As-Sa'diAl‑Anbya · 21:51–86

As-Sa'di · Tafsir · in Turkish

Al-Anbya 21:51–86

21:51–73Page 326

۞ وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَآ إِبۡرَٰهِيمَ رُشۡدَهُۥ مِن قَبۡلُ وَكُنَّا بِهِۦ عَٰلِمِينَ ٥١

And We had certainly given Abraham his sound judgement before,1 and We were of him well-Knowing

إِذۡ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوۡمِهِۦ مَا هَٰذِهِ ٱلتَّمَاثِيلُ ٱلَّتِيٓ أَنتُمۡ لَهَا عَٰكِفُونَ ٥٢

When he said to his father and his people, "What are these statues to which you are devoted?"

قَالُواْ وَجَدۡنَآ ءَابَآءَنَا لَهَا عَٰبِدِينَ ٥٣

They said, "We found our fathers worshippers of them."

قَالَ لَقَدۡ كُنتُمۡ أَنتُمۡ وَءَابَآؤُكُمۡ فِي ضَلَٰلٖ مُّبِينٖ ٥٤

He said, "You were certainly, you and your fathers, in manifest error."

قَالُوٓاْ أَجِئۡتَنَا بِٱلۡحَقِّ أَمۡ أَنتَ مِنَ ٱللَّٰعِبِينَ ٥٥

They said, "Have you come to us with truth, or are you of those who jest?"

قَالَ بَل رَّبُّكُمۡ رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ ٱلَّذِي فَطَرَهُنَّ وَأَنَا۠ عَلَىٰ ذَٰلِكُم مِّنَ ٱلشَّٰهِدِينَ ٥٦

He said, "[No], rather, your Lord is the Lord of the heavens and the earth who created them, and I, to that, am of those who testify.

وَتَٱللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصۡنَٰمَكُم بَعۡدَ أَن تُوَلُّواْ مُدۡبِرِينَ ٥٧

And [I swear] by Allāh, I will surely plan against your idols after you have turned and gone away."

فَجَعَلَهُمۡ جُذَٰذًا إِلَّا كَبِيرٗا لَّهُمۡ لَعَلَّهُمۡ إِلَيۡهِ يَرۡجِعُونَ ٥٨

So he made them into fragments, except a large one among them, that they might return to it [and question].

قَالُواْ مَن فَعَلَ هَٰذَا بِـَٔالِهَتِنَآ إِنَّهُۥ لَمِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ ٥٩

They said, "Who has done this to our gods? Indeed, he is of the wrongdoers."

قَالُواْ سَمِعۡنَا فَتٗى يَذۡكُرُهُمۡ يُقَالُ لَهُۥٓ إِبۡرَٰهِيمُ ٦٠

They said, "We heard a young man mention them who is called Abraham."

قَالُواْ فَأۡتُواْ بِهِۦ عَلَىٰٓ أَعۡيُنِ ٱلنَّاسِ لَعَلَّهُمۡ يَشۡهَدُونَ ٦١

They said, "Then bring him before the eyes of the people that they may testify."1

قَالُوٓاْ ءَأَنتَ فَعَلۡتَ هَٰذَا بِـَٔالِهَتِنَا يَٰٓإِبۡرَٰهِيمُ ٦٢

They said, "Have you done this to our gods, O Abraham?"

قَالَ بَلۡ فَعَلَهُۥ كَبِيرُهُمۡ هَٰذَا فَسۡـَٔلُوهُمۡ إِن كَانُواْ يَنطِقُونَ ٦٣

He said, "Rather, this - the largest of them - did it, so ask them, if they should [be able to] speak."

فَرَجَعُوٓاْ إِلَىٰٓ أَنفُسِهِمۡ فَقَالُوٓاْ إِنَّكُمۡ أَنتُمُ ٱلظَّٰلِمُونَ ٦٤

So they returned to [blaming] themselves and said [to each other], "Indeed, you are the wrongdoers."

ثُمَّ نُكِسُواْ عَلَىٰ رُءُوسِهِمۡ لَقَدۡ عَلِمۡتَ مَا هَٰٓؤُلَآءِ يَنطِقُونَ ٦٥

Then they reversed themselves,1 [saying], "You have already known that these do not speak!"

