِيدِ ٥١
That is for what your hands have put forth [of evil] and because Allāh is not ever unjust to [His] servants."
كَدَأۡبِ ءَالِ فِرۡعَوۡنَ وَٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡۚ كَفَرُواْ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ فَأَخَذَهُمُ ٱللَّهُ بِذُنُوبِهِمۡۚ إِنَّ ٱللَّهَ قَوِيّٞ شَدِيدُ ٱلۡعِقَابِ ٥٢
[Theirs is] like the custom of the people of Pharaoh and of those before them. They disbelieved in the signs of Allāh, so Allāh seized them for their sins. Indeed, Allāh is Powerful and severe in penalty.
50- Melekler, kâfirlerin canlarını alırken bir görseydin! Onların yüzlerine ve arkalarına vuruyor ve şöyle diyorlardı: “Tadın o yakıcı azabı! 51- Bu (azap), kendi yaptıklarınız yüzündendir. Yoksa Allah, kullarına zulmedici değildir. 52- Tıpkı Firavun hanedanı ile onlardan öncekilerin durumu gibi. Onlar da Allah’ın âyetlerini inkâr etmişlerdi de Allah onları da günahları sebebi ile yakalamıştı. Şüphesiz ki Allah güçlüdür, cezası çok şiddetlidir.
50. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ruhları kabzetmekle görevli olan “Melekler”, Allah’ın âyetlerini inkâr eden “kâfirlerin canlarını alırken” onların alabildiğine huzursuz ve büyük sıkıntılar içerisinde bulundukları sırada onları “bir görseydin!” Melekler “onların yüzlerine ve arkalarına vuruyor” ve onlara: Haydi çıkarın canlarınızı!, diyorlardı. Onlar ise canlarının çıkmasını istemiyor ve karşı koyuyorlardı! Çünkü karşılaşacakları o can yakıcı azabı biliyorlardı. İşte bundan dolayıdır ki burada “Tadın o yakıcı azabı!” yani oldukça yakıcı ve şiddetli azabı tadın, buyrulmaktadır.
51. Bu azaba çarptırılmanız, Rabbinizin size bir haksızlığı ve bir zulmü dolayısı ile değildir. Bunun tek sebebi dünyada iken işlemiş olduğunuz günahlardır. Bunlardan dolayı bu azap ile karşı karşıyasınız.
52. Önceki nesillerde de sonrakilerde de Allah’ın sünneti/kanunu işte budur. Yani inkarcılar hep aynı yolu izlemişler, Allah da günahları sebebi ile onları helak etmiştir. “Tıpkı Firavun hanedanı ile onlardan öncekilerin” geçmiş inkarcı ümmetlerin “durumu gibi. Onlar da Allah’ın âyetlerini inkâr etmişlerdi. Allah da günahları sebebi ile” ilâhi cezası ve azabı ile “onları yakalamıştı. Şüphesiz ki Allah güçlüdür, cezası çok şiddetlidir.” Azab ile yakalamayı dilediği hiçbir kimse, ona karşı koyamaz. Çünkü “ne kadar canlı varsa O, hepsinin perçeminden tutmuştur (idareleri O’nun elindedir).”(Hud, 11/56)
8:53–54Page 184
ذَٰلِكَ بِأَنَّ ٱللَّهَ لَمۡ يَكُ مُغَيِّرٗا نِّعۡمَةً أَنۡعَمَهَا عَلَىٰ قَوۡمٍ حَتَّىٰ يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنفُسِهِمۡ وَأَنَّ ٱللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٞ ٥٣
That is because Allāh would not change a favor which He had bestowed upon a people until they change what is within themselves. And indeed, Allāh is Hearing and Knowing.
كَدَأۡبِ ءَالِ فِرۡعَوۡنَ وَٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡۚ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِمۡ فَأَهۡلَكۡنَٰهُم بِذُنُوبِهِمۡ وَأَغۡرَقۡنَآ ءَالَ فِرۡعَوۡنَۚ وَكُلّٞ كَانُواْ ظَٰلِمِينَ ٥٤
[Theirs is] like the custom of the people of Pharaoh and of those before them. They denied the signs of their Lord, so We destroyed them for their sins, and We drowned the people of Pharaoh. And all [of them] were wrongdoers.
53- Bunun sebebi şudur: Bir toplum, kendilerinde olan (iyi hali) değiştirmedikçe Allah onlara ihsan ettiği nimeti asla değiştirmez ve şüphesiz Allah her şeyi işitendir, bilendir. 54- Tıpkı Firavun hanedanı ile onlardan öncekilerin gidişi gibi. Onlar da Rablerinin âyetlerini yalanlamışlardı da Biz de günahları yüzünden onları helak etmiş, Firavun hanedanını da suda boğmuştuk. Hepsi de zalimdiler.
