As-Sa'diAl‑Mu'minun · 23:31–62

As-Sa'di · Tafsir · in Turkish

Al-Mu'minun 23:31–62

23:31–41Page 344

ثُمَّ أَنشَأۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِمۡ قَرۡنًا ءَاخَرِينَ ٣١

Then We produced after them a generation of others.

فَأَرۡسَلۡنَا فِيهِمۡ رَسُولٗا مِّنۡهُمۡ أَنِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرُهُۥٓۚ أَفَلَا تَتَّقُونَ ٣٢

And We sent among them a messenger1 from themselves, [saying], "Worship Allāh; you have no deity other than Him; then will you not fear Him?"

وَقَالَ ٱلۡمَلَأُ مِن قَوۡمِهِ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بِلِقَآءِ ٱلۡأٓخِرَةِ وَأَتۡرَفۡنَٰهُمۡ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا مَا هَٰذَآ إِلَّا بَشَرٞ مِّثۡلُكُمۡ يَأۡكُلُ مِمَّا تَأۡكُلُونَ مِنۡهُ وَيَشۡرَبُ مِمَّا تَشۡرَبُونَ ٣٣

And the eminent among his people who disbelieved and denied the meeting of the Hereafter while We had given them luxury in the worldly life said, "This is not but a man like yourselves. He eats of that from which you eat and drinks of what you drink.

وَلَئِنۡ أَطَعۡتُم بَشَرٗا مِّثۡلَكُمۡ إِنَّكُمۡ إِذٗا لَّخَٰسِرُونَ ٣٤

And if you should obey a man like yourselves, indeed, you would then be losers.

أَيَعِدُكُمۡ أَنَّكُمۡ إِذَا مِتُّمۡ وَكُنتُمۡ تُرَابٗا وَعِظَٰمًا أَنَّكُم مُّخۡرَجُونَ ٣٥

Does he promise you that when you have died and become dust and bones that you will be brought forth [once more]?

۞ هَيۡهَاتَ هَيۡهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ ٣٦

How far, how far, is that which you are promised.1

إِنۡ هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا ٱلدُّنۡيَا نَمُوتُ وَنَحۡيَا وَمَا نَحۡنُ بِمَبۡعُوثِينَ ٣٧

It [i.e., life] is not but our worldly life - we die and live, but we will not be resurrected.

إِنۡ هُوَ إِلَّا رَجُلٌ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبٗا وَمَا نَحۡنُ لَهُۥ بِمُؤۡمِنِينَ ٣٨

He is not but a man who has invented a lie about Allāh, and we will not believe him."

قَالَ رَبِّ ٱنصُرۡنِي بِمَا كَذَّبُونِ ٣٩

He said, "My Lord, support me because they have denied me."

قَالَ عَمَّا قَلِيلٖ لَّيُصۡبِحُنَّ نَٰدِمِينَ ٤٠

[Allāh] said, "After a little, they will surely become regretful."

فَأَخَذَتۡهُمُ ٱلصَّيۡحَةُ بِٱلۡحَقِّ فَجَعَلۡنَٰهُمۡ غُثَآءٗۚ فَبُعۡدٗا لِّلۡقَوۡمِ ٱلظَّٰلِمِينَ ٤١

So the shriek1 seized them in truth,2 and We made them as [plant] stubble. Then away with the wrongdoing people.

31- Sonra arkalarından başka bir nesil var ettik. 32- Onlara kendi içlerinden:“Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka (hak) ilâhınız yoktur. Artık korkup sakınmaz mısınız?” diye bir rasûl gönderdik. 33- Onun kavminden kâfir olan, âhirete kavuşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz ileri gelenler şöyle dedi:“Bu, ancak sizin gibi bir insandır; yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor.” 34- “Eğer kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz o takdirde elbette zarara uğrayanlardan olursunuz.” 35- “Siz ölüp de toprak ve kemik olduktan sonra (diriltilip kabirden) çıkartılacağınızı mı size vaat ediyor? 36- “Heyhat! Size vaat edilen o şey, (gerçek olmaktan) ne kadar da uzak!” 37- “Hayat, ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Yoksa (öldükten sonra) diriltilecek değiliz.” 38- “Bu, ancak yalan uydurup Allah'a iftira eden bir adamdır. Biz ona inanmıyoruz.” 39- O (rasûl) de: “Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!” dedi. 40- Buyurdu ki:“Yakında (bu yaptıklarına) kesinlikle pişman olacaklar.” 41- Derken hak (ettikleri) çığlık onları yakaladı da biz, onları (selin taşıdığı) çerçöpe çevirdik. O zalimler topluluğu (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun!

31. Yüce Allah; Nûh’u, kavmini ve onları nasıl helâk ettiğini söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Sonra arkalarından başka bir nesil var ettik.” Âyetin zahirinden anlaşıldığına göre bunlar Salih aleyhisselam’ın kavmi Semûd’dur. Zira burada anlatılan kıssa, Semûd kavminin kıssasını andırmaktadır.