قَالَ أَفَتَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكُمۡ شَيۡـٔٗا وَلَا يَضُرُّكُمۡ ٦٦

He said, "Then do you worship instead of Allāh that which does not benefit you at all or harm you?

أُفّٖ لَّكُمۡ وَلِمَا تَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ٦٧

Uff1 to you and to what you worship instead of Allāh. Then will you not use reason?"

قَالُواْ حَرِّقُوهُ وَٱنصُرُوٓاْ ءَالِهَتَكُمۡ إِن كُنتُمۡ فَٰعِلِينَ ٦٨

They said, "Burn him and support your gods - if you are to act."

قُلۡنَا يَٰنَارُ كُونِي بَرۡدٗا وَسَلَٰمًا عَلَىٰٓ إِبۡرَٰهِيمَ ٦٩

We [i.e., Allāh] said, "O fire, be coolness and safety upon Abraham."

وَأَرَادُواْ بِهِۦ كَيۡدٗا فَجَعَلۡنَٰهُمُ ٱلۡأَخۡسَرِينَ ٧٠

And they intended for him a plan [i.e., harm], but We made them the greatest losers.

وَنَجَّيۡنَٰهُ وَلُوطًا إِلَى ٱلۡأَرۡضِ ٱلَّتِي بَٰرَكۡنَا فِيهَا لِلۡعَٰلَمِينَ ٧١

And We delivered him and Lot to the land which We had blessed for the worlds [i.e., peoples].

وَوَهَبۡنَا لَهُۥٓ إِسۡحَٰقَ وَيَعۡقُوبَ نَافِلَةٗۖ وَكُلّٗا جَعَلۡنَا صَٰلِحِينَ ٧٢

And We gave him Isaac and Jacob in addition, and all [of them] We made righteous.

وَجَعَلۡنَٰهُمۡ أَئِمَّةٗ يَهۡدُونَ بِأَمۡرِنَا وَأَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡهِمۡ فِعۡلَ ٱلۡخَيۡرَٰتِ وَإِقَامَ ٱلصَّلَوٰةِ وَإِيتَآءَ ٱلزَّكَوٰةِۖ وَكَانُواْ لَنَا عَٰبِدِينَ ٧٣

And We made them leaders guiding by Our command. And We inspired to them the doing of good deeds, establishment of prayer, and giving of zakāh; and they were worshippers of Us.

51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.

51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?

53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:

54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.

55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.

56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?

57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.

58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.

59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.

60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.

61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)

62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.

63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.

64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.

65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?

66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.

67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.

68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.

69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.

70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.

71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.

72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.

73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.

21:74–75Page 328

وَلُوطًا ءَاتَيۡنَٰهُ حُكۡمٗا وَعِلۡمٗا وَنَجَّيۡنَٰهُ مِنَ ٱلۡقَرۡيَةِ ٱلَّتِي كَانَت تَّعۡمَلُ ٱلۡخَبَٰٓئِثَۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَوۡمَ سَوۡءٖ فَٰسِقِينَ ٧٤

And to Lot We gave judgement and knowledge, and We saved him from the city that was committing wicked deeds. Indeed, they were a people of evil, defiantly disobedient.

وَأَدۡخَلۡنَٰهُ فِي رَحۡمَتِنَآۖ إِنَّهُۥ مِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ٧٥

And We admitted him into Our mercy. Indeed, he was of the righteous.

74- Lût’a da hüküm/hikmet ve ilim verdik. Onu çirkin işler yapmakta olan o ülkeden de kurtardık. Çünkü onlar, çok kötü ve fasık bir toplum idiler. 75- Ve biz, onu rahmetimize aldık. Çünkü o, salihlerdendir.

74. Bu buyrukta Yüce Allah, rasûlü Lût aleyhisselam’ın şer’i bilgiye sahip olduğunu, insanlar arasında doğruluk ve adaletle hükmettiğini belirterek onu övmektedir. Yüce Allah, onu kavmini Allah’a ibadete davet etmek, işlemekte oldukları hayasızlıklardan vazgeçmelerini istemek üzere göndermişti. Lût uzun bir süre onları davet etti; fakat çağrısını kabul etmediler. Bunun üzerine Yüce Allah, yurtlarını alt üst edip tepelerine yıktı ve tek bir kişi müstesna olmamak üzere hepsini azaba uğrattı. “Çünkü onlar, çok kötü ve fasık bir toplum idiler.” Zira kendilerini Allah’ın yoluna davet eden peygamberi yalanladılar ve yurdundan çıkarmakla tehdit ettiler. Yüce Allah da Lût’u ve aile halkını kurtardı. Çünkü Yüce Allah, ona kasabadan uzaklaşmaları için aile halkı ile birlikte geceleyin yola koyulmasını emretti. Geceleyin yola koyuldular ve kurtuldular. Bu, Allah’ın onlara bir lütuf ve bir ihsanıdır.

75. “Biz onu” içine girenlerin bütün korkulacak şeylerden yana emniyete kavuştuğu, her türlü hayır, mutluluk, iyilik, sevinç ve övgüye nail oldukları o “rahmetimize aldık.” Bunun sebebi onun, amelleri salih, halleri tertemiz olan, kötü hallerini de Allah’ın ıslâh ettiği salih kimselerden olmasıdır. Salih olmak, kulun Allah’ın rahmetine girmesinin sebebidir. Tıpkı fesadın rahmet ve hayırdan mahrumiyete sebeb olduğu gibi. İnsanlar arasında salahı en ileri derecede olanlar ise hiç şüphesiz peygamberlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah, onları salih olmakla nitelendirir. Nitekim Süleyman aleyhisselam da şöyle dua etmişti:“Rahmetinle beni salih kullarının arasına kat!”(en-Neml, 27/19)

21:76–77Page 328

وَنُوحًا إِذۡ نَادَىٰ مِن قَبۡلُ فَٱسۡتَجَبۡنَا لَهُۥ فَنَجَّيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥ مِنَ ٱلۡكَرۡبِ ٱلۡعَظِيمِ ٧٦

And [mention] Noah, when he called [to Allāh]1 before [that time], so We responded to him and saved him and his family from the great affliction [i.e., the flood].

وَنَصَرۡنَٰهُ مِنَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَآۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَوۡمَ سَوۡءٖ فَأَغۡرَقۡنَٰهُمۡ أَجۡمَعِينَ ٧٧

And We aided [i.e., saved] him from the people who denied Our signs. Indeed, they were a people of evil, so We drowned them, all together.

76- Nuh’u da (an). Hani o daha önce dua etmişti de biz de onun duasını kabul edip hem onu hem de ailesini/tabilerini o büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. 77- Ona yardım edip ayetlerimizi yalanlayan o kavimden onu koruduk. Çünkü onlar, çok kötü bir kavim idiler. Bundan ötürü biz de hepsini suda boğduk.

76-77. Yani kulumuz ve Rasûlümüz Nuh aleyhisselam’ı, övgü ile an. O, kavmi arasında 950 yıl kalmış, onları Allah’a ibadete davet etmiş, O’na ortak koşmaktan vazgeçmelerini istemişti. Çağrısını tekrar tekrar yineleyip gizli ve açık, gece ve gündüz her şekilde onları davet etmişti. Öğüt vermenin hiçbir fayda sağlamadığını, onları vazgeçirmeye çalışmanın herhangi bir etkisinin olmadığını görünce yüce Rabbine şöylece seslenip niyaz etmişti:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma! Çünkü eğer sen onları bırakırsan hem kullarını saptırırlar hem de günahkar ve aşırı derecede kâfirden başka evlat doğurmazlar.”(Nuh, 71/56-57) Yüce Allah da duasını kabul buyurarak onları suda boğmuş, geriye kimseyi bırakmamıştı. Buna karşılık Yüce Allah; Nuh’u, aile efradını ve onunla birlikte bulunan mü’minleri gemide kurtarmıştı. Onun soyundan gelenleri baki kılmış ve onlara kendileri ile alay eden kavmine karşı yardım ve zafer ihsan etmişti.

21:78–82Page 328

وَدَاوُۥدَ وَسُلَيۡمَٰنَ إِذۡ يَحۡكُمَانِ فِي ٱلۡحَرۡثِ إِذۡ نَفَشَتۡ فِيهِ غَنَمُ ٱلۡقَوۡمِ وَكُنَّا لِحُكۡمِهِمۡ شَٰهِدِينَ ٧٨

And [mention] David and Solomon, when they judged concerning the field - when the sheep of a people overran it [at night],1 and We were witness to their judgement.