53. “Bunun” Yani Yüce Allah’ın yalanlayan ümmetlerin başına getirdiği azabın ve sahip bulundukları nimetleri sona erdirmesinin “sebebi”, onların işledikleri günahlar ve nefislerinde olanı değiştirmeleridir. Çünkü “Bir toplum, kendilerinde olan (iyi hali) değiştirmedikçe” itaati bırakıp masiyete yönelerek, Allah’ın nimetlerine şükür edecek yerde nankörlüğe yönelmedikçe “Allah onlara ihsan ettiği” dini ve dünyevi herhangi bir “nimeti asla değiştirmez.” Aksine onu devam ettirir, hatta O’na şükürlerini daha çok artıracak olurlarsa, O da onlar üzerindeki nimetini artırır. Ancak şükretmeyip nankörlük edecek olurlarsa o nimetleri onlardan alır ve onlar, kendilerindeki iyi hali değiştirdikleri gibi o da onlar üzerindeki nimetini değiştirir. Allah’ın bunu yapmaktaki hikmeti pek büyüktür ve O, bununla adaletinin gereğini yapmakta, kullarına da ihsanda bulunmaktadır. Çünkü onları ancak zulümleri kadarı ile cezalandırmaktadır. Ayrıca Yüce Allah, emrine muhalefet eden kullarına tattırdığı ibretlik cezalar aracılığıyla da kendi dostlarının kalplerini kendisine doğru yöneltir. “Ve şüphesiz Allah her şeyi işitendir, bilendir.” İster sözünü açıkça söylesin, ister gizlice söylesin, kim ne konuşursa onun bütün konuştuklarını işitir. Ayrıca kalplerin içlerinde sakladıklarını, gönüllerin gizlediklerini de bilir. O, kulları üzerinde ilminin gereği olan ve meşietiyle yarattığı takdirleri gerçekleştirir.
54. “Tıpkı Firavun hanedanı ile” Firavun ve kavmi ile “onlardan öncekilerin durumu gibi. Onlar Rablerinin âyetlerini” kendilerine geldiği vakit “yalanlamışlardı da Biz de günahları yüzünden onları” herkesi işlediği günaha uygun olarak “helak etmiş, Firavun hanedanını da suda boğmuştuk. Hepsi de” yani helak edilip azaba uğratılanların tümü “zalimdiler.” kendilerine zulmeden ve kendi helaklari için çalışan kimselerdi. Yoksa Allah onlara zulmetmedi ve işlemedikleri bir günah sebebi ile de onlara azap etmedi. O halde bu buyruklara muhatap olan kimselerin de zulüm konusunda bunlara benzemekten sakınmaları gerekir. Çünkü aksi takdirde Allah, o yoldan çıkmış fasıklara indirdiği azabın bir benzerini onların da başına indirir.
8:55–57Page 184
إِنَّ شَرَّ ٱلدَّوَآبِّ عِندَ ٱللَّهِ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ فَهُمۡ لَا يُؤۡمِنُونَ ٥٥
Indeed, the worst of living creatures in the sight of Allāh are those who have disbelieved, and they will not [ever] believe-
ٱلَّذِينَ عَٰهَدتَّ مِنۡهُمۡ ثُمَّ يَنقُضُونَ عَهۡدَهُمۡ فِي كُلِّ مَرَّةٖ وَهُمۡ لَا يَتَّقُونَ ٥٦
The ones with whom you made a treaty but then they break their pledge every time, and they do not fear Allāh.
فَإِمَّا تَثۡقَفَنَّهُمۡ فِي ٱلۡحَرۡبِ فَشَرِّدۡ بِهِم مَّنۡ خَلۡفَهُمۡ لَعَلَّهُمۡ يَذَّكَّرُونَ ٥٧
So if you, [O Muḥammad], gain dominance over them in war, disperse by [means of] them those behind them that perhaps they will be reminded.1
55- Allah katında canlıların en kötüsü, küfre saplananlardır ki onlar iman etmezler. 56- Onlar, kendilerinden birtakım kimselerle antlaşma yaptığın her seferinde ahitlerini bozan ve (Allah'tan) korkup sakınmayan kimselerdir. 57- Eğer onları savaşta yakalarsan onlara, arkalarında olanları dağıtacak bir ceza ver ki belki ibret alırlar.
55-56. İşte bu üç sıfatı kendinde toplayan, yani küfre saplanan, iman etmeyen ve verdikleri hiçbir sözde durmayan, hiçbir ahde sadakat göstermeyen kimseler “Allah katında canlıların en kötü” olanlarıdır. Bu yüzden onlar eşeklerden, köpeklerden ve diğer hayvanlardan da daha kötüdür. Çünkü onlarda hayır namına bir şey bulunmaz, aksine kötülük yapmaları her an için beklenen bir husustur.