32. “Onlara kendi içlerinden” onların hemcinsi olan, soyunu sopunu ve doğruluğunu bildikleri “…bir rasûl gönderdik” ki bu peygamber onlardan olduğu için ona itaat edip bağlanmaları daha kolay, ondan uzaklaşmaları ihtimali de daha zayıf olur. Onlara gönderilen bu peygamber de bütün peygamberlerin ümmetlerine yaptıkları daveti tekrarladı:“Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka (hak) ilâhınız yoktur.” Bütün peygamberler sözbirliği halinde bu daveti tekrarlamışlardır. Peygamberlerin ümmetlerine yönelttikleri ilk davet, yalnızca Allah’a ibadet etmek, O’nun buna layık olduğunu haber verip O’nun dışındaki varlıklara ibadeti yasaklamak, başka varlıklara ibadetin batıl ve tutarsız olduğunu bildirmektir. Bundan dolayı onlara şöyle demiştir:“Artık” Rabbinizden “korkup” bu putlara ibadetten “sakınmaz mısınız?”

33. “Onun kavminden kâfir olan, âhirete kavuşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz ileri gelenler” yani hem kâfir olan, hem inatlaşan, hem öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılıklarının verileceğini inkâr eden, dünya hayatındaki refah ve nimetleri kendilerini azdırmış bulunan liderler, peygamberlerine karşı çıkmak, onları yalanlamak ve ona bağlanmaktan sakındırmak maksadı ile “şöyle dedi: Bu ancak sizin gibi” sizin ile aynı cinsten olan “bir insan; yediğinizden yiyor içtiğinizden içiyor.” Onu size üstün kılan ne? Onun yemek yemeyen ve su içmeyen bir melek olması gerekmez miydi?

34. “Eğer kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz o takdirde elbette zarara uğrayanlardan olursunuz.” Yani o, sizin gibi birisi olduğu halde ona uyacak, onu kendinize baş yapacak olursanız, şüphesiz aklınız başınızda değil demektir ve yaptığınıza pişman olacaksınız. Gerçekten bu, hayret edilecek bir şeydir. Çünkü asıl hüsran ve pişmanlık, gerçekte O’na tâbi olmayan, O’na itaat etmeyen kimseler için söz konusudur. Asıl bilgisizlik ve ileri çapta akılsızlık, Allah’ın kendisine vahiy gönderdiği, risaleti ile üstün kıldığı bir insana itaat etmeyi gururuna yediremeyerek ağaçlara, taşlara ibadete müptela olmaktır. Bu, onların söyledikleri şu sözleri andırmaktadır:“Bizden bir tek insana mı, ona mı uyacağız? O takdirde hiç şüphesiz biz bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz, dediler. Vahiy aramızdan ona mı verildi? Hayır, o mağrur ve şımarık, çok yalancı birisidir.”(el-Kamer, 54/24-26)

35-36. Onlar, peygamberlerinin risaletini inkâr ve reddettikleri gibi öldükten sonra dirilişe ve amellerin karşılıklarının verilmesine dair getirdiği haberleri de inkar ederek şöyle dediler:“Siz ölüp de toprak ve kemik olduktan sonra (diriltilip kabirden) çıkartılacağınızı mı size vaat ediyor? Heyhat! Size vaat edilen o şey, (gerçek olmaktan) ne kadar da uzak!” Onun size vaat ettiği öldükten sonra, paramparça olup toprak ve kemik yığını haline geldikten diriltileceğinize dair yaptığı bu vaat alabildiğine uzaktır. Onlar konuya kısır bir bakışla eğildiler. Onu kendi güçlerine kıyas ederek imkânsız bir şey kabul ettiler. Böylelikle yaratıcının gücünü, kendi güçleri ile kıyas ettiler. Allah, bundan yüce ve münezzehtir. O’nun ölüleri diriltmeye kadir olduğunu inkar edip böylelikle Allah’ın oldukça aciz olduğunu ileri sürdüler. Kendilerini ilk yaratanın O olduğunu, onları yoktan var edenin, çürümelerinden sonra onları bir daha yaratmasının çok daha kolay olacağını, daha doğrusu her iki yaratmanın da O’nun için çok kolay olduğunu unuttular. Onlar neden ilk yaratılışlarını inkâr etmiyorlar? Neden biz hiç yaratılmadık ve ezelden beri varız, demiyorlar? Böyle diyebilselerdi öldükten sonra dirilişi inkâr edişleri de kabul edilebilirdi. O zaman da onlara yüce yaratıcının varlığının ispatına dair deliller ortaya konurdu. Üstelik diriliş konusuda bir başka delil daha vardır: Ölümünden sonra yeryüzünü dirilten hiç şüphesiz ölüleri de diriltir. Çünkü O, her şeye gücü yetendir. Bir diğer delili de Yüce Allah, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere şu ayetlerde verdiği cevapta dile getirmektedir:“Bilakis kendilerine içlerinden bir uyarıcı geldi diye hayret ettiler de o kâfir olanlar: Şaşılacak şey!, dediler. Öldükten ve toprak olduktan sonra mı? Bu, uzak bir dönüştür. Biz yerin onlardan” çürümek sureti ile “neyi eksilteceğini muhakkak bilmişizdir. Yanımızda çok iyi tespit eden bir kitap da vardır.”(Kâf, 50/2-4)

37. “Hayat, ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız.” Kimi insanlar ölür, kimi insanlar da yaşar. “Yoksa (öldükten sonra) diriltilecek değiliz.”

38. “Bu, ancak yalan uydurup Allah'a iftira eden bir adamdır. Biz ona inanmıyoruz.” Yalan uydurduğu için Allah’ın tevhidini, öldükten sonra dirilişi kabul eden birtakım haberler getirmiştir. “O, ancak delirmiş bir adamdır. O nedenle bir süre ona katlanıp bekleyin.”(el-Müminun, 23/25) Yani ona müsamaha edin, sakın öldürmeyin veya başka bir ceza vermeyin. Çünkü o, söylediklerinden sorumlu tutulmayan deli birisidir. Bâtıl zanlarına göre -aslında onun getirdikleri doğru olduğundan- onunla tartışmaya gerek kalmamıştı. Çünkü iddialarına göre onun söyledikleri batıl idi. Geriye de ona ceza verecekler mi vermeyecekler mi, bunu konuşmak kalmıştı. Güya sağlam ve tutarlı akılları gereğince, cezalandırılması gerektiği halde onu hayatta bırakıp ceza vermemeyi daha uygun gördüler. Acaba bu inat ve bu küfürden daha ötesi mümkün mü?

39. Küfürleri alabildiğine katmerleşip, yapılan uyarı ve korkutmalar onlara hiç fayda sağlamayınca peygamberleri onlara beddua ederek şöyle dedi:“Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı” onları helâk etmek ve âhiretten önce dünyada da rezil etmek sureti ile “bana yardım et!” dedi.

40. Yüce Allah da onun duasını kabul ederek “buyurdu ki: Yakında (bu yaptıklarına) kesinlikle pişman olacaklardır.” 41. “Derken hak (ettikleri) çığlık onları yakaladı” yani bu azap, herhangi bir zulüm ve haksızlık değil adalet olarak onları yakaladı. Zulümleri sebebi ile o çığlık onları gelip buldu ve onlardan hiçbir kimse kalmamak üzere, hepsini helâk etti. “biz, onları (selin taşıdığı) çerçöpe çevirdik.” Yani sel sularının üzerinde olup da kıyıya atılmış çerçöpe dönüştürdük. Bir başka âyet-i kerimede de Allah şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten biz, üzerlerine bir tek çığlık gönderdik ve hayvan ağılına konulan çerçöp gibi oldular.”(el-Kamer, 54/31)“O zalimler topluluğu (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun” Yani azaba uğratılmalarını, lanet ve âlemler arasında yerilmek takip etti. “Gök ve yer ağlamadı onlar için ve onlara mühlet de verilmedi.”(ed-Duhan, 44/29)

23:42–44Page 344

ثُمَّ أَنشَأۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِمۡ قُرُونًا ءَاخَرِينَ ٤٢

Then We produced after them other generations.

مَا تَسۡبِقُ مِنۡ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسۡتَـٔۡخِرُونَ ٤٣

No nation will precede its time [of termination], nor will they remain [thereafter].

ثُمَّ أَرۡسَلۡنَا رُسُلَنَا تَتۡرَاۖ كُلَّ مَا جَآءَ أُمَّةٗ رَّسُولُهَا كَذَّبُوهُۖ فَأَتۡبَعۡنَا بَعۡضَهُم بَعۡضٗا وَجَعَلۡنَٰهُمۡ أَحَادِيثَۚ فَبُعۡدٗا لِّقَوۡمٖ لَّا يُؤۡمِنُونَ ٤٤

Then We sent Our messengers in succession. Every time there came to a nation its messenger, they denied him, so We made them follow one another [to destruction], and We made them narrations.1 So away with a people who do not believe.

42- Sonra onların ardından başka nesiller var ettik. 43- Hiçbir ümmet ne ecelinin önüne geçebilir, ne de geri kalabilirler. 44- Sonra peygamberlerimizi birbiri ardınca gönderdik. Her ne zaman bir ümmete peygamberi geldiyse onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardınca helak ettik ve hepsini (ibretlik) birer hikaye yaptık. Artık (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun, iman etmeyen kavim!

42-43. Yani bu inatçı ve yalanlayıcılardan sonra başka nesiller var ettik. Her bir ümmetin belli bir süresi, sınırlandırılmış bir vadesi vardır. Ne ondan öne geçebilir, ne de ondan geriye kalabilirler.

44. Biz, bu ümmetlere iman ederler, doğru yola dönerler diye ardı arkasına peygamberler gönderdik. Fakat isyankâr ümmetlerin tutturageldikleri yol, küfür ve yalanlamak oldu. Azgın ve kâfir ümmetlerden her birisine peygamberleri geldiği her seferinde onu yalanladılar. Oysa her bir peygamber insanların benzeri ile karşılaşmaları halinde iman etmelerine yeterli gelecek türden pek çok âyet ve mucizeleri beraberinde getirmiştir. Hatta sadece peygamberlerin daveti ve şeriati bile onların getirdiklerinin hak olduklarının delilidir. “Biz de onları birbiri ardınca helak ettik.” Geriye onlardan hiçbir şey kalmadı. Onlardan sonra meskenleri ıssız kaldı. “hepsini (ibretlik) birer hikaye yaptık.” Onlardan sonra gelenler, onlardan söz edip durur ve onlar, muttakiler için ibret vesilesi, yalanlayanlar için de uyarı ve ibret olurlar. Bu onlar için de azaplarının üstüne başka bir rüsvaylıktır. “Artık (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun iman etmeyen kavim!” Ne bedbahttır böyle bir kavim! Yazıklar olsun onlara! Onlar ne kadar büyük bir hüsran içindedirler!

zun bir süre önce şu anda ismini hatırlayamadığım bir ilim adamının şu açıklamalarını görmüştüm: Mûsâ’dan ve Tevrat’ın indirilişinden sonra Yüce Allah, ümmetlere azabı, yani toptan helak etme azabını kaldırmış, yalanlayan ve inat edenlere karşı cihad emrini teşrî buyurmuştur. Ben, bu ilim adamının bu görüşü nereden çıkardığını bilmiyordum. Ne zaman ki buradaki âyet-i kerimelerle birlikte Kasas suresindeki âyetleri bir arada düşününce bu görüşün nereden alındığını anlamış oldum. Önce bu âyet-i kerimeleri ele alacak olursak Yüce Allah, önce ardı arkasına helâk edilen ümmetleri söz konusu etmiş sonra Mûsâ’yı gönderdiğini ve ona insanlar için hidâyet içeren Tevrat’ı indirdiğini haber vermiştir. Firavun’un helâk edilmiş olması, bu görüşü reddetmek için yeterli değildir. Çünkü Firavun’un helâki, Tevrat’ın indirilişinden öncedir. Kasas Sûresi’ndeki âyet-i kerimelere gelince onlari bu hususta gerçekten açık ifadeler taşımaktadırlar. Çünkü Firavun’un helâk edilmesinden sonra Allah’ın şöyle buyurduğunu görüyoruz:“Andolsun önceki nesilleri helâk ettikten sonra Mûsâ’ya Kitab’ı insanlara basiretler, hidâyet ve rahmet olmak üzere verdik. Olur ki öğüt alırlar.”(el-Kasas, 28/43) İşte bu buyruk, Allah’ın Mûsâ’ya Kitabı azgın ümmetleri helâk ettikten sonra indirdiğine dair açık ifadeler taşımaktadır. Bu buyrukta Tevrat’ı insanlar için basiretler, hidâyet ve rahmet olmak üzere indirdiğini haber vermektedir. Yunus Sûresi’ndeki şu ayetler de bu kabilden olabilir:“Sonra onun arkasından” yani Nûh’un ardından “kendi kavimlerine nice peygamberler gönderdik de onlara apaçık belgelerle geldiler; fakat önceden yalanladıkları şeye iman edecek değillerdi. Biz haddi aşanların kalpleri üzerine işte böyle mühür basarız. Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u âyetlerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik.”(Yunus, 10/74-75) Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.

23:45–49Page 345

ثُمَّ أَرۡسَلۡنَا مُوسَىٰ وَأَخَاهُ هَٰرُونَ بِـَٔايَٰتِنَا وَسُلۡطَٰنٖ مُّبِينٍ ٤٥

Then We sent Moses and his brother Aaron with Our signs and a clear authority1

إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَمَلَإِيْهِۦ فَٱسۡتَكۡبَرُواْ وَكَانُواْ قَوۡمًا عَالِينَ ٤٦

To Pharaoh and his establishment, but they were arrogant and were a haughty people.

فَقَالُوٓاْ أَنُؤۡمِنُ لِبَشَرَيۡنِ مِثۡلِنَا وَقَوۡمُهُمَا لَنَا عَٰبِدُونَ ٤٧

They said, "Should we believe two men like ourselves while their people are for us in servitude?"

فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُواْ مِنَ ٱلۡمُهۡلَكِينَ ٤٨

So they denied them and were of those destroyed.

وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَٰبَ لَعَلَّهُمۡ يَهۡتَدُونَ ٤٩

And We certainly gave Moses the Scripture that perhaps they1 would be guided.

45- Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârûn’u mucizelerimizle ve apaçık bir delil ile gönderdik. 46- Firavun’a ve ileri gelenlerine… Ama onlar büyüklendiler. Zaten zorba bir topluluk idiler. 47- Onun için dediler ki:“Kavimleri bize kul-köle iken bizim gibi iki insana mı iman edeceğiz?” 48- Böylece onları yalanladılar da helâk edilenlerden oldular. 49- Andolsun ki biz, hidâyet bulurlar diye Mûsâ’ya Kitab’ı verdik.

45. “Sonra” İmran’ın oğlu “Mûsâ” Kelimullah’ı “ve kardeşi Hârûn’u” Rabbinden onu bu işinde ortak kılmasını dileyip de onun bu dileğini kabul ettikten sonra “mucizelerimizle” ikisinin de doğru söylediklerine, getirdiklerinin sıhatine dair delillerimizle “ve apaçık bir delil ile gönderdik.” Bu delilin niteliği, kalplere boyun eğdirmesi, gücü dolayısı ile onlara egemen olmasıydı ki böylelikle mü’minlerin kalpleri itaat etmiş, inat edenlere karşı da apaçık delil ortaya konmuş oldu. Bu da bu delilin gücünü göstermektedir. Bu ayet, Allah’ın:“Andolsun ki biz Mûsâ’ya apaçık dokuz mucize verdik.”(el-İsra, 17/101) buyruğunu andırmaktadır. İşte bundan dolayı o inatçıların başı (Firavun), hakkı bildiği halde inat etmişti. “İşte İsrailoğullarına sor, o onlara” bu apaçık mucizelerle “geldiğinde Firavun, ona: Ey Mûsâ, ben senin kesinlikle büyülenmiş olduğunu düşünüyorum, demişti. O da demişti ki: “Sen bunları, birer ibret olmak üzere, göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini gayet iyi biliyorsun. Ey Firavun! Ben de senin gerçekten mahvolduğunu düşünüyorum.”(el-İsra, 17/101-102) Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kalpleri onlara inandığı halde zulüm ve büyüklenmeleri sebebiyle onları inkâr ettiler.”(en-Neml, 27/14) Burada da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârûn’u âyetlerimizle ve apaçık belge ile gönderdik.”

46. “Firavun’a ve ileri gelenlerine” yani Hâmân ve onun dışında onların diğer ileri gelenleri gibi. “Ama onlar büyüklendiler.” Kibirlenip Allah’a iman etmekten yüz çevirdiler, peygamberlerine karşı da büyüklendiler. “Zaten zorba bir topluluk idiler.” Yani büyüklenmek, başkalarına zorla boyun eğdirmek ve yeryüzünde fesat çıkarmak onların değişmez vasıfları idi. Dolayısı ile büyüklük taslamaları onlara çok görülmez.

47. Kibirlenerek, serserice ve kıt akıllıları sakındırıp onlara batılı hak gibi göstererek “dediler ki: Kavimleri” İsrailoğulları “bize kul-köle iken” çeşitli ağır ve zor işleri yaptırmak sûreti ile kavimlerini kendimize köleleştirdiğimiz “bizim gibi iki insana mı iman edeceğiz?” Bu, tıpkı onlardan öncekilerin sözleri gibidir. Küfürde kalpleri birbirine benzeştiğinden dolayı söz ve davranışları da birbirine benzemiştir. Yüce Allah’ın bu iki peygambere risaleti vermek lütfunu da inkâr etmişlerdir. Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Oğullarınızı boğazlayıp kızlarınızı sağ bırakmakla size azabın en kötüsünü tattıran Firavun hanedanından sizi kurtardığımız zamanı hatırlayın. Bu, sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan idi.”(el-Bakara, 2/49) Biz kendilerine uyulan kimseler iken nasıl bunlara uyarız? Ve nasıl bunlar bizim başımız, başkanlarımız olurlar? Nûh kavminin söylediği şu sözler de onların sözlerini andırmaktadır:“Sana mı iman edelim! Tabilerin sıradan kimseler iken?”(eş-Şuara, 26/11); “Ve içimizden ancak ayak takımı kimselerin işin başından düşünmeden sana tâbi olduklarını görüyoruz.”(Hud, 11/27) Bilindiği gibi bu tür sözlerin hiçbiri, hakkı çürütmek için yeterli değildir. Bunlar bir yalanlama ve inatla söylenmiş sözlerden ibarettir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:

48. “Böylece onları yalanladılar da sonunda” denizde, İsrailoğullarının gözü önünde boğularak “helâk edilenlerden oldular.”

49. Firavun kavmi helâk olup İsrailoğulları Mûsâ ile birlikte kurtulduktan ve böylelikle aralarında Allah’ın emrini uygulama, Allah’a ibadeti izhar etme imkânını elde ettikten sonra Allah, onunla Tevrat’ı indirmek üzere kırk gün sözleşti. Mûsâ Rabbinin tayin ettiği vakitte gitti. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bir de ona levhalarda her şeye ait bir öğüt ve her şeye dair açıklamayı yazdık.”(el-A’raf, 7/145) Bundan dolayı Allah burada: “Hidâyet bulurlar diye” diye buyurmaktadır. Yani emir ve yasağa, mükâfat ve cezaya dair hükümleri etraflıca bilerek, Rablerini isim ve sıfatları ile bilip tanıyarak hidâyet bulurlar diye Mûsâ’ya Tevrat’ı verdik.

23:50Page 345

وَجَعَلۡنَا ٱبۡنَ مَرۡيَمَ وَأُمَّهُۥٓ ءَايَةٗ وَءَاوَيۡنَٰهُمَآ إِلَىٰ رَبۡوَةٖ ذَاتِ قَرَارٖ وَمَعِينٖ ٥٠

And We made the son of Mary and his mother a sign and sheltered them within a high ground having level [areas] and flowing water.

50- Meryem oğlu (İsâ’yı) da anasını da bir mucize kıldık. Onları yerleşmeye elverişli ve akarsuyu olan yüksek bir yerde barındırdık.

50. Yani biz Meryem oğlu İsâ’ya da lütuf ve ihsanda bulunduk. O’nu ve anasını Allah’ın hayret verici âyetlerinden kıldık. Çünkü annesi, ona babasız olarak gebe kalıp dünyaya getirmişti. Kendisi beşikte henüz küçük bir çocuk iken konuşmuştu. Ayrıca Yüce Allah, onun vasıtası ile pek çok mucizeler göstermişti. “Onları yerleşmeye elverişli ve akarsuyu olan yüksek bir yerde barındırdık” Allah daha iyi bilir ama bu, Meryem’in onu doğurduğu zaman olmuştu. Yüce Allah’ın şu buyruğu da buna delildir:“Rabbin senin alt tarafında” yani yüksekliği dolayısı ile bulunduğun mekanın alt tarafında kalan “bir su arkı var etti.” Bu da kaynayan küçük bir akarsu idi. “Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele de üzerine olgunlaşmış taze hurmalar dökülsün.”(Meryem, 19/24-26)

23:51–56Page 345

يَٰٓأَيُّهَا ٱلرُّسُلُ كُلُواْ مِنَ ٱلطَّيِّبَٰتِ وَٱعۡمَلُواْ صَٰلِحًاۖ إِنِّي بِمَا تَعۡمَلُونَ عَلِيمٞ ٥١

[Allāh said], "O messengers, eat from the good foods and work righteousness. Indeed I, of what you do, am Knowing.

وَإِنَّ هَٰذِهِۦٓ أُمَّتُكُمۡ أُمَّةٗ وَٰحِدَةٗ وَأَنَا۠ رَبُّكُمۡ فَٱتَّقُونِ ٥٢

And indeed this, your religion, is one religion,1 and I am your Lord, so fear Me."

فَتَقَطَّعُوٓاْ أَمۡرَهُم بَيۡنَهُمۡ زُبُرٗاۖ كُلُّ حِزۡبِۭ بِمَا لَدَيۡهِمۡ فَرِحُونَ ٥٣

But they [i.e., the people] divided their religion among them into portions [i.e., sects] - each faction, in what it has,1 rejoicing.

فَذَرۡهُمۡ فِي غَمۡرَتِهِمۡ حَتَّىٰ حِينٍ ٥٤

So leave them in their confusion for a time.

أَيَحۡسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُم بِهِۦ مِن مَّالٖ وَبَنِينَ ٥٥

Do they think that what We extend to them of wealth and children

نُسَارِعُ لَهُمۡ فِي ٱلۡخَيۡرَٰتِۚ بَل لَّا يَشۡعُرُونَ ٥٦

Is [because] We hasten for them good things? Rather, they do not perceive.1

51- Ey peygamberler! Temiz ve hoş olan şeyleri yiyin ve salih amel işleyin. Şüphe yok ki ben yaptıklarınızı çok iyi bilirim. 52- İşte bu sizin dininiz/ümmetiniz, tek bir dindir/ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkup sakının. 53- Buna rağmen onlar, din işlerini parça parça edip gruplara bölündüler. Her grup kendi sahip oldukları ile böbürlenmektedir. 54- O nedenle onları bir süreye kadar gafletleri ile baş başa bırak! 55, 56- Kendilerine mal ve oğullar veriyoruz diye onların iyiliğine koşturduğumuzu mu sanıyorlar? Hayır, onlar (gerçeğin) farkında değiller.

51. Yüce Allah, peygamberlerine temiz ve helal rızıkları yemelerini ve şükür olarak da salih amel işlemelerini emretmektedir. Salih amel sayesinde kalp ve beden ıslah olur, dünya ve âhiret işleri iyiye gider. Yüce Allah, bu buyruğunda onların yaptıklarını bildiğini de haber vermektedir. Onların bütün yaptıkları işleri, kazandıkları bütün hayırları şüphesiz Allah bilir ve bunun karşılığını onlara en mükemmel ve üstün şekli ile verecektir. Bu buyruk, bütün peygamberlerin hoş ve temiz bütün yiyecekleri helâl kıldıklarını, buna karşılık pis ve murdar olan bütün yiyecekleri de haram kılmakta ittifak ettiklerini, salih her türlü ameli yine ittifakla teşvik ettiklerini göstermektedir. Emrolunan şeylerin bazı türleri ve birtakım şer’i hükümler farklı olsa bile hepsi de salih ameldir, ancak zamanın değişmesiyle bunlar da değişebilir. Bütün çağlarda geçerli ve salahı sağlayan salih ameller ise bütün peygamberler ve şeriatler tarafından ittifakla emredilmiştir. Allah’ın tevhid edilmesi, dinin yalnızca O’na halis kılınması, Allah’ın sevilmesi, O’ndan korkulması, mükâfatının umulması, iyilik, doğruluk, ahde vefa, akrabalık bağını gözetmek, anne-babaya iyilik, zayıf, yoksul ve yetimlere iyilikte bulunmak, bütün insanlara şefkat, merhamet ve ihsanda bulunmak vb. bütün salih ameller bu kabildendir. Bundan dolayı ilim ehli, önceki kitapların mensupları ve akıl sahipleri, Allah Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i peygamber olarak gönderdiğinde onun peygamberliğine verdiği emirleri ve koyduğu yasakları delil olarak görmekteydiler. Nitekim Herakliyus ve diğerleri böyle yapmışlardır. Çünkü Muhammed’in, kendisinden önceki peygamberlerin verdiği emirleri emredip onların yasakladıklarını yasaklaması, onun da o peygamberler gibi bir peygamber olduğuna delildir. Yalan söyleyenlerin durumu ise böyle değildir. Yalan söyleyen bir kimsenin bir kötülüğü emretmesi ve hayrı yasaklaması kaçınılmaz bir şeydir. Bundan dolayı Allah, peygamberlere hitaben şöyle buyurmaktadır:

52. “İşte bu sizin dininiz/ümmetiniz” yani ey peygamberler, sizin bu topluluğunuz “tek bir dindir/ümmettir.” Aynı din üzerinde ittifak etmiştir. Rabbiniz de birdir. “O halde” emirlerimi yerine getirerek ve yasakladıklarımdan sakınarak “benden korkup sakının.” Allah, mü’minlere de tıpkı peygamberlere emrettiği şeyleri emretmiştir. Çünkü mü’minler de peygamberlere uyarlar, onların izinden giderler. Allah şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yiyin ve Allah’a şükredin, eğer O’na kulluk ediyorsanız…”(el-Bakara, 2/172) O halde peygamberlere bağlı olanlara da başkalarına da düşen görev, bu emre uymak, gereğince amel etmektir. Ancak ihtilafa düşen zalimler, isyandan başka bir yol izlememekte diretirler. Bundan dolayı Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:

53. “Buna rağmen onlar, din işlerini parça parça edip gruplara bölündüler.” Yani peygamberlere uyanların peşinden gelenler, kendi aralarında dinlerini parça parça edip dağıttılar. “Her grup sahip oldukları” ilim ve din namına sahip olduğu şeyler “ile böbürlenmektedir.” Kendilerinin haklı olduklarını başkalarının ise hak üzere olmadıklarını iddia ederler. Halbuki aralarında haklı olanlar, yalnızca peygamberlerin izinden gidenlerdir. Yani temiz şeyleri yemek, salih amel işlemek sûreti ile onların yollarını takip edenlerdir. Onların dışında kalanlar ise hiç şüphesiz batıl üzeredirler.

54. “O nedenle onları bir süreye” üzerlerine azabın ineceği vakte “kadar gafletleri” hakkı bilmeyişleri ve buna rağmen kendilerini haklı olarak gösteren cahillikleri “ile baş başa bırak.” Çünkü bu halde onlara hiçbir öğüdün faydası yoktur. Hiçbir azardan da yararlanmamaktadırlar. Kendilerinin hak üzere olduğunu iddia edip de bir de izlemekte olduğu yola başkalarını çağırmaya gayret eden kimseye öğüdün faydası nasıl olsun ki?

55-56. “Kendilerine mal ve oğullar veriyoruz diye onların iyiliğine koşturduğumuzu mu sanıyorlar?” Yani bunlar kendilerine çokça mal ve evlat verişimizin, kendilerinin hayır üzere ve bahtiyar kimseler olduklarının, dünya ve âhirette kendilerini hayrın beklediğinin delili olduğunu mu sanıyorlar? Ancak durum onların zannettikleri gibi değildir. “Hayır, onlar (gerçeğin) farkında değiller.” Kendilerine mühlet versek bile onları ihmal etmeyeceğimizin farkında değiller. Bizim onlara mühlet verişimiz günahları daha da artsın, âhiretteki cezaları çoğalsın, kendilerine verilenler dolayısı ile şımarsınlar diyedir. “Nihâyet kendilerine verilenler dolayısı ile şımarınca ansızın onları (azapla) yakalayıverdik.”(el-En’am, 6/44)

Allah azze ve celle kötülükler işlemekle birlikte kendilerini güven altında hisseden, Allah’ın dünyada kendilerine verdiği şeyleri kendilerinin hayırlı ve üstün olduklarına delil kabul eden kimseleri söz konusu ettikten sonra ihsanda bulunmakla birlikte korku içerisinde olanları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

23:57–62Page 345

إِنَّ ٱلَّذِينَ هُم مِّنۡ خَشۡيَةِ رَبِّهِم مُّشۡفِقُونَ ٥٧

Indeed, they who are apprehensive from fear of their Lord

وَٱلَّذِينَ هُم بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِمۡ يُؤۡمِنُونَ ٥٨

And they who believe in the signs of their Lord

وَٱلَّذِينَ هُم بِرَبِّهِمۡ لَا يُشۡرِكُونَ ٥٩

And they who do not associate anything with their Lord

وَٱلَّذِينَ يُؤۡتُونَ مَآ ءَاتَواْ وَّقُلُوبُهُمۡ وَجِلَةٌ أَنَّهُمۡ إِلَىٰ رَبِّهِمۡ رَٰجِعُونَ ٦٠

And they who give what they give while their hearts are fearful1 because they will be returning to their Lord -

أُوْلَٰٓئِكَ يُسَٰرِعُونَ فِي ٱلۡخَيۡرَٰتِ وَهُمۡ لَهَا سَٰبِقُونَ ٦١

It is those who hasten to good deeds, and they outstrip [others] therein.

وَلَا نُكَلِّفُ نَفۡسًا إِلَّا وُسۡعَهَاۚ وَلَدَيۡنَا كِتَٰبٞ يَنطِقُ بِٱلۡحَقِّ وَهُمۡ لَا يُظۡلَمُونَ ٦٢

And We charge no soul except [with that within] its capacity, and with Us is a record which speaks with truth; and they will not be wronged.

57- Rablerinin korkusundan titreyenler, 58- Rablerinin âyetlerine iman edenler, 59- Rablerine şirk koşmayanlar, 60- Rablerine dönecekler diye yapmakta olduklarını kalpleri çarpa çarpa yapanlar var ya… 61- İşte onlar hayırlarda yarışırlar ve onlarda öne geçerler. 62- Biz, kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz. Katımızda hakkı konuşan bir kitap vardır. Onlara zulmedilmez.

57. “Rablerinin korkusundan titreyenler.” Yüce Allah, kendilerine adaleti ile muamele eder de hiçbir iyilikleri kalmaz diye korkarak kendileri hakkında hüsn-ü zanda bulunmayıp Allah’ın hakkını gereği gibi yerine getiremediklerinden çekinenler, imanlarını kaybetmekten korkanlar, Rablerini celâl ve ikrâmına, azametine yakışacak şekilde tazim edemeyeceklerini bildiklerinden dolayı korkanlar ve bu sebebten ötürü kalpleri titreyenler... İşte bunların bu korkuları ve kalplerinin titremesi, günahlardan ve farzları aksatmaktan uzak durmalarını gerektirir ki zaten bunlar da korkuyu gerektirir.

58. “Rablerinin âyetlerine iman edenler.” Yani Rablerinin âyetleri kendilerine okunduğunda imanları artan, aynı şekilde Kur’ân âyetleri üzerinde tefekkür ederek düşünenler, bunun sonucunda da Kur’ân-ı Kerîm’in yüce anlamlarını, üstün değerini, lafızlarının sağlamlık ve mükemmelliğini, onda tutarsızlığın bulunmadığını, çelişki içermediğini anlayanlar, Kur’ân’ın çağırdığı marifetullah, Allah’tan korkmak, mükâfatını ummak, amellerin karşılığının verilmesi ile ilgili halleri açıkça öğrenenler… İşte bunlar, imanın -dille ifade edilemeyecek- pek çok tafsili özelliğini elde ederler. Aynı şekilde bunlar, Yüce Allah’ın şu buyruklarında sözü edildiği gibi afaki (dış dünyadaki) âyetler üzerinde de tefekkür ederler: “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında elbette akıl sahipleri için deliller vardır.”(Âl-i İmrân, 3/190) vb. diğer âyetlerde olduğu gibi.

59. “Rablerine şirk koşmayanlar.” Allah’tan başkasını mabud edinip de dua ve ümidini sahte bir ilaha yönelterek açıkça şirk koşmayan; riyakarlık ve buna benzer bir şekilde de gizli şirke düşmeyenler... Aksine sözlerini, amellerini ve tüm hallerini yalnızca Yüce Allah için ihlaslı kılanlar.

60. “Rablerine dönecekler diye yapmakta olduklarını kalpleri çarpa çarpa yapanlar.” kendilerinden istenen, emrolundukları namaz, zekât, hac, sadaka ve buna benzer güç yetirebildikleri her ameli işlemekle birlikte amelleri Rablerine arz olunup da O’nun huzurunda duracakları vakti hatırlayarak -O’nu tanıdıkları ve O’na layık olan ibadetlerin neler olduğunu bildiklerinden ötürü- kendi amellerinin, onları Allah’ın azabından kurtaramayacak olmasından korkarlar.

61. “İşte onlar hayırlarda yarışırlar.” Hayır işlerinde yarış alanındadırlar. Onların bütün gayretleri kendilerini Allah’a yakınlaştıracak şeylere yöneliktir. Bütün istekleri, kendilerini O’nun azabından kurtaracak şeylere hasredilmiştir. İşittikleri her bir hayrı yahut fırsat buldukları her bir iyiliği işlerler, fırsatları değerlendirirler, ellerini çabuk tutarlar. Önlerine, sağlarına ve sollarına bakarlar, Yüce Allah’ın seçkin kullarının, gerçek dostlarının her türlü hayrı çabucak işlediklerini, kendilerini Rablerine yakınlaştıracak hususlarda birbirleri ile yarıştıklarını görürler ve bu yarışa onlar da katılır. Başkası ile yarışan ve elini çabuk tutan bir kimse, bu konudaki üstün gayreti dolayısı ile başkasını geçebileceği gibi kusuru dolayısı ile geri de kalabilir. Bundan dolayı Allah, bunların öne geçenlerden olduklarını şöyle haber vermektedir:“ve onlarda” yani hayırlı işlerde “öne geçerler.” Bu konuda zirveye ulaşmış ve başkalarını geçmişlerdir. Bunlar, en öndeki kafiledir. Allah tarafından bunların öne geçecekleri ve bahtiyarlardan olacakları takdir edilmiştir.

62. Allah, onların hayırlarda ellerini çabuk tutup öne geçtiklerini söz konusu ettiğinden bazı kimseler, kendilerinden ve diğerlerinden güç yetirilemeyen yahut da çok zor birtakım işlerin istendiğini zannedebilirler diye şöyle buyurmaktadır:“Biz, kimseye gücünden” takatinden ve güç yetirebildiğinden “fazlasını yüklemeyiz.” Gücünü aşacak şey ile onu yükümlü kılmayız. Bu, Allah’ın bir rahmeti ve bir hikmetidir. Böylelikle kendisine ulaştıran yolu kolaylaştırmış, her vakit ona giden yolu izleyen yolcuların bulunmasını sağlamıştır. “Katımızda hakkı konuşan bir kitap vardır.” Bu ise kendisinde her şeyin yazılı bulunduğu ilk kitaptır (Levh-i Mahfuz) ve bundaki her şey, olana/vakıaya mutabıktır. Ondan dolayı bu, hak bir kitaptır. “Onlara zulmedilmez” Yaptıkları iyiliklerin karşılığı eksik verilmez, ceza ve isyanları da aslından fazla gösterilmez.

Text: Quranic Universal Library (Tarteel), via spa5k/tafsir_api (MIT), at a fixed version. The ayahs: Quran Foundation. Sources and licences

Contents

Ayat al-Kursi36Al-Kahfpage 42juz 15Bukhari 1Muslim 2999

Style

Theme
Text size
Layout

Читать на русском