فَفَهَّمۡنَٰهَا سُلَيۡمَٰنَۚ وَكُلًّا ءَاتَيۡنَا حُكۡمٗا وَعِلۡمٗاۚ وَسَخَّرۡنَا مَعَ دَاوُۥدَ ٱلۡجِبَالَ يُسَبِّحۡنَ وَٱلطَّيۡرَۚ وَكُنَّا فَٰعِلِينَ ٧٩

And We gave understanding of it [i.e., the case] to Solomon, and to each [of them] We gave judgement and knowledge. And We subjected the mountains to exalt [Us], along with David and [also] the birds. And We were doing [that].1

وَعَلَّمۡنَٰهُ صَنۡعَةَ لَبُوسٖ لَّكُمۡ لِتُحۡصِنَكُم مِّنۢ بَأۡسِكُمۡۖ فَهَلۡ أَنتُمۡ شَٰكِرُونَ ٨٠

And We taught him the fashioning of coats of armor to protect you from your [enemy in] battle. So will you then be grateful?

وَلِسُلَيۡمَٰنَ ٱلرِّيحَ عَاصِفَةٗ تَجۡرِي بِأَمۡرِهِۦٓ إِلَى ٱلۡأَرۡضِ ٱلَّتِي بَٰرَكۡنَا فِيهَاۚ وَكُنَّا بِكُلِّ شَيۡءٍ عَٰلِمِينَ ٨١

And to Solomon [We subjected] the wind, blowing forcefully, proceeding by his command toward the land which We had blessed. And We are ever, of all things, Knowing.

وَمِنَ ٱلشَّيَٰطِينِ مَن يَغُوصُونَ لَهُۥ وَيَعۡمَلُونَ عَمَلٗا دُونَ ذَٰلِكَۖ وَكُنَّا لَهُمۡ حَٰفِظِينَ ٨٢

And of the devils [i.e., jinn] were those who dived for him and did work other than that. And We were of them a guardian.1

78- Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. 79- Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik. Ayrıca Davud’a onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları amade kıldık. (Bunları) yapanlar biziz. 80- Biz, ona sizin için, savaşlarınızda sizi korusun diye dokuma zırh yapma sanatını öğrettik. Artık şükredecek misiniz? 81- Süleyman’ın emrine de şiddetli esen rüzgarı verdik ki onun emriyle bereketli kıldığımız topraklara eserdi. Biz her şeyi biliriz. 82- Şeytanlardan kendisi için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler görenleri de (emrine vermiştik). Onları gözetenler bizlerdik.

78. Yani şu iki şerefli peygamber olan Davud ile Süleyman’ı da övgü ile an. Çünkü Allah onlara geniş bir ilim ve kullar arasında hikmetli hüküm vermeyi bahşetmiş idi. Bunun delili Yüce Allah’ın şu buyruğudur:“Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı.” Yani iki taraf onların hükmüne başvurmuşlardı. Bunlardan birinin ekinine başkalarına ait koyunlar geceleyin girmiş, orada otlamış, ağaçlarda bulunan meyveleri ve ekini yemişlerdir. Davud aleyhisselam bu hususta şöyle bir hüküm vermişti: Koyunlar ekin sahibine ait olacaktı, çünkü koyun sahibinin bu konuda kusuru vardı. Bu yüzden koyun sahiplerini böylece cezalandırmayı uygun görmüştü. Süleyman ise doğruya en uygun bir hüküm vermişti. Ona göre koyun sahipleri, kendi koyunlarını ekin sahibine vereceklerdi. Ekin sahibi, bu koyunların sütünden ve yününden yararlanacak, diğer taraftan koyun sahipleri de ekin sahibinin ekinleri önceki durumuna dönünceye kadar ekinlere bakacaklardı. Ekinleri önceki haline gelince de herkes elinde bulunanı karşı tarafa geri verecek ve herkes kendi malını diğerinden alacaktı. Bu da Süleyman’ın kemâl derecesindeki kavrayışı ve zekasının bir sonucu idi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

79. “Biz” o meselenin en uygun çözümünü “Süleyman’a kavratmıştık.” Yani Süleyman’a bu meseleyi kavratmıştık. Ancak bu, Yüce Allah’ın bunun dışındaki meseleleri Davud’a kavratmadığı anlamına gelmez. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, bu meseleyi özellikle zikretmiş ve sonra da şöyle buyurmuştur:“Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.” Bu, hakimin bazen doğruya ve hakka isabet ettireceğinin bazen da yanılabileceğinin delilidir. Ancak o, elinden geleni yaptıktan sonra bu hatalı hükmünden dolayı kınanmaz. Daha sonra Yüce Allah, her bir peygamberine vermiş olduğu özel lütuflarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Ayrıca Davud’a onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları amade kıldık.” Nakledildiğine göre Davud insanlar içinde en çok ibadet eden, Yüce Allah’ı çokça anan, tesbih eden ve O’nun şanını tazim eden biri idi. Yüce Allah ona, insanlardan hiç kimseye vermemiş olduğu güzel, dokunaklı ve kalbi yumuşatan bir ses vermişti. Böylece tesbih edip Yüce Allah’a senada bulunduğu sırada dilsiz dağlar ve kuşlar ona karşılık verirdi. Bu, Yüce Allah’ın lütuf ve ihsanıdır. Bundan dolayı Allah:“(Bunları) yapanlar biziz” buyurmaktadır.

80. “Biz, ona sizin için, savaşlarınızda sizi korusun diye dokuma zırh yapma sanatını öğrettik.” Yani Allah, Davud aleyhisselam’a zırh yapma sanatını öğretmişti. Zırhları yapan, bunu başkalarına öğreten ilk kişi odur. Bunları yapma sanatı ondan sonrakilere böylelikle miras kalmıştır. Yüce Allah, demiri kendisine yumuşatmış, zırhları nasıl dokuyacağını öğretmişti. Zırhların faydası ise pek büyüktür. Bu zırhlar savaş esnasında ve çarpışmaların kızışması halinde insanları korur. “Artık” Yüce Allah’ın üzerinizdeki nimetine “şükredecek misiniz?” Çünkü O, bu nimeti kulu Davud vasıtası ile size ihsan etmiş bulunuyor. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaştığınızda (darbelerden) koruyacak elbiseler/zırhlar var etmiştir. İşte O, teslim/müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlar.”(en-Nahl, 16/81) üce Allah’ın Davud aleyhisselam’a zırh yapmayı öğretmesi ve demiri ona yumuşatması harikulade bir iş olup müfessirlerin dedikleri gibi bunun şöyle olma ihtimali vardır: Yüce Allah ona demiri o derece yumuşatmıştı ki, o bu demiri ateşte ısıtıp eritmeksizin tıpkı bir hamur ve bir çamur gibi işleyebiliyordu. Diğer bir ihtimale göre Yüce Allah’ın Davud’a bu işi öğretmesi tabii kanunlara uygun olmuştur. Yani demirin ona yumuşatılması, Yüce Allah’ın ona öğretmiş olduğu demiri eritip yumuşatmak için şu anda bilinen sebepler ile olmuştur. Âyetin zahirinden anlaşılan mana da budur. Çünkü Yüce Allah, bu nimetini kullarına hatırlatmakta ve buna şükretmelerini emretmektedir. Eğer kulun bu zırh yapma işi, Yüce Allah’ın kullarının gücü çerçevesinde takdir ettiği işlerden olmamış olsa idi bununla onlara nimetini hatırlatmaz, onlara olan faydasını dile getirmezdi. Ayrıca Davud’un yapmış olduğu zırhların bizzat kendilerinin kastedilmiş olması da mümkün değildir. Asıl kastedilen, genel olarak zırh yapma imkanının bir nimet olduğunun hatırlatılmasıdır. Müfessirlerin söz konusu ettiği ihtimalin lehine Yüce Allah’ın:“Ve biz ona demiri yumuşatmıştık”(Sebe, 34/10) buyruğundan başka delil bulunmamaktadır. Ancak bu buyrukta herhangi bir sebep/vasıta olmaksızın demirin yumuşatıldığından söz edilmemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

81. “Süleyman’ın emrine de şiddetli” sert ve hızlıca “esen rüzgarı verdik ki onun emriyle” Bu rüzgar, nereye emrederse onun emrine göre eser ve gidişi de dönüşü de bir aylık mesafe olan yerlere giderdi, “bereketli kıldığımız topraklara eserdi.” Burası, onun yerleştiği yer olan Şam topraklarıydı. Rüzgarın sırtında doğuya ve batıya giderdi, bu rüzgarın dönüp geldiği yer ise o mübarek topraklardı. “Biz her şeyi biliriz.” Bizim bilgimiz her şeyi kuşatmıştır. Biz Davud’a da Süleyman’a da kendilerini sözünü ettiğimiz bu seviyeye kendisi vasıtası ile ulaştırdığımız her şeyi biliriz.

82. “Şeytanlardan kendisi için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler görenleri de (emrine vermiştik)” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın özelliklerindendi. Yüce Allah şeytanları ve ifritleri, onun emrine vermiş ve onu birtakım işlerde onları kullanabilecek güce sahip kılmıştı. Onların yaptıkları işlerin pek çoğu da başkalarının güç yetiremeyeceği türdendi. Bu şeytan ve ifritlerin kimisi Süleyman’ın emri ile denize dalıp oradan inci ve benzeri şeyleri çıkartırdı. Kimileri de ona “köşklerden, heykellerden, büyük havuzları andıran çanaklardan ve yerlerde sabit kazanlardan istediğini yaparlardı.”(Sebe, 34/13) Süleyman bunların bir kesimini de Beytu’l-Makdisi inşa etmek ile görevlendirmişti. Onlar Beytu’l-Makdisi yaparlarken Süleyman’ın eceli gelmiş, vefat etmişti. Ama onlar -ileride Yüce Allah’ın izni ile geleceği gibi- onun vefat ettiğini öğreninceye kadar bir sene bu şekilde çalışmalarını sürdürmüşlerdi. “Onları gözetenler bizlerdik.” Yani onlar, Süleyman’a karşı gelemiyor, isyan edemiyorlardı. Aksine Yüce Allah kuvveti, izzeti ve egemenliği ile onları Süleyman’ın emri altında tutmuş, muhafaza etmişti.

21:83–84Page 329

۞ وَأَيُّوبَ إِذۡ نَادَىٰ رَبَّهُۥٓ أَنِّي مَسَّنِيَ ٱلضُّرُّ وَأَنتَ أَرۡحَمُ ٱلرَّٰحِمِينَ ٨٣

And [mention] Job, when he called to his Lord, "Indeed, adversity has touched me, and You are the most merciful of the merciful."

فَٱسۡتَجَبۡنَا لَهُۥ فَكَشَفۡنَا مَا بِهِۦ مِن ضُرّٖۖ وَءَاتَيۡنَٰهُ أَهۡلَهُۥ وَمِثۡلَهُم مَّعَهُمۡ رَحۡمَةٗ مِّنۡ عِندِنَا وَذِكۡرَىٰ لِلۡعَٰبِدِينَ ٨٤

So We responded to him and removed what afflicted him of adversity. And We gave him [back] his family and the like thereof with them as mercy from Us and a reminder for the worshippers [of Allāh].

83- Eyyub’u da (an). Hani Rabbine:“Başıma bu sıkıntı geldi. Sense merhametlilerin en merhametlisisin” diye seslenmişti. 84- Biz de onun duasını kabul ettik ve başındaki sıkıntıyı kaldırdık. Ona hem katımızdan bir rahmet hem de kullukta bulunanlara bir öğüt/ibret olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını daha verdik.

83. Yani kulumuz ve rasûlümüz Eyyub’u da övgü ile, kadrini yücelterek an. Allah onu çok ağır bir musibet ile sınamış, onun gerçekten sabırlı ve Rabbinden razı olduğunu ortaya çıkarmıştı. Şöyle ki şeytan, -Allah tarafından bir sınama ve bir imtihan olmak üzere- ona musallat kılınmış ve vücudunda pek büyük yaralar açılmıştı. Eyyub uzun bir süre bu halde kaldı. Bela ve sıkıntıları ağırlaştı, yakınları vefat etti ve malı elinden gitti. Rabbine şu sözleri ile niyazda bulundu:“Başıma bu sıkıntı geldi. Sense merhametlilerin en merhametlisisin.” Böylelikle Yüce Allah’a hem durumunu bildirip musibet ve sıkıntının ulaştığı noktayı arz ederek hem de Rabbinin her şeyi kuşatan geniş rahmetini dile getirerek tevessül etti.

84. Yüce Allah da onun duasını kabul buyurarak dedi ki:“Ayağını yere vur. İşte hem yıkanacak hem de içilecek soğuk bir su!”(Sad, 38/42) Eyyub da ayağını yere vurdu. Onun bu vuruşundan soğuk bir pınar fışkırdı, ondan yıkandı ve içti. Şanı Yüce Allah, böylelikle ondaki rahatsızlıkları giderdi. “Ona hem katımızdan” sabredip haline rıza gösterdiği için “bir rahmet hem de kullukta bulunanlara bir öğüt/ibret olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını daha verdik.” Yüce Allah sağlık ve afiyetin yanı sıra ona pek çok çoluk çocuk ve mal bağışladı. Böylelikle Yüce Allah, onu âhiretteki mükâfatlardan önce dünyada da mükâfatlandırmış oldu. Onu sabrın faydasını gören gerçek kulluk edenlere bir öğüt/ibret kıldı ki Eyyub aleyhisselam’a isabet eden musibeti, sonra onun ortadan kalkmasından sonra Allah’ın ona vermiş olduğu mükâfatları görüp de bunun sebebinin sabır olduğunu görsünler. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, şu buyruğunda onun bu özelliğinden övgü ile söz etmektedir:“Gerçekten biz onu sabırlı bulduk. O, ne güzel kuldur! Çünkü o (bize) çokça yönelen bir kul idi.” Böylece o kullar, başlarına herhangi bir sıkıntı geldiğinde onu kendilerine örnek ve uyulacak bir önder kabul ederler.

21:85–86Page 329

وَإِسۡمَٰعِيلَ وَإِدۡرِيسَ وَذَا ٱلۡكِفۡلِۖ كُلّٞ مِّنَ ٱلصَّٰبِرِينَ ٨٥

And [mention] Ishmael and Idrees and Dhul-Kifl; all were of the patient.

وَأَدۡخَلۡنَٰهُمۡ فِي رَحۡمَتِنَآۖ إِنَّهُم مِّنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ٨٦

And We admitted them into Our mercy. Indeed, they were of the righteous.

85- İsmail, İdris ve Zülkifl’i de (an). Onların her biri, sabredenlerdendi. 86- Biz, onları rahmetimize aldık. Çünkü onlar salihlerden idiler.

85. Yani bu seçkin kullarımızı ve risalet verdiğimiz peygamberlerimizi de en güzel şekilde an, onları en ileri derecede övgü ile yad et. İbrahim’in oğlu İsmail’i ve İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden ikisi olan İdris ile Zülkifl’i hatırla! “Onların her biri sabredenlerdendi.” Sabır, nefsi tabiatı itibarı ile meylettiği şeylerden alıkoymak, engellemektir. Bu da sabrın üç çeşidini kapsar: Allah’a itaat üzere sabır, Allah’a isyandan uzak durmakta sabır, Allah’ın acı ve ızdırap verici kaderlerine tahammül göstererek sabır. Kul, sabrın bu üç çeşidinin de hakkını vermedikçe tam anlamı ile sabırlı ünvanına hak kazanamaz. İşte bu peygamberleri -salat ve selam onlara olsun- Yüce Allah sabır ile vasfetmiştir. Böylelikle bu, onların sabrın hakkını eksiksiz yerine getirdiklerine ve gereğini hakkı ile ifa ettiklerine delildir.

86. Yine Yüce Allah, bunları salih olmakla da nitelendirmektedir. Salih olmak, Allah’ı bilen, seven, her vakit ona yönelen bir kalbe; her zaman Allah’ın zikri ile diri olan bir dile; Allah’a itaat edip masiyetlerden uzak olan azalara sahip olmak demektir. İşte Yüce Allah, bu peygamberleri salih ve sabırlı olmaları sebebi ile rahmetine almış, onları diğer peygamber kardeşleri ile birlikte dünya ve âhirette pek çok mükâfatlara ve ecirlere mazhar kılmıştır. Eğer Yüce Allah’ın alemler arasında onların anılmalarına dikkat çekmesinden, onlara sonrakiler arasında övgü ile anılmalarını sağlamasından başka bir mükafatları olmasaydı, sadece bu bile şeref ve fazilet olarak yeterdi.

Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
Layout

Читать на русском