57. O halde böylelerinin kökten imha edilmeleri, hastalıklarının başkasına bulaşmaması için kaçınılmaz bir şeydir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır. “Eğer onları savaşta yakalarsan” savaş halinde seninle aralarında uyman gereken herhangi bir ahit ve antlaşmaları yokken onları ele geçirecek olursan “onlara, arkalarında olanları dağıtacak bir ceza ver ki belki ibret alırlar.” Yani onlara vereceğin ve uygulayacağın ibretli cezalar, geride kalanlara ibret olsun. Olur ki geride kalanlar, senin bunlara yaptıklarının benzeri başlarına gelmesin diye onların yaptıklarını yapmazlar. İşte bu, isyan ve günahlara karşılık verilen ceza ve hadlerin faydalarındandır. Çünkü bunlar günah işleyenlerin bu işten vazgeçmelerine sebep olurlar. Hatta bunları işleyen bir kimsenin aynı işi bir daha tekrarlamasını dahi önlerler. Ayetteki cezanın “savaşta” olması şeklindeki kayıt, kâfir bir kimseye bir ahit ve eman verilecek olursa -çokça hainlik eden ve ahdini çabukça bozan bir kimse olsa dahi- ona verilen bu ahde hainlik edip de cezalandırmanın caiz olmadığına delildir.
8:58Page 184
وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِن قَوۡمٍ خِيَانَةٗ فَٱنۢبِذۡ إِلَيۡهِمۡ عَلَىٰ سَوَآءٍۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يُحِبُّ ٱلۡخَآئِنِينَ ٥٨
If you [have reason to] fear from a people betrayal, throw [their treaty] back to them, [putting you] on equal terms.1 Indeed, Allāh does not like traitors.
58- Eğer bir kavmin hainlik yapacağından endişe edersen kendilerine antlaşmalarını bozduğunu açıkça bildir. Çünkü Allah, hainlik edenleri sevmez.
58. “Eğer bir kavmin hainlik yapacağından endişe edersen” Yani seninle bir başka kavim arasında savaşmamaya dair bir antlaşma bulunur da sen onların hallerinden, hainlik edeceklerine dair -anlaşmayı bozacaklarını açıkça ifade etmeksizin- birtakım alametler tespit edecek olursan “kendilerine antlaşmalarını bozduğunu açıkça bildir.” Yani artık seninle aralarında bir antlaşma bulunmadığını onlara ilan et. Ancak bu “açıkça” olsun, yani bunu bilme hususunda iki taraf da eşit olsun. Yoksa gizlice onların antlaşmalarına hainlik etmen yahut da bu hususta onlara haber vermeksizin ahdin gereği olan herhangi bir şeyi yerine getirmemen helâl değildir. “Çünkü Allah hainlik edenleri sevmez.” Aksine hainlik edenlerden son derecede nefret eder. Bu yüzden bu işi sizi hainlikten uzak tutacak şekilde açıkça yapmanız gerekir. Âyet-i kerime şuna delildir: Kâfirlerin, antlaşmalarına hainlik ettikleri kesin bir şekilde ortaya çıkmış ise antlaşmanın bozulduğunu onlara bildirmeye ayrıca gerek yoktur. Zira bu husus onlar için gizli değildir. Aksine düşman bu işi bile bile yapmıştır. Diğer taraftan böyle bir şeyi bildirmenin faydası da yoktur. Ayrıca “açıkça bildir” ifadesi de bunu gerektirmektedir. Zira böyle bir durumda herkes onların antlaşmalarını bozduklarını bilmektedir. Yine âyet-i kerime mefhumu ile şuna delildir: Eğer onlardan antlaşmayı bozacaklarına delil olacak bir alamet görülmemişse ve hainlik edeceklerinden korkulmuyorsa ahdin bozulduğunu onlara bildirmek caiz değildir. Aksine verilen ahdin süresi bitinceye kadar ona bağlı kalmak icab eder.
8:59Page 184
وَلَا يَحۡسَبَنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ سَبَقُوٓاْۚ إِنَّهُمۡ لَا يُعۡجِزُونَ ٥٩
And let not those who disbelieve think they will escape. Indeed, they will not cause failure [to Allāh].
59- O kafirler kaçıp kurtulduklarını asla sanmasınlar. Çünkü onlar (bizi) âciz bırakamazlar.
59. Yani Rablerini inkar edip âyetlerini yalanlayan kâfirler, Allah’ın elinden kaçıp kurtulduklarını zannetmesinler. Çünkü Allah’ı asla aciz bırakamazlar. Allah onları devamlı gözetlemektedir. Yüce Allah’ın onlara mühlet vermesinde ve onları hemen cezalandırmamasında sonsuz hikmetleri vardır. Mü’min kullarını sınayıp imtihan etmek, Allah’a itaat ederek üstün mevkilere kendilerini ulaştıracak ve o olmaksızın ulaşmaları da söz konusu olmayacak türden birtakım ahlak ve niteliklere sahip olmalarını sağlamak bu hikmetler arasındadır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla mü’min kullarına şöyle hitap etmektedir:
Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences